Izdıraplar, zulmetler, mağduriyetler bitsin diye,
Şımarıp azgınlar hadlerini bilsin diye,
Mazlumun sahibi var, bu böyle bilinmeli diye,
Gayrı gönderiver mucizeni, zalimler kahrolsun diye,
Bela zamanı uzadıkca imanlar zayıflıyor diye,
İnançlar sarsık, beşaret ve takviye gerek diye,
Tüm zamanlara zalimlere ibret-i alem olsun diye,
Gönderiver mucizeni ağlayanlar artık gülsün diye,
Yetsin gayrı verdiğin müddet diye ,
“Rabbienni mağlubin FANTASIR” diye(54/10),
Festecebnalehu ve neccaynahu diye (21/58),
Gönderiver mucizeni ibret-i alem diye,
Onca ikaza, ibrete aldırmadılar diye ,
Bunlar normal seyler, hep olur dediler diye,
Yapılan zulümlere sesiz kalıp taraf oldular diye,
Gönderiver “SAHİBİM” mucizeni masumlar gülsün diye,
Gönderiver mucizeni, gülenler ağlamasın diye.
Gabi olmasın Esarette 929.gün
Hizmetten | Esaretteki bir Yusuf
Dünya saraylarında, yıkık duvarların arasında, eskiden kalma ama çok yeni daha şimdilerde aradığım bir zamandı. .Aradığım hazine değerindeki parçaları bir gün anne-baba özlemi, bir gün dost özlemi, bir gün ruhumu kaplayan sıcacık bir ümit özlemi yardım ediyordu.
Ta ki bu günlerden birinde iyi tanıdığım, güzel, sevimli, ekmeğini bolca yediğimiz asil bir kadının vefat ettiği haberini duydum. Kaybetmiş olmanın verdiği hüznün yanına, helallik bile alamadığım aklıma düştü. Günlerce düşündüm sonra, acaba ne kadar hakkı geçmiştir, hakkını ödeyebilmiş miyizdir, üzerimizde ne kadar hakkı kaldı kim bilir, ona dair bir yerlerde bir şey konuşmuş muyumdur, acaba gönlü nasıldı ki bize karşı? … Bitmeyen sualler.
Ben yüksek sesli kalbimin derinininden bir yerlere sordum, sordum, sordum.. Ama her seferinde sorularım yüreğimde yankı yapmaya cevapsız kalmaya devam etti. Sonra baktım hayatıma şöyle bir, acaba ne kadar farkındayız? En son görüştüğümüz, en son sesini duyduğumuz, en son son mutlu ettiğimiz, en son kırdığımız, en son teşekkür ettiğimiz kimdi ya da kimlerdi? Özür dileyecek ya da plan kuracak kadar uzun muydu ömrümüz? Bazılarının hatırladığında gülümsediği olabiliyorken bazıları için neden çatallı iğne gibi acıtıyoruz hatırlandığımızda?
Bu kadar yoğun duyguların ve acizane muhasebenin olduğu günlerden birinde bir haber geldi beni tebessüm ettiren. Adına kamp denilen rahmet yağmuru…Peki ama nasıl? Böyle imtihan dolu günlerde bu nasıl olacaktı? Her şey düşünülmüştü Allah razı olsun… Kamp olacaktı evet, hem de evde, hem de ailecek, çoluk çocuk… 0-100 yaş arası herkes katılabilir. Kulağa hoş geliyordu ama ne kadar cazip olabilirdi? Boy boy küçücük çocuklarla, arada tesbihatlara muhabbetlere katılırdık en azından. Mevla Neyler, Neylerse Güzel Eyler deyip besmele çekip niyetlendik. Niyetlenmemizin ardından sahrada susuz kalana bir samyeli, kızgın vadilerden esen bir meltem misali bir esinti doldu ruhumuza.
Veysel Karani demiş ya BU NEFS İLE DÜNYA FANİ, BU DÜNYAYA GELEN HANI
ALDATTIN EY DÜNYA BENİ, İŞLERİMDEN BEZER OLDUM…
Deyip, rahmet yağmurlarında ıslanmak için yola koyulduk. Kampın başrol oyuncusu İSTİKAMET ÇİZGİSİ idi. Bitirilmeli idi, yoksa dereceye girilemiyordu. Dereceye girmek mi, tebessüm etmek için güzel bir neden daha, imkanlar dairesinde şaka gibi yani bizim hane için. Derece sahiplerinde, birincilik sahibesinde kalsın dedik ve Yunusvari ‘Bize seni gerek Rabbim’ deyip aziz misafirimiz kitabımızı gönül evimize, kalp tahtımıza buyur ettik. Kimsenin kimseyi ağırlayamadığı bu ahir zaman diliminde evimize şeref vermişti. Baktım öylece, daldım kapağındaki deryaya.. Ellerime düşen gül pembesi kapağıyla huzur doldu içim, tebessüm eder gibi bir hali vardı. Ben hazırdım onunla yolculuğumuza, çoktan baharlar gelmişti hüzünlü yüreğime. Daha açmamıştım oysaki sayfalarını, ama ne hikmetse sanki yıllardır beklediğim bir dost, bir sırdaş, bir vefalı arkadaş gibi iyi gelmişti bana. Sanki beni alıp özlediklerime kavuşturacak, unuttuklarımı hatırlatacak, çok tesirli bir muallim edasıyla ders anlatacaktı bana. Açtım sayfalarını, benim günahkâr olmamdan mıdır yoksa yollarıma kendi ellerimle diktiğim nefis dikenlerinden midir nedir çok mahcup oldum önce KÜRSÜNÜN SAHİBİNE karşı. Oysa 8 ay onun sesini duymadan geçirmek ne acı gelmişti bana. 8 ay sonra arabanın içinde duyduğumda sesini, ne kadar çok ağlamış ne kadar çok şükretmiştim tekrar onun sesini duyabildim diye…
Şimdi ondan gelen bir mektup vardı avuçlarımda … Dua dua yalvardım Rabbime, Onu bize bağışlasın, sağlık sıhhat versin diye, kadrini bilelim diye, yavrularımız onunla büyüsün, bir gün elini öpme hayalleri kursunlar diye. Her sayfada hisler dualar karıştı birbirine, başkalaştı sanki yaşadığımız zaman. Koridordan koridora geçerken, zaman denilen yaşlı bilge bile tuhaflaştı. Bir geçmişte süzülüp gidiyordu beynim. Bir geleceğe bakıyordu halim, bir gerçekte var olduğum anımda olmanın verdiği endişe ve telaş geziyordu ruhumun içinde. İstikamet belliydi oysaki. Dünün bugünün yarının. Hepsinin şeması çizilmiş, hassas mizanıyla tartılmış, seçilmiş ASIR MİMARI birinin elinden bizim hayat masamıza kadar gelmiş, hizmet metotlarıyla devasa bir sunum yapıyordu. Kur’an yoluydu istikamet, kendi eteklerimize takılmadan rızanın adresini kaybetmemekti, emanet edilenlerle kibir bataklığına düşmemekti istikamet, boyumuzun ölçüsünü bilip ona göre dilimize pay vermekti istikamet, Allah Resulü(SAS) nün sulh yolundaki fedakârlıklarını azık edinmekti bohçamızın rızkı, Ashab-ı Kiramın parlayan nuruydu, Güzeller Güzeli o 7 zümreden olabilmek için yazılan nağmeleri yaşayabilmekti istikamet..
Her sayfa bir koridor, her koridor başka bir iradeyle Kuran hizmetkarı olabilmenin ne aziz ne yüce olduğunu anlatan bir seyyaha dönüşüyordu… Anlaşılması kolay ama çok derin bir seyyaha…
Lakin öyle hadiseler vardı ki; AN çadırına girmekten alıkoyamıyordu beni. An… Şimdiki zaman… İffetli kardeşlerimi gördüm mesela İfk koridoruna girdiğimde… Evladıyla oradan oraya kapı kapı kaçmak zorunda olan ama yar-ı vefadar, yiğit oğlu yiğit eşlerinin emanetleri yavrularını ve kendi iffetlerini korumak için karnı aç, cebi boş ama alnı dik kız kardeşlerimi… Mahpusta, gül çehrelerine, güneşin yanaklarına değmekten haya ettiği Hz Aişe(ra) timsali kardeşlerimi nasıl görmezdim, bilmezdim?..
‘O dediyse doğrudur’ diyen Sıddıklar Sıddık’ı, aziz dost Hz Ebubekir’ i okurken, dosdoğru olmanın ayrıca sadık olmanın payesindeki tatlılığa erişmiş abilerimi düşünmemek olur muydu hiç?. Gönül mahzun ve kederliydi artık.
Ama bitmiyordu çizgilerden parlayan nurlar..
Hz Yusuf’u önce zindanlarda tutup koruyan, sonra Mısır’a sultan yapan Rabbimin, üzerime saldığı ümit kurtardı karanlığa düşen ayaklarımı ve tekrar tekrar tekrar aynı mısraları heceledi. Nasıl bu kadar güzel anlatılabilirdi zamanın tüm şubeleri, nasıl bu kadar hissettirilirdi can emanetinde his fakültelerine açılan kapılar… Artık kapıların tokmaklarına vuruldu, evlerin pencerelerine rengarenk güller konuldu…
Mürekkebi bitmemişti şairin, şiirleri yarım da değildi ama yolculuk bitmişti.
Ohhhhh, ne güzel bir misafirsin sen… Öyle bir anda geldin ki, şaşırıp diz çöküp ağlamamak ne mümkün! Güya ben seni misafir edecektim, seni sana layık ağırlayamamak benim cürmüm .. Seni misafir edebilme hissi bile benim pür kusur olduğumun nişanesi. Meğer misafir benmişim sana, meğer aziz sultanlığınla ne güzel dolaştırdın beni gül bahçende. Meğer kapağındaki güller boşa değilmiş. Ne de güzel yakışmış senin sarayının kapısına. Firdevslerden akan su dolmuş Kırık Testine, susuz hiçbir yer bırakmayacak kadar bereketli, sanki bir daha susamayacak kadar tatlı… Dudağımıza değdirebildiysek bir damla , ahhh ne bahtiyarlıktır bize gelen. Bizi Bahtiyarlardan eyle Ya Rab! Amin
Hasılı bizim kamp üç gündü ama bizim başroldeki kahramanımızla yolculuğumuz bir gün bile sürmedi . İyiki ana fikrimiz kahramanımızla tanışmakmış. Üç günlük yolun hem azığı hem hayat içeceğiymiş meğerse. Biz heybemize onu alıp, yolumuza onunla devam edince, bir şeyler oldu bizim evde. Okuyalım, dinleyelim, yapalım, hep bir ağızdan analım, dualaşalım derken ben yine kayboldum kendi evimde. Öyle garip heyecanlar sardı ki beni ve evimizi, dedim ya sanki beni özlediklerime kavuşturan İstikamet Çizgisi, hasretini çektiklerimi vermeye devam ediyordu. Öğrencilerim geldi aklıma, kapı kapı dolaşıp ikna etmek için nasıl da uğraşırdık, önlerine çeşit çeşit sunumlar koyardık. Hele bi kal bak sen de gör, sen de solu o havayı diye diye heyecandan kamp günlerini iple çekerdik. Acaba kim kalacak , falancanın kalması ne iyi olurdu diye diye herkesi anardık fark etmeden. Bazılarına o kadar çok ısrar ederdik ki, kaç evin mutfağında, kaç ağacın gölgesinde ağladığımı hatırlamıyorum bile. Öyle başka olurdu ki, başkalarının evlatları için gözyaşı dökmek, onların secdeye gittiğini görmek, dua dua Allahın huzurunda olduklarını bilmek.. Bunun için her şeyi yapmaya razıydık… Tariften dönerken Allah Resulu-sas- e , Cebrail -as, a diyor ya Efendimiz -sas- Onlardan bir tanesi bile iman etmiş olsa …
Onun hüznündendi belki bu kadar isteme sebebimiz, belki Hz Yasir-ra- gibi dininden dönmeyecek nesiller olabilmeleri duasıydı kim bilir?
Kamp başlardı, gidenlere üzülürdük sanki dünyanın sonuymuş gibi gelirdi bize. Kalanlara da öyle sevinirdik ki.. Sevinçlerimiz hüzünlerimiz birbirine karışıverirdi. İşte tam o esnada endişelerle dolu heyecanlar sarardı kalplerimizi. Kamplara yetiştiremediğimiz dokümanlarımız, sohbetçi eksiği olduğunda karnımıza giren kramplardan, akışına yetişemediğimiz ilahilerimizle tam gaz başlardı kamplar. Öte yandan yemeklerimizi de yaparlardı o güzeller güzeli Anadolu analarımız… BU sefer de meyvelerimizi ayarlayamadık kime ne diyelim herkes bir şeyler yapıyor derken yine aynı yükü sevgi ve şefkatle ortada yarım bir şey kalmasın diye sahiplenen analarımız… Ahhh Allahım, razı ol sen onlardan.
Her günün akşamında birincilerimiz seçer, hediyelerini taktim ederdik.. Nasıl bir mutluluksa onlarda ki, dudakları hep gülümsemeyle ve kıpır kıpır gezerlerdi tüm gün. Kaç bin salavata niyet etmişlerse artık… Ezgiler ilahiler yarışlar oyunlar… Hepsi bir akvaryumun içindeki rengarenk balıklar gibi olur ama kimse kimseye değip canını acıtmazdı… Sabun kokan nevresimler, nöbet bahanesiyle tembihattan kaçanlar, içlerinde ki en ağzı dualı olanı bulup onu övüp utandıranlar, daha uyumadım ki deyip kollarından zorla tutulup teheccüde kaldırılanlar…Neler neler ve kimler kimler geçti o üç günlük zaman diliminde aklımdan dualarımdan… O olağandışı ablalarımız… Onlara yoldaşlık yapıp bir adım daha önde olmanın verdiği güç ile bizler sahip çıkan abilerimiz… Günlerce sırf eğlensinler sıkılmasınlar diye kafa patlatan hocalarımız ve arkadaşlarımız. Hepsi bir yerlerde şimdi. Kimisi zindanda, kimisi yoklukta, kimisi hicrette, kimisi de ötelerde…
Hiçbiri yoktu şimdi… Hatırladıklarımın, özlediklerimin bir karesi bile. Ama ne olduysa bizim evde birkaç gün… Atmosferi başka bir haldeydi, soluduğumuz hava bambaşkaydı… El kadar yavrular kamp sahamıza geldiklerinde biliyorduk ki sıkılmışlar, kimi zaman elimde teşbih trencilik oynadık, kimi zaman yakalamacılık… Durup dururken kitabın kapağını kapatan yavruya ne demeli? Benimle oynayın demenin de bir şekliydi tabi bu… Sohbetini dinlediğimiz abilerin bazısını dinlemek için 7 saat yol gider 1 saat abiyi dinler, 7 saat de geri dönerdik. Ve onları dinlemenin hazzıyla günlerce aldığımız notlarımızı paylaşırdık…Hey gidi günler desem burada ayıp eder miyim? Acı acı tebessüm edip devam ettik kampımıza.
Oyunlar oynadık, yaramazlık ettik… Bazen kendi kendimize kamptan kaçtık, bazen yoldaşımla birlikte kaçtık. Ama her seferinde haydi tekrar başlayalım dedik. Aralarda meyve saati, çay saati de yapmadık da değil. Ama bu sefer yaptıklarımız öğrencilerimiz in değil evlatlarımız içindi.
Hasılı öyle ya da böyle, özlediklerimizi bir yudum dahi olsa bize tekrardan yaşatan Rabbimize şükürler olsun.
Emeği geçen herkesten ama herkesten Rabbim razı olsun.
Aynı aşk ve şevk ile yaşadığımız cihana da ışık olabilmeyi hepimize nasip etsin .
Güneşin Doğacağı Ufuklarda Yepyeni ve terütaze, nice KIRIK TESTİLERDEN KANAN KANA İÇİP İNSANLIĞIN DUDAKLARINA DA DEĞDİRMEYİ HEPİMİZE VESİLE KILSIN VE DAVAMIZI CİHANA DUYURUP HER BİRERLERİMİZİ MUVAFFAK EYLESİN İNŞAALLAH.
Hizmetten | Aslı Kara
Allah Rasûlü aynı zamanda aile hukukuna riayet ediyor, kendi sıhhatine dikkat ediyor ve çevresine de o mevzuda tenbihler yapıyordu. Ezcümle, إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın, senin üzerinde bir hakkı vardır; nefsinin bir hakkı vardır; aile efradının da bir hakkı vardır; her hak sahibine, hakkını ver!” buyuruyordu. (Ebu Derdâ hazretleri dünyadan bütün bütün el etek çekince) önce bu mesaj ile Selman-ı Fârisi’yi gönderiyor ona; sonra o da test ediyor, bakıyor ki Efendimiz aynı şeyi söylüyor, sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi Sâdıklar Sâdıkı… O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sıddîk” mı diyeceksiniz, “Esdak” mı diyeceksiniz?!. Dildeki ism-i tafdil kipiyle -herhalde- “Esdaku’l-Esdakîn / Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım.
O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) o meselenin zılliyeti Hazreti Ebubekir’e intikal edince, yine mübalağa kipiyle ifade ediliyor, “sıddîk” deniyor. “Sâdık” değil, sadece “doğru” değil; “sıddîk”, çok yaman bir sâdık, her şeyinde doğru. Ama onun (radıyallahu anh) da eşi var, evladı var, bildiğiniz gibi. Aynı zamanda küçük bir kulübe bile olsa bir evi de var, başını sokacağı bir evi de var. Devlet bir maaş veriyor ama o adalet anlayışıyla, “Halkın orta seviyesindeki veya en düşük seviyesindeki ne ile geçiniyorsa, bana öyle bir maaş takdir edin!” diyor, devlet reisi iken.
Evet, bu derin hakikat, onu iddia edip de yaşamayanların sağır kulaklarına, kör gözlerine ve anlamayan kalblerine mızrak gibi saplansın!.. “Ben öyle bir Peygamber’in ümmetiyim ki, bir bardak su, iki tane hurma ile hayatını geçirmişti!” “Maşallah”ları var, aynı şekilde yaşıyorlar (!); bayılıyor insan onların yaşamalarına!.. Hayatlarında bir günde sarfettikleri şeyler, bir köyün, bir günde kullandığı şeylerin kat kat üstünde… Ya, işte öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!..
Sıddîk… Hazreti Fâruk-i âzam, devletler muvazenesinde denge unsuru haline gelmiş. Dünyaya yeniden bir nizam vermiş. Adaleti dillere destan olmuş; Pers’te olmuş, Roma İmparatorluğu içinde olmuş. Eğer halk, ayak takımı, dini bilmeyen kimseler o mevzuda ayak diretmeselerdi, belki o gün başlarındaki hükümdar Herakliyus da Müslüman olacaktı. Nitekim Dihyetu’l-Kelbî’nin (radıyallahu anh) mesajı karşısında, yumuşamış; “O, Peygamberdir ve benim şu ayağımı bastığım yere bir gün gelip hâkim olacaktır!” demişti. Bunlar, belli bir dönemde hizaya gelmişler, onların o mevzudaki o engin insanî derinlikleri karşısında. Uzun sözler değil, Firdevsî destanlar değil onları insafa getiren…
Şimdi böyle yaşamışlar ama bu dünyada ihtiyaçları olan şeyleri de -gördüğünüz gibi- görmüşler. Bunların hangisine “sâdık” değildir diyebilirsiniz; hepsi “sâdık” idi, “sıddîk” idi ama onları da yapıyorlardı. Hazreti Dâvud da sâdık idi, sıddîk idi; fakat elinin emeğiyle, zırh yapmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Hükümdar idi; İsrailoğullarının o dönemde hükümet olarak zirve yaptığı bir dönem idi. Hazreti Süleyman, döneminde, garptan şarka her tarafa hâkim olmuştu. Hani tâ Sebe’ye kadar hâkim olduğu anlatılıyor; Sebe melikesinin gelip kendisine teslim olması da onu gösteriyor, Belkıs. Fakat şahsî hayatları itibarıyla, bakıyorsunuz ki onlar, sıradan birer insan gibi yaşamışlar. Bununla beraber mutlaka muktezâ-i beşeriyet olarak gerekli olan şeylerde de kusur yapmamışlar.
Çünkü tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, yenik düşersiniz. Yemeden, içmeden yatmaya kadar, yatmadan beşerî garizelerinizi icrâ etmeye kadar, bir hayat arkadaşına kadar, çoluk-çocuğa kadar, başınızı sokacağınız bir binaya kadar… Evet, bu mevzuda tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, bence maksadın aksiyle tokat yersiniz.
Bu video 21/01/2018 tarihinde yayınlanan “HUZUR, TABİÎ İHTİYAÇLAR VE GÂYEYE SADÂKAT” isimli bamtelinden alınmıştır. Yayının tamamını buradan izleyebilirsiniz:http://herkul.org/bamteli/bamteli-huz…
Soru: Risale-i Nur’da: “İnsanda öyle bir latîfe, öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisanıyla her ne sual edilirse, –velev ki fâsık da olsun– Cenâb-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlubu yerine getirir.”[1] deniliyor. Bu latîfe hakkında bilgi verebilir misiniz?
Cevap: Bu, biraz kendini dinleyen ve kontrol eden, iç müşâhedesi olan kimselerin anlayabileceği bir mevzudur. İnsanda el, ayak, göz, kulak, dil, dudak veya görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma şeklinde zâhir bir kısım duyular olduğu gibi sır, hafî ve ahfâ gibi bir kısım latîfeler de vardır. Ancak kendini dinlemeyen, murâkabe ve müşâhede etmeyen kimselerin bunlardan bir şey anlaması da söz konusu değildir.
Bunların dışında bir de insanda öyle latîfeler vardır ki, tasavvufta ve kalb-ruh erbabı arasında bu latîfelere henüz ad konmamıştır. Bu türlü konularda insanın keşfi henüz tamamlanmamış ama tamamlanma yolundadır ve kıyamete kadar da devam edecektir. Bu mânâda tekke ve zaviyelerin Din-i Mübin-i İslâm’ı hayata hayat kılmakla keşfettikleri pek çok şey olmuştur. Günümüzde de insanın ledünniyatı ve mâneviyatı adına yeni şeyler keşfedilmektedir ve keşfedilmeye de devam edecektir. Sorudaki mezkûr ifadeler de keşfedilen hususlardan biridir. Bu ifadelerde özet olarak bize şöyle denilmektedir: İnsanda öyle bir latîfe vardır ki, bu latîfesini harekete geçirebilen insan, hüşyâr olarak o latîfenin diliyle Allah’tan bir şey isterse, Allah (celle celâluhû), onun dua ve niyazını mutlaka kabul buyurur.
İnsan, başlı başına bir kâinat gibidir. İnsan mahiyetinde sanki insanlık âlemi, hayvanlar âlemi ve nebatat âlemi içtima etmiştir. İnsan, nebatat âlemine bakan yönüyle ihtiyaç ve ızdırar diliyle Allah’tan ister ve Allah da onun isteklerini yerine getirir. Kişi anne karnındaki ceninin durumuyla bunu çok iyi hisseder. Onun herhangi bir iradesi olmadan gayet mükemmel bir şekilde beslenmesi, tıpkı akıl, irade sahibi olmayan, yerinden bile kıpırdayamayan, buna rağmen rızıkları ayağına gelen bitkilerin beslenmesine benzer. Allah’ın merhametinin muktezası o zavallı, âciz ve fakir yavrucak, Allah’ın (celle celâluhu) inayetine ihtiyaç diliyle bir dua kesilir ve Allah da o duayla istenilen şeyi yerine getirir.
Bir kısım meseleler de vardır ki, irademiz ve hürriyetimiz taalluk ettiği andan itibaren gerek dilimizden dökülen dualarla gerekse yapacağımız fiillerle onları Cenab-ı Hak’tan isteriz, Allah da onları bize lütfeder. İnsanın dışında hayvanlar ve cemadât (cansız varlıklar) topluluğunun da kendilerine has bir kısım istekleri vardır ve bu istekler, kendi zaviyelerinden onlara lütfedilir. İnsanda bir kısım latîfe ve duygular vardır ki bunlar onun insanlık yönüyle alâkalıdır. Şöyle ki, insanın her bir ferdi âdeta başlı başına bir tür hükmündedir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, insan fert iken bir nevi gibidir. İnsan; kalbi, sırrı, hafîsi, ahfâsı, hissi, sâikası ve şâikasıyla tıpkı bir topluluk ve bir cemaat mahiyetindedir. Farkına varmaksızın insanın içinde uyanan şevkler, inşirah ve sevinçler.. yine farkına varmadan bir tarafa sevk edilmesi, kendisine bir iş yaptırılması.. ve yine farkına varmadan karamsar bir ruh hâleti içine girmesi.. evet bütün bunlar, onun üzerinde hükmeden latîfelere işaret eder. İşte bu latîfelerden biri de âdeta onun için bir dil, bir daldır. İnsan, Arş-ı Âzam’a doğru başını kaldırdığı zaman Allah o duaya icabet buyurur. İsterseniz bir misalle bu meseleyi açıklayalım:
Berâ İbn Mâlik (radıyallâhu anh), kahramanlıkları ve üstün cesaretiyle ön plâna çıkmış bir sahabîdir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde onu şöyle anlatmaktadır: “Saçı başı dağınık olduğu, eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler vardır ki, ‘Şöyle olsun’ diye yemin etseler, yeminlerinde yalancı çıkmamaları için Allah onların isteklerini geri çevirmez. Berâ ibn Malik de bunlardandır.”[2]
İşte bu mübarek zat, insan topluluğu içinde âdeta bir latîfe mesabesindedir. Şöyle ki, insanlar, harpte sıkıştıkları anlarda ondan Allah’a dua etmelerini istiyorlar, o da ellerini kaldırıp, “Allahım! Sen İslâm ordusunu muzaffer kılmazsan ellerimi vallahi indirmeyeceğim!” diyerek dua ediyordu. Ardından hezîmet zafere çevriliyor, kasvetli bulutlar bir anda siliniyordu.[3]
Evet, bir toplumu teşkil eden fertler arasında bu türden Hızır gibi kimseler vardır. Belki de bunlar Hızır’dır ve hayat bu gibi kimselerle devam etmekte, onların dualarıyla insanlık da hüsnükabule mazhar olmaktadır. Bununla alâkalı değişik vesilelerle pek çok misal arz ettiğimi hatırlıyorum. Meselâ Atâ ve Muhammed İbn Münkedir gibi kimseler kendi devirlerine ait bu kabilden pek çok hâdise naklederler.
Bunlardan birinde şöyle anlatılır: Ravza-i Tâhire’nin Cibril kapısına doğru oturuyordum. Halk kıtlıktan şikâyet ediyordu. Hayvanlar bağrışıyor, her yanda kuraklık hüküm sürüyordu. Gök âdeta bir kıskançlık hâline girmiş ve bir damla yağmur düşürmüyor, yer de bir ot bitirmiyordu. Derken içeri siyahi biri girdi. Ellerini Huzur-u Risalet-penahi’de kıbleye çevirdi ve şöyle dedi: “Ya Rabbi! Ümmet-i Muhammed perişandır. Vallahi yağmur yağdırmazsan ellerimi indirmeyeceğim!” Allah’a yemin ederim ki, ellerini indirmeden şakır şakır yağmur yağmaya başladı.
Böylesi yüce kâmetler insanlar içinde daima vardır ve bunlar, topluluk içinde âdeta kalb vazifesini görürler. Topluluk farkına varsın veya varmasın bu gizli kutuplar sayesinde rahmet âlemiyle hep münasebete geçilegelmiştir.
Şimdi isterseniz farazi olarak topluluğu küçültelim, hücreler hâline getirelim ve bir insan bünyesi teşkil edelim. Bu defa o fert, insanlık bünyesini teşkil eden toplulukta âdeta bir latîfe hâline gelecektir. Veyahut insanı büyütelim, hücreleri ve latîfeleriyle bir cemiyet hâline getirelim. Bu defa insanda o latîfe Hızır gibi olacaktır. Cenâb-ı Hak normo âlemden makro âlemlere kadar bir bakıma nizamın manevi bekçileri olarak Hızır-edâ, İlyas-edâ bir kısım kimseleri âleme memur etmiş ve onları bu âlemlerin içinde dolaştırmıştır. Öyle ki Allah (celle celâluhu), onların ağzıyla yapılan dualara ve beddualara “evet” demekte ve onların getireceği şeyleri hüsnükabulle karşılamaktadır.
Müsaadenizle bir misal daha arz etmek istiyorum. Ehlullahtan biri naklediyor: Arafat’ta bulunuyorduk. Birbiriyle konuşan üç kişi gördüm. Belli ki onlar, mele-i âlâdan inmiş halkın Arafat’ına şahit olmuş ruhanîlerdi. “Yazık, bu sene Cenâb-ı Hak hiç kimsenin haccını kabul buyurmadı, beyhude yoruldular.” diye kendi aralarında konuşuyorlardı. Bu sırada içlerinden biri söze girdi ve şöyle dedi: “Hacca gelenler arasındaki üç kişi, hüsnükabule mazhar oldukları için bunların dualarının arasında Cenâb-ı Hak diğerlerini de geri çevirmedi ve onların da haccını kabul buyurdu.”
Evet, bir kalb hâlinde heyecanla dolan, insanlık adına bir nabız gibi atan Hızır-edâ böylesi insanlar, belâlara karşı da içinde bulundukları toplulukların âdeta paratoneridirler. Nasıl ki bu durum, topluluk içinde böyledir, bir insan ferdi içinde o insan ferdini teşkil eden latîfelerden de öylesi vardır ki o, insanda Hızır vazifesini görür. İnsan çok defa iç müşâhede ve murâkabesi ile onu tanıyabilir, onun dilini anlayabilir. Ancak kişinin hiç iç murâkabesi ve müşâhedesi, geceleri seccadesinde âh u vâhı ve iniltisi yoksa, o latîfe hükmünü belki ekstradan, gizli bir Hızır gibi icra eder ama, önemli olan liyakattir. Liyakatli insan, iç müşâhede ve murâkabesi sayesinde o dili bilinmeyen latîfeyi tanıyabilir, rezonans olduğunu hissedebilir.
İnsan, an olur ki Rabbine münacat ederken cismaniyetinde bir hafiflik hisseder, yere ihtiyacı olmadığını duyar. Sanki bir iple semaya bağlanmış gibi kendisini görür. O dakikada ona Cennet’in kapıları açılsa, o murâkabe içinde Cennet’e davet edilse ve “O ruh hâleti içinde kalmak mı –yani Rabbiyle o sıkı münasebeti devam ettirmek mi– yoksa teşrifatçılığa hazır hurisiyle, gılmanıyla Cennet’e girmek mi?” dense o, Rabbi ile olan o münasebetini tercih eder ve Cennet’i elinin tersiyle iter. Böyle bir kıvam, o ruh hâleti içinde olur. İşte o dakikada insan, yalvarabildiği kadar yalvarmalıdır. Zira bu hâl, Rabbin rahmetiyle rezonans olmanın ifadesidir.
Tabi ki bu hâller, yıllarca gece namazını ihmal etmemiş kimseler, aklından geçen hatalardan ötürü dahi dizlerini döven, göğsüne vuranlar için inkişaf edebilir. Gecesini aydınlatamamış ve Rabbiyle murâkabesi olmayan kimseler, bu latîfenin dilini ve hâlini anlayamazlar. İnsan, bir yabancı dil öğrenmek için bile yıllarını vermektedir. O latîfenin dilini öğrenmek, gece karanlıklarında Rable hemhâl olmaya bağlıdır. İnsan ancak bununla o latîfeyi inkişaf ettirebilir. Zamanla latîfe onu, o da latîfeyi anlar, kulağında çınlamaya başlar, dili ona tercüman olur, kalbi onun için atar ve o bütünüyle insanlık adına bir nabız kesiliverir. Bu ufku yakalayan bir kimse, o dakikada yemin etse, “Vallahi ya Rabbi, ümmet-i Muhammed’e lütufta bulunmazsan ellerimi indirmeyeceğim!” dese, Allah onun bu isteğini geri çevirmez. Meseleyle biraz meşgul olanlar benzer ruh hâletini yakalamışlardır ve beni tasdik ederler. On sene aksatmadan teheccüd namazı kılan, ağlayamadığından dolayı göğsünü döven ve her hafta birkaç defa seccadesini gözyaşlarıyla ıslatan kimseler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye s. 222-223 (Şûle).
[2] Bkz. Tirmizî, menâkıb 54; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/66; el-Hâkim, el-Müstedrek 3/331.
[3] Hâkim, el-Müstedrek, 3/331; el-Beyhakî, Şuabü’l-iman, 7/331; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/281.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen
“Hepimizin aynı Allah’a ait olduğunu ve inançlarımızı, siyasetimizi ve sosyal hizmetlerimizi birbiri içinde eritip bir bütün haline getirmemiz gerektiğini anlatıyor. Bütün dünyanın bu öğretileri benimsemesi halinde, dünyanın çok daha sağlıklı bir yer olacağı aşikâr bir gerçek.”
“Hizmet Hareketi’nin bir parçası olan kişilerle bizzat tanışıp, onlardaki hakiki sevgi ve saygıyı müşahede ettikleri vakit, zamanla, bunun bir maske olmadığını, hakikaten öyle olduklarını anlıyorlar. Siz, inancınızı ve İslamiyet anlayışınızı çok yerinde bir yaşam biçimiyle ifade ediyorsunuz.”
“Hizmet Hareketi’nin köprüler kurma ve bariyerleri indirmeye doğru yol aldığına gerçekten inanıyorum ve bundan ötürü herkesi takdir ediyorum.”
“Hizmet’in, dünyanın her yerine giderek, eğitim standartlarının çok da yüksek olmadığı yerlere eğitim sağlama gayreti beni çok etkiliyor. Bu büyük cesaret ve özveri isteyen bir iş. Bundan dolayı da bu hareketi takdir ediyorum.”
Kaynak:Spectra Media Tv | 05.06.2014
Şüphesiz son dönemin en önemli mağdurlarından biri işadamı Akın İpek. Uyduruk gerekçelerle bütün malına mülküne el konuldu. Kardeşi Tekin İpek, hakkında hiçbir somut suç delili olmaksızın 6 yıldır tutuklu. Annesi Melek İpek, yargılandığı sözde mahkemece 20 yıl hapse mahkum edildi. Dosyası istinafta. Ancak gasp edilen Koza İpek’in eski patronu Akın İpek, her sabah haline şükrettiğini söylüyor.
Akın İpek’in önceki gün sosyal medya hesabından paylaştığı mesajlar şöyle: “Tekin 6. yılını dolduruyor hapiste, 90 yıl verdiler. 75 yaşındaki anneme 20 yıl, istinafta bekliyor. Akrabalarıma 10 ar yıl… Ailemin diğer fertlerinin pasaportlarını iptal edip kırmızı bülten çıkarmışlar. Evimizde, işimizde tanımadığımız insanlar oturuyor. Taşıdığım yük bu… Babam yolda üşüyen bir fakir görse çıkarır paltosunu verir. Annem; her ihtiyaç sahibine el uzattığı yetmezmiş gibi, her akşam evde yenen yemek kadar sadakayı o gün bizden toplar, dağıttırdı… Uçakla Paris’te yemek yiyip gelsek daha ucuz olacak der gülerdi Tekin. Öyle bir aile…”
BAŞKALARINA FAYDALI OLMAK İÇİN YAŞADIK
“Herkesin sevmeyeni, düşmanı, hasmı olur. Bizim olmadı kardeşim… Bizim siyasi bir hedefimiz, açıklamamız da olmadı. Defalarda paylaştım; Medya ile ilgili söylediklerim, Üniversite kurma amacımız, her ihtiyaç sahibine el uzatma sebeplerimiz de ortada; Başkalarına faydalı olmak…”
SUÇ UYDURUP BİZİ MAHKUM ETTİLER
“Hayatında kendisinden başka hiç kimseye faydası olmamış; Alınteri ile, çalışarak, hak ederek bir yere gelememiş gelemeyecek ‘insanlar’ üzerimize çöktüler, varlıklarımızı yağmaladılar, bu yağmayı ‘haklı’ göstermek için de ‘suçlar’ uydurup bizi mahkum ettiler… Gerçek budur. Bu böyle devam mı eder??? Asla… Pembe gözlüklerini birgün mecburen çıkaracaklar. Evlat hasreti ile yanmış anaların, baba hasreti ile büyümüş çocukların baktığı gökyüzüne bakacaklar…”
PİŞMİŞ KELLE GİBİ SIRITANLARDAN ESER KALMAYACAK
“Her zalim topluluk gibi; pişmiş kelle gibi sırıtan simalarından bir eser kalmayacak. O yüzden; Bu taşınmaz yük ile uyandığım her sabah Allah’a C.C. şükrediyorum; Ayağımızı kaydırmadı, bizi, yanan, feryatlarla inleyen bir ülkede, pembe gözlükle dolaşıp, pişmiş kelle gibi sırıtanlardan biri olmaktan muhafaza etti…”
Hayatın başlangıcı ile ilgili ileri sürülen fikirler | Zekeriya Çiçek
İnançsızların iddiaları 3 gurupta toplanır.
Birincisi: Var olan her şey sebeplerin bir araya gelmesi ile meydana gelmiştir.
İkincisi: Kendi kendine olmuştur.
Üçüncüsü: Her şey tabiatın tesiri ile oluyor, yani tabiat yaratmıştır.
Her şeyi sebepler mi yaratıyor?
Gözümüzle gördüğümüz şeylerin sebeplerin bir araya gelmeleriyle yaratılmaları imkânsızdır. Bu imkânsızlığı bir aç misalle anlatalım:
Bir eczane düşünelim. O eczanede yüzlerce ilaç olsun. Her bir ilacın yapımı için çok hassas ölçülerde maddeler gerekmektedir. Eğer bir ilaçta bulunan maddelerden bir tanesi 1 miligram fazla olsa o ilaç şifa yerine zehir olacak.
Şimdi bu ilaçların nasıl meydan geldiği konusunda karşımızda iki yol var.
“Eczanenin içerisinde ilaç yapımında kullanılan madenlerin bulunduğu kavanozlar vardı. Eczanenin penceresi o gece kendiliğinden açılıyor. Pencerenin açılmasıyla içeri giren rüzgâr kavanozları deviriyor. Devrilen kavanozlardan dökülen madenler bir araya gelip ilaç paketlerini meydana getiriyor” dersek buna inanır mısınız?
“Sebepler pencereyi açıyor, yine bir sebep olan rüzgâr içeri giriyor ve ilaçlar meydana geliyor” Bu şekilde meydana geleceğine kimseyi inandıramazsınız.
Ama “bu ilacı; akıl, bilgi ve uzmanlık sahibi bir kimyacı yaptı” dediğimiz zaman bu yol daha inandırıcıdır.
Ateşi, odunu, yemeği yan yana koysak ve bunların yemeği ısıtmasını esecek bir rüzgârdan beklersek, açlıktan ölürüz ama o yemek yine pişmez. Torunlarımızın torunları da o yemeğin piştiğini görmez. Sebepler yaratıyor diyenler yemeklerini bu yolla pişirmeyi deneseler sebeplerin hiç bir şey yaratamayacağını da görüp öğrenmiş olurlar.
Sebepler, hadiselere perde olmaktan başka bir rol üstlenemezler. Allah’ın (cc) azameti bunu ister. Bu meseleyle ilgili olarak Rısale-i Nur’da şöyle denilir:
“ İzzet ve azamet ister ki esbab, perdedârı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celal ister ki, esbap ellerini çeksin tesiri hakikiden.” (Mesnevi’den Lemalar))
Cenab-ı Hak (cc) âlemdeki yaratılış faaliyetlerinde sebeplerle tasarrufta bulunur. Bu durum imtihan dünyasının bir gereğidir. Analar ve babalar olmadan insanlar doğamazlar. Mevcut kanunlar bunu gerektirir. Tıp dünyasının yaptığı tüp bebek için de mutlaka bir sperm ve yumurta olmalıdır. Bir de oluşacak zigot denen bebek tohumunun çimlendirileceği bir uterus (döl yatağı) zorunludur. Burada yeri gelmişken bu oluşumlar, yoktan var etme değil tamamen bir inşadır.