Kürsü

Nefsin Girdapları

Soru: İki-üç senedir mütedeyyin çevrede bulunduğum hâlde devamlı arkasından koştuğumuz o huzurlu ve mutmain gönlü kendimde göremiyorum. Öğrendiğim, izahını dinlediğim İslâmî pek çok meseleyi hâlâ hazmedemedim. Nefsim zaman zaman başını kaldırıp isyan etmek istiyor. Ne yapmam gerektiğini anlatır mısınız?

Cevap: Yunus’a ait şu mısraların ilk satırını biraz değiştirerek,

“Benden kemter kula benzer
Günahı pek çoğa benzer
Her biri bir dağa benzer.”

deyip soru sahibinin derdine ortak olayım. ‎

Öncelikle şunu ifade edeyim ki, böyle bir nesli görmek beni çok sevindiren hususlardandır. Senelerdir haddimin fevkinde, cemaatin karşısına çıkıp nasihat etmeye çalışıyorum. Kendim öyle olamamakla beraber hayalimde milletimiz adına hep bir sahabî yapısı düşledim. Acaba sahabîye benzer bir topluluk görebilir miyim ki itmi’nanıma medar olsun, dedim. Yani karşıma öyle insanlar çıksın ki, nifaklarından şüphe etsinler. Ellerini dizlerine vurup âh u vâhlarla inim inim inlesinler, “Âkıbetimizden çok korkuyoruz!” desinler. Geceleri sabahlara kadar ağlayıp sızlasalar bile yine de “Rabbimize karşı kulluk yapamadık” duygu ve düşüncesine sahip olsunlar.

Doğrusu önceleri bu mevzuda pek ümidim yoktu. Fakat Allah’ın (celle celâluhu) lütfu o kadar büyük ki, ummadığım zamanda milletimize sahabî-misal insanlar lütfetti. Hatta önceleri ben bu beklentileri insanlara anlatırken, pek çok yakınımdan “Ümit kırıcı oluyorsun!” diyenler oldu. Ancak ben onları kâle almadım. Çünkü sahabenin sarhoşuydum ve doğru Müslümanlığı onlarda görüyordum. Şimdilerde örnek olabilecek, ister istemez beni de temiz bir havaya çekip götürebilecek ve ihlâslarıyla bana ders verebilecek o temiz, nezih insanları görünce imanım iyice kuvvetleniyor, pekişiyor.

Nefsin Girdapları 2

Geriye dönelim; hakikaten bir insan kendisinden şüphe etmeli, her meselesinde şeytanın bir parmağı olabileceği kuşkusunu içinde taşımalıdır. Ashab-ı kiram arasında otuz kadar insan vardı ki, kendilerinde nifak sıfatı bulunuyor endişesi ile çok korkarlardı.[1] Bunların içinde Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) ve Hazreti Aişe validemiz de vardı. İslâmiyet’i kılı kırk yararcasına yaşamalarına rağmen onlar yine de korkuyorlardı ve korktukça da başları arş-ı kemalâta yükseliyordu. Şimdilerde ben bu kutlu endişeyi taşıyan nesli görmekle ümitleniyorum ve “Bunlar çoğalsın gelsinler de ben onları teselli edeyim.” diyorum.

Bugün de soru sahibi gibi bir delikanlı yanıma geldi. “Hocam! Ben içimde bir nifaktan çok endişe ediyorum.” dedi. Ben, bu nesil içinde böylesi insanların bulunmasından dolayı seviniyor ve Allah’a hamd ü sena ediyorum. Böylesi kutlulara diyeceğim şey şudur: Bizler, fıtrat itibariyle insan olarak yaratıldık. İnsanın mahiyetinde şeytandan, cinden ve melekten –az da olsa– bir maya vardır. O, ahlâk-ı ilâhiye ile ahlâklandığı zaman bir melek; ihmale uğrayıp kokuşturulduğu, mânevî duyguları itibariyle güdükleştirildiği zaman da şeytana rahmet okutacak bir mel’un durumuna düşmektedir.

