Kedinin Hakkını Soran Yüce Allah Yüzbinlerce Masumun Hakkını Hiç Sormaz mı? | Prof.Dr.Muhittin Akgül
Ümmü Hakîm, Nebevî Huzurda
Ebû Süfyân’ın hanımı Hind ile birlikte Safâ Tepesi’ne gelip de bey’at eden kadınlardan birisi de Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin hanımı Ümmü Hakîm idi. O güne kadar hep küfre merkez olmuş Ebû Cehil evinin kin ve nefretini soluklamış, her adımı Müslümanlığın aleyhinde cereyan eden bir cepheleşmenin tarafı olmuştu. Ancak akışın mecraını bulduğu bugün, eltisi Cüveyriye ile birlikte o da gelmiş ve Resûlullah’ın huzurunda o da kelime-i tevhidi söyleyerek Müslüman olmuştu. Yalnız bir sıkıntısı vardı; o güne kadar çok adam öldürüp zulmeden kocası İkrime hakkında “ölüm” kararı vardı! Zaten İkrime de suyun akışına güç yetiremeyeceğini anlayınca pes etmiş, karşı koyma düşüncesinden vazgeçmiş ve canını kurtarmak için Yemen’e kaçmıştı.
Huzurun tarifi imkansız atmosferiyle ilk defa tanışan ve bunca zamandan sonra kendini kurtaran Ümmü Hakîm’i (radıyallahu anhâ) şimdi yeni bir telaş almıştı; acaba, kocası İkrime’yi de kurtarma imkanı yok muydu? Huzurda görüp duyduğu atmosfer de onu cesaretlendirmişti; Safâ Tepesi’nde kaldığı bu kısa zaman içinde, düne kadar duyduğu her şeyin kocaman bir “yalan” olduğunu fark etmiş ve aynı yalanların kurbanı olarak kaçan kocasını kurtarmanın telaşına düşmüştü! Zaten o gün, kendisini kurtaran, başkasını kurtarmaya adıyordu ve büyük bir vefa örneği sergileyerek o da öyle yaptı; bugüne kadar aynı yastığa baş koyduğu kocası İkrime’nin de elinden tutabilmek için bu fırsatı değerlendirdi ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Amca oğlum İkrime, Senden korkup terk-i diyâr etti ve kendini sahile doğru, Yemen tarafına attı; Senin onu öldürteceğini sanıyor; ona da emân verir misin, yâ Resûlallah?”
Onu da Allah Resûlü’nün gemisine alıp ebedi hayata beraber yürümek istediği her hâlinden belliydi. Hâlbuki o gün, “Bu kadar adamı öldürmeseydi?”, “Kaçmasaydı!” veya “Kadın başıma onun için ben ne yapabilirim ki?” deseydi onu kimse ayıplamazdı. Zira yerden göğe kadar haklıydı! Çünkü o günün şartlarında, bir kadının evinden dışarı çıkması, tehlikeyle burun buruna gelmesi demekti. Hele, bir kadın için şehirler arası yolculuğu, o gün hiç kimse aklından geçiremezdi; erkekler bile tek başlarına yola çıkamaz, yola tuzak kuran eşkıyaya yem olurdu! Ancak bu kadın, her şeyi göze almış ve şimdi Resûlullah’tan, kaçan kocası İkrime için emân dileniyordu!
İslâm adına ne öğrenmiş, hangi âyet veya hadîsi talim etmişti? Resûlullah ile kaç dakikalık muârefesi olmuştu? İlmi de yoktu! Hatta, henüz Kur’ân’ın kapağını bile kaldırmamıştı! Demek ki bilmek başka, yaşamak ise bambaşka bir şeydi ve o, henüz sâiklerini bilemediği bir heyecan yaşıyordu. Şahit olduğu da bundan başkası değildi; ortada Ebû Cehil’in gelini ve Hâris İbn-i Hişâm’ın kızı Ümmü Hakîm ile oğlu İkrime dahil herkese sinesini açan bir Hakikat Güneşi duruyordu! Kimseye, “Canı Cehennem’e!” dememiş, hatta herkesi Cennet’e davet ederken, “Cehennem’in canı Cehennem’e!” yaklaşımı sergiliyordu!
İşte, bu atmosferin sıcaklığını fark eden Ümmü Hakîm, bu sinede, ebedî kaybedişe doğru yelken açan kocasına da yer olduğunu görmüş ve Habîbullah’tan, İkrime için de emân istemişti. Zaten affetmek için vesile arayan Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), bu samimi talep karşısında ona döndü ve “O da emindir!” deyiverdi!
Ümmü Hakim, İkrime’nin Peşinde
Tam, tahmin ettiği gibiydi ve bir anda dünyalar onun oluverdi! Şimdi onu, kocasını da bu Şefkat’le tanıştıracak olmanın heyecanı sarmıştı ve hiç vakit kaybetmeden yola koyuldu. Akla ziyan badirelerle dolu bu yolculuk esnasında, bir nebze olsun güven verir düşüncesiyle yanına Bizans asıllı uşağını da almıştı; kaçan kocasının peşinden Yemen’e, onu geri getirmek için gidiyordu!
Çeşit çeşit bâdireler atlatsa, yürümekten ayakları şişip yorgunluktan bitkin düşse de azminden bir şey kaybetmemiş ve canını dişine takarak Tihâme sahillerine kadar gelmiş, kocasının izini arıyordu! Derken, gösterilen yerde uzaktan fark ettiği şahsın, kocası İkrime olduğunu anlaması uzun sürmedi. Kendisinden önce sesini ona ulaştırmış, “Ben geldim!” dercesine İkrime’ye el sallamaya başlamıştı; hanımı Ümmü Hakîm, İkrime’nin peşinden Yemen’e kadar gelmişti!
İkrime’nin karanlık dünyasında şimşek üstüne şimşek çakıyordu; bu kadının burada ne işi vardı? Üstelik kadın başına buraya nasıl ve kiminle gelmişti? Ayrıca niye gelmiş olabilirdi ki? Acaba, o da mı kaçmıştı? Korku-telaş içinde gidip gelen dünyasında tufanlar kopuyordu; aklına o kadar soru üşüşmüştü ki hiçbirisine cevap bulamıyor ve hanımının buralara kadar gelişine bir anlam veremiyordu. Önce ne diyeceğini bilemediğini ifade eden nazarlarla uzaktan süzdü onu. “Senin buralarda ne işin var?” dercesine bakıyordu. Kendisini şaşkınlıkla süzen kocasına şefkat dolu bir tonla, “Ey amca oğlu!” diye seslendi Ümmü Hakîm. Sonra da şunları söyledi:
“Ben, insanların en iyiliksever olanının, hilm ü silmi zirvede temsil eden ve insanlar arasında en fazla başkasına yardımcı olmaya çalışan birisinin yanından geliyorum; sakın kendini helâk etme!”
Hanımı Ümmü Hakîm olduğundan emin olduğu bu kadın, hiç alışık olmadığı şeyler söylüyordu! “Ne diyor bu kadın?” dercesine ona bakarken, şefkatle kocasına yönelen Ümmü Hakîm, “Senin için ben, Resûlullah’tan emân diledim; O da (sallallahu aleyhi ve sellem), güvence verdi ve seni de affettiğini söyledi!”
Nutku tutulmuştu İkrime’nin; “Resûlullah” dediğine göre hanımı da Müslüman olmuştu. Hoş, zaten başka türlü buralara kadar aklı başında hiç bir kadın gelmezdi, gelemezdi! Bir de söyledikleri… Aman Allah’ım; ne büyüklük, ne ululuktu bu! İlk günden bu yana, babasının başını çektiği her türlü şirretliğe, daha sonra da kendisinin yürüttüğü akla hayale gelmez kötülüklere rağmen şimdi O (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün bunları yapanları affettiğini söylüyor, onları da sinesine almaya hazırlanıyordu! Böyle bir âlicenaplığı kim gösterebilirdi ki?
Demek ki affetmişti! Bir aralık aklına kayıktaki muhasebe geldi; sahilden karşıya geçerken bindiği kayık fırtınaya kapılmış ve batma tehlikesi geçirmişti. Dağlarvârî dalgaları kayığı yutmak üzereydi. Ölüm endişesiyle başını kurtarmak için çıktığı yolda can derdine düştüğü bu demlerde çareyi Lât ve Uzzâ’ya sığınmada bulunca kayığın sahibi ona kızmış ve “Sakın ihlâstan ayrılmayın!” demişti. “Çünkü sizin zikrettiğiniz bu ilahların bugün, ne size ne de bir başkasına faydası olabilir!”
Fırtına ve dalgalarla birlikte Mekke ile Yemen arasında gidip geldiği bu demlerde kayığın sahibine, “Peki, öyleyse ne diyeyim?” diye sorduğunda da “Lâ ilâhe illallah!” cevabını almış ve canı sıkılmış, “İyi de ben, zaten bundan kaçıp da buraya geldim!” diye tepki göstermişti. Bindiği kayık batmak üzereyken o gün, şefkatinden medet umduğu Muhammedü’l-Emîn, Ebû Cehil’in oğlu ve Benî Mahzûm’un yeni lideri İkrime’yi Yemen’de bulmuş, şefkat iklimine davet ediyordu!
Kaçtığı günden bu yana âdeta her şey onu aynı noktaya davet ediyordu ve tabiî olarak her davet, dünyasında fırtınaların kopmasına sebebiyet vermiş ve iç âleminde bir değişim başlamıştı! Hanımı Ümmü Hakîm’in bu fedâkarlığı ise bamtelini titreten en tesirli dokunuştu! Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu! Canını kurtarmak için “fetih”ten kaçan İkrime, derûnunda bir fetih yaşıyordu!
Hiç kimsenin katlanmayacağı bu fedakarlığı yapan hanımına uzun uzadıya baktı; “İşte, saâdet bu!” dercesine süzüyordu Ümmü Hakîm’i. Kendisi için buralara kadar gelişine bir türlü akıl erdiremediği hanımına, “Bunu, gerçekten yaptın mı?” diye sordu. “Evet!” diyordu metânetle Ümmü Hakîm. “Evet, O’nunla ben konuştum ve senin için emân istedim!”
İşlerin yolunda gittiği dönemlerde herkes yakında durur, yardım etmeye çalışırdı; gerçek babayiğitler ise ancak böylesine kritik noktalarda kendini gösterir ve gereken adımı atmaktan çekinmez, hatta bunu yaparken de nice tehlikelere göğüs gererlerdi! Böylesine samimi bir yüreğe kayıtsız kalınır mıydı hiç?
Bu arada Ümmü Hakîm, Mekke’de olup bitenleri anlatıyordu ona; ışığa koşan kelebekler gibi insanların, Kâbe’ye yönelişlerinden, Mekke’de tecelli eden engin hoşgörü ve şefkat meltemlerinden, kendisi gibi kaçıp da yolunu kaybettirmek isteyenlerin bile geri geldiklerinde el üstünde tutulduklarından bahisler açtı; yalvaran bir ses tonuyla, kocası İkrime’nin de Mekke’ye dönmesini istiyordu! Herkese şefkatle muamele eden, kimseye eski yaptığı kötülüklerini hatırlatıp da mahcûbiyet yaşatmayan, canına kastedenleri bile affedip baş tacı yapan Muhammedü’l-Emîn’in sözü vardı; kılına bile zarar gelmeyecekti!
Nebevî İkazlar
İkrime’nin Güneş’e yolculuğu başlamak üzereydi; yüzünü kıbleye çevirmiş, dün korkuyla kaçtığı Mekke’ye, büyük bir ümitle geliyordu!
Diğer yanda, ashâbıyla Kâbe’de oturup sohbet eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir aralık gözünü ufuklara dikmiş, “Ebû Cehil’in oğlu İkrime, şu anda sizin yanınıza mü’min ve muhâcir olarak geliyor!” müjdesini vermişti. Ancak bir de tembihi vardı; “Sakın ola ki!” diyordu. “Onun babası hakkında kötü bir söz söylemeyin; çünkü ölü hakkında uygunsuz ve kötü söz söylemenin, ölüye herhangi bir fayda veya zararı olmadığı gibi sadece onun arkada bıraktıklarını incitip tahrik eder!”
Demek ki Ebû Cehil’in oğlu İkrime’yi, Resûlullah da bekliyordu! Üstelik bu beyanlarıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), zemini onun gelişine hazırlıyor ve ashâbına da Kur’ânî bir metodu hatırlatıyordu; zira Allah (celle celâluhû), başkasının değerlerine küfretmeyi yasaklamış ve bunu, kendi değerlerine küfretmenin davetiyesi olarak ifade etmişti. “Anne-babanıza küfretmeyin!” şeklindeki ikazı da bu istikamette bir uyarıydı. O’na göre, muhatap Ebû Cehil bile olsa, mü’min onu Cehennem’e itmemeliydi!
Nebevî Karşılama
Derken vakit gelmiş ve hanımıyla birlikte İkrime de Mekke’ye ulaşmıştı; doğruca Kâbe’ye geldi. Bu sırada ashâbıyla sohbet etmekte olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onların gelişini görür görmez oturduğu yerden fırlayıp ayağa kalktı; rüyalarını meşgul eden bir adam daha gelmişti! Kollarını iki yana açmış, kendisine doğru ilerleyen İkrime’ye yürüyordu! Ashâb-ı kirâm da hayret içinde kalmıştı; sanki yıllardır birbirini göremeyen candan iki dostun, hiç beklenmedik bir anda ve sürpriz bir şekilde buluşmasını andıran bir manzaraya şahit oluyorlardı! O kadar ki bu gelişle sevinen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), üzerindeki ridanın düştüğünü bile hissedememişti! Ona, “Hoş geldin ey hicret süvârisi!” diyordu. Şefkat Güneşi’nin bu candan doğuşu karşısında bir buzdağı daha erimiş, rahmet deryasına karıştıktan sonra bulutların üstüne doğru tebahhura başlamıştı!
Genel manzara da hanımını doğruluyordu; ancak yine de yüzündeki peçeyle bir köşede beklemeye duran hanımı Ümmü Hakîm’i göstererek, “Yâ Muhammed!” dedi. “Bu, Senin bana da emân verdiğini söylüyor; doğru mu?”
Az önce kollarını açıp da kendini candan kucaklayan merciden, kadife misal bir ses yükseliyordu:
“Tabii ki doğru söylemiş; sen de emniyettesin!”
Ötesi yoktu ki! Candan öte bu dostun uzattığı ele elini uzattı; ölümü defalarca hak ettiği halde hayatını bağışlayıp kendisine kucak açan Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’ne karşı duyduğu mahcûbiyetle şunları söyledi:
“Bu hâl, teslimiyet hâlidir; şayet öldürmüş olsaydın, günahkâr ve hata ile âlûde bir insanı öldürmüş olacaktın! Affetmekle, bir yakınının elinden tutuyor ve onu da ihyâ ediyorsun!”
“Davetine icabet edeceğim!” der gibiydi ve sordu:
“Peki, benden ne istiyorsun yâ Muhammed? Senin beni davet ettiğin şey nedir?”
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Benim de O’nun Resûlü olduğuma şehadet etmeye, namazı dosdoğru kılmaya, zekâtı vermeye ve şunu, şunu yapmaya davet ediyorum!” buyurdu.
İkrime, Gönlünü Teslim Ediyor
Sımsıcak atmosferine aldığı İkrime’yi de İslâm’ın temel meselelerini yerine getirmeye davet ediyordu! Bunun üzerine İkrime, kıymeti takdir edâlı şu cümleleri sıralamaya başladı:
“Vallahi de Sen beni, sadece hayra, güzel ve en iyi olana davet ediyorsun; zaten daha önce de yâ Resûlallah, Sen bizi bunlara davet edip dururdun! Çünkü Sen, bizim en doğru sözlümüz ve insanlara karşı iyiliği en bol olanımızdın! Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Resûlü’dür!”
Mürde bir gönül daha İslâm’la tanışmıştı ya, dünyada Allah Resûlü’nden daha huzurlu bir başkası yoktu! Sevincini paylaştığı Hazreti İkrime’ye, “İnsanların istedikleri gibi sen de Benden bir şey iste ki onu sana vereyim!” buyurdu. Ancak İkrime’nin dünya malında gözü yoktu ve boynunu bükerek, “Ben, senden dünya malı istemiyorum!” dedi. “Aksine dünya malı yönüyle ben, Kureyş’in en zenginiyim! Benim Senden başka bir istediğim var; sana karşı yaptığım bütün düşmanlıklardan, kötülük adına attığım bütün adımlardan, yüzüne söylediğim bütün çirkin sözlerden ve gıyabında ettiğim her türlü kelamdan dolayı Allah’ın beni affetmesi için istiğfarda bulunup bana dua etmeni istiyorum!”
Gönlünün dilini konuşturmuştu İkrime; onun için Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ellerini açtı ve Hazreti İkrime için şöyle dua etti:
“Allah’ım! Bana karşı yaptığı bütün düşmanlıklarından, Senin nûrunu söndürmek için attığı her türlü adımdan, Benim aleyhimde konuşup da hakkıma girdiği her türlü olumsuzluktan ve gerek yüzüme karşı gerekse aleyhimde sarf ettiği bütün çirkin sözlerden dolayı onu affeyle!”
Kapıyı azıcık araladığı yerden dağlar cesametinde rahmete mazhar oluyordu ve Rahmân’ın kapısındaki en sevgili kuldan bu enginlikte bir duaya mazhar olmanın sevincini iliklerine kadar yaşayan Hazreti İkrime, “Ben bu kadarına razıyım yâ Resûlallah!” diyecek ve memnuniyetini ifade edecekti.
İkrime Mesafeyi Kapatıyor
Füze hızıyla kendi serhaddine yükselen İkrime, bununla da kalmadı; öncekiler gibi o da eski günlerinin hacâleti içindeydi. Her ne kadar affedilmiş olsa da o, bir türlü kendisini affedemiyordu; Efendiler Efendisi’ne döndü ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Allah’a yemin olsun ki bugüne kadar Allah yolundan insanları alıkoymak için harcadığım malımın iki katını bundan böyle Allah yolunda harcayacağım ve Allah yolunun yolcularına karşı çıkıp da ortaya koyduğum gayretin iki mislini de yine Allah yolunda sarf edeceğim! Ömrüm olduğu sürece de kendimi Allah yoluna adayıp koşturacak ve böylelikle kendimi affettirmek için gayret sarf edeceğim!”
Ölüden diriyi çıkaran Allah (celle celâluhû), ölüden daha beter ve kaskatı bir kalbin hâmili Ebû Cehil sulbünden ve ümmete firavunlukta alem olmuş bir evden İkrime gibi bir mücâhid çıkarıyordu! Yirmi bir yıldır sürekli problem çıkaran bir insan gitmiş, yerine problem çözmek için seve seve başını verecek kadar engin bir kimlik gelmişti!
Nebevî Şefkat Peşini Bırakmıyor
Buna rağmen Allah Resûlü’nün şefkati eksik olmayacak, İkrime’nin güzergâh emniyetini de takip edecek, babasından dolayı kendisini rencide edenleri ikaz edip yeni imtihanlar yaşamasının önüne geçecekti. Zira henüz meselenin künhüne tam vâkıf olamayan bazı insanlar, babası hakkında söz söyleyip Ebû Cehil’in oğlu olduğu için kendisine de “Ne olacak; Allah düşmanı Ebû Cehil’in oğlu!” demiş ve canını sıkmışlardı. Evet, söylenilenler doğruydu; gerçekten de babası tam bir Allah düşmanıydı. Ancak konuşulanların yanlış olmadığını biliyor olsa da bunlar karşısında duyduğu hüznü gizleyemiyor, geçmişini kurcalayıp ailesine karşı bu kadar kırıcı olmalarından rencide oluyordu. Ne de olsa, o babanın oğluydu; kendi iradesinin dışında bir takdirdi bu ve dayanamaz hâle gelince, büyük bir mahcûbiyet ve eziklik içinde gelip önce Ümmü Seleme validemize açtı konuyu; “Bu gidişle burada dayanamayacak, Mekke’ye geri döneceğim!” diyordu.
Hazreti İkrime’nin hüznünü paylaşan Ümmü Seleme Vâlidemiz (radıyallahu anhâ), meseleden Allah Resûlü’nü haberdar edince Fahr-i Rusül Efendimiz çok üzüldü; namazını kıldırdıktan sonra insanlara döndü ve Hazreti İkrime’yi incitenleri, bir daha benzeri tavır ve davranışlara girmeme konusunda şöyle uyardı:
“İnsanlar madenler gibidir; Câhiliyye günlerinde hayırlı olanlar, anlayışlarını geliştirip kullandıkları sürece İslâm’da da hayırlıdır! Öyleyse, sakın ola ki bir Müslüman, herhangi bir kâfirden dolayı eziyete maruz kalmasın! Sakın ola, ölüp gitmiş birisinden dolayı da yaşayanlara eziyet vermeyin!”
Bununla da yetinmedi ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), o günden sonra İkrime’ye, “Ebû Cehil’in oğlu İkrime” manasında “İkrime İbn-i Ebî Cehil” denilmesini yasakladı. İz bırakan ikazlardı bunlar ve o günden sonra ashâb-ı kiram hazretleri, ne Hazreti İkrime ne de başka birisi için benzeri ifadeleri kullanacak, mazisinde ne türlü kabahatler olursa olsun mü’min olarak Mescid’e gelen herkesi karşılıksız ve candan bir istekle sinesine basacaktı.
İkrime Amel Defterini Şehitlikle Kapatıyor
Ancak buna rağmen İkrime, eski günleri aklına geldikçe hicap duyuyor, utancından bakışlarını gizlemeye çalışıyordu. Hele, babasının öldüğü Bedir gününü hiç unutamamıştı; çoğu zaman sözlerine, “Bedir günü beni ölümden kurtaran Allah’a hamdolsun!” diye başlar ve bugünleri görüp de Müslüman olduğuna ayrıca hamd ederdi. Yeni İkrime, ibâdet ü taâtıyla göz dolduran ve insanların hayranlıkla baktıkları bir muhasebe insanı hâline gelmişti. Yıllarca karşı çıkıp da aleyhinde konuştuğu Allah kelamı Kur’ân’ı yüzüne yaklaştırıp yanağına koyuyor ve “Rabbimin kelamı!” diyerek gözyaşı döküyordu. Kısaca İkrime, bundan sonraki hayatını sözünün eri olarak yaşadı ve öyle de ruhunu teslim etti; Bizans ordularına karşı mübârezeye çıkan iki kişiden birisi olan İkrime, büyük kahramanlıkların ardından bu savaşta yaralanacak ve azîz bir şehîd olarak ruhunu teslim edecektir. Şehâdet öncesinde arkadaşlarına, “Bugün ölümüne and içmeye ne dersiniz!” diye sormuştu. Niyetini okuyan eski arkadaşı ve ordunun kumandanı Hazreti Hâlid yanına geldi; “Böyle yapma! Çünkü bugün burada senin şehîd edilip öldürülmen, biz Müslümanlara çok ağır gelir!” diyordu. Ancak o kararını çoktan vermişti; Gönlünün Gülü’ne kavuşmak için Yermük’ü fırsat biliyordu. Bir taraftan büyük bir kararlılıkla hazırlığını devam ettirirken diğer yandan da Hazreti Hâlid’e, “Çekil yolumdan ey Hâlid!” diyordu. “Tabii, senin Resûlullah ile geçirdiğin günler bana göre daha fazla; hâlbuki ben ve babam, daha düne kadar Allah Resûlü’ne karşı en çetin insanlardık! Şimdi ise bak, yeni bir fırsat var önümde; öyleyse bugün zaman, babam ve benden kaynaklanan o eski günahları temizleyip affettirme zamanı!”
Sonra da gözlerden kayboldu. Güneş gurûb edip de meydanda olup bitenler ortaya dökülünce, Hazreti İkrime’yi de ağır yaralı buldular; vücudunda yetmiş küsur ok, mızrak ve kılıç yarası vardı! Onu bu hâlde gören bükülmez bilek Hazreti Hâlid, “Benim yerime siz ha!” diye iç geçiriyor, dünün amansız düşmanı Hazreti İkrime’yi, tertemiz huzuruna alan Allah’a hamd ediyordu.
Bu yolculukta yanında, biricik oğlu Amr da vardı. Yaralandığının haberini alan vefalı hanımı Ümmü Hakîm de yanına gelmişti. Onu üzgün ve gözyaşı dökerken görünce ikaz etti; “Sakın ağlama!” diyordu. “Zira ben, zaferi görmedikçe ölmeyeceğim!”
Hakk’a yürürken bile İslâm’ın izzetini düşünecek kadar bir keyfiyet insanı olduğunu gösteriyordu. Bulunduğu yere, amcası ve kayınpederi Hâris İbn-i Hişâm da getirilmişti; o da ağır yaralıydı. Duruşlarında bayram yerine gider gibi bir halleri vardı! Gözlerinin içi gülen Hâris İbn-i Hişâm, son demlerini yaşadığını gördüğü damadına döndü ve “Müjde!” dedi. “Allah (celle celâluhû), bize bir zafer daha nasip etti!”
Bekleyip durduğu bu müjdeyi alan İkrime’nin, ayağa kalkmak istediği görüldü; yanındakilerden yardım talep ediyordu. Huzurda durur gibi bir hâli vardı; gözünü diktiği noktaya bakarken, “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Sana vermiş olduğum sözü yerine getirebildim mi? Râkib-i Muhâcir’in, Sana verdiği sözü yerine getirdi mi?”
Yemen’den geldiği gün Allah Resûlü’ne verdiği sözü hatırlatıyordu. Yüce Dergâh’a yürürken üzerinde, Hazreti Yûsuf misali bir duruş hakimdi; “Allah’ım!” diyordu. “Canımı Müslüman olarak al ve beni de sâlih kullarının arasına ilhak et!”
Dünya ile ukbâ arasındaki ince perdenin öbür tarafına geçerken bir yudum su istemişti; aynı talepte bulunup da kendisine uzatılan matarayı içmek üzere olan kayınpederi ve amcası Hâris İbn-i Hişâm, dudaklarına götürdüğü matarayı “Bunu ona verin!” diyerek damadına uzattı. Tam içecekti ki ileriden bir başkasının sesi yükseldi; o da “Su!” deyip inliyordu. Gözünün ucuyla sesin sahibine baktığında, onun da diğer amcası Ayyâş İbn-i Ebî Rebîa olduğunu gördü. Susuzluktan çatlayan dudaklarını zor hareket ettiriyordu; eğilip ne dediğini anlamak istediklerinde, İkrime’nin de içmekten vazgeçtiği ve “Bunu ona götürün!” dediğini duydular. Ancak artık çok geçti; zira Hazreti Ayyâş son nefesini vermiş, bir yudum su içemeden pervaz etmişti. “Bari, öncekiler!” deyip sırasıyla Hazreti İkrime ve Hazreti Hâris’in yanına geldiklerinde de durum farklı olmadı; zira Yermûk’ün kahramanları, son demlerinde bile fedakârlık adına dünyaya kalıcı bir ders bırakmış ve çoktan kendi ufuklarına yürümüşlerdi!
Şefkat Güneşi’nin yirmi bir yıllık emeğinin semeresiydi bunlar; kömürü elmasa inkılâb ettirmiş, çamurun içinden de altın kametinde insanlar çıkarmıştı!
Kaynak:Dr. Reşit Haylamaz | Peygamberyolu.com
Günümüzün zavallı insanı, nice değer ölçülerini kaybettiği gibi, peygamberlere ve özellikle de peygamberler sultanı Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a karşı, bakışı, tavrı, düşüncesi de tamamen alt-üst olmuş durumda. Oysaki O’nu, herhangi bir insan gibi beşerî kriterlerle değerlendirmemiz kat’iyen doğru değildir. Hatta mümkün de değildir. Zira O, yeryüzünü yeniden dizayn etmek ve insanlığa yeni ufuklar açmak üzere müstesna bir ruh ve müstesna kabiliyetlerle donatılarak gönderilmiş bir insandır.. ve O’nu takdir bizim kriterlerimizi aşar. Bu itibarla, kim ne anlatırsa anlatsın O’nu tam anlatmış olamaz. O’nu en iyi anlayanlardan biri olan Hassan b. Sabit’in:
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّداً بِمَقَالَتِي وَلَكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِي بِمُحَمَّدٍ
“Ben sözlerimle Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) övmedim. Fakat O’nunla sözlerimi methettim.”[1] dediği gibi, bütün güzel sözlere güzellik kazandıran, o sözler içindeki O’nun yâd-ı cemîlidir. Yoksa bizim ifadelerimizin O’na kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Küçük tasarruflarla aynı sözü Ebû Temmâm da[2] kullanır.. asrın büyük mütefekkiri de Kur’ân için aynı sözleri söyler:
وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِي وَلَكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِي بِالْقُرْآنِ[3]
Bütün bunlar bir ölçüde aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşmanın neticesidir. Hepsi de ilhamlarını aynı kaynaktan almış ve aynı şeyleri, ayrı ibarelerle söylemiş kimselerdir; bazısının mücmel bıraktığını diğeri tafsil edip açıklamış; bazısı daha şairâne gitmiş ama hep aynı mihver etrafında dönüp durmuşlardır. Aynı şekilde bizler de, her yönüyle tahdis-i nimet olan, O’na ümmet olmanın ayrıcalığını yaşıyor ve coşkunluğumuzu haykırıyoruz: Rabbimiz’e ne kadar hamd ve şükretsek azdır ki, bizleri en büyük bir nimetle serfiraz kılmış ve Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet eylemiştir. Bu bir fazl-ı ilâhîdir. O fazlını istediğine ve istediği ölçüde verir. Ancak bize verdiği, hiçbir ölçü ve tartıya gelmeyecek kadar engindir. Evet başkalarına göre bize bahşedilen, sahili olmayan bir ihsan denizidir…
Ancak, meselenin bir de diğer yönü var ki, sormadan edemeyeceğim: Acaba O Sultan’a lâyık bir gönül tahtına sahip miyiz? Sultan tahtında ârâm etmekte midir? Gönüllerimiz her an O’na açık mıdır? Otururken, kalkarken, yerken, içerken ve bütün hareketlerimizde Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın mülâhazası kalb ve aklımıza hâkim midir?. ve hayatımız bütünüyle O’nun çizgisinde midir?..
Eğer cevabımız müsbet ise, işte o zaman, turnayı gözünden vurduk demektir. Artık rüya ve hülyalarımızı, hep O’nun güzel yüzlü nur cemali süslüyor ve dolayısıyla da bizler Muhammedî bir cemaat hâline gelmişiz demektir. Ahlâken O’nun ahlâkıyla ahlâklanan, hayatının her safhasını Muhammedî edep ile süsleyen bir cemaat ise, yeryüzünün denge unsurudur. Kanaatim odur ki, henüz bu dengeyi bulamayışımızın bir tek sebebi vardır; o da Muhammedî ruhta istenen seviyeye ulaşamayışımızdır.
O, Allah’ın hususî olarak yarattığı ısmarlama bir insandır. Bir insan olarak aramıza katılışı bizler için en büyük bahtiyarlıktır. Çünkü Cennetler bile O’nun teşrifiyle şeref kazanmıştır ve şeref kazanacaktır. Bu itibarla, insanımıza O’nu, hem de kendi kametine uygun anlatabilmek bizim için en büyük vazifedir. Zira insanlık O Sultanı anladığında ve O’na tâbi olduğunda hakikî insanlığa erecektir. Ben de buna niyetlendim. Ancak bu meydanın eri, bu hutbenin hatibi olmadığımı ta baştan itiraf ettim. Şu kadar var ki, O’nun anlaşılmasına çalışmam tek arzum.. ve işte, bütün hünerim de bu mevzudaki samimiyetimdir…
Uzun süre kendimi kapısında bir “kıtmîr” olarak düşünmüş, öyle teselli bulmuştum. Fakat gün geçtikçe ümidimi de kısmen kaybettim. Sonra kendime şöyle dedim: Keşke bir insan olarak yaratılacağıma, O’nun mübarek vücudunun bir yerinde bir kıl olarak yaratılsaydım. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın böyle hususî lütuflarına mazhar bir insana bu kadar yakın olabilseydim.. hep böyle düşündüm durdum. Ancak, böyle bir mazhariyete de liyakatim olmadığını O’nu tanıdıkça daha iyi anladım. Şimdi bütün arzum ve isteğim sadece O’nun ümmeti içinde bulunabilmekten ibarettir. Zira ümidim odur ki, Cenâb‑ı Hak, böyle bir cemaat arasında bulunanı O’nun şefaatinden mahrum etmeyecek ve هُمُ الْقَوْمُ لاَ يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ “Onlar öyle bir topluluk ki, onlarla beraber olan asla mahrum kalmaz”[4] diyecek ve beni de o topluma dahil edecektir.
Evet, buna rağmen O Muallâ Zât’ı anlatmaya niyetlendim. Neslimin gönlüne O’na ait sevgi ateşini tutuşturacak bir kıvılcım atabilmek bütün gayretim. Ne diyeyim?. Ben de hacca niyetlenen karınca gibi derim!. Zaten o yolda ölmek bütün emelim…
O, apayrı buudların insanıdır. Bizlere düşen, kendimizi O’nun çizgisine ve frekansına göre ayar etme gayretidir. Bu temin edildiğinde, arada açık ve şifreli konuşmalar başlar. Komutu bizzat Resûlullah verir. İdareyi O ele alır. O’nun idare edeceği bir cemaat ve cemiyetin keyfiyeti ise, melekleri gıptaya sevk edecek derecede ulvî, derin ve her türlü izah ve tasvirden vârestedir.
Belki bazılarına bu dediklerimiz objektif gelmeyebilir. Ne gam; her gün üç-beş dırahşan çehreli genç mânen Resûlullah’tan bir kısım bişaretler aldıktan sonra!. Ve yine bazıları perdesiz, hicapsız, doğrudan doğruya hem de şehadet âleminde O’nunla münasebete geçtiğini söyledikten sonra!..
O ruhaniyatıyla ve bazılarına göre de nuranîleşen cismaniyetiyle daima aramızdadır. İmam Suyûtî yetmişten fazla bizzat Allah Resûlü’yle açıktan görüştüğünü söyler.[5] Evet, O, bizim anladığımız mânâda ölmemiş; sadece buud değiştirmiştir. O’nun ölümünü herhangi bir insanın ölmesi gibi anlamak yanlış olur. Zira Kur’ân, peygamberlik makamının iki derece daha aşağısında bulunan şehitlik mertebesine erenlere dahi ölü denilmemesini söylemektedir.[6] Öyleyse, bizim anladığımız mânâda O’na “Öldü” demek nasıl mümkün olabilir!? Evet, O’nun, sadece ayrı bir buuda geçtiğini söyleyebiliriz. Onun içindir ki, bakışı o buudlara ulaşabilen insanlar, O’nu orada bizzat görüp müşâhede edebilmektedirler…
Beden ve cismaniyetin zindanından kurtulup, kalb ve ruhun hayat derecesine erenler, mazi ve istikbali aynı anda yaşayabilirler. İşte o buudun insanları, şu anda hem sizinle yan yana oturur, hem de Asr-ı Saadet’te Allah Resûlü’yle diz dize bulunurlar. Ehlullahtan “ebdâl” denilen kimseler, aynı anda birçok yerde bulunabilmektedirler. Ya O Sultanu’r-Rusül, niçin hem ahirette, hem dünyada, hem bizim önümüzde hem de meleklerin ve nebilerin önünde bulunmasın? Bulunuyor ve bulunacaktır da..!
Bütün bu söylenenleri, bundan böyle anlatacaklarıma bir temel yapmak niyetindeyim. Peygamberlere ve Peygamberimiz’e bakarken, bakış zaviyesi ve niyet çok önemlidir. Enbiyâ-i izâm bir yana, evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabînin sezilip anlaşılması dahi hususî bir ruh safveti ve gönül berraklığı isterse, peygamberler nasıl cismaniyetin sisli-dumanlı ikliminde idrak edilip anlaşılabilir ki?..
Öyle ise, onları anlamaya çalışırken, bütün letâifimizle teveccüh edip dikkat kesilmemiz icap edecektir. Hele bakılıp anlaşılmak istenen Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın şahsiyeti ise, bu dikkat birkaç kere daha artırılmalıdır. Ne var ki, yine de herkes kendi kalb gözünün bakış gücüne göre bir şeyler görüp sezecek.. ve O’nu bütünüyle hiç kimse tam mânâsıyla kavrayamayacaktır. Evet:
وَكَيْفَ يُدْرِكُ حَقِيقَتَهُ قَوْمٌ نِيَامٌ تَسَلَّوْا عَنْهُ بِالْحُلُمِ
“Ömürlerini rüyalarla teselli olmakla geçiren uykudaki insanlar
O’nun hakikatini nasıl idrak edebilirler ki?!” (Bûsîrî)
[1] Ziyaeddin el-Mevsılî, el-Meselü’s-sâir, 2/357; Kalkaşandî, Subhu’l-A’şâ, 2/321.
[2] Ziyaeddin el-Mevsılî, el-Meselü’s-sâir, 2/357; Kalkaşandî, Subhu’l-A’şâ, 2/321.
[3] “Kur’ân’ın hakâik-i i’cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur’ân’ın güzel hakikatleri benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.” (Bediüzzaman, Mektubat, 28. Mektup, 7. Mesele, 4. Sebep)
[4] Müslim, zikr 25; Tirmizî, daavât 129.
[5] Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, 1/7; Câmiu kerâmâti’l-evliyâ, 2/158.
[6] وَلاَ تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لاَ تَشْعُرُونَ “Allah yolunda öldürülenler hakkında «ölü» demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.” (Bakara sûresi, 2/154). وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rabbilerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/169)
Kaynak: Sonsuz Nur | M.Fethullah Gülen
Stefan Zweig’in dediği gibi; Bu sessiz yolculukta, tarifsiz bir yalnızlık içindeydim. Göreceğim hiçbir manzara umurumda değil bu yolculukta. Hiç kimsenin olmadığı sessiz bir mekana yolculuğum.
Geçen yaz Bünyamin hocam bütün masraflarımı karşılayarak memleketime göndermişti beni. Ne hayallerle, ne heyecanlarla çıkmıştım yola, çocuk kalbimle. Heyhat gel gör ki hiç haberim olmadan bir matem üzerine dönmüşüm. Babamın cenazesini bir gün önce defnetmişler habersizce. Üzerimdeki beyaz gömlek kefen gibi sıkmaya başlamıştı beni. Babama hediye olarak aldığım tesbih hâlâ avucumda duruyordu. Sıla dediğimiz yerler gurbet olmuştu adeta. Orada fazla kalamamış, iki hafta sonra tekrar İzmir’e dönmüştüm.Aradan bir yıl geçti. Tekrar yollardayım. Ama bu gidişim daha farklı. Bir an önce varmak için acele etmiyorum. Daha önceleri kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken, şimdi öylesine saldım kendimi hayatın akışına.. İki hafta önce küçük ağabeyim bir zarfın içinde postayla para göndermişti. Yani bu defa yeterince param vardı.
Memleketime varmış, köyümün girişinde minibüsten inmiştim, tıpkı geçen sene gibi. Elimde kahverengi valizim, yavaş yavaş çıkıyorum köye doğru. Geçen sene babama kavuşacak olmanın heyecanıyla yürürken bu yollarda, şimdi tek başıma yaşayacağım evimize doğru yol alıyorum.
Nihayet eve geldim. Balkondaki ahşap oturacaklar toz içinde. Kapı kolunu örümcekler ağlarla süslemişler.
Cebimden çıkardığım kağıt mendille balkondaki oturağı sildim ve oturdum. Bu evde en çok babamla hatıralarım vardı. Bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçti bütün hatıralar. Kavakların rüzgarda sallanan yapraklarının hışırtıları, dut ağacının arasına saklanmış serçelerin cıvıltıları, yol kenarında beton çeşmeden akan buz gibi suların şırıltıları, komşu evdeki horoz ve ördeklerin bağırtılarından başka hiçbir ses yok etrafta. Sanki mezarlık gibi burası. Ve şimdi ben yapayalnızdım doğup büyüdüğüm bu yerlerde.Eve girmek istedim fakat kapı kilitliydi. Belki anahtar komşulardadır onlara bir sorayım derken, daha önceleri anahtarı koyduğumuz yer aklıma geldi. Alt katta samanlığın kapısının üzerinde bir oyuk vardı ve oraya saklardık. Elimi oraya uzattım ve sanki kendim koymuşum gibi anahtarı oradan alarak kapıyı açtım. İçeriye girdiğimde tarifsiz duygularla doldum. Bayramlarda hep beraber bir arada olduğumuz cıvıl cıvıl zamanlar. Yaramazlık yaparak abimleri kızdırdığımda babamın arkasına saklanarak şımardığım o günler. Gazyağı lambasının ışığı altında bulgur pilavını ve domates salatasını hep beraber kaşıkladığımız anılar..
Vakit geçtikçe bu derin sessizliğin arasında ruhumun daralmaya başladığını hissettim. Ramazan ayında olduğumuz için iyice acıkmıştım. Acaba ablama gitsem mi gitmesem mi? bir türlü karar veremedim. Ona daha sonra gitmeyi düşünüyordum, fakat şartlar zorlayınca gitmeye karar verdim.
Dağların eteğinde köyden köye uzayan patika yoldan yaya olarak bir saat içinde ablamın köyüne vardım. Ablam balkonda göçmen sobasının başında iftar için yemekler hazırlıyordu. Beni görünce yerinden fırladı ve koşarak bana sarıldı.
—Bu ne sürpriz! Ne zaman geldin sen gurbet kuşum?Sobanın başında oturduk ve bir senedir neler neler yaşadığımızı anlattık birbirimize. Duvardaki saate baktı ve iftar vakti iyice yaklaşmış, ben hemen birşeyler hazırlayayım ve sen onu Hasan amcalara götürüver! dedi.
Hasan amca aynı mahallede oğlu Ramazan ile beraber yaşan fakir biriydi. Yıllar önce hanımını kaybetmiş, özürlü oğluyla beraber hayatın bütün zorluklarına katlanmaya çalışıyordu. Hem kendisi yaşlanmış, hem de oğlu Ramazan.
İftara çok az kalmıştı. Ablamın hazırladığı yemek poşetini aldım ve Hasan amcalara doğru yürüdüm. Evleri çok yakındı. Tek katlı, sıvaları dökülmüş, pencere kenarlarının yeşil rengi güneşte iyice solmuş, çatısı paslanarak kızıl renge bürünmüş bir ev.
Kapının önüne tahtadan üç ayaklı bir sofra kurmuşlar, sofrada bir tabak dut ve iki bardak su. Yine gözlerim dolu dolu. Yanlarına iyice yaklaştım, ikisi de ayağa kalktılar. Beni tanımamışlardı. İkisinde de yoksulluğun ve çaresizliğin getirdiği bir mahcubiyet vardı. Bende konuşacak tâkat kalmamasına rağmen, zor da olsa kendimi tanıttım ve elimdeki poşeti Hasan amcaya uzattım. Kısık sesiyle sadece Allah razı olsun dediğini duyabildim.Hafızama kazınmış unutamayacağım bir fotoğraftı bu. Acaba bizler çeşit çeşit yemeklerle donatılmış iftar sofralarana otururken, dünyanın değişik coğrafyalarında bir dilim ekmeğe ve suya muhtaç nice masum var.
Anladım ki oruç kadar değerli birşey varsa, o da iftar sofrasını başkaları ile paylaşmak, başkalarının süruruna vesile olmak imiş.
Kaynak: Alim Sariye | cizlavet.com
Genç yaşına rağmen Kırgızistan’ın efsane alimlerinden idi. İlmiyle herkesi derinden etkilerdi.Bir dönem Kırgızistan Müftülüğü yapan Çubak Hacı, Türkiye’de yapılan zulümlere de sessiz kalmamıştı.
Kısa süre önce vefat etmesi herkesi derinden üzdü.
Videomuzda Merhum Kırgız Alim Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sonsuz Nur eserinden son dersi yapıyor ve öğrencileriyle dua ediyor. Merhum Alim Çubak Hacı’yı dua ve rahmetle anıyoruz.
Hayat sırlı bir muamma ,her yeni gün bize yeni mesajlarla geliyor. Adeta telgraf gibi..Reseptörleri açık olanlar bu sinyalleri çözüp, zamanını kaliteli değerlendirebiliyor, ve o güne ait mesajı okuyabiliyorlar. Zaten zaman dediğimiz şey de hem var, hem yok değil mi? Yaşadığımız andan gayri elimizde olan var mı?
Bugünün mesajı bugün kıymetli, tıpkı günlük haberler gibi. Hitler’in öldüğü gün dünya için önemli bir gündü ve haberdi şimdi ise o haberin hiçbir kıymeti yok!
Aynen onun gibi ,değişik hadiseler, fırtınalı günler devr-i daimi yaşıyoruz. Kiminin reseptörü tıkır tıkır çalışıyor ve her gelen mesajı anlayabiliyor. Kiminin reseptörü biraz bakım gerektiriyor, her mesajı çözemiyor. Kiminin reseptörü iyice eskimiş artık tek tük mesajı çözebiliyor. Kimileri ise artık gelen mesajları okuyacak ve anlayacak donanımını yitirmişler. Sadece his, duygu ,önyargı ,vehim ve zanla mesajları anlıyor, yorumluyor ve öylece zamanın dışında kalıyorlar.
İnsan müthiş bir hardware ve software .İç ve dış donanımı itibarı ile mükemmel. Ama bu muazzam donanımı bize veren Rabbimiz bize bakım için rehber ve kullanım kılavuzunu da göndermiş, yetmemiş her çağa bakan yetkili servisi de göndermiş. Bize düşen reseptörlerimizi güncellemek, bakımını ihmal etmemek. Çünkü kıyamete kadar her an sinyaller ve güncel mesajlar gelmeye devam edecek. Unutmayalım kontörü biten, interneti olmayan telefon gibi işlevimizi yitirebiliriz.
Bir de yoğun virüslerin çıktığı, toplu insanlığı etkilediği dönemler olur. Digital dünyada da bazen büyük zararlar veren virüsler yayılabiliyor. Böyle dönemlerde yetkili servislerden, yetkin uzmanlardan yardım almak, ekstra paketler veya tedavi yolları ile kendimizi korumak gerekiyor. Buradaki temel mesele şu olsa gerek; bizim bakımımızı yapacak, mesajları çözücü hale getirecek yetkili servisler, uzmanlar kim ? Bunun cevabı yine kendimizde; nerde arıza olduğunu biliyorsak, neremiz ağrıyorsa doğru uzmana gitmek veya bilenlere sormak gerekiyor. Yanlış servise giderek hem parasını, hem aidiyetini yitiren ya da yanlış sağlık uzmanına giderek sağlığını yitiren insan sayısı az değildir.
Hayat bir muamma, hergün çözümlenmeyi bekleyen sırlar yumağı. Süprizlere gebe bir organizma. İnsan ise rolünü oynayan, hayat muamması içinde aldığı mesajlarla hedefine ulaşması gereken bir yolcu. Yol ve yolcu mülahazası da reseptörlerimizin aldığı sinyalleri çözme becerisine emanet.
Hizmetten | M.Ertuğrul İncekul
2017 Ekim’den 2020 Ekim’e “Gitmek” üzerine notlar birikti defterimde . Gözler üzerine olduğu gibi. Her imge , her metafor ayrı bir renkli birikiyor öylece. Bakıldığında sadece iki heceden ibarettir oysa “gitmek”
sadece iki hece…
Şairlerin, dervişlerin, anlaşılmamış deli kisvesi giymişlerin, gözlerine baktıklarınca yabancı görülmüşlerin defterinde büyük harfle yazılmıştır hep “gitmek”… Bir kitaba konu olacak bir kavramı uzun uzadıya yazacak değilim elbet ama görseniz defterimde biriken “gitmek” aynasına bakmışları ve kulak verseniz kağıtta duyulan kalp atışlarını…
Virginia Wolf ne güzel resmetmiştin sen Deniz Feneri kitabının 44. Sayfasında : “Adamın yüreği ağırlaştı ,” diye okudu yüksek sesle, ve gitmek istemedi. Kendi kendine ‘Bu doğru değil,’ dedi ama yine de gitti.” Gitmek istemeyen ayakların gideceği tutmuşsa en güçlü kollar gelse tutamaz onları. Derviş Yunus’a kim ne diyebilirdi. Şems’e hangi nida söz geçirebilirdi. Derisi yüzülen Nesimi’nin kendisini anlamayan yakınlarına bakarken ki gidişini hangi ressam çizebilir hangi müzisyen besteleyebilirdi… “Gitmek” dedim ya öyle iki heceyle tasvir edilemezdi. Refik Halit’in gözyaşı hikayesindeki Dul Ayşe’nin gidişine heybesinden düşen , omuzunda eriyen canlarının yitiğe dönüşmesini ne kelime üstadı olan Refik Halit bir hikayeciğe sığdırabilirdi ne de gitmek öylece küçülebilirdi. “Nedense aklıma hep ölüm geliyor. Böyle ne kırık ne de anlaşılmamış gitmek istemiyorum” derken Ahmet Arif;
Attilâ İlhan:
“Bir trene binip,rastgele defolup gitmek istiyorum. “ diyordu.
Ne yaparsa yapsın Milena’nın gideceğini bilen Kafka ona yazdığı bir mektupta : “Sana şöyle söylemek istiyorum… Gelme.Bir gün gerçekten ihtiyacım olduğunda ve senden hemen gelmeni istediğimde, hemen geleceğin umudu kalsın bende, ama şimdi gelmesen daha iyi. çünkü yine gitmek zorunda kalacaksın..” “Gitmek” dedim ya sevgili dost ! Tahlili kolay yapılacak bir kelime değildir. Sırtta bir çanta dönüp geriye doğru bakıp hayallere, hatıralara, her deseninde ayrı rengin biriktiği zamanlara bakıp yutkunmak ve sonra da gitmek…
Kaynak:Gökhan Bozkuş | Cizlavet.com
1. Şam Yolculuğu ve Rahip Bahîra
Siyer kitapları Allah Resûlü’nün ilk yolculuğunu amcası Ebû Talib’le ve henüz on iki yaşında iken yaptığını naklederler. Bu yolculuk Şam’a yapılmaktadır. Kervan bir yerde konaklar; Allah Resûlü de kervana gözcü olarak bırakılır. Diğerleri istirahata çekilmek üzere bir hana yerleşirler. Bazılarının, yanlışlıkla “Buhayra” dedikleri rahip Bahîra, gelmekte olan bu kervanı seyrederken dikkatini çeken bir hâdise olmuştur. Kervanın üzerinde bir bulut vardır ve bulut, sürekli kervanı takip etmektedir. Kervan durunca durmakta, yürüyünce de harekete geçmektedir.
Bunun üzerine Bahîra kervanda bulunan herkesi yemeğe davet eder. Daha önceleri kervanlarla hiç ilgilenmeyen Bahîra’nın bu davranışı herkesi şaşırtmıştır. Efendimiz hariç herkes bu davete icabet eder. Fakat rahip gelenler içinde aradığını bulamamıştır. Bunun üzerine kervanın başında kimsenin kalıp kalmadığını sorar. Aldığı cevab üzere O’nu da çağırtır. Daha O’nu görür görmez, hükmünü verir. Ve Ebû Talib’e O’nun kim olduğunu sorar. “Oğlum” deyince de, Bahîra buna pek inanmak istemez, zira onun tespitlerine göre bu O’dur. O’nun babası, henüz O doğmadan vefat etmiş olmalıdır. Ve daha sonra Ebû Talib’i bir kenara çekip, bu yolculuktan vazgeçmesini tavsiye eder. Çünkü ona göre Yahudiler haset insanlardır. Bu çocuğun simasından O’nun son peygamber olduğunu anlayabilirler ve kendilerinden olmadığı için de O’na bir kötülük düşünebilirler mülâhazasıyla, Ebû Talib’e: “Sen bu yolculuktan vazgeç.” der. Ebû Talib denileni yapar.. bir mazeret bulup kervandan ayrılır ve Mekke’ye geri döner.[1]
Bahîra, hakikati söylüyordu. Fakat bilemediği bir husus vardı. O, Allah’ın (celle celâluhu) himayesindeydi ve O’nu hayatının sonuna kadar Allah (celle celâluhu) koruyacaktı ki, وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِyani “Ey Habibim! Allah seni (iç ve dış mihrakların şerrinden) koruyup muhafaza edecektir.”[2] âyeti de bunu ifade etmektedir. Evet, Rabbi, O’na böyle diyordu.. ve dediğini de yerine getirecekti…
2. Şam’a İkinci Seyahat
İki Cihan Serveri, ikinci seyahatini de yirmi beş yaşlarında yapar. Bu defa da Hz. Hatice’nin gönderdiği kervanın başındadır ve onunla iş ortaklığı yapmaktadır. Bu seyahatinde de Bahîra ile karşılaşır. Rahip iyice ihtiyarlamıştır. Allah Resûlü’nü görünce de bir hayli sevinir. Zira o, hep böyle bir günü beklemişti. Allah Resûlü’ne: “Sen peygamber olacaksın. Ah keşke Senin nübüvvetini ilân ettiğin güne yetişebilsem, yetişebilsem de ayakkabılarını taşısam ve sana hizmet edebilsem.” demişti.[3] O, o günlere yetişemedi; fakat bu kabullenmenin, ona ahirette çok şey kazandırdığı kesindi; muhakkaktı.
3. Herkes O’nu Bekliyordu
O’nu bekleyen ve O’nu müjdeleyenlerin sayısı sadece bir iki kişiye münhasır değildi, bunlar çoktu ve Zeyd b. Amr da bunlardan biridir. Aşere‑i Mübeşşere’den meşhur sahabi Said b. Zeyd’in babası ve Hz. Ömer’in amcası olan Zeyd, hanîflerdendi. Bu zat, putlardan yüz çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını haykırmış, tulûa beş dakika kala gurûb edenlerden biriydi. Bunun da bişaretleri olmuştu ve en mühimi de şu sözleriydi: “Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?”
Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah’a (celle celâluhu) inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah’a, “Allahım” diyebiliyor, ne de O’na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.
Sahabe-i kiramdan Âmir b. Rebia, bize şunu naklediyor: “Zeyd b. Amr’dan işittim, bir gün şöyle diyordu: ‘Ben Hz. İsmail’in, sonra Abdülmuttalib’in soyundan gelecek bir nebi bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama iman ediyor, tasdik ediyor ve kabul ediyorum ki, O, hak nebidir. Eğer senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sonra da, sana O’nun şemâilinden haber vereyim de sakın şaşırma!’ dedi. Ben de ‘Buyur anlat.’ dedim. Devam etti: ‘Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de değildir, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed’dir. Doğum yeri Mekke’dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra kavmi, O’nun getirdikleri, onların hoşlarına gitmediğinden, O’nu Mekke’den çıkaracaklardır. O, Yesrib’e (Medine) hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbrahim’in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hıristiyan âlimleri bana, (senin aradığın daha sonra gelecek) dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar: O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da bir daha peygamber gelmeyecektir.’ ”
Âmir b. Rebia devam ediyor: “Gün geldi ben de Müslüman oldum. Allah Resûlü’ne, Zeyd’in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd’in selâmını aldı. Ardından da şöyle buyurdu: Ben Zeyd’i Cennet’te eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.“[4]
Varaka b. Nevfel bir Hıristiyan âlimiydi ve Hz. Hatice’nin de akrabasıydı. Allah Resûlü’ne ilk vahiy gelmeye başladığında, Hatice Validemiz (radıyallâhu anhâ) durumun ne olduğunu öğrenmek için ona gelmiş ve Varaka’dan şu cevabı almıştı: “Yâ Hatice! O doğru sözlü bir insandır. Gördüğü, nübüvvetin ilk başlangıcında görülmesi gerekenlerdir. O’na gelen Namus-u Ekber’dir. Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya (aleyhimesselâm) da o gelmiştir. Yakın zamanda O, peygamber olacaktır. Eğer o günlere yetişebilirsem, ben de O’na iman eder ve mutlaka muzahir olurum.”[5]
Abdullah b. Selâm ise bir Yahudi âlimiydi. İslâm’a girişini bizzat kendisinden dinleyelim: “Allah Resûlü Medine’ye hicret edince herkes gibi ben de görmeye gittim. Etrafında birçok insan vardı. Ben içeriye girdiğimde mübarek dudaklarından şu sözler dökülüyordu: أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطْعِمُوا الطَّعَامَ…“Önünüze gelene selâm verin ve yemek yedirin…” O’nun sözlerindeki büyüye ve çehresindeki derinliğe vurulmuştum. Hemen orada şehadet getirip Müslüman oldum. Çünkü O’nda gördüğüm sima ancak bir peygamberde olabilirdi.”[6]
Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh) mühim bir şahsiyetti. İbn Hacer’in “İsâbe”de kaydettiğine göre, Hz. Yusuf’un neslinden geliyordu.[7] İtibarlı bir insandı. Onun şahitliği bizzat Kur’ân’da tebcil ediliyor ve delil getirme sadedinde anlatılıyordu: قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ”“De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz de O’nu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı hâlde, siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?) Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”[8]
Âyette zikredilen Benî İsrailli şahit, Abdullah b. Selâm’dır. Her ne kadar bazı müfessirler, bu sûrenin Mekkî oluşunu nazara alarak zikredilen şahsın Hz. Musa (aleyhisselâm) olacağını söylemişlerse de,[9] bu âyetin Medenî olduğu görüşü daha kuvvetlidir. Yani Ahkâf sûresi Mekkî olmakla beraber sadece bu âyet Medenîdir ve Abdullah b. Selâm’dan bahsetmektedir.[10]
4. Neden İnanmadılar?
Aslında Yahudi ve Hıristiyanlardan bazıları, Allah Resûlü’nü çok iyi bilip tanıyorlardı. Ama kin ve hasetleri inanmalarına mâni oluyordu. Hem bu tanıma, o kadar kesin ve netti ki inanmak için sadece Allah Resûlü’ne bir kere bakmaları yeterliydi. Zira onlar, Allah Resûlü’nü bütün şekil ve şemâiliyle tanıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim bu hakikate şöyle işaret etmektedir:
اَلَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. (Buna rağmen) onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.”[11]
Âyette, bizzat Allah Resûlü’nün ismi zikredilmeyip de “O’nu” denmesi işaret ediyor ki, Ehl-i Kitap bütünüyle, son gelecek peygamber kastedilerek “O” dendiğinde hep Tevrat ve İncil’de adı geçen Zât’ı anlıyorlardı. O da, hiç şüphesiz ki, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dı ve O’nu öz evlâtlarından daha iyi tanıyorlardı.
Hz. Ömer (radıyallâhu anh), Abdullah b. Selâm’a sorar:
– Allah Resûlü’nü öz evlâdın gibi tanıyor muydun?
Cevap verir:
– Öz evlâdımdan daha iyi tanıyordum.
Hz. Ömer, ikinci defa “Nasıl?” diye sorunca da şu cevabı verir: “Evlâdım hakkında şüphe edebilirim. Belki beni hanımım kandırmıştır. Fakat Allah Resûlü’nün son peygamber olduğundan zerre kadar şüphem yoktur.” Bu cevap Hz. Ömer’i öyle sevindirir ki, kalkar ve Abdullah b. Selâm’ın başından öper.[12]
a. Kıskançlık ve Haset
Evet, onlar Allah Resûlü’nü çok iyi tanıyorlardı. Fakat iman başka, tanımak daha başkadır. Tanıyor, ama iman edemiyorlardı. Kıskançlıkları ve hasetleri imanlarına mâni oluyordu.
وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِرِينَ“Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (Tevrat)’ı doğrulayıcı bir kitap (Kur’ân) geldi ki, daha önce küfredenlere karşı nusret talebinde bulunup dururlarken, o bildikleri (Kur’ân) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler, artık Allah’ın lâneti, inkârcıların üzerine olsun.”[13]
Bu âyetle de Cenâb-ı Hak, onların, Allah Resûlü’nü kabul etmemelerindeki gerçek sebebi anlatıyordu. Bütün mesele son gelen nebinin Yahudi olmamasıydı. Eğer Allah Resûlü, Yahudilerin içlerinden çıkmış olsaydı, hiç şüphesiz davranışları daha farklı olabilirdi.
Nitekim Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’ne gelerek: “Yâ Resûlallah, beni bir yere saklayın ve Medine’de ne kadar Yahudi âlimi varsa hepsini çağırın! Sonra da onlara beni ve babamı nasıl tanıdıklarını sorun! Muhakkak cevapları müspet olacaktır. Sonra da ben, saklandığım yerden çıkıp Müslümanlığımı ilân edeyim.” teklifinde bulunmuştu. Allah Resûlü de bu teklifi kabul buyurmuşlardı. Derken Abdullah b. Selâm, evin bir yerine gizlendi. Gelen Yahudi âlimleri yerlerini aldılar. Efendimiz sordu: “Siz Abdullah b. Selâm’ı ve babasını nasıl bilirsiniz?” Cevap verdiler: “O ve babası bizim aramızda en âlim ve en şereflilerdendir.” Allah Resûlü: “O beni tasdik ederse, siz ne dersiniz?” dediğinde ise: “İmkânı yok, asla böyle bir şey olamaz!” dediler. Tam o esnada da Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh) saklandığı yerden çıktı. Şehadet getirip Efendimiz’in peygamberliğini tasdik etti. Şaşırıp kaldılar ve biraz önce söyledikleri övücü ifadeleri geri alarak: “O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur.” dediler. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ikiyüzlülerin, huzurunda daha fazla kalmasına izin vermedi.[14]
Bu hâdise de açıkça ispat ediyor ki, Yahudiler Allah Resûlü’nü bilip tanıyorlardı. Ancak peşin hükümlü ve sabit fikirli olmaları, onları imandan alıkoyuyordu.
Selmân-ı Fârisî (radıyallâhu anh) de bu mevzuda tek başına bir delildir. Önceleri Mecûsi idi; ama hak dini bulabilme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Sonra Hıristiyanlığı gördü; kiliseye kapandı. İntisap ettiği rahipten, vefat edeceği sırada kendisine bir rahip tavsiye etmesini istedi; o da ona, bilip itimat ettiği bir başka rahibi tavsiye etti. Böylece pek çok kimsenin yanında kaldı. Nihayet son dakikalarını yaşayan bahtiyar bir rahipten de aynı talepte bulununca, bu Hıristiyan âlimi ona şu tavsiyede bulundu:
“Evlâdım, şu anda sana tavsiye edebileceğim hiç kimse kalmadı. Ancak, son gelecek nebinin zamanı iyice yaklaştı. O, İbrahim’in Hanif dini üzere gelecek, İbrahim’in hicret ettiği yerden zuhur edecek; ancak başka bir yere hicret edip orada yerleşecek. O’nun nebi olduğuna dair açık deliller vardır. Gidebilirsen oraya git. O, sadaka yemez. Hediye kabul eder ve iki omuzu arasında nübüvvetine delil bir hâtem vardır.”
Gerisini kendisinden dinleyelim:
“Rahibin haber verdiği yere gitmek için bir kervan araştırdım. Nihayet böyle bir kervan buldum ve onlara, ücret karşılığı beni de götürmelerini söyledim. Kabul ettiler. Ancak, Vâdi’l-Kurâ’ya gelince zulmedip beni köle diye bir yahudiye sattılar. Bulunduğum yerde hurma bahçelerini görünce, herhâlde burası bana rahibin haber verdiği yer, dedim ve orada kaldım. Sonra da birgün Benî Kurayza yahudilerinden biri gelip beni bu adamdan satın aldı ve Medine’ye götürdü. Orada hurma bahçelerinde çalışıyordum. Allah Resûlü’nden hiçbir haber alamamıştım. Yine günlerden bir gün ağaca çıkmış hurma topluyordum.. ve sahibim olan yahudi de ağacın altında oturuyordu. Biraz sonra onun amca çocuklarından bir yahudi çıkageldi. Öfkeli bir hâlde: ‘Allah kahretsin, bütün millet Kuba’ya gidiyor. Mekke’den gelen bir adam peygamberliğini ilân etmiş ve onlar da O’nun peygamber olduğunu zannediyorlar!.’ dedi. Heyecandan titremeye başladım. Nerede ise ağaçtan sahibimin üzerine düşecektim. Hızla ağaçtan indim ve adama: ‘Ne diyorsun? Ne diyorsun? Bu nasıl bir haber?’ demeye başladım. Sahibim benim bu heyecanımı görünce elinin tersiyle bana şiddetli bir tokat atarak: ‘Sana ne bu işten? Sen işine bak!’ dedi. Ben de: ‘Hiç.. sadece ne olduğunu öğrenmek istemiştim.’ dedim. Tekrar ağaca çıktım. Akşam olunca neyim varsa topladım ve Kuba’ya gittim. Allah Resûlü ashabıyla beraber oturuyordu. ‘Siz fakir insanlarsınız, ben de sadaka verecek yer arıyordum. Şunları size sadaka olarak getirdim, buyurun yiyin.’ dedim. Allah Resûlü yanındakilere; ‘Siz yiyin.’ dedi. Kendisi hiç dokunmadı. İçimden: ‘İşte rahibin dediği birinci işaret.’ dedim. Ertesi gün yine gittim ve, ‘Bu sadaka değil, hediyedir, buyurun yiyin.’ dedim. Allah Resûlü ashabını buyur edip kendisi de yedi. ‘İkinci işaret de tamam.’ dedim.
Ashabdan biri vefat etmişti. Allah Resûlü de cenazede bulunmuş ve Bakîü’l-Garkad’a (Medine Mezarlığı) gelmişti. Yanına varıp selâm verdim. Sonra da arkasına geçtim ve sırtındaki nübüvvet mührünü görmeye çalıştım. Niyetimi sezmişti.. zaten omuzları da açıktı.. ve nübüvvet mührünü de görmüştüm. Üçüncü işaret de aynen rahibin senelerce önce anlattığı gibiydi. Kendimi tutamadım, hemen sarılıp mührü öpmeye başladım. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Dur bakalım!’ dedi. Çekildim. Karşısına oturup, başımdan geçenleri bir bir anlattım. Çok sevinmişti. O’na anlattıklarımın ashabı tarafından da duyulmasını istemişti…”[15]
Evet, inat ve hasedi bırakıp O’na bakanlar O’nu buldu ve O’na vuruldu. Dünle-bugün arasında keyfiyet bakımından zerre kadar fark yoktur. Bugün de binler-yüz binler, O’nun hakkaniyetini görüp tasdik etmekte ve O’nun son resûl olduğunu bütün dünyaya haykırmaktadırlar. Ancak, yine dünle bugün arasında fark olmayan bir husus da, inat ve temerrüdü terk edemeyenlerin, O’nun risaletini bildikleri hâlde kabullenemeyişleridir…
b. Rekabet Hissi
Muğîre b. Şu’be anlatıyor: “Ebû Cehil’le beraber oturuyorduk. Allah Resûlü geldi ve bazı şeyler anlatarak tebliğde bulundu. Ebû Cehil, küstahça: ‘Yâ Muhammed! Eğer bunları öbür tarafta tebliğ ettiğine dair şahit aramak için yapıyorsan, hiç yorulma, ben sana şehadet ederim, şimdi beni rahatsız etme!’ dedi. Allah Resûlü bizden ayrıldı. Ben Ebû Cehil’e sordum: “Hakikaten O’na inanmıyor musun?” Cevap verdi: “Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, rifâde, sikâye bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de peygamber de bizden, derlerse işte ben buna dayanamam.”[16]
Kureyş toplanıp kafa kafaya verdi ve Allah Resûlü’ne göndermek üzere Utbe b. Rebia’da karar kıldılar. Utbe gidip O’nu ikna edecek ve davasından vazgeçirecekti. Bu zat, o günün entel sınıfından ve Arap edebiyatına vâkıf, varlıklı bir insandı. İki Cihan Serveri’nin yanına vardı ve kendince mantık oyunları yapmaya çalışarak O’na sordu: “Yâ Muhammed! Sen mi hayırlısın, yoksa baban Abdullah mı?” Efendimiz bu soruya cevap vermedi. Hayır, belki de ahmağa en güzel cevap olan sükût ile karşılık verdi. Utbe devamla: Eğer onun senden daha hayırlı olduğunu kabul ediyorsan, muhakkak o, senin şu anda tahkir ettiğin ilâhlara taptı. Yok, eğer kendini ondan daha hayırlı görüyorsan, o zaman konuş da anlattıklarını ben de dinleyeyim.
Allah Resûlü sordu: “Diyeceklerin bitti mi?” Evet, dedi Utbe ve sustu. İki Cihan Serveri diz çöktü ve Fussılet sûresini başından itibaren okumaya başladı. 13. âyet olan:
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ17 âyetine gelince, Utbe dayanamadı. Sıtmalı gibi titriyordu. Ellerini Allah Resûlü’nün mübarek dudaklarına götürdü. Takati kalmamıştı. ‘Sus yâ Muhammed! İnandığın Allah aşkına sus!’ dedi ve kalkıp gitti.
Mekke büyükleri neticeyi bekliyorlardı. Ebû Cehil, Utbe’nin gelişini hiç beğenmemişti. Yanındakilere, ‘Gittiği gibi dönmüyor.’ dedi. Utbe doğruca evine gitti. Dinlediği âyetler onu yıldırım çarpar gibi çarpmıştı.. ve biraz sonra da şeytana akıl öğreten adam Ebû Cehil gelip kapıya dayanmıştı. Utbe’nin iman etmesinden korkuyor ve hemen hâdisenin üzerine gitme lüzumuna inanıyordu.. ve Utbe’nin zayıf tarafını çok iyi biliyordu. Onu gururundan vuracaktı. Harekete geçti ve şöyle dedi:
– Yâ Utbe, duydum ki Muhammed sana fazla iltifat etmiş. Orada sana ziyafet vermiş, yedirmiş, içirmiş. Sen de bu iltifata dayanamayıp O’na iman etmişsin. Halk arasında söylenenler bunlar… Utbe öfkelendi. Damarı kabardı. ‘Benim O’nun yemeğine ihtiyacım olmadığını hepiniz biliyorsunuz. Aranızda en zengin benim. Fakat Muhammed’in söyledikleri beni sarstı. Çünkü okuduğu şiir değildi. Kâhin sözüne ise hiç benzemiyordu. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O, sözü doğru bir insandır. O’nun okuduklarını dinlerken Âd ve Semûd’un başına gelenlerin bizim de başımıza geleceğinden korktum…[18]
c. Başka Sebepler
Aslında bu itiraflar sadece bir iki kişiye münhasır değildi. Umumî vicdanda kanaat hep aynıydı. Fakat korku, tama’, hırs ve inat gibi menfî tesirler inanmalarına mâni oluyordu.. evet, hem de bildikleri hâlde inanamıyorlardı.
İşte, Kur’ân-ı Kerim, hem onların bu hâlini anlatma hem de Efendimiz’i tesliye makamında şöyle buyuruyor:
قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ “Onların söylediklerinin, seni üzeceğini elbette çok iyi biliyoruz. Doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat zalimler, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”[19]
Onlar sana çeşitli isnatlarda bulunuyorlar. Onların bu isnatları da seni üzüyor. Sakın, o bedeninin altında kalıp ezilmişlerin ve alışkanlıklarını terk edemeyen nefsinin zebunu tali’sizlerin dedikleri ve söyledikleri seni üzmesin. Hem aslında onlar seni bizzat yalanlamıyorlar. Evet, onların hiçbiri kalkıp da sana yalan isnat edemiyor. Çünkü onlar da biliyorlar ki, sen yalan söylemekten müberrasın. “Emîn” ismini sana veren onlardır. Bunların akılsızlıklarına bak ki, sana isnat ettikleri şeylere inanmadıkları hâlde, kendi akıl ve muhâkemelerine rağmen, böyle bir şeye cüret ediyorlar. Öyleyse üzülmene ne gerek var!
Evet, üzülmesi gereken birisi varsa, o da dünya ve ukbânın dizginlerini elinde tutan bir Zât’a karşı hem de ışığın etrafında durdukları hâlde, istifade menfezlerini açıp istifade edemeyenlerdir.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 1/319-322.
[2] Mâide sûresi, 5/67.
[3] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/353; 6/506.
[4] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 2/298 vd.; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/615.
[5] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.
[6] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/451.
[7] İbn Hacer, el-İsâbe, 4/118.
[8] Ahkâf sûresi, 46/10.
[9] Taberî, Câmiu’l-beyan, 26/9.
[10] Taberî, Câmiu’l-beyan, 26/12.
[11] Bakara sûresi, 2/146.
[12] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/195; Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, 1/357; Ebu’s-suûd Efendi, İrşadü akli’s-selim, 1/176.
[13] Bakara sûresi, 2/89.
[14] Buhârî, enbiyâ 1; menâkıbu’l-ensar 45.
[15] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/41-47.
[16] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/255-256.
[17] “Eğer yüz çevirirlerse sen şöyle de: ‘Ben, sizi Âd ve Semûd halklarını çarpan kasırga gibi bir kasırganın geleceğini bildirerek uyarıyorum.’ ”
[18] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/61-64; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/130-132.
[19] En’âm sûresi, 6/33.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen