Sakın gece ibadetlerini terkeden “falan” gibi olma! | Mithat Tayyar
SAKIN GECE İBADETLERİNİ TERKEDEN ‘‘FALAN’’ GİBİ OLMA!
İlk inen vahiylerden olan Müzzemmil sûresi’nde Allah, Resulüne hitaben; “Ey örtüsüne bürünen Resulüm! Geceleyin kalk da az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir. Duruma göre gecenin yarısında veya bundan daha azında yahut fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı ağır ağır, tane tane düşünerek oku.” buyruldu. Bu ayetin indirilmesinden itibaren Allah Resulü geceleri kalkıyor ve namaz kılıyordu. Onu gören sahabe efendilerimizin bir kısmı da ona tabi oluyor ve cemaat haline geliyorlardı. Fakat her gece olan bu ibadet belirli bir zamandan sonra sahabeye zor gelmişti. Daha sonra aynı sûrenin yirminci ayetinde, artık gecenin yarısını veya ona yakın bir zaman değil de “Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun.” buyrularak mesele hafifletilmiştir.
Efendimiz, gece kalkmanın önemine dikkat çekerken: “Allah, geceleyin Kur’ân okuyan bir kula, kulak verdiği kadar hiçbir şeye kulak verip dinlemez. Allah’ın rahmeti, namazda olduğu müddetçe kulun başı üstüne saçılır. Kullar, namazdan çıktığı andaki kadar hiçbir zaman Allah’a yaklaşmış olmaz.”1 buyurmaktadır.
Yine Allah Resulü gece Kur’ân okumayla ilgili:
– “Kim bir geceyi on ayet okuyarak ihya ederse gafillerden yazılmaz.’’
– Kim de yüz ayet okuyarak ihya ederse ‘kanitin’ (itaatkâr ve Allah’a hakkıyla ibadet edenlerin) zümresine yazılır.
– Kim de bin ayet okuyarak geceyi ihya ederse ‘mukantırin’ (sevap yönüyle zenginler) arasında yazılır.”2 buyurmaktadır. Kişi en azından gece yatarken, Kuran’ın üçte biri sayılan İhlas sûresini yani üç İhlas, Nass ve Felâk sûresini okuyarak yatmalıdır.
Allah Resulü Zümer ve İsra sûrelerini bir hizb olarak her gece okurlardı.3 Haliyle her gece kalkıp Kuran okumak onu yorardı. Efendimiz (s.a.s.), bu gece okumaları sebebiyle uykusuz geçirdiği geceleri kastederek, Kur’an’ın onu okuyanlara şefaat edeceğini bildirmiştir.4
Allah Resulü virdini (gece Kur’an okuyuşlarını) devamlı yapanlar için “Kim geceleyin hizbini veya hizbinden bir kısmını okumadan uyursa bunu sabah namazı ile öğle namazı arasında tamamlasın. Bu takdirde, sanki gece (her zamanki mutat vaktinde) okumuş gibi aynı sevaba nail olur.”5 buyurmuşlardır.
Allah Resulü’nün, geceleri uzun uzun Kur’an okumasıyla alakalı Hz. Huzeyfe: “Bir gece Peygamberimizle beraber namaz kıldım. Bakara sûresinden okumaya başladı. Kendi kendime, yüz ayet okuyunca rükûa gider dedim. Fakat rükûa gitmeden namazına devam etti. Sonra Nisa sûresine başladı ve onu okudu. Daha sonra Maide’yi okudu.”6 demektedir. Bu okunan ayetlerin tamamı yaklaşık seksen-yüz sayfa civarındadır.
Ebu Zerr de: “Allah Resulü, sabah oluncaya kadar namazda bir ayeti tekrarlayıp durdu. O ayet şudur: “Eğer sen onlara azap edersen onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen muhakkak ki sen Azizsin, Hâkimsin.”7 demektedir.
Büyük imam Ebu Hanife hazretleri de sabaha kadar Kur’an ayetlerini tefekkür eder, bazen bir ayet üzerinde saatlerce düşündüğü ve ağladığı olurdu. Kasım bin Maun diyor ki: İmam Ebu Hanife bir gece devamlı olarak şu ayeti okudu: “Bilakis kıyamet onlara vaat edilen asıl saattir. O saat cidden çok feci ve acıdır.”8 İmam Ebu Hanife bu ayeti okurken ağlıyor ve Allah’a yalvarıyordu.9
Müminler içinde peygamberane hayat yaşayanlardan biri olan tabiinin meşhur müfessirlerinden Said ibni Cübeyr de tam bir Kur’ân aşığıdır. Kendisi iki gecede Kur’an’ı hatmettiği ve yine bir rekâtta Kitabullah’ın tamamını okuduğu kaynaklarda rivayet edilmiştir.10
Yine anlatılır ki Mısır’dan bir grup İslam hukukçusu fakih, gece vakti İmam Şafi’yi ziyarete geldiklerinde Mushaf’ı önünde açık bulurlar. İmam Şafi onlara “Fıkıh ile meşgul olmak sizi Kur’an’dan alıkoydu. Hâlbuki ben, yatsı namazını kıldıktan sonra Kur’an’ı önüme alır, sabaha kadar okurum.’’ dedi.11
Gece ibadetlerini yapmaya kendimizi zorlamalıyız. Zira miraca giden yollar gecelerden geçmektedir. Fakat bu yollarda giderken de sünnet yörüngeli gidilmelidir. “İbadetlerin en faziletlisi az da olsa devamlı olanıdır.”12 düsturunca orta yol takip edilmeli, bir gece ibadetle geçirilip ertesi gece hiç kalkmamaktansa, her gece kalkıp az da olsa ibadetle meşgul olunmalıdır. Allah Resulü, Abdullah b. Amr’a “Ey Abdullah sakın falan adam gibi olma! Çünkü o gece ibadetlerine devam ederken artık kalkmaz oldu.” buyurmaktadır. Yine Efendimiz: “Sizden biri geceleyin kalktığında Kur’ân diline dolaşıp ne dediğini anlamaz hale gelirse hemen yatsın.”13 buyurmaktadır. Çünkü kişi bu okuyuş sırasında dili dolanıp yanlış ifadeler kullanabilir.
Hizmetten | Mithat Tayyar
1 Tirmizi, Fedailü’l-Kur’ân 17 (2913).
2 Ebu Davud, Salât 321 (1398).
3 Tirmizi, Davat 22.
4 Metalib 3/283-284; Darimi 2/451.
5 Müslim, Müsafirin 142 (747); Muvatta, Kur’ân 3, (1,200); Ebu Davud, Salât 309, (1313).
6 Müslim, Müsafirin 203 (772).
7 Maide 118.
8 Kamer 47.
9 Allah Dostları C.4, s.289.
10 Allah Dostları C.4, s.109.
11 Gazali, İhya, c.2.s.291.
12 Buhari, Rikak.
13 Müslim, Müsafirin 223, (787); Ebu Davud, Salât 308 (1311).
Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü, dünyanın farklı coğrafyalarından gençleri kalkınma ve barış temalı etkinlikte buluşturdu.
Katılımcılar, Viyana merkezli enstitünün proje koordinatörü Nuray Düzenli moderatörlüğünde ‘sürdürülebilir kalkınma ve barış’ konusunda fikirlerini paylaştı.
“Barış sadece savaşın bitmesi anlamına gelmiyor”
Angola’lı Gabriel David’in barış tarifine güvenebilirsiniz.
O, Afrika’nın hiç bitmeyecek sanılan anlaşmazlığına savaş ile çözüm aranmış topraklarında yaşıyor.
16 yaşındaki Gabriel’in, “Birçok insan para ve güç elde etmeye çalışarak barış arar. Ancak açlığa, yoksulluğa, toplumsal ve cinsiyet eşitsizliğine son vererek ve kaliteli bir eğitim vererek barışı sağlayabilir ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz” tespitine katılmamak mümkün değil.
Kazak üniversite öğrencisi Omar Mbala, dünyaya barışı getirebilecek bir yüreğe ve akla sahip. Almaatı’daki Süleyman Demirel Üniversitesi’de öğrenim gören Mbala, “Gençler, her toplum icin kalkınma ve barışın aracılarıdır çünkü kalpleri eski nesilden daha erken gerçeği kabul etme ve değişme eğilimindedir” diyor.
Kazak öğrenci, “Dünya barışını sağlamak için” diye başladığı cümlesinin arkasını, “farklılıkları kucaklamak, diyalog faaliyetlerinde bulunmak, kültür ve dil festivalleri aracılığıyla da köprüler oluşturmaya daha fazla vurgu yapılmalı” şeklinde getiriyor.
Endonezyalı Putri Ierayana özgün fikirlere sahip.
Henüz 19 yaşında ve Pribadi Okulları Mezunlar Girişimi’nden bir isim.
Malezya Ulusal Üniversitesi’nde İşletme okuyan Putri, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için siyasi ve sistematik bir değişikliğe duyulan ihtiyaca dikkat çekiyor. Bir de uyarıda bulunuyor: Günlük alışkanlıklarımızı sorgulamalıyız.

Zeynep Girdap ve Hansa Teker, Gençlik Adası Platformu’nun iki üyesi.
Amerika’da yaşıyorlar.
Gıda israfı üzerine kafa yoran ikiliye bu yolda, inandıkları din rehberlik ediyor.
Girdap ve Teker ayrıca, her bireyin imkanları dahilinde sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayabileceğini düşünüyor.

Alman BM Sürdürülebilir Kalkınma Gençlik Delegesi olarak görev yapan Felix Kaminski, gençlerin karar alıcı mekanizmalara etkin bir şekilde katılmaları gerektiğini söylüyor, tıpkı kendisi gibi.
AVRUPA SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ENSTİTÜSÜ KİMDİR?
Sürdürülebilir kalkınma ve barışa aktif katkı sağlamayı hedefleyen Viyana merkezli enstitü, “sürdürülebilir kalkınma olmadan sürdürülebilir barışın olamayacağı” inancıyla 2019 yılında kurulan bir sivil toplum kuruluşudur.

Kaynak:AktifHaber
Peygamberler kendi aralarındaki derece farkıyla beraber[1] hepsi de Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının tecellîsine mazhar seçkin ruhlardır. Allah (celle celâluhu), Kendisine onları mahrem kabul etmiş, ağyâra kapalı seralarda büyütmüş, geliştirmiş ve gözlerine, Kendinden gayrı başka hayallerin girmesine meydan vermemiştir.
Bütün nebiler gibi onlardan da ileri, Efendimiz’in gözü de Rabbinden başka bir şey görmemiştir. Evet ağyâr, O’nun bakışını bulandıramamış, başını döndürememiştir. O, gözünü açtığında Rabbini görmüş, gözünü kaparken de yine O’nu müşâhede ile: اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ اْلأَعْلَى “Allahım! Refîk‑i A’lâ’yı istiyorum.” diyerek kapamıştır. Şimdi hâdiseyi mealen Hz. Âişe Validemiz’den (radıyallâhu anhâ) dinleyelim:
“Allah Resûlü bazen hastalandığında yanıma gelir ve bana ‘Dua et.’ derdi. Ben de elimle O’nun mübarek elinden tutar ve o elinin bereketi ile şifa bulmasını umarak, elimi o zaman ve mekân üstü başına kor ve dua ederdim.[2] Son rahatsızlığında da aynı şeyi yapmak maksadıyla elini tutmak isteyince şiddetle çekti ve اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ اْلأَعْلَى diye dua etti.”[3]
Belli ki Allah Resûlü, artık yeryüzündeki dostları değil, hakikî dost olan Rabbini arzuluyor ve bir başka buudda O’na ulaşmak istiyordu.
İşte, geliş ve gidişi ile böyle bir hayat yaşayan peygamberler ve hususiyle Peygamberimiz, acaba dünyaya niçin gelmiş ve hangi gayeye binaen gönderilmişlerdi? Bu çok önemli mevzuun tahlili bilhassa iki ana esastan dolayı daha da ehemmiyet arz etmektedir:
Birincisi: Peygamberlik müessesesinin yüce ve muallâ mevkiini görüp, onları sıradan insanlar gibi mütalâa etmemek; ve öyle görüp değerlendirmek isteyenlere de ikna edici cevaplar hazırlamak.
İkincisi: Günümüzde, peygamberliğe ait vazifeyi temsil etme durumunda olanların nasıl bir yol ve sistem takip etmeleri gerektiğini işaret etmek.
Meseleyi hangi yönüyle ele alırsak alalım mevzuun ehemmiyetinin çapı değişmeyecektir. Onun için biz de, sıralamada herhangi bir tercih yapmadan mevzu ile alâkalı düşüncelerimizi birkaç madde hâlinde takdim etmeye çalışacağız:
1. KULLUK
Peygamberin gönderiliş gayesi, insanın yaratılış gayesiyle aynı noktada birleşir. O da Allah’a kul olma çizgisidir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”[4] buyurarak bu hususa işaret etmektedir.
Demek oluyor ki, bizim esas yaratılış gayemiz, Allah’ı (celle celâluhu) bilip tanımak ve O’na lâyıkıyla kul olmaktır. Yoksa, yeme-içme, mal ve mülk kazanma veya dünya buudlu ev-bark sahibi olma değildir. Gerçi bunlar da bizim için fıtrî ihtiyaçlardır. Ancak yaratılışımızın gayesi değillerdir. İşte peygamberler bize, bu sırlı yolu göstermek için gelmişlerdir.
Âyette: وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدُونِِ “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; o hâlde Bana kulluk edin.’ diye vahyetmiş olmayalım.”[5] denilerek bu hususa işaret edilmiştir.
Diğer bir âyette de:
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي اْلأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının.’ diye her millete bir peygamber gönderdik. Allah o insanlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklık hak oldu. Öyleyse yeryüzünde gezin de görün, Hakk’ı yalanlayanların sonu nasıl olmuş?”[6] denilerek, yine peygamberlerin gönderiliş gayesi, putlardan sakınıp Allah’a kul olma yolunda insanlara önderlik yapma hikmetine bağlanmıştır.
Efendimiz’in Farkı
Efendimiz’in durumu ise daha farklıdır. O bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olmakla, hem insanları hem de cinleri kulluk yoluna iletmekle vazifelidir. Abdullah b. Mesud (radıyallâhu anh) başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakleder:
“Efendimiz ile beraber bir yere gittik. Benim etrafıma bir çizgi çizerek, ‘Sen buradan ayrılma!’ dedi ve kendisi benden uzaklaştı. Daha sonra gürültüler duymaya başladım. Allah Resûlü’ne bir şey mi oldu diye ciddî endişe içindeydim. Fakat bana, buradan ayrılma dediği için de yerimden kımıldayamıyordum. Bir müddet sonra Allah Resûlü döndü. Duyduğum gürültünün sebebini sordum ve: “Yâ Resûlallah! O tarrakalar koparan gürültü neydi?” dedim. Cevaben: ‘Cin taifesi bana iman edip biatta bulundular. Sonra aralarında münakaşa başladı. İnananlarla inanmayanlar birbirlerine tutuştular. İşte duyduğun gürültü bu idi. Ve ayrıca bana vefatım haber verildi.’ dedi.”[7]
Allah Resûlü, son ifadeleriyle şunu haber veriyordu. Benim gönderiliş gayem insanlara ve cinlere hidayete giden yolu açmaktır. Bugün artık cinler de bana iman ve itaat ettiklerine göre, dünyada kalmamın bir mânâsı yok demektir. Öyleyse, bundan böyle artık dünyadan ayrılıp gitsem olabilir…
O böyle düşünüyor ve ifadeleri arasında risaletin gaye ve hedefine ait sırlar veriyordu. Aslında O, bizlere de dünya ile ukbâyı tercih mevzuunda şöyle bir dua talim buyurmuştu:
اَللّٰهُمَّ أَحْيِنِي مَا كَانَتِ الْحَيَاةُ خَيْراً لِي وَتَوَفَّنِي إِذَا كَانَتِ الْوَفَاةُ خَيْراً لِي “Allahım, hayat benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat. Vefat benim için daha hayırlı olduğu zaman da ruhumu al ve beni vefat ettir.”[8]
2. TEBLİĞ
Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden bir diğeri ise, dini tebliğdir. Eğer onlar gelmeseydi bizler, ibadete ait meseleleri bilemez, emir ve nehiyleri hiçbir zaman alamaz ve mükellefiyetlerimizi kavrayamazdık. Namaz, oruç, zekât, hac nedir; içki, kumar, zina, ihtikâr ve faiz gibi muharremâtın durumu nasıldır, kat’iyen bilemezdik.
Evet, bütün bunları ve bunlara benzer birçok meseleleri peygamberler vasıtasıyla öğrenmiş bulunuyoruz. Buna kısaca “risalet vazifesi” de diyoruz ki, bütün peygamberler aynı mesajlarla gelmiş ve teferruatta farklılık olsa bile ana meselelerde hep aynı şeyleri söylemişlerdir.[9]
İşte, nebilere ait bu umumî gaye ve vazife Kur’ân’da şöyle dile getirilir:
الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالاَتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلاَ يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلاَّ اللّٰهَ وَكَفَى بِاللّٰهِ حَسِيبًا “Onlar (peygamberler) ki, Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkarlar ve Allah’tan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter.”[10]
Evet işte onlar, böyle bir gayeyi tahakkuk ettirmek için gelmişlerdir. Bu mevzuda karşılarına dikilen engel kim ve ne olursa olsun onlara zerre kadar tesir etmez.. onlar korku nedir bilmezler. Çünkü her zaman Allah’tan (celle celâluhu) korkmaktadırlar.
Ve bu mevzuda Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle seslenilir:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”[11]
Yani, eğer sen vazifende kusur edersen, bu, senin gönderiliş gayen olan bir vazifede, yani risalet vazifesinde kusur etmen sayılır ki, bu da sadece senin ferdî hayatını ilgilendiren bir kusur değildir; belki bütün insanların ferdî ve içtimaî hayatlarını alâkadar eden bir meseledir. Çünkü senin vazifen bütün insanlığı aydınlatmaktır. Şayet sen bu vazifeyi aksatırsan, bütün insanlık karanlıkta kalacaktır… Aslında O, gönderildiği vazifenin şuurundaydı. Zaten öyle olmasaydı, öyle bir vazife ile gönderilmesi plânlanmaz ve takdir buyurulmazdı.
Allah Resûlü’nde Tebliğ
Allah Resûlü’nün, bu ulvî vazifeyi yüklendikten sonraki bütün hayatı dini tebliğle geçti. O kapı kapı dolaşıyor ve mesajını kendilerine tebliğde bulunabileceği âşina sima ve gönüller arıyordu.
Karşı cephenin infiâli evvelâ, ilgisizlik ve boykot şeklinde oldu. Daha sonra istihza ve alayla devam etti. Son sahada ise işkencenin her çeşidiyle sürüp gitti. Geçeceği yollara dikenler serpiliyor, namaz kılarken başına işkembe konuyor ve kendisine her türlü hakaret reva görülüyordu. Ne var ki, Allah Resûlü bunların hiçbiriyle yılmadı ve usanmadı. Çünkü O’nun dünyaya geliş gayesi buydu. Can alıcı hasımları dahil herkese defaatle uğradı. Ve ilâhî mesajı sundu. Evet, Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi din ve iman düşmanlarına bile kimbilir kaç defa gitti, hak ve hakikati anlattı..!
O panayırları dolaşıyor, bir kişinin hidayetine vesile olabilmek için çadır çadır geziyor; gittiği her kapı yüzüne kapanıyor; fakat O bir başka sefer yine aynı kapıya varıyor, aynı şeyleri tekrar ediyordu.. Mekke’den ümit kesilince Taif’e gitti.. Taif mesirelik bir yerdir. Rahat ve rehavetin şımarttığı Taifliler, Mekkelilerden daha baskın çıktı. Bütün sefih ve ayak takımı toplanıp Resûl-i Ekrem’i; evet o, meleklerin dahi yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler güneşini taşlayarak Taif’ten kovdular. Allah Resûlü’nün yanında, evlâdım deyip bağrına bastığı Zeyd b. Hârise vardı. Zeyd, gelen taşlara vücudunu siper ederek, Efendiler Efendisi’ni korumaya çalıştı ama, yine de mübarek vücuduna isabet eden taşlar her yanını kanlar içinde bıraktı.
Bu müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica etmişlerdi ki, birdenbire Cibril-i Emin beliriverdi. Ve eğer izin verilirse, çevredeki bir dağı, bu azgın insanların başına geçirebileceğini teklif etti. Allah Resûlü çok rencide olduğu bu dakikalarda bile, onun gibi düşünmüyor ve “Hayır!” diyordu. Evet O, çok ileride bile olsa, eğer bunlardan bazıları imana uyanacaksa, belâlara karşı “Hayır!” diyordu…
Ve sonra ellerini açıp Rabbine niyazda bulundu :
اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ
“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Yâ Erhamerrâhimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza, daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftar yahut hoşnutsuzluğuna dûçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nur‑u Vechine sığınırım. İlâhî, Sen razı olasıya kadar Senin affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin elindedir.”
O böyle dua ederken, yanlarına sessizce biri yaklaşır ve bir tabağa koyduğu üzüm salkımını Allah Resûlü’nün önüne uzatır ve “Buyurun, bundan yiyin!” der. İki Cihan Serveri elini tabağa uzatırken, Allah’ın adıyla mânâsına “Bismillah” der. Üzümü ikram eden “Addas” ismindeki köle için bu, beklenmedik bir hâdisedir. Hayretle sorar: “Sen kimsin?” Allah Resûlü cevap verir: “Son peygamber ve son nebiyim!” Addas üzerine abanır ve öpmeye başlar.. senelerce gökte aradığını şimdi yerde, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulmuştur.. ve iman eder.[12]
Eğer bu son hâdise de olmasaydı, O Taif’ten çok mahzun dönecekti. Bu hüznü, kendisine yapılanlardan değildi; hüznü, bir tek insana dahi bir şey anlatamamasındandı. Hâlbuki şimdi sevinçten uçuyordu. Çünkü Addas O’nun eliyle hidayete ermişti.
Evet, tabiri caizse O, nebilerin üveyki idi. Hiç durmadan her yerde hakikate âşina, temiz gönül ve çehreler arıyor, bulunca da onun gönlüne giriyor ve ona ruhunun ilhamlarını fısıldıyordu. Böylece, çevresindeki nurdan hâle ve halka her gün daha da genişliyor ve o genişledikçe de küfür çıldırıyordu.
Bugün, cihanın şarkında, garbında İslâmî tekevvüne karşı küfrün hezeyanlar içinde çıldırması gibi, o devirde de Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın etrafındaki halkaların genişlemesi, küfrü işte böyle çıldırtıyordu…
Bu çılgınlık onları öyle saplantıya sevk etti ki, gün geldi gökteki Güneş’i üflemekle söndürmeye yeltenir gibi, toptan bu ilâhî meşaleyi söndürmeye kalktılar. Heyhât..! Güneş sadece bizim için bir teşbih ve benzetme vasıtamız.. yoksa O’nun getirdiği nur Güneş’e fer verecek mahiyettedir. Çünkü o nur Allah’ın (celle celâluhu) nurudur. Âyet onların bu gülünç durumunu şöyle tasvir etmektedir:
يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِؤُوا نُورَ اللّٰهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızları ile söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasalar da, Allah nurunu tamamlamaktan başka bir şey murad etmemektedir.”[13]
O, yirminci asırda da bir meşale yaktı ve içimize âdeta kıvılcım saçtı.. binler-yüz binler O’nun yoluna baş koydu ve O’nun davasını yüceltme istikametinde hizmete koyuldu. Demek Cenâb-ı Hak yeniden bir Muhammedî hâle, bir nur halkası ve yeniden bir altın zincir vücuda getirmeyi murad buyurmuş ki, bunu ne küfrün gayzı, şiddeti, hiddeti ne de şeytan ordularının tehâcümü durduramıyor.. evet ihlâsla saçılmış bu tohumlar bugün olmasa da yarın mutlaka neşv ü nema bulacak ve Allah Resûlü’nün neşrettiği nur hiçbir zaman sönmeyecektir.
Mekke artık, Allah Resûlü’nü barındıramayınca O da Medine’ye hicret etti. Orada nurunu yaymaya devam edecekti. Orada da Yahudi ve münafıklarla uğraşacak, küfre karşı muharebeler düzenleyip bizzat ordunun başında bulunacak, harp meydanlarında dişi kırılacak, yüzü yarılacak.. aç ve susuz kalacak.. çok defa karnına taş bağlayıp öyle dolaşacak, ama hep yoluna devam edecekti.. ve etti de. Evet O, tebliğ vazifesinden bir an dahi dur olmadı. Dinin en küçük meselesine kadar her şeyi izah etti, anlattı, tebliğde bulundu. Medine’de ikamet buyurduğu veya devletlerle kapıştığı devirlerde dahi fertleri irşad etmeyi asla ihmal etmedi: Bir bedevi gelip de o güne kadar yüzlerce defa tekrar ettiği bir meseleyi O’na sorsaydı, hiçbir isteksizlik emaresi göstermeden, hep aynı şevk ve aynı iştiyakla cevap verirdi.
Tebliğ, insanları doğru yola, sırat-ı müstakîme sevk etmek demektir. Ve esasen bu, bütün nebilerin ve Nebiler Sultanı’nın da geliş gayesidir. O sırat-ı müstakîm ki, her mü’min onu çok iyi bilmektedir ve bilmelidir de. Evet biz, günde en az kırk defa namazlarımızda, Rabbimiz’den bizi sırat-ı müstakîme hidayet etmesini diliyoruz. Yani, nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin geçtiği yoldan geçmeyi ve onların maksuda erdikleri gibi maksuda ermeyi talep ediyoruz. O geniş bir yoldur ve herkesin o yoldan belli bir nasibi vardır. Çünkü son gelen Nebi, âyetin ifadesiyle, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.[14]
Ayrıca O, şahit, mübeşşir ve nezîrdir ki, aşağıdaki âyet bunu ifade etmektedir: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً “Ey Nebi! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”[15]
Efendimiz, yirmi üç sene, peygamberlik gibi çok ağır bir sorumluluk taşımış ve hiçbir dava adamına nasip olmayacak şekilde de mükellefiyetlerini yerine getirmiş müstesna bir insandı.. ve işte O, bu ruh ve şuurla her gün biraz daha mübarek sona doğru yaklaşıyordu:
Veda Haccındaydı –zaten hayatında bir kere hac yapmıştı– Umreyle haccı birleştirdiği için biz buna “Hacc-ı Ekber” de diyoruz.[16] İşte bu son haccında, Allah Resûlü son bir kere daha devesine bindi ve söylemesi gereken her şeyi söyleyip bitirmeye çalıştı. Evet, kan davalarından kadın haklarına, ondan da faize, kavim ve kabile aralarındaki münasebetlere kadar her şeyi anlattı. Daha sonra da cemaatine ألاَ هَلْ بَلَّغْتُ “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?” diye sordu. Her defasında cemaatinden: “Evet, tebliğ ettin.” karşılığını alınca da, Cenâb-ı Hakk’ı şahit tutarak: اَللّٰهُمَّ اشْهَدْ “Allahım, şahit ol!” buyurdu.[17]
O bihakkın vazifesini yapmıştı. Onun için de vicdanen rahat, kalben huzur içindeydi ve adım adım Rabbine gitmeye hazırlanıyordu. Zaten O bir murâkabe insanıydı ve en hassaslardan daha hassastı. Dolayısıyla da bütün hayatını böyle bir hazırlık içinde geçirmiş ve kendi kendine: “Acaba Rabbimin beni gönderdiği asıl gayeye uygun yaşayabildim mi?” diyordu.
3. GÜZEL ÖRNEK
Peygamberlerin gönderiliş gayesi olarak söyleyebileceğimiz diğer bir husus da, onların ümmetlerine güzel birer örnek olma keyfiyetleridir.
Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de: أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ “İşte onlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!” demektedir.[18]
Düşünmeli ki Efendimiz’e dahi, kendinden evvel geçmiş peygamberler isim isim sayıldıktan sonra onlara uyması söylenmektedir. Zaten bizlere de Kur’ân-ı Kerim şöyle seslenir:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّٰهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللّٰهَ وَالْيَوْمَ اْلآخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيراً“And olsun, size, Allah’ı ve ahiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça zikredenlere Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.”[19]
Peygamberler bizler için bir önder ve imamdır. Namazda imama uyduğumuz gibi, hayatın her bölümünde de O’na iktida ederiz. Zira bizler için gerçek hayatı O ve diğer nebiler temsil etmişlerdir. İslâm’ın ilk devrini idrak edenler Allah Resûlü’ne milimi milimine iktida etmişlerdi. Onun için de hem onlar hem de onlardan sonrakiler, İki Cihan Serveri’nin dilinde şöyle ifade edilme bahtiyarlığına ermişlerdi. Evet, Allah Resûlü buyurur:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek; insanlardan bir cemaat gaza edecekler ve kendilerine:
– “İçinizde Resûlullah’ı gören var mı?” denilecek. Onlar da:
– “Evet!” cevabını verecekler. Bunun üzerine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan diğer bir cemaat gaza edecek, kendilerine:
– “İçinizde Resûlullah’a sahabelik etmiş bir kimseyi gören var mı?” denilecek,
– “Evet!” diyecekler, yine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan bir cemaat daha gaza edecek ve kendilerine:
– “İçinizde Resûlullah’a sahabelik edenleri görenlere arkadaş olan var mı?” denilecek. Onlar da:
– “Evet!” cevabını verecekler; onlara da kale kapıları açılacak ve fetih müyesser olacaktır.”[20]
Yine bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “İnsanların en hayırlısı benimle aynı çağı paylaşanlardır. Sonra onların peşinden gelenler, daha sonra da onların peşinden gelenlerdir.”[21] buyurarak kendisine yakın olan devirlerin faziletine işaret etmektedir. Çünkü onlar, hayatlarını, duygularını, düşüncelerini Allah Resûlü’nün hayatına, duygusuna, düşüncesine benzetmede çok hassas davranıyorlardı. Aslında, Allah’ın (celle celâluhu) model ve misal olarak seçtiği bu insana benzemek gaye olmalıydı ve oldu da.
Evet, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn hazerâtı, bu mevzuda hassaslardan çok daha hassastı. Ve onlar bu yönleriyle diğer asırlarda yaşayan insanlardan daha da hayırlıdırlar. Hz. Musa: “Kudsîlerin bayrakları ellerindedir.”[22] diyordu. “Kudsîler” sözüyle Efendimiz’in ümmetini kastediyordu. Ve bu büyük bir tebcildi. Zayıf da olsa, bir hadiste de Allah Resûlü: عُلَمَاءُ أُمَّتِيِ كَأَنْبِياَءِ بَنِيِ إِسْرَائِيلَ “Benim ümmetimin ulemâsı, Benî İsrail’in peygamberleri gibidir.” buyurmaktadır.[23] Evet, onlar Efendimiz’e iktidada öyle bir çizgiye ulaşmışlardı ki, onun az ötesinde nübüvvet sınırları başlıyordu.
İşte, kulluk kapısından girerken kapının sövelerini de söküp içeriye giren Ömer (radıyallâhu anh) bunun en çarpıcı örneğidir! O, Peygamber’i kendisine tam bir rehber ve önder olarak kabul etmiş, yaşadığı hayatı bütünüyle O’na benzetmiş; O’nun hayat tarzıyla bezenmiş eşsiz bir insandı. Roma’nın, Bizans’ın kapıları ona ardına kadar açılıp, ülkeler ve hükümdarlar kendisine bende olmayı kabul ederken dahi, onun hayat düzeninde zerre kadar değişiklik olmamıştı. Kudüs –ki, bugün mahzundur, mükedderdir, esirdir ve İslâm âleminin alnında siyah bir lekedir– onun devrinde fethedilmişti. Fiilen askerî hâkimiyet gerçekleştiği hâlde bir süre papazlar, şehrin anahtarlarını vermemekte diretir ve: “Aranızda, bu şehrin anahtarlarını teslim alacak şahsın şemâilini göremiyoruz, onun için de anahtarları veremiyoruz.” derler…
Durum kendisine haber verilince, koca halife yola çıkar.. kendine ait devesi olmadığı için de Beytülmâl’den aldığı ödünç bir deveye, kölesiyle beraber nöbetleşe binerek ta Kudüs’e gider. Kaderin cilvesi, şehre girileceği zaman sıra köleye gelir.. halife deveden iner, kölenin bütün ısrarlarına rağmen onu deveye bindirir ve kendisi deveyi yederek şehre girer…
Manzarayı görenler, mumlar gibi erirler ve: “İşte kitaplarımızda şemâili zikredilen adam.” der, anahtarları ona teslim ederler.
O büyük Ömer, ateşgede İranlının vurduğu hançer darbeleriyle yaralanmış ve koma hâlinde upuzun yatıyordu. Yediği-içtiği dışarıya çıkıyor; ne bir ses veriyor ne de seslere alâka duyuyordu. Hizmetçisi gelip, yemek veya su isteyip istemediğini sorunca, ya cevapsız bırakıyor ya da sadece gözleriyle “Hayır!” deyip geçiştiriyordu. Fakat “Ey mü’minlerin emiri, namaz!” denince, “Ha işte kalkıyorum. Namazı terk edenin İslâm’dan nasibi yoktur.” deyip yaralarından kan aka aka namazını kılıyordu.[24]
Böyle yapıyordu; zira bütün bunları Efendisinden böyle görmüştü. O’na iktida ve ittiba edecek ve arkadan gelenlere de örnek olacaktı. Evet, peygamberin gönderiliş gayelerinden biri de ümmetine örnek olmaktı…
4. DÜNYA-UKBÂ MUVAZENESİNİ TEMİN
Peygamberler dünya ve ukbâ muvazenesini kurmak için gelmişlerdir.
Onların getirdiği muvazene ile insanoğlu ifrat ve tefritten kurtulacak ve istikameti bulacaktır. Evet, ne papazlar ve ruhbanlar gibi bütün bütün dünyayı terk edip manastırlara çekilme, ne de her şeyiyle dünyaya dalıp ona kul-köle olma değil; sürekli orta yolu bulma ve yaşama ki, bu da ancak vahyin aydınlık dünyasında elde edilebilecek bir mazhariyettir. Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir denge kurulamaz; hele mücerret ilim asla insanı bu seviyeye yükseltemez.
Kur’ân-ı Kerim bu dengeyi şu şekilde anlatır:
وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللّٰهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللّٰهُ إِلَيْكَ وَلاَ تَبْغِ الْفَسَادَ فِي اْلأَرْضِ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesat peşinde olma. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez.”[25]
Bu ilâhî dengenin bir tarafında, وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Rabbinin nimetlerini anlat da anlat.”[26] hakikatinin anlattığı kefe, diğer tarafında da ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ “Sonra kasem olsun, o gün bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”[27] âyetinin ikaz dolu ifadesiyle anlattığı kefe vardır. Ve işte muvazene bu ölçüler içinde korunacaktır!
Hz. Ebû Bekir, bütün servetini Allah için harcamış ve bitirmişti. Zira sıddîkiyet bunu gerektiriyordu. Halifeliği döneminde kendisine bir bardak soğuk su verildi, içti ve ardından da hıçkıra hıçkıra ağladı. Hatta etrafındakileri de ağlattı. O ağlamayı kesti ama etrafındakiler hâlâ ağlıyorlardı.. ihtimal bir süre de onların ağlamalarına ağladı.. sonra yüzünü sildi ve kendine geldi. “Seni bu derece ağlatan neydi yâ Ebâ Bekir?” dediler. Cevap verdi:
“Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraberken, eliyle bir şeyleri itiyor gibiydi. Ve sanki: ‘Benden uzak dur, benden uzak dur!’ diyordu. Sordum, yâ Resûlallah! Bir şeyleri uzaklaştırıyorsun ama ben kimseyi göremiyorum. Buyurdular ki: ‘Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti, bana kendini kabul ettirmek istedi; ben de ona (Benden uzak dur!) dedim. O da bir kıyıya çekilirken; ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler benim elimden kurtulamayacaklar.’ dedi. İşte bu bir bardak su ile dünya bana kendini kabul ettirdi endişesiyle ağladım.”[28]
Evet, o ve onun gibiler, her türlü ferah-feza hayat sürebilme imkânlarına rağmen, hep muvazene içinde bir hayat yaşamışlardı.. zira, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel de öyle yaşamıştı.[29]
5. İTİRAZ KAPISINI KAPATMAK
Peygamberler insanların ahirette Cenâb-ı Hakk’a karşı herhangi bir itiraza hakları kalmasın diye gönderilmişlerdir.
Bir âyet bu hususu şöyle anlatır:
رُسُلاً مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزاً حَكِيماً “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler (gönderdik) ki insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.”[30]
Peygamberlerin dışındaki liderler, kitleleri sürekli inandıramamışlar, inandırmış olsalar bile, mesaj ve teklifleri lâhûtî destekten yoksun olduğu için, sundukları hiçbir mesaj, söyledikleri hiçbir söz ve sergiledikleri hiçbir davranışla beşerîliği aşamamış ve zamanla da çevreleri, hazan vurmuş yapraklar gibi dağılıp gitmiştir.
Hâlbuki peygamberlerin liderlikleri böyle değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi, onlar, ısmarlama insanlardır. Onlar ta rahm-i mâderde peygamberdirler. Yaşayışları bir mûsıkî, konuşmaları da âdeta bir şiir gibi âhenklidir. Onlar konuşurken, varlık, bütünüyle kulak kesilir ve onları dinler. Evet, onların gelişleriyle nice hâdiseler seyirlerini değiştirir ve nice gönüller onlara tâbi olur. Kâinatta câri kanunlar, bazen onlar hatırına işlemez olur, bazen de onların isteği ile mecra değiştirirler…
Nebiler Sultanı’na bir kere bakıverin! Taş, ağaç, toprak ve çeşit çeşit hayvanlar, her biri âdeta kendi nev’i hesabına O’nunla münasebete geçmiş ve O’nun nübüvvetini tasdik ediyor gibi bir durum sergilemiş. Bûsîrî’nin de dediği gibi جَاءَتْ لِدَعْوَتِهِ اْلأَشْجَارُ سَاجِدَةً “Ağaç O’na koşarak geliyor ve lisan-ı mahsusuyla; Sen, Allah’ın Resûlü’sün.” diyordu.[31]
Çünkü eşya O’nun gelişiyle mânâ kazanmış ve varlık kaos olmaktan çıkmıştı.. O, Kur’ân’ın diliyle “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihini anlamazsınız.”[32] diyor ve âdeta her varlığa can ve hayat üflüyordu.
Bizler öğrendiğimiz her şeyi O’ndan öğrendik ve eşya O’nunla hikmet tahtına oturdu.[33] Tabiî bu arada insan da, abes ve başıboş olmadığının idrakine vardı.[34]
Her peygamber insanları inandırmak ve inanmayanların da bahanelerine meydan vermemek için bir kısım mucizelerle gelmiştir. Efendiler Efendisi ise, bütün peygamberlere ait mucizelerin hepsini getirmiş ve mukteda-yı küll olduğunu göstermiştir.
Evet, her ümmet kendi peygamberine ait nice mucizeleri ya bizzat gördü veya dinledi. Bizler de, Allah Resûlü’ne ait binlerce mucize dinledik. Ve Kur’ân gibi ebedî bir mucizeyi de her zaman görmekteyiz. Artık bundan böyle kimsenin itiraza hakkı yoktur. Allah (celle celâluhu), inanmamızı istediği hakikatleri her zaman desteklediği peygamberiyle gayet açık ve vâzıh bir şekilde gözler önüne sermiştir. Zaten bu da, onların gönderiliş gayelerinden biridir. Ayrıca önemli bir nokta da şudur: Cenâb-ı Hak, “Biz peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”[35] mânâsına وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً buyurmaktadır. Demek ki peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve kimsenin mazeretine bakılmadan herkesin hesabı sorulacaktır.
[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/253; İsrâ sûresi, 17/55.
[2] Buhârî, fedâilü’l-Kur’ân 14; megâzî 83; Müslim, selâm 51.
[3] Müslim, selâm 46; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/120.
[4] Zâriyât sûresi, 51/56.
[5] Enbiyâ sûresi, 21/25.
[6] Nahl sûresi, 16/36.
[7] Taberî, Câmiu’l-beyan, 24/33 vd.; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/449.
[8] Buhârî, merdâ 19; Müslim, zikr 10.
[9] اَلْأَنْبِيَاءُ إِخْوَةٌ لِعَلاَّتٍ أُمَّهَاتُهُمْ شَتّىَ وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ “Peygamberler baba bir kardeşlerdir. Anneleri ise muhteliftir. Dinleri birdir.” Yani, peygamberler dinin esasında (tevhid) ittifak hâlindedirler. Teferruatta ise birbirinden farklı şeyler getirmişlerdir. (Buhârî, enbiyâ 48; Müslim, fezâil 145).
[10] Ahzâb sûresi, 33/39.
[11] Mâide sûresi, 5/67.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/266–269; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/136… vd. Hâdisenin bazı kısımları için bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 7; Müslim, cihad 111.
[13] Tevbe sûresi, 9/32.
[14] Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/107.
[15] Ahzâb sûresi, 33/45.
[16] Hacc-ı Ekber: Ulemâdan bazılarına göre hacca, bazılarına göre ise umre ile haccın beraber yapılmasına denir. Halk arasında yanlış olarak Arafat’ın cumaya denk gelmesine denir ki, doğru değildir.
[17] Müslim, hac 147; Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 76, 84.
[18] En’âm sûresi, 6/90.
[19] Ahzâb sûresi, 33/21.
[20] Buhârî, fezâilu’l-ashab 1; Müslim, fezâilu’s-sahabe 208-209.
[21] Buhârî, fezâilu’l-ashab 1; Müslim, fezâilu’s-sahabe 210-216.
[22] Eski Ahit, Tesniye, Bâb: 33, Âyet: 3.
[23] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/83.
[24] Abdürrezzak, el-Musannef, 1/150; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/350.
[25] Kasas sûresi, 28/77.
[26] Duhâ sûresi, 93/11.
[27] Tekâsür sûresi, 102/8.
[28] Bezzâr, el-Müsned, 1/106, 196; Beyhakî, Şuabu’l-iman, 7/365; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 6/164.
[29] Örnek olarak bkz.: Müslim, eşribe 140-142.
[30] Nisâ sûresi, 4/165.
[31] Bkz.: Müslim, zühd 74; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/223.
[32] İsrâ sûresi, 17/44.
[33] كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ “Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitap ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.” (Bakara sûresi, 2/151) Ayrıca bkz.: Bakara sûresi, 2/129; Âl-i İmrân sûresi, 3/164; Cuma sûresi, 62/2 ve Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/202 (Hz. Cafer ile Necâşi arasında geçen konuşma.)
[34] Şu âyetler bu mevzuu ne güzel anlatmaktadır: أَيَحْسَبُ اْلإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâmet sûresi, 75/36). أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لاَ تُرْجَعُونَ “Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn sûresi, 23/115)
[35] İsrâ sûresi, 17/15.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Soru: Şüphe nedir ve bir kısım kimselerin endişe ettiği kadar korkulacak bir şey midir?
Cevap: Şüphe imanı peyderpey kemiren ve aheste aheste ölüme götüren korkunç bir hastalıktır. İnsan, inanç, düşünce ve tasavvurlarıyla kendini bu hastalığa kaptırdı mı artık hayati bütün fonksiyonlarıyla ruhi bütün melekeleriyle felç olmuş demektir.
Şüphe ve şüpheciliğin iki esasa ircaı mümkündür: 1- iradi olarak benimsenen, eskilerin (reybilik) ve (hisbanilik) dedikleri şüphecilik; 2- İç idrak ve dış müşahede muvazenesizliğinden; niyet ve nazar inhirafından; bilgide terkib kabiliyetine sahip bulunamayışından doğan diğer bir şüphecilik..
İkinci şık şüphecilik, hemen hemen her yerde üzerinde durduğumuz bir mevzudur ve kanaatimce izalesi de mümkündür. Birinci şık şüphecilik ise; o, bir mizaç inhirafı, bir cinnet ve bir marazdır. Bu kabil şüpheciler için (spinoza:) Hakiki reybi (şüpheci) nin vazifesi susup oturmaktır.” demişti. Keşke bu nasihati dinlemiş olsalardı; hiç olmazsa zararları başkalarına dokunmaz ve nefislerine münhasır kalırdı.
Vakıa şüphenin, bir de ilmi maksad ile şartlandırılmış ve muvakkat olanı vardır ki, o türlü şüpheye kimsenin diyeceği birşey yoktur. Ne var ki, bizim burada hastalık dediğimiz şüphe, (Dr. Paul Sollier) in de ifade ettiği gibi “halle iktiran etmeyen ve bir çözüme tabi tutulmayan şüphedir, böyle bir şüphe ise şuurumuza hakim olarak devam eder. Sonra bütün ahval-i ruhiyemizi baskı altına alır ve bütün zihni faaliyetlerimizi felce uğratır. “Bu hale gelmiş bir insan ruhu, binbir tereddüdün nokta-i mihrakiyesi olduğu gibi, binbir kararsızlığın iç içe kesişip durduğu karmaşık ve içinden çıkılmaz yollara benzer.
Şüphelerini aşamamış ve onlara söz dinletememiş bir insan için, bedeni iktidarsızlık, zihni ve ahlaki teşevvüş ve inhiraflar önüne geçilmez cebri hadiselerdendir.
Şüphe insanın tavırlarında katılık, rubunda sıkıntı ve beceriksizlik hasıl eder. Binaenaleyh şüpheci kimseler, bedene mütevakkıf işlerde hep kaçmak arzusu, yorgunluk getiren şeylere de nefret izhar ederler. Bu türlü iş görmeden yorulmuş tiplere. Psikiyatrinin koyacağı başka teşhisler ne kadar iddialı olursa olsun, bunlar hakkında iç yetmezliğin fonksiyonunu inkar etmek kabil olmayacaktır.
Şüphenin zihin üzerindeki tesirine gelince, bu maraza mübtela olanlar, devamlı ve ciddi zihni faaliyet gösteremezler. Az- çok dimağı uzun süre şüphe dalgalarıyla sarsılmış bir insanın salim düşünebilmesi bir hayli müşküldür.
Böylelerin en bariz yanları, dikkatlerinin za’fa ma’ruz kalması, zihinlerinin cevvaliyetini kaybetmesi ve hafızanın dumura uğraması gibi hallerdir. Artık, böyleleri için, herşey gitgide gayrimümkün bir şekle girer ve önlerine (olmazlardan) aşılmayan tepeler dikilir. Onların önünde birtek açık kapı ve yürünebilir bir yol vardır; oda başkalarını tenkid yolu. Bununla yaşar ve bununla varlıklarını sürdürürler.
Bir de şüphenin ahlakı baskı altında tutması bahis mevzudur ki; bana göre en tehlikelisi de budur. Arzu ve isteklerin: ihtisas ve temayüllerin; hülasa şahsiyetin en batını ve samimi esasını teşkil eden şeyler maruz kaldıkları sarsıntılar ve zıd dalgalanmalar, şüpheli insanların zihinlerinde meydana getirdikleri neticelerin bir aynını da ahlaki sahada meydana getirirler.
Hareketlerindeki beceriksizlik, sıkıntı ve harekete geçirici fakültelerinde (vaso rnoteurs) teşevvüşler hasıl olan kimselerde, ürkeklik, merdumgirizlik gibi şeyler baş gösterir. Böyleleri, eğlence ve zevk u safaya talip oldukları halde, herkesten kaçmak ve uzlet hayatı yaşamak isterler. Bu itibarla da bir türlü hüzün ve kederden kurtulamazlar. Hür bir fikirden mahrum, manevi mukavemet itibariyle de alabildiğine zayıftırlar.
Hele ileri safhadaki büyük şüphecilerde, bazen hiçbir şeyden müteessir olmama gibi camidlik (2) hükmettiği gibi, bazen tamamen alt-üst olan manevi şahsiyetleri itibariyle (toplum insanı) olma imkanını bütün bütün kaybederler.
Şüphe, içtimai neticesi itibariyle de diğerlerinden çok daha tehlikeli ve menfi yönden çok daha tesirlidir.
Eşya ve hadiselerin ba’zı ahvalinde şüpheye düşmüş bir kimse, gerek menfaatları, gerek vazifesi itibariyle gelecek adına ve ümitleri açısından emniyette sayılamaz. Mütereddid ve şüphelere mübtela olanların, mes’uliyet endişesiyle hareket etmenin gerekli olduğu yerde geri çekilmeleri veyahut hareket vaktini kaçırma gibi durumları o kadar çoktur ki, hemen hemen herkesin bildiği bir misal bulunabilir. Bilhassa ehemmiyetli ve büyük işlerde, siyaset ve harblerde, başı tutanların tereddüd ve şüpheleri milletleri ve orduları batırmaya yeter ve artar.
Aslında kendinden şüphe edenin başkalarına emniyet telkin etmesi de düşünülemez, zira kendinden şüphe edenin nasıl hareket edeceği belli değildir. Kendi hesabına hareket edemeyen, hiç başkaları hesabına hareket ve başkalarını tahrik edebilir mi? Her yeni şeyden korkan ve ona uymakta acze düşen birisinden maddi, manevi terakkiye yardım etme beklenebilir mi? Ma’mafi, şüphecilerin büyük bir kısmının (olduğu gibi) kalma eğiliminde olmalarına karşılık, az bir kısmında ileri gitme, hamle yapma gayretleri de görülmektedir.
Hasılı şüphecilerin ne düşüncelerinde ne de iş ve davranışlarında i’tidal ve muvazene yoktur. Onlar içinde, mevkilerini, mesleklerini, memuriyetlerini mes’uliyet korkusuyla terk eden o kadar çok kimse vardır ki,(maazallah) kritik bir dönemde bir millet ve bir devleti felç edebilir. Bunların atılganlıkları bir macera olduğu gibi, vehim uzantısı tedbirleri de bir humûdettir. (3)
Bazılarına göre bu hal bir iradesizlikten kaynaklanıyor gibi görünse bile aslında hiç de öyle değildir. Bana göre bu, metin ve seri karar verememeden, hayatla alakalı umum ahval ve hadiselerin bize ifade ettiği çeşitli çözüm yollarından birini tercih edememeden doğmaktadır. Hayatın başlarına açacağı müşkilat endişesiyle onun içine girmeden korkan nice (reybi)ler vardır ki evlenme çoluk çocuk sahibi olma gibi şeyler hep onların uzak kaldıkları meselelerdendir. Nice kadınlar vardır ki, bu mevzudaki tereddüdlerinden ötürü bütün bir hayat boyu bekâr kalmaya mahkum olmuşlardır. Böyle bir tavır ve hareketin neticesi ise tenasüle (4) ve nevin muhafazasına mani olacağından zararı gün gibi aşıkârdır.
Tereddüd ve tercih edememe keyfiyetiyle şüpheci olan atılgandan daha zararlı ve daha tehlikelidir. Hareket edenin yönlendirilmesi ve davranışlarının kanalize edilmesi gibi bir problemi olsa bile, hiç olmazsa o, hareket etmektedir. Şüpheciye gelince, onun hareketi durma, durması da hareket gibi bir garabet arzettiğinden ne hamlesine ne de geriye çekilmesine bel bağlama kar-ı akıl değildir.
Hele atılganlığındaki çılgınlığı cesaret, vehim ve korkaklık içindeki durumunu da i’tiyad ve tedbir sayıyorsa artık. 0, bu maraz-ı ruh haleti ile kendine bağlı olanları da mahveden bir veba halini almıştır.
Tehlike anında cepheyi terk eden nice idareci veya kumandanlar vardır ki, bütün bir milleti böyle bir reybiliğe kurban etmişlerdir. Açtıkları gediklerde sadece kendileri helak olsalardı ” dayansın ehli-kubur” demekle iktifa edecektik. Ne acı ki; bu birkaç şüpheci sergerdan, refakat ve maiyetlerindeki bir sürü zavallının felaketine sebebiyet vermektedirler.
Burada reybiliğin çeşitlerini, delilleriyle red ve cerhetmeye durumumuz musaid değildir. O’nu felsefe kitaplarında ki tenkidleriyle başbaşa bırakarak bir tek hususu belirtme de fayda mülahaza ediyoruz. Oda her teşebbüsün başında, aksine ihtimali olmayan bir iman ve o imandan kaynaklanan kararlılığa ve sönmeyen bir azme ihtiyaç olduğu keyfiyetidir. Bunların birinde şüphe ve tereddüt, diğerlerinin de te’sirini kırar ve akim bırakır.
Mükâfat ve cezaya kat’i inanç, tekâmül ray ve rotasında, ferd içinde cemaat içinde ilk şart ve en ehemmiyetli unsurdur. Bu inanç istikametinde teklif edilen yolu yaşamaya gelince, o, en akıllıca bir davranış ve en çarpıcı hamledir. Kanaat, tasavvur ve davranışlarındaki zikzaklar gulyebaniler ülkesine kabus ısmarlama gibi bir şeydir.
Modern reybilerden, milleti temsil makamında küfrünü izhar edecek kadar mertler olduğu gibi, menhus mahiyetini setredebilen felaketli günlerin mütereddidi namert firariler de vardır:
“Ben ki hepsinden iştibah ederim.
Kime sorsam diyor ki yok haberim.
Kim bilir belki hepsi vehmiyyat.
Belki aldanmak ihtiyac-ı hayat.
Kim bilir belki kepsi doğruda ben
Bîhaber kendi sevhi hissimden
Var yok bilmek istedim, yoku var
İştibah işte töhmetim, ne zarar…
Kim bilir belki aslımız toprak
Bunu bir muzdarib çamur yapmak
Hangi hain tesadüfün işi bu
Bunu bir Halik irtikab etmez
Halk eden mahveder harab etmez.
Zavallı Fikret.. Küfründeki gulüvvü (5) utandıracak, günümüzün ne ettiğini bilmeyen reybilerini görseydin, mir-i liva (6) saydığın tereddüt ve teşevvüşlerinin geriye kalışı karşısında tahammül edemeyecek ve kederinden ölecektin.
Ama yine de sen, şüpheci, bedbin ve karamsar düşüncelerinle tenasüh görmüş gibi, günümüzün şüphecilerinin içinde yaşıyorsun.
M.Fethullah Gülen Hocaefendi
(2) camidlik: Ruhsuzluk, sertli k, katılık, cansızlı k.
(3) Humudet: Sönüklük, donukluk.
(4) Tenasül :Türemek nesil yetiştirmek, üremek.
(5) Gulüv: Taşkınlık, ayaklanma.
(6) Mi r-i liva: Devlet bayrağı, sancağı.
Hakkımız kalmayacak Rabbim hesap soracak,
Can yakanın canını benim Rabbim yakacak,
İster sarayda yaşa istersen sürünerek,
İmtihan dolu hayat herkesin sonu toprak.
Emanete ihanet edenler hepsi ahmak,
Sana verilen canı veren zaten alacak,
Nedir bunca telaşın dünya fani kalan yok,
Masumların ahını şart oldu sana sormak.
Azgın denizleri aşılmaz o dağları,
Aşabilirsin belki bütün aşılmazları,
Nefsini aşamazsan hepsi de sana tuzak,
Herkesi tek tek bekler yine kendi mezarı.
Bir tepenin başına kuş gibi kurulursan,
Tepe taklak gidersin kuş gibi uçamazsan,
Kanatların bile yok günahın da çok ise,
Oyuncak eder seni nefis ile o şeytan.
Makama kananlar çok hele taife-yi nisa,
Perişan eder seni biraz iman olmazsa,
Bakışların bulanır başın da dönüverir,
Yuvarlanır gidersin seni tutan olmazsa.
Ak dediğin saraya kurulmak marifet mi,
Asıl olan yuttuğun lokmaların helal mi,
Mizanda sorulunca cevap verecek misin,
Kul hakkına girdin mi masumları ezdin mi.
Cehennem mi lüzumsuz yoksa cennet mi ucuz,
Gafletteki insanlar nebilerden korkusuz,
Kul hakkını yiyenler unutmasın Sırat’ı,
Burak’a binemeyen geçemez ki sorunsuz.
Önce nefsime yazdım sonra nefsi olana,
Nefine uymayanlar çıksın hele meydana,
Ben harama baknadım kul hakkı da yemedim,
Diyen bir yiğit varsa düşün onun ardına.
Hizmetten | Priştinalı Yusuf Demircioğlu
Cizlavet Kültür ve Sanat Platformu‘nun organize ettiği Avrupa’ya göç eden şairlerin buluşmasının ilki geçtiğimiz hafta sonu Berlin’de gerçekleşti.
Berlin’in sembol yerlerini ziyaret eden şairler ; Alman ile Türk yazarlardan ve şairlerden şiirler ,hatıralar okudular. Pazar akşamı da Zoom programı üzerinden canlı bir şiir dinletisi gerçekleştiren şairler, programa çeşitli engeller ve korona nedeniyle katılamayan dostları ile birlikte şiirler okudular.
Berlin’e gelen şairlere ev sahipliği yapan Cizlavet Platformu adına konuşan Gökhan Bozkuş:
“Gece ne kadar karanlık olursa olsun gündüzler uzak değildir. Şairleri susan toplumlar yok olmaya mahkumdur. Her dönem şairlerin söyleyecek sözleri olmuştur. Bugün bizleri bir araya getiren şey, söyleyecek sözlerimizin olmasıdır. Bu buluşma inanıyorum ki ileride yapılacak daha geniş katılımlı şiir buluşmalarının bir çekirdeği olacaktır. Bugün belki hicran ve özlem şiirleri yazılsa da umut sözcüğünü hiç terk etmedik. Bir gün gelecek vuslat şiirleri ile bütün dünyaya daha geniş bir organizasyonla haykıracağız. “ ifadelerini kullandı.

CİZLAVET KÜLTÜR VE SANAT PLATFORMU İNTERNET SAYFASINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ.
CİZLAVET KÜLTÜR VE SANAT PLATFORMU YOUTUBE SAYFASINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ.
1. RABBANÎLİK
Hiçbir peygamber, düşünüp taşınıp şöyle bir sistem ortaya koyayım, diyerek işe başlamamıştır ve başlamaz. Risalet mevzuunda doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak, insanlar içinden bir kimseyi peygamber yapmayı murad buyurur.. vakti ve zamanı gelince tamamen peygamberlik için yaratılmış bu seçkin insana, vazife, sorumluluk ve peygamberlik vazifesini duyurur, o da peygamberliğini ilan eder.
Her peygamber seviyesine göre, vahiyle gelir, vahiyle yaşar ve vahiy kesilince de gider. Bizim hayatiyetimizin devamı için hava, su, ekmek gibi temel maddeler ne ise, peygamber için de vahiy odur. Onlar âdeta, Allah’tan gelen “üns” esintileriyle beslenirler. Feyz-i akdes ve mukaddesten daima sabâ rüzgarı gibi bir şeyler eser gelir ve onlar da bu esintiler devam ettiği sürece insanların arasında kalmaya katlanırlar. O kesilince de Rabb’e doğru iştiyakla kanat çırpar ve ötelere uçacakları anı beklerler.
Onlar, bütün varlıklarıyla Rablerine teslim olmuşlardır. O neyi söylemelerini isterse ancak onu ve Rablerinin istediği ölçüde söylerler. Getirdikleri din, tamamen Allah (celle celâluhu) tarafından vaz’edildiği için onlar vazifelerinde rabbanîdirler ve böyle rabbanî bir vazifeyi yerine getirmekle mükelleftirler.
Vazifelerini yaparlarken de, muhataplarının kabul veya reddi onları bağlamaz ve alâkadar da etmez. Evet, onların vazifesi sadece tebliğ edip anlatmaktır. Muhaliflerin dedikleri, söyledikleri veya yaptıkları hiç umurlarında değildir. Davaları adına taviz vermeleri ise, kat’iyen düşünülemez. “Ay’ı bir omuzuma, Güneş’i diğer omuzuma koysalar, vallahi bu davadan vazgeçmem!”[1] onların umumî düsturudur.
2. HASBÎLİK
Peygamberler yaptıkları hizmet karşılığında maddî-mânevî hiçbir ücret beklemezler. Kur’ân-ı Kerim onların bu hususiyetlerini çeşitli vesilelerle ve muhtelif âyetlerde dile getirmiştir. Hepsinin sözündeki ortak ve odak nokta إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّٰهِ “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir.”[2] hakikatinde toplanmaktadır. Bizler, maddî olmasa da mânevî bir ücret bekleyebiliriz. Hâlbuki nebiler bunu da beklemezler ve bütün yaptıklarını Cenâb-ı Hakk’ın emri olması zaviyesinden değerlendirerek yaparlar. Farzımuhal, neticede Cehennem’in alevlerinde yanacak dahi olsalar, yine onların düşüncelerindeki berraklık bulanmaz ve hep vazifelerini yapmayı düşünürler…
Peygamberler maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunan insanlardır ve bu mevzuda zirve varlıklardır.. Cennet sevdası da Cehennem korkusu da değildir onlara bu çetin ve zorlu vazifeyi yaptıran, bu zorlardan zor hizmeti gördüren.. sadece ve sadece Rabb’in rızasını kazanabilmektir.
Her peygamber hasbîdir. Ancak hasbîlikte doruk nokta Nebiler Sultanı’na aittir. Doğduğu zaman “Ümmetî!” demiş, mahşerde de “Ummetî, ümmetî!” diyecektir.[3] Bu nasıl hasbîliktir ki, Cennet kapıları ardına kadar açılıp O’nun teşrifini beklerken O, ümmetini de oraya götürebilmek için mahşerin en bunaltıcı anlarını Cennet’e tercih edebilmektedir. Ve yine bu nasıl bir hasbîliktir ki, sadece sıhriyet ve kurbiyet itibarıyla kendine yakın olanları değil; en mücrimi de dahil, bütün ümmetini toptan istemektedir.
Evet onların ruh menfezleri sadece bir noktaya açıktır: Allah’ın (celle celâluhu) rızasına.. bundan başka her şeye onlar kapılarını sürgülemiş ve sürmelemişlerdir.
Bilhassa günümüzde, peygamberliğe ait bir vazife olan tebliğ ve irşad vazifesini omuzlayanların bu noktaya çok iyi dikkat etmeleri ve bu mevzuda çok hassas davranmaları gerekmektedir. Çünkü sözün tesiri, belâgat ve fesâhatında değil, samimî olmasında saklıdır. Bu ise hasbîliği gerektirmektedir.
Bu mânâya işaret içindir ki, Kur’ân-ı Kerim’de:
اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُم مُهْتَدُونَ “Sizden ücret istemeyen kimselere tâbi olun, onlar hidayete ermiş kimselerdir.”[4] denilmektedir.
Evet, onlar hidayet semalarında pervaz edip uçarken, siz de onlara tâbi olun. Çünkü sizden dünyalık namına bir şey talep edip istemiyorlar. Uyup arkasından gideceğiniz insanları iyice düşünüp tartın ve öyle insanlara tâbi olun ki, gece ve gündüzleri, hep hizmet aşkıyla dolu olsun. O, gelecek neslin zafer arabalarının geçeceği yolları hazırlamayı, o dönemin debdebeli ve muhteşem günlerini idrak edip kavuşmaya tercih etsin. Ve onun hasbîlikle yoğrulmuş gönül dünyasına, bu kadar masum bir isteğin gölgesi dahi düşmesin. İşte kendinize böyle önder ve liderler seçin ve onların ardından gidin!
Allah Resûlü hasbî idi. Hayatı boyunca karnını arpa ekmeği ile dahi doyurmamıştı. Bazen günler, haftalar ve aylar geçerdi de, O’nun saadet dolu hanesinde yemek pişirmek için ne bir ocak yanar ne de bir tas çorba kaynardı.[5]
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün yanına gittim. Namazı oturarak kılıyordu. Namazını tamamlayınca sordum: Yâ Resûlallah hasta mısınız?
– Hayır, açlık.. yâ Ebâ Hüreyre, dedi.
Ağlamaya başladım. Kâinat kendisi için yaratılmış, Allah’ın en sevgilisi açlık ve gıdasızlık sebebiyle ayağa kalkacak gücü olmadığından namazını oturarak kılıyordu. Benim ağladığımı görünce teselli etti.
– Ağlama yâ Ebâ Hüreyre! Bu dünyada açlık ızdırabını çeken, diğer tarafta Allah’ın azabından emin olacaktır.[6]
Ensardan bir kadın kendisine döşek gibi bir şey getirmiş ve Hz. Âişe Validemiz de (radıyallâhu anhâ) onu Allah Resûlü’nün her zaman üzerinde istirahat buyurduğu hasırın üzerine sermişti. Geldiğinde bu manzarayı gören Allah Resûlü, ne olduğunu sormuş ve aldığı cevap üzerine de şöyle buyurmuştu:
– Âişe! Onu derhal geriye teslim et. Allah’a yemin ederim ki, eğer istese ve arzu etseydim, Allah benim sağımda ve solumda, altından ve gümüşten dağlar yürütürdü; fakat ben istemiyorum.[7]
Evet O, eğer isteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi; ama istemiyordu. Bir gün bir melek geldi ve Allah’tan (celle celâluhu) selâm getirdi, sonra da sordu: “Yâ Resûlallah, Cenâb-ı Hakk’ın selâmı var, soruyor: Bir melik peygamber mi olmak istersin, yoksa bir kul peygamber mi?”
Cibril imdada yetişir: تَوَاضَعْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Yâ Resûlallah (Rabbine karşı) mütevazi ol!” Ve Allah Resûlü tercihini yapar: “(Bir gün aç kalıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden) bir kul peygamber olmayı isterim.”[8]
Oturur, köle ve hizmetçilerle beraber yemek yerdi. Bir kadın bu manzarayı görünce: “Oturmuş da köle gibi yemek yiyor.” dedi. Kâinatın Efendisi cevap verdi: “Benden güzel köle mi olur! Ben Allah’ın kölesiyim.”[9]
Allah Resûlü’nün bütün hayatı hasbîlik tablolarıyla doludur. Şimdilik misallerin tafsilatını, O’nun hayat-ı seniyyesini konu alan binlerce kitaba havale ediyoruz. Evet, O başta olmak üzere ve bütün nebiler hasbî olarak yaşamışlar, yaptıkları hizmet mukabilinde ne dünya ne de ahiret namına hiçbir talepte bulunmamışlardır. Onun içindir ki sözleri müessir olmuştur. Öyle ise, sözlerinin iksir-misal tesirli olmasını isteyenler, evvelâ hizmetleri karşılığında kimseden hiçbir şey istememeyi öğrenmeliler…
3. İHLÂS
İhlâs, yapılan her şeyi Allah (celle celâluhu) için yapma ve yapılmayanı da yine Allah için yapmama, demektir. Peygamberler, daha işin başında işte böyle bir ihlâsa erdirilmiş şahsiyetlerdir. Gerçi çalışıp çabalama ile insan, ihlâsta bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, diğer insanların varabileceği son nokta, nebiler için sadece bir başlangıç noktasıdır. Onlar, âdeta ihlâsın özü hâline gelmiş ve muhlasînden kılınmışlardır. Kur’ân-ı Kerim onların bu hususiyetini bazı peygamberlerde müşahhaslaştırarak şu şekilde anlatır: وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى إِنَّه كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِيًّ “Kitab’da Musa’yı da an! Gerçekten o, ihlâsa erdirilmiş, bir resûl ve bir peygamberdi.”[10]
Ve Hz. Yusuf için إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ “…Şüphesiz o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandır.”[11]
Ve Allah Resûlü’nün şahsında ümmetine şöyle sesleniyor: إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ “Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik, (o hâlde sen de) dini O’na has kılarak Allah’a kulluk et!”[12]
Yine Allah (celle celâluhu), Habibini şöyle konuşturuyor:
قُلِ اللّٰهَ أَعْبُدُ مُخْلِصاً لَهُ دِينِي “De ki: Ben dinimi sadece O’na has kılarak Allah’a kulluk ederim.”[13]
Kulluğun sebebi, Allah’ın emridir; neticesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızasıdır; meyve ve semeresi ise Rabb’in ahirette verecekleridir. Kulluk bütün bir hayatı içine alır ve mü’minin bütün davranışlarında bir şuur ve iz’an olarak kendisini hissettirir.
Asrımızın büyük mütefekkiri: “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O’nun rızası dairesinde hareket ediniz.”[14] derken ihlâsın hem tarifini yapmakta hem de ehemmiyetini dile getirmektedir.
İhlâs, insanın dosdoğru ve müstakîm olmasının adıdır. İhlâslı insanın hayatında zikzaklar yoktur. Ruhanî seyri hep yukarıya doğru ve dimdiktir. Onun içindir ki, onlar işe başladıkları günkü mahviyetlerini, zirvelere çıktıkları zaman da koruyup muhafaza edebilmişlerdir. Ancak onlar ne kadar azdır!.
İnsanlık tarihinde, bu ufkun zirvesinde sadece bir insan vardır; o da Allah Resûlü’dür. Nasıl olmasın ki, davasını ilk yaymaya başladığı günkü tavrıyla Mekke’yi fethettiği gün arasında mahviyet ve tevazu bakımından zerre kadar değişme göstermemiştir.
Mekke sulhle alınmıştır. Münferit bir iki hâdise olsa bile, bunu umuma teşmil etmek doğru değildir. İki Cihan Serveri, senelerce evvel çıkarıldığı bu mübarek yere girerken fatih bir kumandan edasıyla girmiyordu. O gün merkûba binmiş ve başını o kadar eğmişti ki, mübarek başı neredeyse eğerin kaşına değecekti.[15]
O, Medine’de bulunduğu devre içinde de tavrını hiç değiştirmemişti. Sahabe, O içeriye girdiğinde ayağa kalkardı.. kalkmalıydılar da. Hatta O girdiğinde cenazeler dahi kabirlerinden fırlayıp, O’na ihtiram etmeliydiler.. O bütün bunlara fazlasıyla lâyıktı. Ancak kendisi, sahabenin böyle ayağa kalkmasından ciddî rahatsızlık duyar ve her defasında:
لاَ تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ اْلأَعَاجِمُ “Acemlerin (büyüklerine) ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın!”[16] der ve tekdîr ederdi.
Evet O, kudsî vazifeye nasıl başladıysa, öyle de bitirdi.. O’nun hayatı âdeta bir mûsıkî âhengi içinde geçmişti. Başladığı işi başladığı perdede bitiriyordu ve bu çok üstün muvaffakiyet demekti. Hatta O, bir yönüyle bu ilâhî mûsıkîye pestle başlamış ve neticede arz u semayı velveleye verecek tize ulaşmıştı.
O, bütün hayatı boyunca dini Allah’a tahsis ederek sadece O’na kulluk yaptı.. gönlü sadece O’nun mârifetiyle doldu-taştı.. gözü her yerde O’nun âsârını süzüp durdu.. bütün duyguları O’ndan gelen mânevî zevklerle coştu ve köpürdü.. O, Hakk’a uyanmış, hakikate yelken açmış ve doyma bilmeyen bir iştiha ile hep “Allah” deyip dolaşmıştı. Çünkü O, bir ihlâs insanıydı…
O’ndaki ihsan şuuru da buna ayrı bir buud teşkil ediyordu. Çünkü bizzat O’nun tarifi içinde ihsan, Allah’ı görüyor gibi kulluk yapmaktı.[17] Meseleyi bir teşbihle anlatacak olursak, başkası kıbleye dönüp namaz kılarken, O, namazını Kâbe’nin içinde kılıyordu.
4. MEV’İZE-İ HASENE (GÜZEL ÖĞÜT)
Peygamberler, davalarını neşrederken kat’iyen diyalektiğe girmezler. Onlar insanlara “mev’ize-i hasene” ve “hikmet”le yaklaşırlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Efendimiz’e şöyle ifade edilmektedir:
اُدْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ“Sen Rabb’inin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”[18]
Onlara eşyanın hikmetini, hilkatteki esrarı yumuşak bir şekilde ve inandırıcı bir üslûpla anlat! Yani hissiyatlarını rencide etmeden, kalb ve kafalarını doyurmaya gayret et!
Peygamberler demagoji, diyalektik ve felsefî üslûba hiç mi hiç iltifat etmemişlerdir. Zira, ne dün ne de bugün, demagojiye açık birkaç ahmak istisna edilecek olursa, bu yolla kimseye bir şey anlatılamamıştır. Zaten Cenâb-ı Hak da onları bu türlü abes şeylerle meşgul etmek istememiştir. Onların vazifesi hikmetle ve “mev’ize-i hasene” ile dine ait meseleleri neşredip yaymaktan ibarettir.
İnsan sadece bir zihin ve kafadan ibaret değildir; onun bir de kalbi, ruhu, sırrı, hafîsi, ahfâsı vardır ve bunların hepsi de tatmin ister, tatmin beklerler. İşte nebiler, insanları bütün bu yönleriyle ele alır ve mesajlarını takdim ederken de onları bütün havâslarıyla ikna ve tatmin ederler. İnsana ait hiçbir hususiyet boş bırakılmadan yapılan böyle bir tebliğin neticesi ise, bütün tereddütleri zail olarak muhatabın imandaki vahdete ulaştırılmasıdır ki, bu da insanın varoluş gayesidir.
Onların ders halkasında yetişenlerde bir başka yakîn hâsıl olur. Onların huzurunda, bu âleme bakan gözlerinin yanında kalb gözlerinin kapakçıkları da açılır ve başkasının görmediği, bilemediği meseleler artık, onlar için ayân olur. Gayrı bütün dünya tereddüt ve şüphe ile dolup taşsa, ihtimal onlar sadece bunlara müstehzi bir eda ile güler geçerler. Zira onların vicdanlarında hâsıl olan mârifet peteğine hiçbir şüphe sineği konamaz…
Allah (celle celâluhu), onların bildiği biri, bin yapar, bildiklerine bereket katar ve onlara bilmediklerini de öğretir.[19] Semadan gelen ilham esintileri onların kalblerini âdeta bir sema hâline getirir.. ve onlar bu bildiklerini harfiyen tatbik etmekle, semaya doğru yükselen “kelime-i tayyibe” merkûbunu bulur ve yükseldikçe yükselir.[20]
Hatta onların arasında, Hz. Ali (radıyallâhu anh) gibi öyleleri yetişir ki, “Perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek.” [21] der ve sır kapılarını aralarlar. Yani, “Gayb perdesi kalksa, ben neticede görmem gerekli olan her şeyi görsem, şu anda inandığımdan fazla bir mârifet ufkuna ulaşacağıma ihtimal vermiyorum; zira yakînim o ki, ben gaybe imanın doruğundayım.”
Hz. Ali (radıyallâhu anh) gibi bir insanda bu söz, “tahdis-i nimet” makamında söylenmiş bir sözdür. Allah Resûlü, Hakk’ın takdiriyle kıyamete kadar gelecek velilerin babası olarak onu ilân buyurmuştur. Onu, saadet hücresine almış, kadınların en güzeli, en incesi, en zarifi, en endamlısı, hurileri geride bırakacak, o nübüvvet bahçesinin çiçeği Hz. Fatıma Anamızla evlendirmiş ve bu kutlu evlilikten de bir güzelle bir de güzelcik, yani Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dünyaya gelmiş. Ayrıca bütün veliler ve veliler içinde de kutuplar hep bu menbadan fışkırıp çıkmış…
Evet, Hz. Ali böyle olduğu gibi, onunla devam eden altın silsilenin hemen hemen her bir halkası da, bu şuuru temsilin birer kahramanı olmuştur.
Evet, bu şuur, iman ve islâmın neticesinde ihsan sırrına erenlerde gelişir.. ve onlar daha dünyada iken: فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ “Senden perdeyi kaldırdık, bugün artık gözün keskindir.”[22]hitabına mazhar olurlar. Batılının entüisyon dediği bu hâl, insanın vicdanında varlığını hissettirmeye başladı mı artık dış dünya susar ve iç sezişlerin çığıltıları benliği sarar; derken ruh-efzâ bir hâl olur. Çünkü Mârifet Sultanı gönül tahtına oturmuştur. O’nu dışarılarda aramaya ne gerek var..?
İşte tilmizlerini bu duygu ve düşünceye yükselten Nebi, metot olarak hep en şümullü mânâsıyla mev’ize-i haseneyi esas almış ve irşad binasını da bu temel üstüne kurmuştur.
Bizim bu babda söylemeye çalıştığımız hususları şu âyet, en veciz ve en mucizevî bir üslûpla dile getirmektedir: كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ“Nitekim, kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti getirip bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.”[23]
İki Cihan Serveri’nin bu mevzudaki hassasiyet ve metodunu çeşitli vesilelerle arz edip misalleştirdiğimizden burada daha fazla bir şey söylemeyi zait görüyoruz. Yine de bir iki cümle ile hulâsa edecek olursak, şöyle demek mümkündür:
O, her zaman muhatabın durum ve seviyesine göre, onun aklını, kalbini, vicdanını doyuracak şekilde, eksik ve fazladan müberra olarak, hikmet çerçevesinde bir usûl ve üslûpla hitap ederdi ki, ekseriyetle O’nu dinleyip de huzurdan ayrılanlar, iman ve itminan elde etmiş olarak ayrılırlardı. Velid b. Muğire ve Utbe b. Rebia gibi bazıları, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylediklerinin hak olduğunu kabullenmekle beraber, gurur ve kibirlerinin esiri olmuş, inanamamış; bazıları da korkularının kurbanı olmuş, inkârda kalmıştır ki, aslında bu da tamamen alıcı durumunda olanlara ait kusurlardandır. Bazen de, Şair A’şâ gibi her şeyi kabul etmekle beraber, eski alışkanlıklarını terk edemeyip mehil isteyenler vardı ki, eğer hidayete ermeden ölmüşlerse, bu, onlara ait kaza ve kaderin, daha önceden sebkat etmesiyle izah edilmelidir. Bunların hiçbirinde Allah Resûlü’ne râci bir eksiklik ve kusur yoktur ve olamaz da!
5. TEVHİDE ÇAĞRI
Kur’ân-ı Kerim’de birçok peygamberin kavmine hitabında, bu nokta ele alınarak şöyle denmektedir: يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka ilâh yoktur.”[24]
Her peygamberin davası bu yüce hakikatle başlar ve onunla noktalanır.
Birbirinden ayrı zaman ve mekânlarda gelen bu mümtaz şahsiyetlerin böyle bir noktada ittifakları ve hep aynı hakikatleri haykırmaları, hiçbir şüphe ve tereddüt bırakmaz ki, bunlar kendilerine ait fikir ve düşünceleri değil, Rabbilerinden aldıkları mesajları tebliğ etmektedirler. Zira aynı meselede ayrı ayrı istidat ve kabiliyetteki insanların, hem de çeşitli yer ve zamanlarda yaşamalarına rağmen ittifak etmeleri aklen mümkün değildir. Siz, aynı ekole mensup bir kısım felsefî akımların, hem de aynı zaman dilimi içinde yaşayanları arasında dahi, çok küçük ve basit meselelerde, pek çok ihtilaf ve farklılıklara şahit olursunuz.
İşte, beşerî düşünce ve mülâhaza kaynaklı cereyanlardaki bu ihtilaf.. ve ilâhî vahiyle serfiraz zatların sundukları sistemlerdeki bu ittifak, öncekilerin heva ve heves kaynaklı, ikincilerin de hidayet edalı olduğunu göstermektedir. Evet, bunlardaki söz birliği ve hepsinin tevhid hakikatiyle gelmesi de yine o müesseseye ait bir hususiyettir. Onun içindir ki Allah Resûlü:
أَفْضَلُ مَا قُلْتُ أَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِي: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ“Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin söylediği en faziletli söz: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerike leh’ mânâsına gelen sözdür.” buyurmuşlardır.[25]
[1] Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/101; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 1/545.
[2] Bkz.: Tevbe sûresi, 10/72; Hud sûresi, 11/29; Sebe sûresi, 34/47.
[3] Buhârî, tevhid 36; Müslim, iman 326-327.
[4] Yâsîn sûresi, 36/21.
[5] Buhârî, hibe 1; rikâk 17; Müslim, zühd 28-36.
[6] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 7/109; 8/42-43.
[7] İbn Ebî Âsım, Kitabu’z-zühd, s. 14; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 6/141; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 2/173.
[8] İbnü’l-Mübarek, ez-Zühd, s. 264-265; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/231; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/171; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/288, 12/348; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/48-49; Şuabü’l-iman, 1/177; 2/167; 5/107; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 9/19-20.
[9] Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 8/200.
[10] Meryem sûresi, 19/51.
[11] Yusuf sûresi, 12/24.
[12] Zümer sûresi, 39/2.
[13] Zümer sûresi, 39/14.
[14] Bediüzzaman, Sözler, 1.Söz.
[15] Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 6/120.
[16] Ebû Dâvûd, edeb 152; İbn Mâce, dua 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/253.
[17] Buhârî, iman 37; Müslim, iman 5, 7.
[18] Nahl sûresi, 16/125.
[19] مَنْ عَمِلَ بِمَا يَعْلَمُ وَرَّثَهُ اللّٰهُ عِلْمَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini ihsan eder.” mealinde bir hadise işaret edilmektedir. (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 10/15).
[20] اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “Güzel sözler O’na çıkar, salih amel de onu yükseltir.” (Fâtır sûresi, 35/10).
[21] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 10/203; Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa, s.193.
[22] Kâf sûresi, 50/22.
[23] Bakara sûresi, 2/151.
[24] A’râf sûresi, 7/59, 65, 73, 85; Hud sûresi, 11/50, 61, 84; Mü’minûn sûresi, 23/23, 32.
[25] Tirmizî, daavât 122; Muvatta, Kur’ân 32; hac 246. (Lafız Muvatta’a ait)
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Dov Beliak:Hizmet Hareketi’nin çok ciddi bir yanı olduğunun da farkındayım
“Hizmet Hareketi’nin çok ciddi bir yanı olduğunun da farkındayım, ama bir kulak verecek olursanız, Hizmet’ten bir insan ile karşılaştığınızda duyacağınız ilk şeyin, “Bir çay alır mısın? Baklavaya ne dersin? İnsan insana bir ilişki kuralım,” olduğunu göreceksiniz. Onlarla diyaloğumun önemli bir parçasını oluşturuyor bu muhabbet.”
“Açıklık, dinî bir açıklık ve insanlara karşı duyulan ilgi sayesinde, İslam ve özellikle de Hizmet Hareketi, Batı toplumlarında hakim olan negatif imajları düzeltme noktasında olumlu bir katkıda bulunabiliyor.”
….
“Bu isim başlı başına, “Kimse Yok Mu? Dinleyen Biri Var Mı? Umurunda olan Biri Var mı?” derken, her dindar kişinin yapması gereken ciddi bir nefis muhasebesidir. Retorik bir söylem değildir bu; kişinin kendine sorması gereken, “Fakir insanların sesine kulak veriyor muyum? Benden daha az imkanlara sahip olan kimselerin sesine kulak veriyor muyum?” sorusudur.”
“Sayın Gulen, öğrettiği şeylere dair sorgulamalara maruz kalan ya da olayları manipüle edebileceğine inanan siyasetçilerin hedefine aldığı ilk insan değildir. Dolayısıyla, bu sorgulamalar karşısında insanların onurlu bir şekilde dimdik durması beni çok etkiledi. Bunu yapabilmek kolay bir şey değildir.”
Haim Dov Beliak kimdir?
Rabbi Haim Beliak, Polonya Musevi Yenilenmesi Dostları Merkezi’nin Yöneticisidir. Yetişkin Yahudiler için İbranice dersleri veren “HaMifgash” Derneği’nin kurucusu ve dini lideridir.
Claremont Okulları’nda vaiz ve haham olarak 19 yıl görev yaptı.
Kaynak:Spectra Media TV |