Evet, insan işte bu fıtratta yaratılmış bir varlıktır. Onda hayvaniyet ve cismaniyet olduğu gibi insaniyet ve insan-ı kâmil olma özelliği ve keyfiyeti de vardır. Dolayısıyla bunların hepsi insanın içinde hükmünü icra etmektedir ve edecektir. Meselâ insanın hayvaniyet yönü, onun yemesi, içmesi ve beşerî garîzeleri ile kendisini gösterir. Binaenaleyh yer yer bu duygu onun üzerinde hükmünü icra edecektir. Öyle ki, insanda hayvaniyet özellikleri hükmünü icra edince, o hep yemek, içmek ve yatmak isteyecektir. Bu duruma düşen insan, bir hak dostunun dediği gibi, “Âciz kaldım zalim nefsin elinden / Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.” tavrını sergileyecektir.

Bazen de insan üzerinde şeytaniyet hükmünü icra edecektir. İnsanın mânen ilerlemesine sebep olsun diye onun içine şeytan gibi bir hasım yerleştirilmiş ve kılcallarının içine girmiştir. Allah, vücutta antikorlar ordusu meydana gelsin, kalb korunsun, vücuttaki askerler uyanık olsun diye insanın vücuduna o şeytanî hususiyeti de koymuştur. Koymuştur ki o, şeytan karşısında daima uyanık olsun “Aman Rabbimi unutmayayım. Yoksa bu hasım gelir beni işgal eder.” deyip inlesin.

İşte insanın içindeki bu şeytanlık yönü, yer yer onda kaymalar meydana getirir. İnsanın mazhar olduğu, Allah’tan gelen, vicdandan geçip kalbe ve duygulara uğrayan Hakk’ın teveccüh akıntısına mukabil, şeytanın da yer yer insanın içine saldığı akıntılar vardır. Bu iki akıntı çarpıştığı zaman insanın iç dünyasında bir girdap meydana gelir. Nifakından şüphelenen insan, bu girdaba göre durumunu değerlendirir. Orada ilâhî akıntı ve esintilere bakmak lâzımdır. Hâliyle içteki çarpışmada o girdabın korkunç dönüşü, insanı boğacak gibi gelebilir. Vâkıa insan endişe etmeli, korkmalı ama zinhar kendisine münafık ve kâfir dememelidir. Çünkü nifaka sahip olmak ve kendi küfrüne hükmetmek –Allah muhafaza buyursun– küfürdür. Allah neslimizi bundan korusun!

İkinci bir mesele şudur: İnsan, Hak’tan gelen akdes ve mukaddes tecellîler altında, yer yer bir bahar havası içinde meleğe döner, rengârenk, revnaktâr bir hâl alır. Fakat yer yer, o akdes ve mukaddes feyizler, Zât’tan ve sıfatlardan gelen esintiler kesilir. Bu duruma kabz hâli diyoruz. Allah, Kâbız (sıkan, daraltan) ismi/sıfatı ile tecellî eder. Bu durumda insanın duygularında kasılma olur. Vücutta bir kısım organlardaki kasılmalar gibi insanın sırrında, hafâsında, ahfâsında, letâifinde kasılmalar meydana gelir. O zaman öbür âlemden gelen hiçbir şeyi alamaz olur. Düğmesi çevrilmiş, kapanmış bir almaç gibi öbür taraf ne kadar sinyal gönderirse göndersin hiçbir şey alamaz. Vaaz u nasihat dinler fakat kulağına bir şey girmez. Namaz kılar ama bir ekinin yatış kalkışı gibi yatıp kalkar. Allah (celle celâluhu), Bâsıt (yayan, genişleten, geniş imkânlar veren) olduğu gibi aynı zamanda Kâbız’dır. Bazen o ismin, bazen de bu ismin tecellilerine mazhariyet, insan olmanın bir hususiyeti ve gereğidir. O olduğu gibi bu da olacaktır. İnsan, yer yer dünyalara sığamayacak, dünyaya tekme atacak, Allah’a doğru kanat çırpıp pervaz edecek ve yer yer de bir ceviz kabuğu içinde kendisini mahpus görecek, bir zerrede, bir anda, bir lahzada boğulup gidecek mahiyette yaratılmıştır.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: İnsan çok defa, içinde bu duyguları harekete geçirici sebepler karşısında hakikaten canlanır, heyecanlanır ve tamamen duygu hâline gelir. Fakat o havayı ve o sebepleri kaybedince de hiçbir şey olmamış zanneder. Yağmur yağınca yer kabarır, birdenbire yeşillenir. Bir miktar kesilince kurur ve hiç yağmur yağmamış gibi olur. Kur’an-ı Kerim bunu, “Sanki daha dün o şen manzara orada hiç olmamış gibi olur.” ifadeleriyle anlatır.[2]

İsterseniz bir örnekle bu meseleyi daha da müşahhaslaştıralım: Hanzala İbn Rebî (radıyallâhu anh), Müslümanlığı derince duyan sahabîlerden biriydi. Huzur-u Risalet-penahi’den ayrıldıktan sonra, oradaki duygu ve düşüncelerini muhafaza edememesi veya dünya işleri ile meşgul olurken uhreviliği derince duyamaması onu tedirgin ediyordu. İşte bu büyük sahabî bu tedirginliğinden ya da düşünce ve duygularındaki bazı farklılaşmalardan ötürü, “Acaba ben münafık mıyım?” endişesiyle soluğu Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) yanında alır ve ona dert yanar. Dostunun derdini dinleyen Hazreti Sıddık, kendi durumunun da buna benzediğini ifade eder ve iki sahabî birlikte, hâllerini beyan etmek üzere Allah Resûlü’ne giderler.

Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Hanzala’nın (radıyallâhu anh), نَافَقَ حَنْظَلَةُ “Hanzala münafık oldu!” beyanıyla başlayan hâlini dinledikten sonra şöyle buyurur: “Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh hâletini dışarıda da muhafaza edebilseydiniz, melekler sokaklarda sizinle musafaha ederdi.” der. Ardından da, “Bazen öyle, bazen böyle ey Hanzala.”[3] diyerek iki büyük hakikati anlatır:

Birincisi; beşer, beşerî özelliklerinin gereği, hep aynı çizgide olamayacak; bazen lâhut âleminin derinliklerine yelken açacak, bazen de nâsut âleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır. Binaenaleyh bu hâl, beşer fıtratının muktezasıdır ve nifak değildir.

İkincisi; Seyyidina Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) ifadesiyle ara sıra kalbi dinlendirmek gerekir.[4] Kalb daima huzurda olursa yorulur. Kalb, hakkı düşünmekle, Allah’ın (celle celâluhu) âyetlerini tefekkür etmekle lezzet alır. Fakat daima onu orada koşturursanız o da yorulur. Binaenaleyh ara sıra kalbi dinlendirmek lâzımdır. İnsan, helâl daire içinde dünya işlerine de girmeli, ailesiyle başbaşa kalmalı ve çocuklarıyla da meşgul olmalıdır. Gönülden olmasa bile fikrî meşgale itibariyle biraz uzaklaşmalıdır. Bu arada kalb dinlenecek, insan yeniden zinde olarak gaye ufkuna dönecek ve Allah’ı anmaya koşacaktır. Dinin getirdiği ölçü budur. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu muvazeneyi bir hadislerinde şöyle anlatır: “Ben, sizin Allah’tan en çok korkanınız ve kötülükten en çok korunanınızım. Böyle iken ben bazı günler oruç tutarım, bazı günler tutmam. Gecenin bir kısmında namaz kılarım, bir kısmında da uyur istirahat ederim. Aynı zamanda benim bir aile hayatım da vardır. Her kim benim bu yolumdan gitmez de ondan yüz çevirirse benden değildir.”[5] Allah Resûlü böylesine bir taksimat yapıyor, kalbin, kafanın ve ruhun hakkını verdiği gibi bedeninin de hakkını veriyordu.

Kardeşlerimiz meseleyi böyle anlamalı ve arz ettiğim çerçevede takınmaları gereken tavrı takınmalıdırlar.


[1] Buhârî, imân 36.

[2]  Yûnus sûresi, 10/24.

[3] Müslim, tevbe 12; Tirmizî, kıyâmet 60.

[4] el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb 2/409; el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/376.

[5] Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5.

Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu