Aktüel

Özlenen günler | Aslı Kara

Dünya saraylarında, yıkık duvarların arasında, eskiden kalma ama çok yeni daha şimdilerde aradığım bir zamandı. .Aradığım hazine değerindeki parçaları bir gün anne-baba özlemi, bir gün dost özlemi, bir gün ruhumu kaplayan sıcacık bir ümit özlemi yardım ediyordu.

Ta ki bu günlerden birinde iyi tanıdığım, güzel, sevimli, ekmeğini bolca yediğimiz asil bir kadının vefat ettiği haberini duydum. Kaybetmiş olmanın verdiği hüznün yanına, helallik bile alamadığım aklıma düştü. Günlerce düşündüm sonra, acaba ne kadar hakkı geçmiştir, hakkını ödeyebilmiş miyizdir, üzerimizde ne kadar hakkı kaldı kim bilir, ona dair bir yerlerde bir şey konuşmuş muyumdur, acaba gönlü nasıldı ki bize karşı? … Bitmeyen sualler.

Ben yüksek sesli kalbimin derinininden bir yerlere sordum, sordum, sordum.. Ama her seferinde sorularım yüreğimde yankı yapmaya cevapsız kalmaya devam etti. Sonra baktım hayatıma şöyle bir, acaba ne kadar farkındayız? En son görüştüğümüz, en son sesini duyduğumuz, en son son mutlu ettiğimiz, en son kırdığımız, en son teşekkür ettiğimiz kimdi ya da kimlerdi? Özür dileyecek ya da plan kuracak kadar uzun muydu ömrümüz? Bazılarının hatırladığında gülümsediği olabiliyorken bazıları için neden çatallı iğne gibi acıtıyoruz hatırlandığımızda?

Bu kadar yoğun duyguların ve acizane muhasebenin olduğu günlerden birinde bir haber geldi beni tebessüm ettiren. Adına kamp denilen rahmet yağmuru…Peki ama nasıl? Böyle imtihan dolu günlerde bu nasıl olacaktı? Her şey düşünülmüştü Allah razı olsun… Kamp olacaktı evet, hem de evde, hem de ailecek, çoluk çocuk… 0-100 yaş arası herkes katılabilir. Kulağa hoş geliyordu ama ne kadar cazip olabilirdi? Boy boy küçücük çocuklarla, arada tesbihatlara muhabbetlere katılırdık en azından. Mevla Neyler, Neylerse Güzel Eyler deyip besmele çekip niyetlendik. Niyetlenmemizin ardından sahrada susuz kalana bir samyeli, kızgın vadilerden esen bir meltem misali bir esinti doldu ruhumuza.

Veysel Karani demiş ya BU NEFS İLE DÜNYA FANİ, BU DÜNYAYA GELEN HANI

 ALDATTIN EY DÜNYA BENİ, İŞLERİMDEN BEZER OLDUM…

Deyip, rahmet yağmurlarında ıslanmak için yola koyulduk. Kampın başrol oyuncusu İSTİKAMET ÇİZGİSİ idi. Bitirilmeli idi, yoksa dereceye girilemiyordu. Dereceye girmek mi, tebessüm etmek için güzel bir neden daha, imkanlar dairesinde şaka gibi yani bizim hane için. Derece sahiplerinde, birincilik sahibesinde kalsın dedik ve Yunusvari ‘Bize seni gerek Rabbim’ deyip aziz misafirimiz kitabımızı gönül evimize, kalp tahtımıza buyur ettik. Kimsenin kimseyi ağırlayamadığı bu ahir zaman diliminde evimize şeref vermişti. Baktım öylece, daldım kapağındaki deryaya.. Ellerime düşen gül pembesi kapağıyla huzur doldu içim, tebessüm eder gibi bir hali vardı. Ben hazırdım onunla yolculuğumuza, çoktan baharlar gelmişti hüzünlü yüreğime. Daha açmamıştım oysaki sayfalarını, ama ne hikmetse sanki yıllardır beklediğim bir dost, bir sırdaş, bir vefalı arkadaş gibi iyi gelmişti bana. Sanki beni alıp özlediklerime kavuşturacak, unuttuklarımı hatırlatacak, çok tesirli bir muallim edasıyla ders anlatacaktı bana. Açtım sayfalarını, benim günahkâr olmamdan mıdır yoksa yollarıma kendi ellerimle diktiğim nefis dikenlerinden midir nedir çok mahcup oldum önce KÜRSÜNÜN SAHİBİNE karşı. Oysa 8 ay onun sesini duymadan geçirmek ne acı gelmişti bana. 8 ay sonra arabanın içinde duyduğumda sesini, ne kadar çok ağlamış ne kadar çok şükretmiştim tekrar onun sesini duyabildim diye…
Şimdi ondan gelen bir mektup vardı avuçlarımda … Dua dua yalvardım Rabbime, Onu bize bağışlasın, sağlık sıhhat versin diye, kadrini bilelim diye, yavrularımız onunla büyüsün, bir gün elini öpme hayalleri kursunlar diye. Her sayfada hisler dualar karıştı birbirine, başkalaştı sanki yaşadığımız zaman. Koridordan koridora geçerken, zaman denilen yaşlı bilge bile tuhaflaştı. Bir geçmişte süzülüp gidiyordu beynim. Bir geleceğe bakıyordu halim, bir gerçekte var olduğum anımda olmanın verdiği endişe ve telaş geziyordu ruhumun içinde. İstikamet belliydi oysaki. Dünün bugünün yarının. Hepsinin şeması çizilmiş, hassas mizanıyla tartılmış, seçilmiş ASIR MİMARI birinin elinden bizim hayat masamıza kadar gelmiş, hizmet metotlarıyla devasa bir sunum yapıyordu. Kur’an yoluydu istikamet, kendi eteklerimize takılmadan rızanın adresini kaybetmemekti, emanet edilenlerle kibir bataklığına düşmemekti istikamet, boyumuzun ölçüsünü bilip ona göre dilimize pay vermekti istikamet, Allah Resulü(SAS) nün sulh yolundaki fedakârlıklarını azık edinmekti bohçamızın rızkı, Ashab-ı Kiramın parlayan nuruydu, Güzeller Güzeli o 7 zümreden olabilmek için yazılan nağmeleri yaşayabilmekti istikamet..

Her sayfa bir koridor, her koridor başka bir iradeyle Kuran hizmetkarı olabilmenin ne aziz ne yüce olduğunu anlatan bir seyyaha dönüşüyordu… Anlaşılması kolay ama çok derin bir seyyaha…

Lakin öyle hadiseler vardı ki; AN çadırına girmekten alıkoyamıyordu beni. An… Şimdiki zaman… İffetli kardeşlerimi gördüm mesela İfk koridoruna girdiğimde… Evladıyla oradan oraya kapı kapı kaçmak zorunda olan ama yar-ı vefadar, yiğit oğlu yiğit eşlerinin emanetleri yavrularını ve kendi iffetlerini korumak için karnı aç, cebi boş ama alnı dik kız kardeşlerimi… Mahpusta, gül çehrelerine, güneşin yanaklarına değmekten haya ettiği  Hz Aişe(ra) timsali kardeşlerimi nasıl görmezdim, bilmezdim?..

‘O dediyse doğrudur’ diyen Sıddıklar Sıddık’ı, aziz dost Hz Ebubekir’ i okurken, dosdoğru olmanın ayrıca sadık olmanın payesindeki tatlılığa erişmiş abilerimi düşünmemek olur muydu hiç?. Gönül mahzun ve kederliydi artık.

Ama bitmiyordu çizgilerden parlayan nurlar..

Hz Yusuf’u önce zindanlarda tutup koruyan, sonra Mısır’a sultan yapan Rabbimin, üzerime saldığı ümit kurtardı karanlığa düşen ayaklarımı ve tekrar tekrar tekrar aynı mısraları heceledi.  Nasıl bu kadar güzel anlatılabilirdi zamanın tüm şubeleri, nasıl bu kadar hissettirilirdi can emanetinde his fakültelerine açılan kapılar… Artık kapıların tokmaklarına vuruldu, evlerin pencerelerine rengarenk güller konuldu…

Mürekkebi bitmemişti şairin, şiirleri yarım da değildi ama yolculuk bitmişti.

Ohhhhh, ne güzel bir misafirsin sen… Öyle bir anda geldin ki, şaşırıp diz çöküp ağlamamak ne mümkün! Güya ben seni misafir edecektim, seni sana layık ağırlayamamak benim cürmüm .. Seni misafir edebilme hissi bile benim pür kusur olduğumun nişanesi.  Meğer misafir benmişim sana, meğer aziz sultanlığınla ne güzel dolaştırdın beni gül bahçende. Meğer kapağındaki güller boşa değilmiş. Ne de güzel yakışmış senin sarayının kapısına. Firdevslerden akan su dolmuş Kırık Testine, susuz hiçbir yer bırakmayacak kadar bereketli, sanki bir daha susamayacak kadar tatlı… Dudağımıza değdirebildiysek bir damla , ahhh ne bahtiyarlıktır bize gelen. Bizi Bahtiyarlardan eyle Ya Rab! Amin

Hasılı bizim kamp üç gündü ama bizim başroldeki kahramanımızla yolculuğumuz bir gün bile sürmedi . İyiki ana fikrimiz kahramanımızla tanışmakmış. Üç günlük yolun hem azığı hem hayat içeceğiymiş meğerse. Biz heybemize onu alıp, yolumuza onunla devam edince, bir şeyler oldu bizim evde. Okuyalım, dinleyelim, yapalım, hep bir ağızdan analım, dualaşalım derken ben yine kayboldum kendi evimde. Öyle garip heyecanlar sardı ki beni ve evimizi, dedim ya sanki beni özlediklerime kavuşturan İstikamet Çizgisi, hasretini çektiklerimi vermeye devam ediyordu. Öğrencilerim geldi aklıma, kapı kapı dolaşıp ikna etmek için nasıl da uğraşırdık, önlerine çeşit çeşit sunumlar koyardık. Hele bi kal bak sen de gör, sen de solu o havayı diye diye heyecandan kamp günlerini iple çekerdik. Acaba kim kalacak , falancanın kalması ne iyi olurdu diye diye herkesi anardık fark etmeden. Bazılarına o kadar çok ısrar ederdik ki, kaç evin mutfağında, kaç ağacın gölgesinde ağladığımı hatırlamıyorum bile. Öyle başka olurdu ki, başkalarının evlatları için gözyaşı dökmek, onların secdeye gittiğini görmek, dua dua Allahın huzurunda olduklarını bilmek.. Bunun için her şeyi yapmaya razıydık… Tariften dönerken Allah Resulu-sas- e , Cebrail -as, a diyor ya Efendimiz -sas- Onlardan bir tanesi bile iman etmiş olsa …

Onun hüznündendi belki bu kadar isteme sebebimiz, belki Hz Yasir-ra- gibi dininden dönmeyecek nesiller olabilmeleri duasıydı kim bilir?

Kamp başlardı, gidenlere üzülürdük sanki dünyanın sonuymuş gibi gelirdi bize. Kalanlara da öyle sevinirdik ki.. Sevinçlerimiz hüzünlerimiz birbirine karışıverirdi. İşte tam o esnada endişelerle dolu heyecanlar sarardı kalplerimizi. Kamplara yetiştiremediğimiz dokümanlarımız, sohbetçi eksiği olduğunda karnımıza giren kramplardan, akışına yetişemediğimiz ilahilerimizle tam gaz başlardı kamplar. Öte yandan yemeklerimizi de yaparlardı o güzeller güzeli Anadolu analarımız… BU sefer de meyvelerimizi ayarlayamadık kime ne diyelim herkes bir şeyler yapıyor derken yine aynı yükü sevgi ve şefkatle ortada yarım bir şey kalmasın diye sahiplenen analarımız… Ahhh Allahım, razı ol sen onlardan.

Her günün akşamında birincilerimiz seçer, hediyelerini taktim ederdik.. Nasıl bir mutluluksa onlarda ki, dudakları hep gülümsemeyle ve kıpır kıpır gezerlerdi tüm gün. Kaç bin salavata niyet etmişlerse artık… Ezgiler ilahiler yarışlar oyunlar… Hepsi bir akvaryumun içindeki rengarenk balıklar gibi olur ama kimse kimseye değip canını acıtmazdı… Sabun kokan nevresimler, nöbet bahanesiyle tembihattan kaçanlar, içlerinde ki en ağzı dualı olanı bulup onu övüp utandıranlar, daha uyumadım ki deyip kollarından zorla tutulup teheccüde kaldırılanlar…Neler neler  ve kimler kimler geçti o üç günlük zaman diliminde aklımdan dualarımdan… O olağandışı ablalarımız… Onlara yoldaşlık yapıp bir adım daha önde olmanın verdiği güç ile bizler sahip çıkan abilerimiz… Günlerce sırf eğlensinler sıkılmasınlar diye kafa patlatan hocalarımız ve arkadaşlarımız. Hepsi bir yerlerde şimdi. Kimisi zindanda, kimisi yoklukta, kimisi hicrette, kimisi de ötelerde…

Hiçbiri yoktu şimdi… Hatırladıklarımın, özlediklerimin bir karesi bile. Ama ne olduysa bizim evde birkaç gün… Atmosferi başka bir haldeydi, soluduğumuz hava bambaşkaydı… El kadar yavrular kamp sahamıza geldiklerinde biliyorduk ki sıkılmışlar, kimi zaman elimde teşbih trencilik oynadık, kimi zaman yakalamacılık…  Durup dururken kitabın kapağını kapatan yavruya ne demeli? Benimle oynayın demenin de bir şekliydi tabi bu… Sohbetini dinlediğimiz abilerin bazısını dinlemek için 7 saat yol gider 1 saat abiyi dinler, 7 saat de geri dönerdik. Ve onları dinlemenin hazzıyla günlerce aldığımız notlarımızı paylaşırdık…Hey gidi günler desem burada ayıp eder miyim? Acı acı tebessüm edip devam ettik kampımıza.

Oyunlar oynadık, yaramazlık ettik… Bazen kendi kendimize kamptan kaçtık, bazen yoldaşımla birlikte kaçtık. Ama her seferinde haydi tekrar başlayalım dedik. Aralarda meyve saati, çay saati de yapmadık da değil. Ama bu sefer yaptıklarımız öğrencilerimiz in değil evlatlarımız içindi.

Hasılı öyle ya da böyle, özlediklerimizi bir yudum dahi olsa bize tekrardan yaşatan Rabbimize şükürler olsun.

Emeği geçen herkesten ama herkesten Rabbim razı olsun.

Aynı aşk ve şevk ile yaşadığımız cihana da ışık olabilmeyi hepimize nasip etsin .

Güneşin Doğacağı Ufuklarda Yepyeni ve terütaze, nice KIRIK TESTİLERDEN KANAN KANA İÇİP İNSANLIĞIN DUDAKLARINA DA DEĞDİRMEYİ HEPİMİZE VESİLE KILSIN VE DAVAMIZI CİHANA DUYURUP HER BİRERLERİMİZİ MUVAFFAK EYLESİN İNŞAALLAH.

Hizmetten | Aslı Kara

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu