Yaklaşık 3 ay önce Portekiz’li komşularının eşi büyük bir trafik kazası geçirmişti. Malesef bu kaza sonrası komşu bayanın bir bacağı kesilmişti. Üst üste ameliyatlar yapılıyor ve doktorlar tarafından komşu bayan hayata bağlanmaya çalışılıyordu.
Portekiz’li komşu bey ise kazadan sonra adeta yıkılmış ve çökmüştü. Bir yandan acısını dindirmeye çalışıyor, diğer taraftan ise tek başına evin işlerini yapıyor, hastanede eşi için koşuşturuyor ve günlük ticaretini de ayarlamaya çalışıyordu.
Demirci ustası olan bu komşuları, kazadan sonra çok üzülmüştü ve kederinden biraz da agresifleşmişti. Mahallede kimse kendisine birşey diyemiyor, geçmiş olsun diyenleri bile tersleyip kalplerini kırıyordu. Kazadan sonra adeta hayata küsüp kendisini tek başına evine kapatmıştı.
Komşularının geçirdiği trafik kazasını öğrenen ve çok üzülen muhacir aile, ne diyeceklerini, nasıl davranacaklarını bilememişlerdi. Bir yandan geçmiş olsun ziyaretine gitmek istiyorlar, diğer yandan da basit Portekizceleriyle duygularını tam ifade edemeyip komşularını daha fazla üzmekten ve kırmaktan korkuyorlardı. Diğer komşularından bu durumu sorduklarında “aman sakın yanaşmayın, acısını paylaştığınızı ifade etmeye Portekizceniz yetmeyebilir, yanlış anlayıp sizin de kalbinizi kırabilir” dediler. Muhacir aile bu duruma çok üzülmüştü ama konuyu zamana bırakmanın, şimdilik uzaktan uzağa selam vermekle yetinmenin daha uygun olacağına karar verdiler.
Aradan 3 ay geçmişti. Nihayet bu yılki Natal (Christmas) akşamını da fırsat bilen muhacir aile, cesaretini toplayıp çukolatasını da aldı ve Portekiz’li komşunun kapısını çaldılar. Evsahibi bey bahçe kapısını açınca bizim muhacir ailenin annesini ve oğlu olan genç delikanlıyı karşısında görmesin mi? Hiç beklemediği bir anda, belki de geç kalınmış bu ziyaret karşısında kendisini tutamadı ve gözyaşlarını salıverdi. Bunu gören muhacir anne de gözyaşlarına hakim olamadı ve bir süre böylece karşılıklı ağlaştılar…
Bu elim trafik kazası olmadan önce de muhacir anne ara sıra komşusuna böyle uğramaktaydı ve komşu bayanla ayaküstü sohbetler etmekteydi. Belki Portekizcesi çok yoktu ve sadece bildiği birkaç kelimeyle komşusunun hatırını soruyordu ancak, komşu bayanla arasında bir gönül köprüsü çoktan kurulmuştu bile…
Muhacir anne, anlatılanların birçoğunu anlamasa da, şimdi hastanede olan komşu bayana o zamanlar uğradığında Portekizli bayan anlatıyor, anlatıyordu…bir önceki görüşmelerinden sonra meydana gelen herşeyi muhacir anneye özetliyor ve dertlerini paylaşıp rahatlıyordu. Diğer komşularıyla çok diyaloğu kalmadığı için, ancak bizim muhacir anneyle muhabbet edebiliyor, bizimkisi de çaresizce ama nezaketle onu dinliyordu ve ancak söz bittiğinde yoluna devam edebiliyordu. Bu süre bazen yarım saati, 45 dakikayı da bulabiliyordu ama olsun, komşuyu dinlemek lazımdı ve her görüşme sonrasında Portekizli bayanın sevinci ve rahatlaması gözlerinden okunabiliyordu.
Şimdi ise Portekiz’li komşunun bahçesinde yoğun bir hüzün havası vardı. Trafik kazası sonrasında bahçe sahipsiz kalmış, sebzeler toplanamamış, otlar ve dikenler ise almış yürümüştü. Yaşağıdı travmanın büyüklüğü nedeniyle Portekizli bey derinden sarsılmış ve adeta çökmüştü. Acısı öyle büyüktü ki, ne bağa, ne bahçeye ve ne de hayvanlara gereği gibi bakamadığı görülüyordu. Kolay değildi, hayat arkadaşı ölümden dönmüş, bir ayağı kesilmişti ve hala hastanedeydi. Tek umudu ve hedefi, yaklaşık 2 ay sonra hastaneden çıkarıp evine getireceği biricik eşinin acılarını hafifletmek ve tekrar onu hayata bağlayacak ve onun kendi evine adaptasyonunu kolaylaştıracak düzenlemeleri yapmaktı.
Misafirleriyle bahçe kapısında bir süre ağlaşan Portekizli bey, kendisini biraz toparlayınca, bu Natal gecesinde kimsesinin evde olmadığını, kızının ise eşinin yanında, hastanede olduğunu ifade etti. Hiç böyle bir Natal akşamı hayal etmediklerini söyledi ve muhacir ailenin bu ziyaretinden duyduğu memnuniyeti tekrar misafirlerine ifade etti.
Öyle sevinmişti ki, hemen muhacir anneyi ve oğlunu evin içine davet etti. Eşi hastaneden geldiğinde artık hayata özürlü devam edeceğinden dolayı, eşi için evin içinde yaptığı düzenlemeleri misafirlerine göstermeye başladı. Mesela, evinin bir odasını eşi için komple bir özürlü banyosuna çevirmişti. Hem evin içindeki, hem de bahçedeki merdivenlere rampalar ve özürlü geçiş yerleri inşa etmiş, eşinin rahat etmesi için ne gerekiyorsa değiştirmeye başlamıştı.
Nihayet evde ve bahçede görülecek yerler tamamlandı ve misafirler tekrar bahçe kapısına geri geldiler. Portekizli komşularının bu Natal (Christmas) ziyaretinden memnun kalması onları da çok mutlu etmişti. Zaten geç kalınmış bir hasta ziyareti olarak da bunu düşünmüşlerdi. Portekizli bey, misafirlerin getirdiği çukolatayı hastaneye götüreceğini, eşine ziyareti anlattıktan sonra orada birlikte yiyeceklerini ifade etti. Zaten hastanede eşinin, “muhacir arkadaşım ve ailesi nasıllar, ne yapıyorlar” diye sorduğunu söyledi. Bu da misafirler için ayrı bir sevinç ve memnuniyet vesilesi oldu.
Birden Portekizli beyin aklına, misafirlerini eşiyle telefonda görüntülü görüştürmek geldi. Defalarca aradı eşinin telefonunu ancak bir türlü açılmıyordu. Muhtemelen eşi diğer akrabalarıyla görüşüyordu ve Natal tebrikleşmelerini yapıyorlardı. Bir süre sonra aramaktan vazgeçip birlikte kısa bir video çektiler ve eşine sevgi ve selamlarını bu video mesajıyla gönderdiler.
Muhacir aile evsahibine teşekkür edip ayrıldılar ve bir kez daha komşu ziyaretinin ne kadar önemli olduğuna kanaat getirdiler. Kısmet olursa 2 ay sonra, komşu bayan hastaneden geldiğinde çiçeğimizi de alıp yine geliriz diye düşündüler.
İçinde yaşanılan toplumla kaynaşmak, onlarla iyi ilişkiler ve gönül köpruleri kurmak için illa ki iyi derecede dil bilmek gerekmediğini bizzat yaşayarak gördüler. Buruk bir sevinçle ve iç huzuruyla evlerine geri döndüler.
Rabbim bu muhacir ailenin komşusuna da acil şifalar ve hidayetler lütfeylesin.
Hizmetten | Mehmet Parlak
Hayatımda bilerek bir karıncaya basmadım, yemin ederim! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Şimdi de “cebrî hicret” zamanı. Belli bir dönemde gidilmeyen yerlere, arkadaşlarımız hicret ettiler. Mazlumiyet, mağduriyet, hal ve temsil dili ile… Öyle bir lisan ki, bütün dünya duydu; çoğunuzu ismiyle, resmiyle, konumuyla ezberledi. Ve ciddî bir güven duygusu ile, istintak zeminlerine aldı, “Yahu konuşun Allah aşkına; başınıza gelen nedir?!” falan dediler. “Size ne yapabiliriz?” O mahrumiyeti, mağduriyeti görünce, ceplerinden çıkardı, evlerinin anahtarlarını verdiler. Verecekleri anahtar yok ise, “Siz bir yerde bir ev tutun, kirasını biz veririz!” dediler. Bunu Almanya da yaptı, Kanada da yaptı, kısmen Fransa da yaptı, Amerika da yaptı, yaptı; değişik yerler yaptılar. İslam dünyası ise yattı, büyük çoğunluğu itibarıyla, bu mevzuda. “Yapan”ın yanında “yatmak” ne kadar ayıptır!..
Soru: Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Ey nâdan nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânidir. Fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan olan Mahbub-u Lâyezal’in tecelli-i cemâlinden iki lem’ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki, sûret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…”[1] ifadelerini açıklar mısınız?
Cevap: Mevcudatın varlıkları, sahip bulundukları hususlar ve mutlak mânâda meziyetleri Allah’ın varlığına ve birliğine delalet ederler ki bu birinci tecellidir. Yine aynı varlıklar fena ve zevalleriyle Cenâb-ı Bâki-i Sermedi’nin beka ve devamına delalet ederler ki, buna da ikinci tecelli diyebiliriz.
Üstad birçok yerde bu durumu misallendirir. Mesela bir nehir akarken üzerindeki kabarcıklar güneşi aksettirirler. Onlar kaybolup gidince bu sefer arkadan gelen kabarcıklar aksettirmeye başlar. İşte bu hal ve bu vaziyet gösterir ki, bu akisler o kabarcıkların kendi hassaları değil, belki bâki bir güneş var ki kabarcıklar her şeyi ondan alıyor ve gidiyorlar. Arkadan gelenler de aynen öncekilerin durumunu gösteriyorlar. Öyleyse onların içinde mütecelli olan güneş, esas mütecelli olan Şems-i ezel ve ebede delalet etmektedir. Tecellinin birisi budur.
Diğerine gelince, onların fena ve zevali delalet etmektedir ki, bütün bu tecellilere menba ve kaynak olan o güneş hiçbir zaman batmamaktadır. O, gurub etmeyen bir güneştir. Burada sibak ve siyaka göre esas anlaşılması gereken de budur.
Burada iki şey sözkonusudur:
Birincisi, mevcudatın, Cenâb-ı Hakk’ın zâtına, sıfatlarına, esmasına delalet etmesi; ikincisi ise mevcudatın fenâ ve zevali, yani bir süre varolduktan sonra yok olup gitmesi, ardından ise benzerlerinin vücuda gelmelerinin, fenâ ve zevale maruz kalmayan birisini gösterdiğidir. Gelenler, geldikleri gibi gidiyorlar, varolmaları da, yok olmaları da hep yukarılardan. Giderken de kendileriyle beraber olan her şeyi alıp götürüyorlar.
Bu iki nurdan daha değişik şeyler de istinbat edilebilir. Bu nurlardan biri, insanın mevcudata bakmasıyla gördüğü âfâki nur, diğeri de enfüsi nurdur. Birisi âfâki tecellidir diğeri enfüsi tecellidir.
Madem bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât ve esmasının cilveleridir; onların batıp gitmesi insanı çok üzmemelidir. Çünkü kaynağı vardır, bakidir ve gidenler yine gelecektir. Bu durumda insan “Ben sönüp batanları sevmem.”[2] demelidir. Hazine O’nun yanında olduğuna ve o hazine bitmediğine göre üzülmeye, müteessir olmaya lüzum yoktur. Mevcudatın adem ve âkıbetlerini görüp müteessir olmak gereksiz bir telaştır.
Bir diğer izah şekli de şöyle olabilir: İnsan, kâinata kâinat çapında -ama kâinat hesabına değil- baktığında, Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerini çok garip bir kitap gibi görecektir. Bu, Allah’ın kendi büyüklük ve azameti ölçüsünde bir tecellisidir. Bu meseleyi “Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahilazim” diyebilme seviyesine ulaşmış, yani celalin gözünde cemali sezebilmiş, cemalde celale ulaşabilmiş dimağlar anlayabilir. Bu vâhidî bir tecellidir.
Bir diğer tecelli ise ehadî tecellidir ki, onu da herkes kendi kabiliyetine göre anlar. Allah, keremiyle, lütfuyla daha ziyade rahmaniyet ve rahimiyetiyle tecelli eder. O, geniş lütfuyla anlayamadığımız meseleleri enfüsi âlemde insanın vicdanına duyurur. Azametine uygun şekilde değil de, prizmadan geçirerek, regüle ederek, bizim istidatlarımızın seviyesine göre tecelli eder. Kur’ân nasıl tenezzülat-ı ilâhiye itibariyle beşer idraki seviyesinde, Allah’ın kelâm sıfatından gelen bir kitabıdır; aynı şekilde kâinat da Allah’ın kudret ve iradesinden gelen bir kitaptır. Kudret ve iradesinden gelen bu kitapta da bir tenezzül vardır. O tenezzülün keyfiyeti de ehadî tecellidedir. Yani o tecelli, artık Zât-ı ulûhiyetin tecellisinin, umumi tecellinin yanında, tenezzül edalı, bizim anlayabileceğimiz, gözbebeğimizin içine alıp sokabileceğimiz şekilde bir ehadî tecellidir ki, “Bismillahirrahmanirrahim” ona bakar veya o, “Bismillahirrahmanirrahim”in tecellisidir.
Bu iki tecelliden maksat şu da olabilir: İnsan ister kâinatın mevcudiyetiyle Allah’ın mevcudiyetine, isterse fena ve zevalleriyle O’nun bekasına istidlalde bulunsun, her iki şıkta da hem dünyasını hem de ukbasını mamur eder. Dünyada da ukbada da nur olur ve böylece iki tecelliye de mazhar olur. Ancak ben bu tevcihler arasından baştakini tercih ederim.
[1] Sözler, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı.
[2] Bkz. En’am sûresi, 6/76
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen
Ğöğsünden huruc eden hüznü çocuk,
şimdi ellerimde dal açan ağaçta,
şimdi dalların tam ortasında,
ve suskun melekelerle çocuk!
görüyorum , görüyorum…
Numan ! bu sesin rengi nedir ?
Numan ! bu tını hangi telden yavrucuk?
Numan ! bu dar koridor …
Numan ! bu uzayan kollar göğe …
ve numan ! bu alın neden soğuk?
Ğöğsünde huruc eden hüznü çocuk,
tutamıyorum yazıklar bana.
Baban, bir yıldız oluyor kimi zaman ,
annen bir peri , odanın ortasında
seviniyor ,gülüyor , oynuyorsun yalnızlığında
Numan ! bu feryadın tanıdık çocuk
yetim bir iklimin nâtuvanı sen
Numan ! perçeminden kan damlayan lale
yitik bir mevsimin yelkovanı sen
Kaynak:Gökhan Bozkuş | Cizlavet.com
Sahabeyi anlamak ve onlara yapılan saldırılar 2 | Prof. Dr. Osman Şahin
Kâinat kitabı… Kitapların en ilham vericisi… Onda gördükleri, insanoğlunu
öyle hayretlere gark etmiş ki onu taklit etmekten kendini alamamış. Helikopter,
yusufçuk kuşuna öykünmüş mesela. Lotus bitkisinden yola çıkarak tasarlanan kir
tutmayan dış cephe kaplaması, hakkını teslim etmek lazım, orijinal bir fikir. Ya
teleskoba ne demeli? Arının gözlerinden mülhem altıgen tasarlanınca en geniş
görüş açısına kavuşmuş.
Peki kâinat kitabından sadece işimize gelenleri mi esinleniyoruz, diye
düşünmeden edemiyor insan. Örneğin, kainatta gördüğümüz çeşitlilik; ahenk ve
düzene engel olmuyor. Karmaşadan inanılmaz bir ritim oluşuyor. Aynı protein
çorbasından yaratılmış kimi uçan kimi sürünen kimi yüzen kimi yürüyen
hayvancıklar mesela… Yeryüzünde bir çeşit hayvan olabilirdi aslında ama neden
olmadı?
Acaba buradan almamız gereken bir mesaj mı var? Hepsi aynı görünen kar
kristalleri ,tıpkı parmak izi gibi, hiçbiri birbirine benzemiyor. Neden aynı değiller
ki? Onlar bir yana insanlar da farklı renklerde, farklı cüsselerde, farklı simalarda
değil mi? Mesela namaz esnasında Kâbe etrafında saf tutmuş insanları, yüksekten
çekilen fotoğrafta, dizilmiş inciler gibi muntazam ve aynı görürsünüz. Yakına
gelince ise renklerinden, namaz kılma şekillerine birbirinden tamamen başka
insanlarla karşılaşırsınız.
Allah-u Teala, bunun hikmetini Kur’an-ı Hakîm’inde şöyle açıklıyor: “Ey
insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Ve sizi milletler ve
kabileler kıldık ki, birbirinizi (soyunuzu, babalarınızı) tanıyasınız. Muhakkak ki
Allah’ın indinde en çok kerim olanınız (ikram olunanınız, en şerefli olanınız), (ırk ya
da soy olarak değil) en çok takva sahibi olanınızdır. Muhakkak ki Allah, en iyi bilen
ve haberdar olandır. „(Hucurat,13)
O zaman nedendir bu tahammülsüzlüğümüz? Kendimize mi güvenmiyoruz
yoksa ya da korkularımız mı var bilinçaltlarımızı esir alan? Yetmiş, seksen yıllık bir
ömürcük için şu birkaç milyar yaşındaki küreyi başkalarına zehredip yetmezmiş
gibi bu kini çocuklara, torunlara miras bırakışımız neden?
Bunları niye mi uzun uzun anlatıyorum? Duyduğumuz, gördüğümüz binlerce
olumsuz yaşanmışlığın ardından karamsarlığa kapılmaya ramak kala bir afiş düştü
önüme. Afiş IFLC’ye aitti. Yaptığı etkinliklerle farklılıklarımızın zenginliğimiz
olduğunu bize aynelyakin anlatan harika bir organizasyona…
Son on küsur yıl gözümün önünde canlandı. Kâh stadyumlarda kâh ekran
başında yaşadığımız coşkuyu… İçimize dolan ümitle karışık heyecanı… Neşeyle
hüzün arasında sarkaç gibi gidip gelen hallerimizi… Sanatın ruhları etkisi altına
alan gücüne, insanları bir müşterekte buluşturma ideali eklenince tadından
yenmez anılar kalıyor geriye, iyi ki yaşamışım dedirten… Dile kolay on yedi farklı
ülkeden çocuklarla yola çıkıp yüz altmış ülkeye ulaşan muazzam bir renk paleti
bu.
Gençlik yıllarına dönmek ister bazen yetişkinler. Ben onlardan değilim ama
sırf bu güzel etkinliğin parçası olmak adına yeniden ilk gençlik yıllarıma dönmek
isterdim. En azından Mart ayının ortasına kadar şarkı, şiir, resim, kısa film,
fotoğraf gibi pek çok alanda yapılan ilk aşama Kültür ve Sanat Festivali’ne
katılmayı muhakkak isterdim. Ama dönemeyeceğim için yapabilenlere, “Siz ne
olur katılın ve bu heyecanı bize muhakkak yeniden yaşatın!” diyorum.
Hizmetten | Esra Kaya
“Hakta Mağlup olanların kuvvete Müracaatı” ve Üstad Said Nursi | Muhsin Tarık Aslan
Bu muhteşem cümle yaşadığı döneme tevhidin mührünü vuran Bediüzzaman`a ait. Aşağıdaki yazıda kendi devrinin zalim diktatör ve onların arkasındaki dinsiz komitelere söylediği enfes soruları ve yorumları göreceksiniz. Bu yazıda Bediüzzaman`ın hemen her devrin müfsit, münafık, şeddat zalimlerine cevabını bulacaksınız. Bugün Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi`nin maruz kaldığı eza, cefa ve iftiralara Said Nursi de kendi döneminde maruz kalmış ve o devrin diktatörlerine karşı kaleme aldığı Es’ile-i Sitte ve Hücumat-ı Sitte adlı eserlerinde inananların en büyük imtihanlarını ve devrin islam düşmalarına altı can alıcı sual yöneltiyor ve cevap istiyor.
Esasen arada hiç fark yok diyemeyeceğim. Çünkü bence ne Bediüzzaman nede bir başka İslam alimi bu türden glocal bir tenkile, küresel bir ihanete, medyatik bir linçe ve psikolojik asimetrik bir taarruza maruz kalmamıştır. Ben şahsen ne bu çağın yarınsız Firavun, Yezit ve Zalimlerine ve nede ailelerine acırım.. Ama islam dünyasının yıkılan ve yok edilen ümitlerine yanarım. İslam`ın kirletilen imajına ağlarım… Bütün insanlığın kurtuluşuna ferman ve reçete Kainatın İftihar Tablosunun nurdan evrensel mesajının söndürülme gaflet ve dalaletine yanarım.. Bu küresel ihanet çerçevesinde aşağıdaki kükreyişleri okuyunca aslında ülkemizde bu manada çok fazla bir şeyin değişmediğini görecekseniz.
Hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir!
“Ey efendiler! Bilirim ki, hak noktasında mağlûp olduğunuz zaman kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırrıyla, dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir! Hem size bunu da haber veriyorum ki, değil sizler gibi mahdut, mânen millet nazarında menfur bir kısım adamlar, belki binler sizler gibi bana maddî düşmanlık etseler, ehemmiyet vermeyeceğim. Yapacağınız iş, ya hayatıma hâtime çekmekle veya hizmetimi bozmak suretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok.”
Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!.
“İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Yani, “Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır. Avrupa’nın insaniyetperver maskesi altında vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın! Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Ve bu asırda, yüz bin cihette “Yaşasın Cehennem” dedirten mim’siz medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzıhaldir. Bu yakınlarda ehl-i ilhâdın perde altında tecavüzleri gayet çirkin bir suret aldığından, çok biçare ehl-i imana ettikleri zalimâne ve dinsizcesine tecavüz nev’inden, bana, hususî ve gayr-ı resmî, müdahale edildi. Kabil-i hitap olmayan öyle vicdansız alçaklara değil, belki milletin mukadderâtıyla keyfî istibdatla oynayan firavunmeşrep komitenin başlarına derim ki: Ey ehl-i bid’a ve ilhâd! Altı sualime cevap isterim.”
Yamyamların, hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usulü var, ya sizin?!
“Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usulü var, bir düsturla hükmeder. Siz hangi usulle bu acip tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz? Çünkü böyle hususî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz. Nev-i beşerde, hususan bu asr-ı hürriyette ve bilhassa medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümfermâ hürriyet-i vicdan düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-i beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak, sizden sorulacak. Ne cevap vereceksiniz?”
Canilere af Masumlara Eziyet..
“Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz! İşte, madem vatana ve millete hiçbir zararım dokunmadığı halde, beni sekiz senedir, en yabanî ve hariç bir milletten câni bir adama dahi yapılmayan bir esaret altına aldınız. Cânileri affettiğiniz halde, hürriyetimi selb edip hukuk-u medeniyeden iskat ederek muamele ettiniz. “Bu da vatan evlâdıdır” demediğiniz halde, hangi usulle, hangi kanunla biçare milletinize rızaları hilâfına olarak tatbik ettiğiniz bu hürriyet-şiken usulünüzü, benim gibi her cihetle size yabancı bir adama teklif ediyorsunuz? Ve biçare milletin hüsn-ü ahlâkını muhafaza ve saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerinin teminine pek ciddî ve tesirli çalışmayı hıyanet saydınız.”
Huzur-u İlahide yakalarınızı tutacak ve intikamımı alacağım…
“Madem sizlerle, itikadınızca ve bana edilen muameleye nazaran, küllî bir muhalefetimiz var. Siz dininizi ve âhiretinizi dünyanız uğrunda feda ediyorsunuz. Elbette, mâbeynimizde, tahmininizce bulunan muhalefet sırrıyla, biz dahi hilâfınıza olarak, dünyamızı dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit feda etmeye hazırız. Sizin zalimâne ve vahşiyâne hükmünüz altında bir iki sene zelîlâne geçecek hayatımızı, kudsî bir şehadeti kazanmak için feda etmek, bize âb-ı kevser hükmüne geçer. Fakat Kur’ân-ı Hakîmin feyzine ve işârâtına istinaden, sizi titretmek için, size kat’î haber veriyorum ki: Kahhar bir el ile, cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tard edilip ebedî zulümata çabuk atılacaksınız. Ben de huzur-u İlâhîde yakalarını tutacağım. Adalet-i İlâhiye onları esfeli sâfilîne atmakla intikamımı alacağım.”
‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’..
“Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz. İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa göreceğiniz de var. Ben bütün tehdidâtınıza karşı, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyorum: “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.” (Âl-i İmrân Sûresi) “O bize yollarımızı dos doğru gösterdiği halde, bize ne oluyor ki Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız ezâlara kesinlikle sabredeceğiz. Tevekkül etmek isteyenler sadece Allah’a güvensinler.” (İbrahim Sûresi)”
Sözün özü nifak ve şikak şebekesi, zındıka komitesi ve şirzime-i kalil süzme sızmışların Peygamber torunlarına yaptığı imansız ve insafsız saldırılar bu gerçek dava adamlarının ancak imanlarının ve sadakatlerinin kavileşmesine vesile olacaktır.
Hizmetten | Muhsin Tarık Arslan
iletişim : [email protected]
@MTarikarslan
Ancak bir şey daha diyeceğim; müsaade ediyor musunuz? Sanmayın ki bu yapılan şeyler, bu kadarıyla kalacak! Ne onlar için, ne de sizin için; ne edenlerin ettiği, ne de edilenlere edilen şeyler bitmiş değildir. Bir “hırsızlık” ortaya çıkınca, adını “darbe” koyup Müslümanlara eziyet etme işi; o bir başlangıçtı. Fakat maşerî vicdan, genelde böyle bir muamele için onu yeterli sebep görmediğinden dolayı, şeytanın yeni bir senaryosuna ihtiyaç vardı. Gerçekten “darbe” denecek bir darbe senaryosuna ihtiyaç vardı. Onlar “Sağ olsun!” derler Şeytana, biz de “Yerin dibine batsın!” deriz; çünkü onlara öyle bir senaryo verdi, ellerini güçlendirdi.
“Darbe” senaryosuyla kısmen güçlendiler; bir yönüyle yapılan mezâlim, makuliyet kazandı: “Ettiler, ediyoruz! Dediler, diyoruz! Kıydılar, kıyıyoruz!.. Yaptığımız şey, mukabele-i bi’l-misil!.. Ne yapalım, Kur’an, ona -bir yönüyle- cevaz veriyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ ‘Size ikâb ederlerse ve onlara ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.’ (Nahl, 16/126)” Önce, “Bakın, bu adamlar, utanmadan kalkıp ‘Siz hırsızlık yaptınız, rüşvet aldınız!’ diye bizi utandırıyorlar; ne hakları var? Kocaman kocaman insanların, değişik merhalelerden geçmiş çok mevkileri ihraz etmiş, şeref ve itibar ile serfirâz insanların şerefine dokunmaya ne hakları var? Bu, apaçık bir darbedir” dediler.
Fakat bu yeterli olmadı. “Yahu darbe mi, değil mi?” Bî-idrak olanlar bile onu darbeye benzetemediler. Onun için şeytan yol gösterdi: “Ben başka bir senaryo hazırladım size! Aklınız ermiyor, bak bu senaryoyu kullanın!.. Hakikaten darbe suretinde bir şey yapın! Ama iktidardakilerden kimseye dokunmayın sakın. Halkı sokağa dökün, sonra kendi muhafızlarınızla halkın üzerine ateş edin, sonra halkı öldürün, sonra da onu başkalarına fatura edin! Sonra da deyin ki, ‘İşte siz yaptınız!’ O zaman milleti derdest edip içeriye doldurmaya o yığınlar da inanacaklardır.” Fakat baktılar ki, dünya buna da inanmıyor. Dünyanın değişik yerlerinde erbâb-ı basiret, elit, entelektüel, “Yahu böyle bir şey olmaz!.. Bu insanlar, nasıl olur, her şeyden haberdar oldukları halde?!.” diyorlar.
Evet, camilerin minareleri/hoparlörleri hazır, diyanet teşkilatı hazır, imamlar hazır, müezzinler hazır… Hâdise olmadan evvel çıkıp camilerin minarelerinde bile haykırıp insanları sokaklara dökecekler ve sun’î bir kargaşaya sebebiyet verecekler. Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de ifade buyrulduğu gibi; ben değil, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Ölen niçin öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilemeyecek!” Kargaşa, anarşi… Diyor ki adam -IŞİD’den, tuhaf kılıklı ve kıyafetli- “Bize silah dağıttılar, ‘Şunu vurun, bunu vurun!’ dediler.” Evet, dolayısıyla dünya, bu hadiseleri görüyor, sizin baktığınız perspektiften bakıyor ve “Yahu burada da bir kısım boşluklar var; buna ‘darbe’ dediler ama bu galiba ‘darbe’ diyenlerin uydurması. Bu da Şeytan’ın bir senaryosu!” diyor. Bunun üzerine, fesada kilitli ruhlar başka bir senaryonun peşine düştüler: “Acaba şimdi ne yapsak?!.
Öyle ise, daha ciddisini yapmamız lazım. Çok önemli bazı kimseleri öldürmemiz lazım, doğrudan doğruya. Sonra da bunu…” Neyi söylüyorum biliyor musunuz? Ayağa düşmüş şekilde konuşulan şeyleri söylüyorum. Ayağa düşmüş şekilde konuşulan, kapalı kapılar arkasında konuşulan şeyleri söylüyorum: “Önemli bazı kimseleri… Gerçekten meseleye ‘darbe’ dedirteceğimiz şekilde… Yeni/yepyeni -evet hiç kullanılmayan bir kelime ile diyeyim- “neo-kargaşa”, yeni bir kargaşa tipi…
Öyle ki Türkiye’deki bir kısım kandıramadığımız kimseleri de bununla kandıralım ve bir de dünyada kamuoyunu değiştirelim, lehimize değiştirelim!.. Zira şimdilerde, herkes, bunun bir ‘senaryo’ olduğunu söylüyor!” Böyle bir şeyin zilleri çalmaya başlamıştır. O açıdan, Hak kapısının önünde, o kapının tokmağına dokunmaya teşne bulunan insanların, başlarına daha ötesinde bazı şeylerin geleceğini de hesaba katarak, firaset ile, basiret ile, uyanıklık ile hareket etmeleri lazım. Bir karıncaya basmama ölçüsünde, bir cana kıymamayı o ölçüde kıymetli görerek ona göre davranmaları lazım. Hiç tereddüdünüz olmasın; çünkü bir kere yalan söyleyen, her zaman söyler.
Bir kere iftira eden, her zaman iftira eder. Bir kere bir senaryo sahneye süren, her zaman benzer -fakat zamanın girdileri ile- senaryolar sahneye sürer. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i daiminde, hadiseler, “misliyet” çerçevesinde cereyan eder; dün başka, bugün başka; dünün senaryosu başka, bugünün senaryosu başka. Bunu diyecektim. Dedim. Allah, o fırsatı vermesin onlara!..
Bu video 13/08/2017 tarihinde yayınlanan “SON ŞEYTANÎ SENARYO” isimli bamtelinden alınmıştır. Yayının tamamını buradan izleyebilirsiniz:http://www.herkul.org/bamteli/bamteli…