Şüphesiz son dönemin en önemli mağdurlarından biri işadamı Akın İpek. Uyduruk gerekçelerle bütün malına mülküne el konuldu. Kardeşi Tekin İpek, hakkında hiçbir somut suç delili olmaksızın 6 yıldır tutuklu. Annesi Melek İpek, yargılandığı sözde mahkemece 20 yıl hapse mahkum edildi. Dosyası istinafta. Ancak gasp edilen Koza İpek’in eski patronu Akın İpek, her sabah haline şükrettiğini söylüyor.
Akın İpek’in önceki gün sosyal medya hesabından paylaştığı mesajlar şöyle: “Tekin 6. yılını dolduruyor hapiste, 90 yıl verdiler. 75 yaşındaki anneme 20 yıl, istinafta bekliyor. Akrabalarıma 10 ar yıl… Ailemin diğer fertlerinin pasaportlarını iptal edip kırmızı bülten çıkarmışlar. Evimizde, işimizde tanımadığımız insanlar oturuyor. Taşıdığım yük bu… Babam yolda üşüyen bir fakir görse çıkarır paltosunu verir. Annem; her ihtiyaç sahibine el uzattığı yetmezmiş gibi, her akşam evde yenen yemek kadar sadakayı o gün bizden toplar, dağıttırdı… Uçakla Paris’te yemek yiyip gelsek daha ucuz olacak der gülerdi Tekin. Öyle bir aile…”
BAŞKALARINA FAYDALI OLMAK İÇİN YAŞADIK
“Herkesin sevmeyeni, düşmanı, hasmı olur. Bizim olmadı kardeşim… Bizim siyasi bir hedefimiz, açıklamamız da olmadı. Defalarda paylaştım; Medya ile ilgili söylediklerim, Üniversite kurma amacımız, her ihtiyaç sahibine el uzatma sebeplerimiz de ortada; Başkalarına faydalı olmak…”
SUÇ UYDURUP BİZİ MAHKUM ETTİLER
“Hayatında kendisinden başka hiç kimseye faydası olmamış; Alınteri ile, çalışarak, hak ederek bir yere gelememiş gelemeyecek ‘insanlar’ üzerimize çöktüler, varlıklarımızı yağmaladılar, bu yağmayı ‘haklı’ göstermek için de ‘suçlar’ uydurup bizi mahkum ettiler… Gerçek budur. Bu böyle devam mı eder??? Asla… Pembe gözlüklerini birgün mecburen çıkaracaklar. Evlat hasreti ile yanmış anaların, baba hasreti ile büyümüş çocukların baktığı gökyüzüne bakacaklar…”
PİŞMİŞ KELLE GİBİ SIRITANLARDAN ESER KALMAYACAK
“Her zalim topluluk gibi; pişmiş kelle gibi sırıtan simalarından bir eser kalmayacak. O yüzden; Bu taşınmaz yük ile uyandığım her sabah Allah’a C.C. şükrediyorum; Ayağımızı kaydırmadı, bizi, yanan, feryatlarla inleyen bir ülkede, pembe gözlükle dolaşıp, pişmiş kelle gibi sırıtanlardan biri olmaktan muhafaza etti…”
Hayatın başlangıcı ile ilgili ileri sürülen fikirler | Zekeriya Çiçek
İnançsızların iddiaları 3 gurupta toplanır.
Birincisi: Var olan her şey sebeplerin bir araya gelmesi ile meydana gelmiştir.
İkincisi: Kendi kendine olmuştur.
Üçüncüsü: Her şey tabiatın tesiri ile oluyor, yani tabiat yaratmıştır.
Her şeyi sebepler mi yaratıyor?
Gözümüzle gördüğümüz şeylerin sebeplerin bir araya gelmeleriyle yaratılmaları imkânsızdır. Bu imkânsızlığı bir aç misalle anlatalım:
Bir eczane düşünelim. O eczanede yüzlerce ilaç olsun. Her bir ilacın yapımı için çok hassas ölçülerde maddeler gerekmektedir. Eğer bir ilaçta bulunan maddelerden bir tanesi 1 miligram fazla olsa o ilaç şifa yerine zehir olacak.
Şimdi bu ilaçların nasıl meydan geldiği konusunda karşımızda iki yol var.
“Eczanenin içerisinde ilaç yapımında kullanılan madenlerin bulunduğu kavanozlar vardı. Eczanenin penceresi o gece kendiliğinden açılıyor. Pencerenin açılmasıyla içeri giren rüzgâr kavanozları deviriyor. Devrilen kavanozlardan dökülen madenler bir araya gelip ilaç paketlerini meydana getiriyor” dersek buna inanır mısınız?
“Sebepler pencereyi açıyor, yine bir sebep olan rüzgâr içeri giriyor ve ilaçlar meydana geliyor” Bu şekilde meydana geleceğine kimseyi inandıramazsınız.
Ama “bu ilacı; akıl, bilgi ve uzmanlık sahibi bir kimyacı yaptı” dediğimiz zaman bu yol daha inandırıcıdır.
Ateşi, odunu, yemeği yan yana koysak ve bunların yemeği ısıtmasını esecek bir rüzgârdan beklersek, açlıktan ölürüz ama o yemek yine pişmez. Torunlarımızın torunları da o yemeğin piştiğini görmez. Sebepler yaratıyor diyenler yemeklerini bu yolla pişirmeyi deneseler sebeplerin hiç bir şey yaratamayacağını da görüp öğrenmiş olurlar.
Sebepler, hadiselere perde olmaktan başka bir rol üstlenemezler. Allah’ın (cc) azameti bunu ister. Bu meseleyle ilgili olarak Rısale-i Nur’da şöyle denilir:
“ İzzet ve azamet ister ki esbab, perdedârı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celal ister ki, esbap ellerini çeksin tesiri hakikiden.” (Mesnevi’den Lemalar))
Cenab-ı Hak (cc) âlemdeki yaratılış faaliyetlerinde sebeplerle tasarrufta bulunur. Bu durum imtihan dünyasının bir gereğidir. Analar ve babalar olmadan insanlar doğamazlar. Mevcut kanunlar bunu gerektirir. Tıp dünyasının yaptığı tüp bebek için de mutlaka bir sperm ve yumurta olmalıdır. Bir de oluşacak zigot denen bebek tohumunun çimlendirileceği bir uterus (döl yatağı) zorunludur. Burada yeri gelmişken bu oluşumlar, yoktan var etme değil tamamen bir inşadır.
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
akın, şeytan değişik pozisyonları, değişik şekilde değerlendirir; hiç tereddüdünüz olmasın! Serkârları da öyle değerlendiriyor, ortadaki sürüleri de öyle değerlendiriyor, Hak yolunda, Peygamber yolunda yürüyenleri de değerlendirmek ve onlara da dediğini-ettiğini yaptırmak için onlara göre argümanlar kullanıyor. Şeytan bu, kullanıyor, kullanabilir bunu.
O zaman, hakiki mü’minlere düşen şey şudur: Ne Ammâr İbn Yâsir, ne Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüma ve anhüm ecmaîn), bunlardan hiç biri, değişik belalara maruz kaldığı zaman teslim olmadı. O zamana kadar inen ayet sayısı, beş-on tanedir; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Peygamberliği, o ölçüde henüz duyulup hissedilmeye başlanmıştır. Fakat ne o ağır taşlar altında, ne de o sıcak çölde onlar inançlarından vazgeçmişlerdir. Beyin kaynatan çölde, sıcakta beyni kaynayıp da genel dengesi bozulan insanlar vardır. Allah korumuş onları… Çarmıha germe gibi… Bu türlü şeyler karşısında, birbirini suçlayan insana, ben, Hadis kitaplarında, Siyer kitaplarında, Megazî kitaplarında hiç rastlamadım! “Sen gelmeseydin, bizi böyle bir yola çekmeseydin, bunlar, başımıza gelmezdi! Baba, sen inanmasaydın; anne, sen inanmasaydın, ben de bunlara maruz kalmazdım! Efendim sen inanmasaydın, ben de mevâlîden olarak inanmaz, bu yola girmezdim; bunlar da başıma gelmezdi!” diyen bir tane insan bilmiyorum.
Bir-iki tane mürted vardır, dönmüştür. Efendim, mesela İbn Ahtal. Fakat o, imanı sindirememişti, Medine’de huzur-i Risâletpenâhi’de, ihtimal çok farklı beklentileri vardı. Konuşmasını biliyor, şeytanca şiir yazmasını biliyor, onları büyüleyecek şekilde seslendirmesini biliyor, Firdevsî konuşmasını biliyor. Bu defa -ihtimal.. ihtimal- “Ben, bu kadar mahir bir insanım! Bana niye Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali kadar iltifat yok!” filan diyor. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) esasen herkese iltifat ederdi. Cerîr-i Becelî geldiği zaman da kimse onu tanımıyor; hemen altına kendi üzerindeki cübbeyi atar, örtüyü atar, yanına buyur eder; “Bir kavmin kerimine siz de ikramda bulunun!” der. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi kıracak, onu bir beklentiye sevk edecek tavır ve davranışta bulunmamıştır. Ama o mel’ûn -ihtimal- çok farklı beklentilere girdi; döndü. Bu defa o şeytanî gücünü, Mekke-i Mükerreme’de müşrikler içinde Efendimiz’e, muhacirlere, Müslümanlara karşı kullandı.
Birkaçı da zaten tam inanmamıştı; Arâfta duruyorlardı bazıları. Bu irtidat hadiseleri -Müseylemetü’l-Kezzâb ve Secâh hadiseleriyle daha sonraki sekiz tane hadise- meydana gelince onlardan bazıları da o işe katıldılar, hafizanallah. Arâfta idiler bunlar, ortada idiler; bir o tarafa bakıyorlardı, bir de bu tarafa. Günümüzdeki Arâftakiler gibi, “Şimdi kimin yanında durursak, bir tane villaya sahip oluruz!” diyor, hesaplarını ona göre yapıyorlardı. Çok farklı bir hesap!.. Riyazî düşüncede bunu bir yere oturtamazsınız, bunlar çok dâhiyane tespitler! Arâftakiler… O çok ciddî sarsıntı yaşayanlar da bunlardır.
Ve zannediyorum, bu Arâftakiler, bazılarının kafalarını karıştırıyorlar bazı yerlerde. Ellerinde imkân ve fırsatları, biraz da enaniyetleri var. Mesela bir yerde bir kariyer yapmışsa, filan… Esas dünden bugüne onun kadar öyle kariyeri yok ama ölesiye canını, “Cân İsteyen”e (celle celâluhu) vermiş… “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim, o ne senindir ne benim!” “Canımı Cânân isterse, minnet cânıma / Can nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma!..” Fuzûlî, ruhun şâd olsun!.. Böyle demiş, o yolda at koşturmuş insanlar… “Yahu biz de varız!..” İbn Ahtal’in “Biz de varız!” mülahazası, hafizanallah. Bunlar, şerâre üretirler. Bunların şeytanî şerarelerinin tesirinde kalan insanlar olur.
Soru: Aklen, fikren şeytanın oyuncağı hâline gelmiş, herkes hakkında suizan eden bir kişi için kalbî duruluğa ulaşmanın yolları nelerdir?
Cevap: Başkaları hakkında suizan etme, aklını şeytana kaptırmış ve kalbinde şeytanın taht kurmasına imkân hazırlamış bir insanın içine düşeceği kusurlardan sadece bir tanesidir. İnsan, şeytanın vesveselerine kapılıp ona esir olursa sadece suizan bataklığına değil haset, kıskançlık, öfke, nefret, zina, fuhuş, hırsızlık, yalan, aldatma vs. bataklıklarına da düşmüş olur.
Bu soru, daha umumi mânâda şöyle de sorulabilir: Bir insan nefsini ve aklını şeytana kaptırır, zimamı onun eline verir, onun esiri olur ve şeytan her türlü fenalığı ona yaptırırsa, bu badireden nasıl kurtulur?
Şimdi sorunun cevabına geçelim: Aslında herkesin aklı ve kalbi şeytandan gelen bu türlü esintilere maruzdur. İnsanın kalbinde şeytanın oklarını atacağı bir yer vardır ki şeytan, orada hep hâkimiyetini sürdürmeye çalışır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadesiyle, “Şeytan, insanın damarları içinde kan gibi cereyan eder.”[1] Kanın cereyan ettiği yerlerde döner dolaşır. Kalbe gelir, ukde-i hayatiyeyi kurcalar. Beynin fakültelerine gider, orada mânen tahribat yapar. Ruha kasvet verir ve karamsarlık hâsıl eder. Ondan gelen esintiler daima insanı boğucu olur. Bu duruma maruz kalan insan, hayırlardan mahrum kalır ve şerlere dalar. Böyle bir insan için tek çare, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyeleri içinde yüce ahlâkî özellikleri kazanarak Allah’a (celle celâluhu) yönelmektir.
Nitekim bazı hak dostları, yukarıdaki hadisi zikrettikten sonra şöyle demişlerdir: “Açlık ve susuzlukla onun gezdiği yeri daraltın, sıkıştırın!” Bu şu mânâya gelir: Az yiyin, az için, hayrete varın, böylece şeytanın sizin içinizde gezmesini önlemiş olursunuz. İstediği her zaman istediği her şeyi yiyen ve içen kimsenin, şehevât-ı nefsâniyesine düşkün olması gayet normaldir. Böyle bir insanın kafasına şeytan zimam (gem) takar ve ihtimal o kimse bir daha da o zimamdan başını kurtaramaz.
Binaenaleyh insan evvelâ perhizle kendisine hâkim olduğunu göstermeli ve iradesinin hakkını vermelidir.
Sâniyen, şeytana zimamı kaptırmış böylesi kimselerin fikrî ve ruhî bir operasyona tâbi tutulmaları gerekir ki, bu da âfâkî ve enfüsî (dışta ve içte) tefekkürle olur. Böyle bir insan, kendisini araştırmaya vermeli, kâinat kitabında Allah’la alâkalı ne varsa onları okumaya çalışmalıdır. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın o husustaki beyanına dikkat kesilmeli ve onu anlamaya gayret etmelidir. O, her gördüğü âyetle, Allah’ın varlığı mevzuunda, sanki bir peteğe bir damla bal damlatıyor gibi içindeki irfan peteğine bal damlatır ve bu insan, onun tadını dimağında hissettiği müddetçe -Allah’ın tevfik ve inayetiyle- şeytandan uzaklaşır. Çünkü o, her lahza bir kitap mütalâa etmektedir.
Meseleyi bir misalle açıklayalım. En katı kalbli insanlardan birini alıp onunla hacca gidin. Hacda çeşitli mübarek yerler ve bu yerlerin her birinin kendilerine göre özelliği vardır. Mesela onu alıp öğle vakti Ravza-i Tâhire’ye götürün. O, kendisini İnsanlığın Hatibi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda hissetsin. Bu arada siz de ona Fahr-i Kâinat Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatın. İkindi vakti geldiğinde onu alıp Bakî-i Garkad’a götürün. Ona, “Bu sessiz inleyiş içinde binlerce sahabînin iniltisi var. Onu dinlemeye çalış!” deyin ve sahabenin hayatından örnek sahneleri anlatın. Bu sırada o kimsenin dolduğunu ve mânevî bir lezzet aldığını hissedeceksiniz. Akşamüstü elinden tutup Uhud’a götürün ve ona şunları söyleyin: “Burada yatan kimseler, İslâm dinini omuzlarında yükselttiler. Bu uğurda canlarını, mallarını ve her şeylerini verdiler. Bunlar o arslanlardır ki, Allah, ‘Ben onlardan razıyım.’ demiştir.”[2] Yatsıdan sonra onu bu defa Kuba mescidine götürün ve şunları anlatın: Bu mescit, ilk Cuma namazının kılındığı mescittir. Bu mescidin arkasını verdiği tepeden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), doğan bir güneş gibi Mekke’den Medine’ye doğduğu an çocuklar Allah Resûlü’nü şu dizelerle karşılamıştı:
طَلَعَ البَدْرُ عَلَيْنَا مِنَ ثَنِيَّاتِ الوَدَاع
وَجَبَ الشُّكْرُ عَلَيْنَا مَا دَعَا لِلهِ دَاع
“Seniyye-i Veda’dan üzerimize bir ay doğdu. Allah’a ibadet eden olduğu müddetçe de bize şükür vacip oldu.”[3]
Bunları dinleyen bir insan, bir kez daha dolup taşacaktır. Şimdi bu insan, yirmi dört saat böyle şarj olabileceği yerlerde dolaştırılır, daima dolması temin edilir ve sürekli orijinal şeylerle karşı karşıya getirilirse, sabahtan akşama kadar zevk içinde yaşayacak, bulutlar gibi dolacak, damla damla dökülecek, yer yer içinden hıçkıracak, kalbini dövecek ve ellerini dizlerine vuracaktır. Böyle bir insanın günaha girme duygusu da sönecektir.
Eğer kendimizi bir kalbî operasyona tâbi tutmak istiyorsak, kâinat kitabını karşımıza alacak ve onu sayfa sayfa okumaya çalışacağız. Bir gün yıldırımı, şimşeği ve yağmuru tahlil edecek ve tahlil ettiğimiz bu sayfa o gün için bize yetecek ve bizi doyuracaktır. Bir gün, bulutların üstüne çıkacak, yıldızlarla münasebete geçecek, onlar arasındaki nizam ve âhengi yakalamaya çalışacak ve bununla kalbimizi doyuracağız. Bir gün, şakır şakır akan ırmakların başına gidecek, başka bir gün öten kuşları ve bülbülleri dinleyecek onlarla doyup tatmin olacağız. Bir gün fikren ceninin safahatını takip edecek, bir gün bir rüşeyme göz ve kulak kesilerek onu takibe koyulacak, bir gün nevbaharda gezerek, baharda yeşilliklere selâm durarak ve çeşitli hâdiseler karşısında onları okumak suretiyle dolup taşacak ve böylece üzerimizde bir bulut mahiyetinde bulunan gafleti bertaraf etmiş olacağız. Yoksa şeytanın, bu şekilde fikrî ve ruhî ameliyeye kendisini tâbi tutmayan kimsenin burnuna bir kanca takması gayet normaldir. Ve böyle bir kimsenin “Ben mescitteyim” demesi de bir şey ifade etmeyecektir.
Evet, fikrî ve rûhî bir operasyon gerekiyor. Bu durumun, Allah’ın varlığına ve birliğine dair içimizde bir inşirah ve canlılık meydana getirdiği aynı zamanda Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dair meseleleri de tahlil edeceğiz ve o da yine bizi doyuracak ve biz, her hâlükârda ter ü taze Müslümanlıkla karşı karşıya kalacağız. Meselâ bir gün Efendimiz’in muhteşem inkılâbını okuyacak; sağlam bir müşâhede ile yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda hem bir din tesis edilsin, hem dönmeyen ve döneklik bilmeyen bir cemiyet meydana getirilsin, hem dünyanın en muhteşem iki-üç imparatorluğu dize getirilsin, hem bunların yerine en muhteşem medeniyetler kurulsun, hem içine girildiği milletlerin kaderlerine hâkim olunsun, hem kurulan umranlar sekiz asır devam etsin hem de üç halife zamanında fethedilen yerler, daha sonra Osmanlı ve Selçuklu’nun fethettiği yerlerin bilmem kaç katı olsun.. bütün bunlar çok önemli hâdiselerdir. Başka bir gün, Efendimiz’in erkân-ı harp olduğu hususu ele alınsın.. bir avuç insanla cihanın en büyük ordularına karşı iman adına savaşırken mağlup olmayan Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ordularının O’ndan otuz sene sonra İstanbul’un kapılarına dayanması mütalaa edilsin. Bu öyle muhteşem bir hâdisedir ki, Gibb, Renan ve Toynbee gibi kimseleri şaşkınlığa sevk etmiştir. Bunlar da Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvveti namına bizi doyuracaktır.
Yine bir başka gün, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ekranın başında oturmuş gibi kıyamete kadar cereyan eden hâdiseleri birer birer haber verdiğini duyunca bir kez daha şahlanacağız. Meselâ, Allah Resûlü, hilâfetin otuz sene süreceğini,[4] bir insan tipi çizerek gelecekte bu zümrenin yeryüzünü işgal edeceğini,[5] Fırat’ın insanlık için bir gaile olacağını,[6] Hicaz’da bir ateşin zuhur edeceğini,[7] ilmin ve fennin gelişeceğini[8] ve bunun gibi daha pek çok hâdiseyi haber vermiştir. Şimdi biz, bütün bunların bir bir gerçekleştiğini görünce “Fesadaka Resûlullah” (Allah Resûlü ne doğru söylemiş!) diyecek, ülfet ve gaflet perdesini yırtarak hayretle gerilime geçeceğiz.
Her gün İslâm peteğinden bir şeyler koparıp, o petekten birkaç kaşık bal alınca, o gün ağzımız onunla tatlanacak, Muhammedîliği onunla yaşayacak, Hakikat-ı Ahmediye semasına onunla yükseleceğiz. Ertesi gün ve daha ertesi gün başka şeyler yaşayacak ve böylece şeytanın oyuncağı haline gelmekten fersah fersah uzaklaşmış olacağız.
[1] Buhârî, i’tikâf 11, 12, bed’ü’l-halk 11, edeb 121, ahkâm 21; Müslim, selâm 23, 24.
[2] Bkz. Tevbe sûresi, 9/100; Fetih sûresi, 48/18; Mücadele sûresi, 58/22.
[3] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 3/197; 5/23; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 8/129.
[4] Tirmizî, fiten 48; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/220-221.
[5] Ebû Dâvûd, melâhim 9-10; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/40, 44.
[6] Buhârî, fiten 24; Müslim, fiten 30-32
[7] Bkz. Buhârî, fiten 24; Müslim, fiten 42.
[8] Bkz. Dârimî, mukaddime 27; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 6/100.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen
Chicago merkezli Huddled Masses kurumunun “Parçalanmış Hayatlar, Susturulmuş Türkiye” programının 5. bölümü 9 Ocak Cumartesi günü Amerika Merkezi saatle 12.00 pm’de yayınlandı. Huddled Masses direktörü Dr. Ali Yurtsever, Georgetown Üniversitesi Yahudi Medeniyeti Merkezi Profesörü Ori Z. Soltes ile Hizmet, Fethullah Gülen ve takipçilerini konuştu.
Mistisizm konusunda dünya çapındaki en önemli isimlerinden olan Soltes, 15 sene kadar önce Washington’daki Rumi Forum ve Georgetown Üniversitesindeki diyalog faaliyetleri vasıtasıyla Hocaefendi ve Hizmet’i tanıdı. Farklı ülkelerdeki Hizmet mensuplarıyla görüştü, kış kamplarına katıldı; 80 kadar kişiyle röportaj yaparak “Dünyayı Kucaklamak” isimli kitabında Mevlana ve Hocaefendi’nin düşüncelerini karşılaştırdı. Şimdi de yeni kaleme aldığı Fethullah Gülen’in entelektüel biyografisi kitabı yayınlanmak üzere.
Fethullah Gülen’le ilk karşılaşmasını anlatan Prof Ori, onu beklediğinden de daha mütevazı, entellektüel ve feraset sahibi bir lider olarak bulduğunu ifade etti.
15 Temmuz’u Erdoğan tarafından planlanan sahte bir darbe olarak niteleyen Dr. Soltes, Erdoğan’ın ülkesindeki ve dünyadaki tüm eğitim faaliyetlerini baltayalarak aslında hizmetten ziyade Türkiye’ye zarar verdiğinin altını çizdi.
Toplam 19 dakikalık bu röportaj İngilizce olup Türkçe alt yazılıdır. Program, Huddled Masses’in Youtube kanalında dünyanın her yerinden izleyicilerini bekliyor. Programı https://youtu.be/m9rPQVw4O9M linkinden seyredebilirsiniz.
Hocaefendinin her kesime kucak açmasına en güzel örneklerden biri hiç şüphesiz Eşrefpaşalılardır. Münirler, Sermetler, Halitler, Enderler, Zaferler, Özcanlar ve daha nice isimsiz kahramanlar… Eşrefpaşalılar, geçmişlerinde esrar içiciliği, kumar gibi alışkanlıkları bulunan, önlerine çıkan herkesle kavga etmek için bahane arayan İzmir’in külhanbeyleriydi. Ama 1970’li yılların başında Hocaefendi’yi tanıdıktan sonra esrarı ve kumarı terk ederek yepyeni bir hayata başladılar.
Eşrefpaşalılar, “Münir’in Kahvesi” olarak bilinen yerde toplanıyordu. Polisin baskın yaptığı bir gün Ahmet Kara da oradaydı. Polisler Kara’ya, “Bu adamları biliyoruz. Sen parlak bir delikanlısın, senin burada ne işin var? Çık dışarı” dediklerinde Hasyiğit ve arkadaşları, “O bizim hocamız” dediler. Polis memurları şaşırmıştı. “Ne hocası?” dediler. Eşrefpaşalıların cevabı hazırdı: “Yahu bize Allah’ı, Peygamber’i anlatıyor.
Biz de namaz kılıyoruz.” Daha da şaşıran polisler “Kaldırın ellerinizi” deyince, çoğunun cebinden esrar yerine namaz takkesi çıktı. Polis, Numan adındaki Eşrefpaşalıya “Sen de mi namaz kılıyorsun?” diye sorunca Numan “Evet” cevabını verdi. Polislerin şefi, “Sabah namazı kaç rekâttır, söyle bir daha bu kahveyi basmayacağız” deyince Numan’ın cevabı yine hazırdı: “Ben kaç rekât olduğunu bilmem.
Biradere (hocaya) uyarım. O yatar ben yatarım, o selam verdi mi ben de selam veririm. Namaz bitmiş olur. Ben başka bir şeyden anlamam.” Polisler, kumar da oynanan bu kahvehanedeki değişimi görünce ve bu insanların kötü alışkanlıkları terk ettiklerine tanık olunca artık bu kahvehane baskınlarına son verdiler. İşte bu grup, kahvehanedeki esrar gecelerini bırakınca, haftanın belirli günlerinde kendi aralarında dini sohbetlere başladı. 1975 yılında bir gece Özcan Hasyiğit ve arkadaşları toplam 27 kişi olarak evde sohbet yaparken baskına uğradılar. “Kumcu İbrahim” adlı arkadaşlarının evindeydiler.
Polislerce elleri bağlanıp dışarı çıkarılırken, dışarıda bekleyen gazeteciler tarafından resimleri çekildi. Haberler abartılıydı. İçeride “sarıkla ayin” yaparken yakalandıkları söyleniyordu. Oysa ayin veya zikir yapmaları söz konusu değildi. Hocaefendi, onların bu şekilde yakalandığını görünce hemen Emniyet’e gitti. Özellikle Kumcu İbrahim için üzülmüştü, çünkü içeride olduğu sürece kum arabası çalışamayacak, ailesi mağdur olacaktı.
Onlar Hocaefendi’yi koridorda görünce üzüntülerini unuttular. Sorgu memuru dini kitap isimlerini sayıp “Bunları okudunuz mu?” deyince bir Eşrefpaşalı, “Her eseri okuyorum, sen de bir kitap yaz, seni de okuyalım birader” diyordu. Onlar dört beş gün içeride kalırken Hocaefendi, varlıklı insanlar aracılığı ile evlerine para ve yiyecek gönderdi. Hocaefendi, “Eşrefpaşa’nın külhanileri” dediği Özcan Hasyiğit ve arkadaşlarını anlatırken şöyle diyor: “Gerçek külhaniydi onlar.
Onlardan biri haykırınca başkalarının dudakları uçuklardı. Birkaç tanesi bir vesileyle camiye gelmiş, vaaz dinlemiş ve bir daha da halkadan ayrılmamıştı. Zaman zaman ziyaretime gelirlerdi, ayrı yerleri vardı onların. Gidip yanlarına oturur ve onlarla özel bir lisanla konuşurdum.” aradan onca yıl geçmesine rağmen içlerindeki coşkuyu, “Hocafendi ile tanışalı yarım asır oldu öyle mutlu öyle dopdoluyum ki…” diye anlatan Ejder Bey bir gün Hocafendiye; “iyi ki İzmir’e geldin” dedi. “Niye böyle söylüyorsun” dedi Hocafendi. “Akranlarımın yarısı hapiste kimisi kabirde.”
Hizmetten
Kimlik bunalımı ya da kimlik fantezisi diye ele alabileceğimiz bir sorundan, paradokstan, güncel bir problemimizden bahsetmek istiyorum.
Kimiz biz? Ne için yaşıyoruz? Kendimizi nasıl tanımlıyoruz?
Yenilenme Fantezisi isimli başyazıda müellif;
Tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde şimdilerde bir de yanılmalar devr-i dâimi yaşıyoruz. Cihan harbinden sonra, hemen herkes, o güne kadar görüp-bildiğimiz, bilip-tanıdığımız din-diyanet, örf-âdet her şeye nefret duymaya başladı ve yenilik vaat ediyor kuruntusuyla bir kısım fantezi düşünce, hemen herkesin alâka odağı haline geldi. Bu dönemde bilhassa sol ideolojiler, insanlığa yeni bir dünya vaat etme aldatmacasını çok iyi değerlendirdiler. İçinde ezen-ezilen, sömüren-sömürülen sınıfların, dolayısıyla da, kinin, nefretin, kavganın, harbin olmadığı yepyeni bir dünya ütopyasını allayıp-pullayıp propaganda etti ve topyekün yeryüzünü bir başkaldırma arenası haline getirdiler.
Kimliğini unutan, fantezilerin peşine düşen ve boş vaatlere inanıp, heba olan bir nesli resmediyor. Ütopyaların peşine düşen, kendi olamayan, inandığı değerlerden nefret eden, başka kimliklerde huzuru arayan koskoca bir topluluğu, müslüman coğrafyaları anlatıyor.
Günümüze gelirsek ; problemlerimiz daha büyüdü, değerlerimize olan saldırılar daha azgınlaştı, adeta ahir zamanda iman bir kor gibi olacak ,elinizde tutsanız yanacaksınız, atsanız imansız kalacaksınız beyanını yaşıyoruz.
Biz müslümanız ve inandığımız ondan da öte yaşadığımız değerlerle kıymetliyiz. Bununla dünyada bir anlam ifade ediyoruz, çünkü dinini düzgün yaşayan ahlaklı, dürüst ve çalışkan bireyler olarak arz-ı halimiz çok kıymetli. Hristiyan dünyası bizi bu erdemli vasıflarımızla, ama müslüman ve iyi insanlar olarak görmek istiyor. Yoksa yardım yapan, insan hakları savunucusu olan, iş platformları oluşturan, kültürel ve sanat organizeleri yapan dünya kadar Hristiyan, Budist, Musevi dernek ve gruplar var, ve çok da başarılılar, güçlüler.
Bize müslüman kimliğimizle, Hizmetin temsil ettiği değerlerle dünyada ihtiyaç var, onlar da bunu söylüyorlar. Başka türlü bunca olumsuz örnekler nasıl telafi edilecek ?
Yine aynı başyazının enfes son paragrafı ile bitirelim;
Eğer önümüzdeki yıllarda dünya çapında bir yenilenme söz konusu olacaksa, hiç şüphesiz o, yıllar ve yıllar boyu, çeşit çeşit mağduriyetlerin, mahkumiyetlerin, mazlumiyetlerin bilediği, keskinleştirdiği ve çağıyla hesaplaşmaya hazırladığı şu bizim dünyamızda, İslâm’ın zamanları, mekânları aşan prensipleri ve Kurân’ın her gün biraz daha gençleşen ölümsüz düsturları sayesinde gerçekleşecektir.
Hizmetten | Mustafa Ertuğrul
Soru: İki-üç senedir mütedeyyin çevrede bulunduğum hâlde devamlı arkasından koştuğumuz o huzurlu ve mutmain gönlü kendimde göremiyorum. Öğrendiğim, izahını dinlediğim İslâmî pek çok meseleyi hâlâ hazmedemedim. Nefsim zaman zaman başını kaldırıp isyan etmek istiyor. Ne yapmam gerektiğini anlatır mısınız?
Cevap: Yunus’a ait şu mısraların ilk satırını biraz değiştirerek,
“Benden kemter kula benzer
Günahı pek çoğa benzer
Her biri bir dağa benzer.”
deyip soru sahibinin derdine ortak olayım.
Öncelikle şunu ifade edeyim ki, böyle bir nesli görmek beni çok sevindiren hususlardandır. Senelerdir haddimin fevkinde, cemaatin karşısına çıkıp nasihat etmeye çalışıyorum. Kendim öyle olamamakla beraber hayalimde milletimiz adına hep bir sahabî yapısı düşledim. Acaba sahabîye benzer bir topluluk görebilir miyim ki itmi’nanıma medar olsun, dedim. Yani karşıma öyle insanlar çıksın ki, nifaklarından şüphe etsinler. Ellerini dizlerine vurup âh u vâhlarla inim inim inlesinler, “Âkıbetimizden çok korkuyoruz!” desinler. Geceleri sabahlara kadar ağlayıp sızlasalar bile yine de “Rabbimize karşı kulluk yapamadık” duygu ve düşüncesine sahip olsunlar.
Doğrusu önceleri bu mevzuda pek ümidim yoktu. Fakat Allah’ın (celle celâluhu) lütfu o kadar büyük ki, ummadığım zamanda milletimize sahabî-misal insanlar lütfetti. Hatta önceleri ben bu beklentileri insanlara anlatırken, pek çok yakınımdan “Ümit kırıcı oluyorsun!” diyenler oldu. Ancak ben onları kâle almadım. Çünkü sahabenin sarhoşuydum ve doğru Müslümanlığı onlarda görüyordum. Şimdilerde örnek olabilecek, ister istemez beni de temiz bir havaya çekip götürebilecek ve ihlâslarıyla bana ders verebilecek o temiz, nezih insanları görünce imanım iyice kuvvetleniyor, pekişiyor.
Geriye dönelim; hakikaten bir insan kendisinden şüphe etmeli, her meselesinde şeytanın bir parmağı olabileceği kuşkusunu içinde taşımalıdır. Ashab-ı kiram arasında otuz kadar insan vardı ki, kendilerinde nifak sıfatı bulunuyor endişesi ile çok korkarlardı.[1] Bunların içinde Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) ve Hazreti Aişe validemiz de vardı. İslâmiyet’i kılı kırk yararcasına yaşamalarına rağmen onlar yine de korkuyorlardı ve korktukça da başları arş-ı kemalâta yükseliyordu. Şimdilerde ben bu kutlu endişeyi taşıyan nesli görmekle ümitleniyorum ve “Bunlar çoğalsın gelsinler de ben onları teselli edeyim.” diyorum.
Bugün de soru sahibi gibi bir delikanlı yanıma geldi. “Hocam! Ben içimde bir nifaktan çok endişe ediyorum.” dedi. Ben, bu nesil içinde böylesi insanların bulunmasından dolayı seviniyor ve Allah’a hamd ü sena ediyorum. Böylesi kutlulara diyeceğim şey şudur: Bizler, fıtrat itibariyle insan olarak yaratıldık. İnsanın mahiyetinde şeytandan, cinden ve melekten –az da olsa– bir maya vardır. O, ahlâk-ı ilâhiye ile ahlâklandığı zaman bir melek; ihmale uğrayıp kokuşturulduğu, mânevî duyguları itibariyle güdükleştirildiği zaman da şeytana rahmet okutacak bir mel’un durumuna düşmektedir.
Evet, insan işte bu fıtratta yaratılmış bir varlıktır. Onda hayvaniyet ve cismaniyet olduğu gibi insaniyet ve insan-ı kâmil olma özelliği ve keyfiyeti de vardır. Dolayısıyla bunların hepsi insanın içinde hükmünü icra etmektedir ve edecektir. Meselâ insanın hayvaniyet yönü, onun yemesi, içmesi ve beşerî garîzeleri ile kendisini gösterir. Binaenaleyh yer yer bu duygu onun üzerinde hükmünü icra edecektir. Öyle ki, insanda hayvaniyet özellikleri hükmünü icra edince, o hep yemek, içmek ve yatmak isteyecektir. Bu duruma düşen insan, bir hak dostunun dediği gibi, “Âciz kaldım zalim nefsin elinden / Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.” tavrını sergileyecektir.
Bazen de insan üzerinde şeytaniyet hükmünü icra edecektir. İnsanın mânen ilerlemesine sebep olsun diye onun içine şeytan gibi bir hasım yerleştirilmiş ve kılcallarının içine girmiştir. Allah, vücutta antikorlar ordusu meydana gelsin, kalb korunsun, vücuttaki askerler uyanık olsun diye insanın vücuduna o şeytanî hususiyeti de koymuştur. Koymuştur ki o, şeytan karşısında daima uyanık olsun “Aman Rabbimi unutmayayım. Yoksa bu hasım gelir beni işgal eder.” deyip inlesin.
İşte insanın içindeki bu şeytanlık yönü, yer yer onda kaymalar meydana getirir. İnsanın mazhar olduğu, Allah’tan gelen, vicdandan geçip kalbe ve duygulara uğrayan Hakk’ın teveccüh akıntısına mukabil, şeytanın da yer yer insanın içine saldığı akıntılar vardır. Bu iki akıntı çarpıştığı zaman insanın iç dünyasında bir girdap meydana gelir. Nifakından şüphelenen insan, bu girdaba göre durumunu değerlendirir. Orada ilâhî akıntı ve esintilere bakmak lâzımdır. Hâliyle içteki çarpışmada o girdabın korkunç dönüşü, insanı boğacak gibi gelebilir. Vâkıa insan endişe etmeli, korkmalı ama zinhar kendisine münafık ve kâfir dememelidir. Çünkü nifaka sahip olmak ve kendi küfrüne hükmetmek –Allah muhafaza buyursun– küfürdür. Allah neslimizi bundan korusun!
İkinci bir mesele şudur: İnsan, Hak’tan gelen akdes ve mukaddes tecellîler altında, yer yer bir bahar havası içinde meleğe döner, rengârenk, revnaktâr bir hâl alır. Fakat yer yer, o akdes ve mukaddes feyizler, Zât’tan ve sıfatlardan gelen esintiler kesilir. Bu duruma kabz hâli diyoruz. Allah, Kâbız (sıkan, daraltan) ismi/sıfatı ile tecellî eder. Bu durumda insanın duygularında kasılma olur. Vücutta bir kısım organlardaki kasılmalar gibi insanın sırrında, hafâsında, ahfâsında, letâifinde kasılmalar meydana gelir. O zaman öbür âlemden gelen hiçbir şeyi alamaz olur. Düğmesi çevrilmiş, kapanmış bir almaç gibi öbür taraf ne kadar sinyal gönderirse göndersin hiçbir şey alamaz. Vaaz u nasihat dinler fakat kulağına bir şey girmez. Namaz kılar ama bir ekinin yatış kalkışı gibi yatıp kalkar. Allah (celle celâluhu), Bâsıt (yayan, genişleten, geniş imkânlar veren) olduğu gibi aynı zamanda Kâbız’dır. Bazen o ismin, bazen de bu ismin tecellilerine mazhariyet, insan olmanın bir hususiyeti ve gereğidir. O olduğu gibi bu da olacaktır. İnsan, yer yer dünyalara sığamayacak, dünyaya tekme atacak, Allah’a doğru kanat çırpıp pervaz edecek ve yer yer de bir ceviz kabuğu içinde kendisini mahpus görecek, bir zerrede, bir anda, bir lahzada boğulup gidecek mahiyette yaratılmıştır.
Meselenin bir diğer yönü de şudur: İnsan çok defa, içinde bu duyguları harekete geçirici sebepler karşısında hakikaten canlanır, heyecanlanır ve tamamen duygu hâline gelir. Fakat o havayı ve o sebepleri kaybedince de hiçbir şey olmamış zanneder. Yağmur yağınca yer kabarır, birdenbire yeşillenir. Bir miktar kesilince kurur ve hiç yağmur yağmamış gibi olur. Kur’an-ı Kerim bunu, “Sanki daha dün o şen manzara orada hiç olmamış gibi olur.” ifadeleriyle anlatır.[2]
İsterseniz bir örnekle bu meseleyi daha da müşahhaslaştıralım: Hanzala İbn Rebî (radıyallâhu anh), Müslümanlığı derince duyan sahabîlerden biriydi. Huzur-u Risalet-penahi’den ayrıldıktan sonra, oradaki duygu ve düşüncelerini muhafaza edememesi veya dünya işleri ile meşgul olurken uhreviliği derince duyamaması onu tedirgin ediyordu. İşte bu büyük sahabî bu tedirginliğinden ya da düşünce ve duygularındaki bazı farklılaşmalardan ötürü, “Acaba ben münafık mıyım?” endişesiyle soluğu Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) yanında alır ve ona dert yanar. Dostunun derdini dinleyen Hazreti Sıddık, kendi durumunun da buna benzediğini ifade eder ve iki sahabî birlikte, hâllerini beyan etmek üzere Allah Resûlü’ne giderler.
Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Hanzala’nın (radıyallâhu anh), نَافَقَ حَنْظَلَةُ “Hanzala münafık oldu!” beyanıyla başlayan hâlini dinledikten sonra şöyle buyurur: “Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh hâletini dışarıda da muhafaza edebilseydiniz, melekler sokaklarda sizinle musafaha ederdi.” der. Ardından da, “Bazen öyle, bazen böyle ey Hanzala.”[3] diyerek iki büyük hakikati anlatır:
Birincisi; beşer, beşerî özelliklerinin gereği, hep aynı çizgide olamayacak; bazen lâhut âleminin derinliklerine yelken açacak, bazen de nâsut âleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır. Binaenaleyh bu hâl, beşer fıtratının muktezasıdır ve nifak değildir.
İkincisi; Seyyidina Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) ifadesiyle ara sıra kalbi dinlendirmek gerekir.[4] Kalb daima huzurda olursa yorulur. Kalb, hakkı düşünmekle, Allah’ın (celle celâluhu) âyetlerini tefekkür etmekle lezzet alır. Fakat daima onu orada koşturursanız o da yorulur. Binaenaleyh ara sıra kalbi dinlendirmek lâzımdır. İnsan, helâl daire içinde dünya işlerine de girmeli, ailesiyle başbaşa kalmalı ve çocuklarıyla da meşgul olmalıdır. Gönülden olmasa bile fikrî meşgale itibariyle biraz uzaklaşmalıdır. Bu arada kalb dinlenecek, insan yeniden zinde olarak gaye ufkuna dönecek ve Allah’ı anmaya koşacaktır. Dinin getirdiği ölçü budur. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu muvazeneyi bir hadislerinde şöyle anlatır: “Ben, sizin Allah’tan en çok korkanınız ve kötülükten en çok korunanınızım. Böyle iken ben bazı günler oruç tutarım, bazı günler tutmam. Gecenin bir kısmında namaz kılarım, bir kısmında da uyur istirahat ederim. Aynı zamanda benim bir aile hayatım da vardır. Her kim benim bu yolumdan gitmez de ondan yüz çevirirse benden değildir.”[5] Allah Resûlü böylesine bir taksimat yapıyor, kalbin, kafanın ve ruhun hakkını verdiği gibi bedeninin de hakkını veriyordu.
Kardeşlerimiz meseleyi böyle anlamalı ve arz ettiğim çerçevede takınmaları gereken tavrı takınmalıdırlar.
[1] Buhârî, imân 36.
[2] Yûnus sûresi, 10/24.
[3] Müslim, tevbe 12; Tirmizî, kıyâmet 60.
[4] el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb 2/409; el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/376.
[5] Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen