









“Onlar ki bollukta da darlıkta da infak ederler; öfkelerini kontrol altında tutarlar ve insanların hatalarını bağışlarlar; zira Allah iyilik edenleri sever.”(Ali İmran 134) diye buyuruyor yüce Yaradan…
Hizmetten.com YouTube kanalı olarak bugün “ZOR ZAMANLARDA İNFAK” konusunu CANLI yayında ele alıyoruz.
İlahiyatçı Safi Ekmekçi moderatörlüğündeki programımızın konuğu İlahiyatçı Sayit Koçer…
Yayınımıza sizleri de bekliyoruz.
BU AKŞAM(15 EKİM PERŞEMBE 2020)
20.30 Avrupa Saati
21.30 Türkiye Saati
14.30 Newyork Saati
İsm-i Kuddûs: Her şeyi tertemiz yapan ve kendisi her türlü lekeden münezzeh olan Cenab-ı Hakkın ismidir.
“Yeri de döşeyip düzenledik. Biz ne güzel donatıcıyız!” (Zâriyât Sûresi 51:48)
” Bu kâinat ve yerküre, sürekli çalışan büyük bir fabrika ve her an boşalan bir ev, bir misafirhanedir. Hâlbuki böyle sürekli çalışan fabrikalar, evler ve misafirhaneler, çöpler ve artıklarla ve değişik fabrika atıklarıyla çok çabuk kirleniyorlar. Bunun neticesi olarak ta, etrafımız kirleniyor ve kötü koku salgılayan maddeler her tarafta birikiyor. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve süpürülüp temizlenmezse, içinde yaşanmaz; insan onda boğulur.
Eğer dikkatli bir bakım ve temizlik yapılmazsa ve yaşanılan yer süpürülmezse, içinde durulmaz; insan onda boğulur. Hâlbuki bu kâinat fabrikası ve yerküre o kadar parlak, temizdir o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve kötü kokulardan arındırılmıştır ki, bir lüzumsuz şey ve bir gerekli olmayan hiçbir madde olmadığı gibi her şey bir iradeyle kontrol edildiğinden, tesadüfen bir kir bile bulunmaz. Eğer görüntüde bulunuyor gözükse de, çabucak geri dönüşüm makinesine atılarak temizlenir.
Demek, bu fabrikaya bakan Zat, çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın öyle temizliğe dikkat eden bir sahibi var ki, o koca fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizler, düzenler ve kirden arındırır. Ve o pek büyük fabrikanın büyüklüğü ölçüsünde artıkları ve fabrika atıklarından kalma kirli maddeleri bulunmuyor. Belki büyüklüğü ölçüsünde temizliğe dikkat ediyor.
Bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir. Demek bu âlem sarayındaki kirden arınmışlık, saf ve duru olması, ışıl ışıl temizlik, kesintisiz devam eden belli bir gayeye yönelik temizlikten, bir dikkatli pislikten arınmadan ileri geliyor. Ve eğer o daimi arınma ve süpürmek ve dikkatle bakmak olmasaydı, bir senede tüm hayvanların yüz bin çeşit (şu anda iki milyon çeşit) türleri arzın yüzünde pislik içerisinde boğulacaklardı.
Ve feza boşluğunda harap olan ve ölümü gerçekleşmiş gök cisimlerinin, belki yıldızların enkazları, başımızı ve diğer hayvanların başlarını, belki dünyamızın başını kıracaklardı, böylece dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza yağdıracaklardı. Ve bizi bu dünya vatanımızdan kaçıracaklardı. Halbuki, eskiden beri o yukarı âlemlerdeki harap olma ve onarmadan, ibret almaya sebep olarak, yalnız birkaç göktaşı düşmüşse de, hiç kimsenin başını kırmamış.
Hem zeminin yüzünde her sene ölüm ve hayatın değişmeleri ve dövüşmeleri yüzünden, yüz binler hayvan türünün bireylerinin cenazeleri ,(şu anda iki milyon çeşit) ve iki yüz bin çeşit bitkinin (şu anda iki milyon çeşit) bireylerinin enkazları, kara ve denizlerin yüzlerini aşırı derecede kirleteceklerdi ki, şuurlu olan canlılar, o yüzleri bırakın sevmeyi ve aşık olmayı, belki de çirkinlikten nefret edip ölmeyi ve yok olmayı isteyeceklerdi.
Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir yazar rahatlıkla sayfalarını temizleyebildiği gibi, bu gökyüzünde uçup duran dünyamızın ve gökyüzünde uçuşup duran kuşların kanatları ve kâinat kitabının sayfaları da öylece temizleniyor, güzelleşiyor ki, ahiretin sınırsız güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine âşık olurlar, aşktan da öte hayranlık duyarlar.
Demek bu âlem sarayı ve bu kâinat fabrikası, Kuddüs isminin büyük bir tecellisine ayna olur ki, o ilahi temizlikten gelen emirleri, değil sadece denizlerdeki etle beslenen(etoburlar) temizleyiciler ve karaların kartalları, belki kurtlar ve ve karıncalar gibi, cenazeleri toplayan sağlık memurları dahi dinliyorlar.
Belki o temizlikle ilgili kutsal emirleri, bedenimizde hareket edip duran alyuvarlarımız ve akyuvarlarımız dinleyip hücrelerimizde temizlik yaptıkları gibi, nefes dahi o kanı temizleyerek dışarı atıp uzaklaştırır.
Ve o emri, gözkapakları gözleri temizlemek ve sinekler kanatlarını süpürmek için dinledikleri gibi, koca hava ve bulut dahi dinler. Hava, zemin yüzeyine, konan çöpleri üfler, temizler. Bulut içerisinde yağmur depolamış sünger gibi zeminin bahçesine su serper, tozu toprağı yatıştırır.
Sonra, gökyüzünü kirli kalmaması için, çabucak çöplerden arındırıp mükemmel bir düzen içerisinde ortadan kaybolur. Gökyüzünün güzel yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş biçimde, ışıl ışıl parlak gösteriyor.”
Ve o temizlik emrini, yıldızlar, hava, su ve toprak, bitkiler dinledikleri gibi, bütün zerreler dahi dinliyorlar ki, hayret veren değişimlerin fırtınaları içinde o zerreler temizliğe dikkat ediyorlar. Bir yerde lüzumsuz toplanmıyorlar, kalabalık etmiyorlar.
Kirli olsalar çabucak temizleniyorlar. En temiz ve duru ve ışıl ışıl haldeki bu vaziyetleri, en güzel ve safi arınmış bu ince şekilleri alması, yaptığı tüm işleri belli bir gayeye yönelik yapan bir el tarafından yapılmaktadır.
İşte bu tek fiil, yani, bir tek gerçek olan temizleme işlemi, Kuddus ismi gibi en yüce bir isimden, kâinatın büyük dairesinde görünen büyük bir hadisedir ki, doğrudan doğruya Rabbimizin varlığını ve O’nun birliğini, tüm güzel isimleriyle beraber, güneş gibi, geniş ve dürbün gibi olan gözlere gösterir.”
Aynen öyle de, Kudüs isminin etkisini gösterdiği ve tecellisi olan temizleme ve pislikten arındırma olayları dahi, varlığı zorunlu olan Allah’ın (cc) hem güneş gibi varlığını, hem de gündüz gibi birliğini gösteriyorlar.
Ve Kudüs isminin geniş tecellisinden gelen temizleme ve pisliklerden arındırma, bütün bir kâinatın içerisindekileri varlıkları temizliyor, güzelleştiriyor. İnsanların kirlenmiş elleri karışmama şartıyla, hiçbir şeyde gerçek anlamda kirlilik ve çirkinlik görünmüyor.
Evet, Kâinat sarayını ter temiz tutan bu büyük, genel temizleme, elbette Kudüs isminin tecellisinin bir gereğidir. Evet, nasıl ki bütün mahlûkatın tesbihatları Kudüs ismine bakar; öyle de, onların temiz olmalarını da Kudüs ismi ister.
Ey maddi ve manevi nimetleri lüzumsuz biçimde harcayan ve böylece israf eden, harcamada dengeyi kaçırmış, ey haksızca davranan ve ey kirli ve nimetlerin kıymetini bilmeyen talihsiz insan! Bütün kâinatın ve bütün varlık âleminin hareket kanunu olan nimetleri lüzumsuz biçimde harcadığın ve temizlik kaidelerini yerine getirmediğinden dolayı, varlık âleminin tümünün zıttına hareket ederek, mânen onları nefretlerine ve kızmalarına sebep oluyorsun.
Neye dayanıyorsun ki, tüm bir varlık âlemini haksızlıklarınla, dengesizliğinle, maddi ve manevi nimetleri lüzumsuz biçimde harcayarak ve kirleterek kızdırıyorsun.
Doğru yoldan çıkmanın ve bilgisizliğin, ne derece ahmakça bir hal olduğunu gör ve sürekli -İslam dini ve kâmil imanı lütfeden Allah’a hamdolsun- de.” (İsm-i Kuddûs 30.Lem’a 1. Nükte)
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
“O ki, o yüzden varız.”
Ömrünü iman Kur’an hizmetine adamış, değerli gönül insanı Mehmet Ali Şengül hocamızın son kitabı yayınlandı. Hazreti Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem hakkında yazılan bu eser Peygamberimizi tanımamız için yeni pencereler açıyor.
Eser, bir biyografi kitabından daha ziyade tebliğ ve irşat insanlarının “el kitabı” mahiyetinde… Bazen bu asırdan asr-ı saadete baktırıyor, bazen de asrı saadetteki bir olayla günümüzdeki olaylar arasındaki benzerlikler gösterilip, çözüm önerileri sunuyor.
Kitabın giriş kısmında denildiği gibi; “Evet, zaman yaşlanıyor, her şey değerini kaybediyor fakat inananların gönlünde O (sallallahü aleyhi ve sellem) ceyyid ve cedîd olarak ruhlarda kendini hissettirmektedir. Her geçen gün tomurcuk bir gül gibi sinelerde açmaya devam etmektedir ve kıyamete kadar da açmaya devam edecektir.”
Gönül kazanmaya programlanmış tebliğ ve irşat insanlarına yapılan şu tavsiye çerçeveletip, asılacak özellikte bir uyarı:
“Hz. Allah’ın (celle celâlühü) “Biz Seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya sûresi, 107) buyurduğu Nebîler Sultânı’nın ümmeti olarak O’nun davasını temsil etmek, O’nun yolunda ve O’nun gibi olmak zorundayız. Zira O (sallallahü aleyhi ve sellem), “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” buyurmuş, diğer bir hadisinde de “yerde olanlara merhametli olun ki, sema ehli de size merhamet etsin.” demişlerdir.
Resûlullah’ın hoşnutluğunu kazanacak ve mahşerde Efendimiz’i mahcup etmeyecek şekilde tavır ve davranışlarımızı, söz ve ifadelerimizi, karakterimize uygun bir şekilde ayarlayıp, ona göre davranmamız gerekir. İmanımız ve ahlakımız bunu gerektirmektedir. Zira biz dünyaya kavga etmek, başkalarının malı, canı, haysiyet ve şerefiyle oynamak için değil, insanlığa hizmet etme yolunda Allah’ın rızasını kazanmak için geldik!
Liyâkati olanlara Allah’tan hidayet diler, olmayanları da Rabbü’l âlemîn olan Allah’a havâle ederiz.”
Şimdiye kadar bu konuda yüzbinlerce cilt kitap yazıldı. Kitap yazan her kişi, girdiği bahçeden boyuna göre meyve koparıp, bizlere takdim etti.
Okunmasını tavsiye ettiğim bu kitapta dikkatimi çeken, diğer kitaplardan farklı kılan bazı özellikler şunlar:
· Günümüzün dava insanlarına siyer perspektifinden Nebevî prensipler sunuluyor.
· Anlaşılmadığı için inkar edilen bazı hadisi şeriflerin izah ve yorumları yapılıyor.
· İki cihan serverini sevmemizi gerektiren sebepler ve “O’na neden medyûnuz?” Sorusuna cevap veriliyor.
· Şemail-i şerif hakkında güncel, uygulayabileceğimiz, pratik sünnetlerin izahları var.
· Gönüller Sultanı’nın gönül kazanma, insan kazanma konusundaki lider olarak etkileyici uygulamaları anlatılıyor.
· Dava insanları için en güzel, en etkileyici rehber, model ve bir mentor olarak en önemli özellikleri nazara veriliyor.
· Günümüzün gençleri için hicret, çile, fedakarlık ve îsar gibi hasletleri canlı örneklerle somut hale getiriyor.
· Her Biri bir çok hakikat barındıran Efendimizin latifelerinden, şakalaşmalarından örnekler veriliyor.
· İlk defa duyduğumuz bazı konuların izahı yapılıyor. Efendimiz’in (sav) süt kardeşi Ebu Süfyan kimdir? Dağ nasıl konuşur?
· Allah’ın rızasını kazanmak için “Allah’ın terbiye ettiği” canlı örnek, örnek insan değişik yönleriyle tanıtılıyor.
· Yaratılan varlıkların en şereflisi insandır. İnsanlar içinde gerçek manada iman eden ve hak yolunu tutan kulların son durağı rıza makamıdır. Merhameti sonsuz Rabbül alemîn, Nebiler Sultanını liyakatı olan kullarını o rıza makamına yükseltmek için göndermiştir.
· Diğer din mensuplarının peygamberleri hakkında düştükleri hataya düşmemek şartıyla tüm peygamberleri sevmek ve onları övmek dinimizin emridir.
· Bizler de Peygamberimizi (sav) Allah’ın en sevgili kulu olması sebebiyle onu ne kadar çok sevip, yüceltsek yine de azdır.
Şunu bilmemiz gerekir ki, hangi yazar, nasıl yazarsa yazsın O’nu tam anlatmış olamaz. O’nu en iyi anlayanlardan biri olan Hassan b. Sabit’in:
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّداً بِمَقَالَتِي وَلَكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِي بِمُحَمَّدٍ “Ben sözlerimle Muhammed (sav)’i övmedim. Fakat O’nunla sözlerimi methettim.” dediği gibi, bütün güzel kitaplara, parlak hitaplara ve sözlere güzellik kazandıran o sözler içindeki O’nun mübarek adıdır. Yoksa bizim ifadelerimizin O’na kazandıracağı hiçbir şey yoktur. O’nun bu övgülere ihtiyacı da yoktur.
O’nu takdir bizim kriterlerimizi aşar.
“Es-selâtü ve’s-selâmü aleyke yâ men ursile kâffeten li’n-nâsi”
“Allah’ın salat ve selamı senin üzerine olsun ey tüm insanlığa gönderilen şanı yüce Elçi!”
18 Ekim Pazar günü Rebiülevvel ayı başlıyor. 28 Ekimde “Mevlid Kandilini” ihya etmiş olacağız. Efendimiz aleyhisselamı değişik yönleriyle tanıyıp, daha çok sevmemiz için; böyle bereketli günlerde bu kitabın okunmasını, gündeme alınmasını tavsiye ediyorum.
Kitabı temin edebileceğiniz yayınevi;
Hizmetten | Halil Şimşek
Doğruluk, peygamberliğin mihveridir. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır. Çünkü onlar, hilâf-ı vaki hiçbir beyanda bulunmazlar. Kur’ân-ı Kerim bazı peygamberlerin büyüklüğünü anlatırken, bize onların bu vasıflarından söz eder: وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقاً نَبِيّاً “Kitab’ta İbrahim’i de an. O dosdoğru (sıddîk) bir nebiydi.”[1]
Yani sen o büyük peygamber olan İbrahim’i (aleyhisselâm) Levh-i Mahfuz’da veya onun sabit hakikati ve istinsahı olan Kur’ân’da hatırla ki, o, özü sözü, davranışları, düşüncesi dosdoğru bir nebiydi.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولاً نَبِيّاً
“Kitab’ta İsmail’i de an, O sözünde dosdoğruydu.. resûl ve nebiydi.”[2]
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقاً نَبِيّاً * وَرَفَعْنَاهُ مَكَاناً عَلِيّاً
“Kitab’ta İdris’i de an. O dosdoğru bir nebiydi. Onu yüksek makamlara yücelttik.”[3]
Hz. Yusuf’a (aleyhisselâm) hapishane arkadaşının hitabını Kur’ân naklederken, yine aynı vasıftan bahsetmektedir: يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ “Ey özü sözü doğru Yusuf!”[4]
Onlar nasıl doğrulukla mücehhez olmaz ki, Allah (celle celâluhu) sıradan insanların dahi doğru olmalarını istiyor ve Kur’ân’da doğru olanları tebcil ediyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”[5]
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
“Gerçek mü’minler, ancak Allah ve Resûlü’ne iman eden, ondan asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.”[6]
A. Sadıklar Övgüye Lâyıktır
Ve sözünün eri sadıklar Kur’ân’da tebcil edilir: مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”[7]
Bu son âyette bir nebze durmak istiyorum:
Enes b. Mâlik –ki Allah Resûlü’nün hizmetkârıdır. Efendimiz Medine’ye teşrif edince, annesi, henüz sekiz-on yaşlarında olan Enes’in elinden tutup onu Allah Resûlü’ne getirmiş ve “Yâ Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin.” demiş ve Enes’i orada bırakıp gitmişti[8]– işte bu Enes b. Mâlik, “Bu âyette kastedilen şahıs, amcam Enes b. Nadr ve emsalidir.” der.[9]
Enes b. Nadr, Akabe’de Allah Resûlü’nü görünce O’na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir’de bulunamamıştı. Hâlbuki Bedr’in ayrı bir yeri vardı. Hatta Bedir’de bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse, Bedir’e iştirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü. Bu, Bedir’de bizzat bulunmuş ve meleklere kumandanlık yapmış Cibril’in sözüydü.[10] Gel gör ki Enes b. Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Geldi derdini Allah Resûlü’ne şerh etti: “Yâ Resûlallah, eğer bir daha onlarla karşılaşmak nasip olursa, işte o zaman kâfirlerin benden çekecekleri var.” Enes’in bu içten duası kabul olmuş ve Uhud’da küffarla karşı karşıya gelmişti…
Uhud.. Uhud deyince insanın içi burkulur. Çünkü orada yetmiş sahabe şehit edilmiştir. Kim bilir, belki de Uhud’daki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnadda bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, buna önlem almış ve bir gün Uhud’un yanından geçerken: أُحُدٌ جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحِبُّهُ “Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz.” buyurmuştur.[11]
Uhud sarp bir dağdır. Fakat Uhud savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir. Her nasılsa sahabe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlü’nün gösterdiği tabyanın dışına çıkmıştı. Evet, bu sadece bir strateji ve bir tabye aramaydı. Bu itibarla da buna bozgun demek doğru değildir. Bizim sahabeye karşı olan saygı anlayışımız da bu çizgidedir.
Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı. Ama her şeye rağmen O mağfiret ve rahmet peygamberi, ellerini açmış, dua dua yalvarmış ve: اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar.” buyurmuştu.[12]
Enes b. Nadr oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resûlü’ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ama, o da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sa’d b. Muaz’a şu sözleri söylüyordu: “Resûlullah’a benden selâm söyle. Vallahi şu anda Uhud’un arkasından Cennet kokularını duyuyorum.”[13]
O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı. Hamza tanınamamış, Mus’ab b. Umeyr bilinememiş, Abdullah b. Cahş’ın vücudunun parçaları bir araya getirilince ancak hakkında “Odur.” diye hüküm verilebilmişti. Enes b. Nadr da aynı durumdaydı. Kızkardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline –ki ihtimal tek oradan yara almamıştı– bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, “Bu, Enes b. Nadr, yâ Resûlallah!” diyebilmişti.[14]
İşte âyet, bu civanmerdi anlatıyordu. O, verdiği sözde durdu. “Ölesiye savaşacağım.” dedi ve öldü. Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.
Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir. Evet, “Lâ ilâhe illallah” dedikten sonra, her fert bu denli o kelimenin muhtevasına sadık kalmalıdır ki, din harap, iman serâp, şeâir de pâyimâl olmasın…
Enes b. Nadr ve Enes b. Nadrlar sözlerinde durdular. Sözlerinin eri ve dosdoğru olduklarını ispatladılar. Çünkü onlar derslerini, Kâinatın Efendisi Muhammedü’l-Emîn’den almışlardı. O nasıl doğru ve emindi, dostları da aynı şekilde doğru ve emindiler…
B. Cahiliye O’nu “Emîn” Tanımıştı
Mekkeli O’na mücerret adıyla değil, ismine “el-Emîn” sıfatını ekliyor ve öyle hitap ediyordu.. evet, O bu sıfatıyla meşhurdu. Ne mutlu bizlere ki, bizler de sabah akşam söylenmesi müstahsen olan bir virdde O’nu böyle anıyor ve لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ اْلأَمِينُ diyoruz.
Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü’l-Esved’in (Biz Es’ad: Mutlu Taş diyelim) tekrar eski yerine konulması büyük bir mesele hâline gelmişti. Kabileler kılıçlarını yarıya kadar sıyırmış ve herkes bu şerefin kendine ait olmasını istiyordu. Sonunda şöyle bir karara vardılar. Kâbe’ye ilk girenin hakemliğini kabul edeceklerdir. Herkes merakla bekliyordu.. ve tabiî, Allah Resûlü’nün hiçbir şeyden haberi yoktu. O’nun dosta-düşmana güven telkin eden gül yüzü görününce, oradakiler sevinçlerinden havaya zıplayıp “Emîn” geliyor, dediler ve O’nun hükmüne kayıtsız şartsız razı olacaklarını söylediler…[15]
Zira O’na güvenleri tamdı. Allah Resûlü o gün henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti ama herkesin itimat edeceği bir insandı ve bir peygambere ait bütün vasıfları üzerinde taşıyordu.
Evet, fazilet odur ki, düşmanlar dahi kabul ve tasdik etsin. İşte, –o güne göre– Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en azılı düşmanı Ebû Süfyan’ın, O’nun doğruluğunu tasdiki:
Allah Resûlü etraftaki hükümdarlara nâmeler gönderiyordu. Bu mektuplardan birini de, Roma imparatoru Hirakl’e (Hiraklius) göndermişti. Hirakl, mektubu baştan sona okudu. O sırada Şam bölgesinde bulunan Ebû Süfyan’ı çağırttı ve aralarında şu şekilde bir muhavere cereyan etti:
– O’na daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi fakirler mi?
– Fakirler.
– Hiç O’na inananlardan dönenler oldu mu?
– Şimdiye kadar hayır.
– Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
– Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.
– Hayatında hiç yalan söylediğini duydunuz mu?
– Hayır, O’nu hiçbirimiz yalan söylerken duymadık.
Ve işte mektubun tesirinden sonra, henüz Müslümanların en amansız düşmanı olan Ebû Süfyan’dan aldığı bu cevaplarla çarpılan Hirakl, kendini tutamayarak şöyle dedi:
– Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allah’a karşı yalan söylemesi düşünülemez.[16]
Sadece mevzumuzla alâkalı yönünü aktarmak için çok kısa temas ettiğimiz bu hâdisede, Allah Resûlü’nün doğruluğuna iki delil vardır. Birincisi, Bizans İmparatoru Hirakl’dir ki, yukarıda kaydettiğimiz sözü söylemiştir. İkincisi ise, o gün için henüz İslâm’la şereflenmemiş Ebû Süfyan’ın verdiği cevaptır ki, Allah Resûlü’nün doğruluğunu kabullenip tasdik etmiştir. Ne var ki, Hirakl, makam ve mansıp sevdasını aşıp, ayağının dibine kadar gelmiş bir hakikî ve ebedî mülkü elde edememiş; Müslüman olup bahtiyarlar zümresine girememişti. Buna rağmen Allah Resûlü’nün risaletini kabul edip saygılı davranması, onun namına bir basiret jesti, bizim hesabımıza da sevindirici bir itiraf olmuştur.. Resûlullah’ın sıdk u sadakatini itiraf.
Esasen, Hirakl’in söyledikleri çok derindir. Evet, kırk yaşına kadar sıradan insanlara karşı dahi, şakacıktan olsun yalan söylemeyen bir insan, ölüm koridoruna girdiği bir devrede, hem de Allah’a karşı yalan söylemesi nasıl mümkün görülebilir ki..?
Yâsir henüz Müslüman olmamıştı. Oğlu Ammar’a nereye gittiğini sordu. Ammar: Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına.
Bu cevap Yâsir’e yetmişti.
– O emin bir insandır. Mekkeli O’nu böyle tanır. Eğer O, peygamber olduğunu söylüyorsa doğrudur. Çünkü O’nun yalan söylediğini kimse duymamıştır…
Bu sözler, bu kabullenmeler, sadece birkaç kişiye mahsus değildi.. ışık çağı ve ona takaddüm eden yıllarda, O’nu tanıyan hemen herkes, hem de ittifakla O’nun doğruluğunu tasdik ediyordu.
C. Hep Doğruluk Tavsiye Etmişti
O hep doğru olarak yaşadığı gibi ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir. Teberrüken bunlardan birkaçını burada zikretmek istiyorum:
اِضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَضْمَنْ لَكُمُ الْجَنَّةَ: اُصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اُؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ
“Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet’i tekeffül edeyim:
– Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!
– Vaadettiğiniz zaman yerine getirin!
– Emanette ’emin’ olun!
– Apışaranızı koruyun!
– Gözlerinizi harama yumun!
– Ellerinizi haramdan uzak tutun.”[17]
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve o kendine has doğrulukla âdeta imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı. Öyle bir noktaya ki, onun ötesinde sadece ve sadece Allah sıdkı vardır. Yani Allah Resûlü, doğrulukta da قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى [18] ufkunda seyrediyordu. Evet O, bir yönüyle imkân dairesindeydi; ancak bir başka yönüyle imkân âlemini aşmıştı. Miraç münasebetiyle Kadı Iyâz’ın dediği gibi O, bir yere geldi ki, ayağını nereye basacağını şaşırdı. O’na “Bir ayağını diğerinin üzerine koy.” dendi. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O’nu işte böyle bir seviyeye yükseltmişti. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve: “Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size Cennet’i söz vereyim.” demektedir.
Başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar: دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لاَ يَرِيبُكَ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمَأْنِينَةٌ، وَإِنَّ الْكَذِبَ رِيبَةٌ “İçinde kuşku uyaran şeyleri bırak, terket (kuşkusuz bir iklimde yaşa). Doğruluk insanın içinde itminan ve oturaklaşma hâsıl eder. Yalana gelince, burkuntudur, bulantıdır.”[19]
Yine buyuruyor: تَحَرَّوا الصِّدْقَ وَإِنْ رَأَيْتُمْ أَنَّ فِيهِ الْهَلَكَةَ فَإِنَّ فِيهِ النَّجَاةَ “Daima doğruluğu araştırın! Doğrulukta helâkinizi görseniz bile, muhakkak onda sizin kurtuluşunuz vardır.”[20]
Başka bir hadiste de şöyle ferman eder:
عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ. وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَصْدُقُ وَيَتَحَرَّى الصِّدْقَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ صِدِّيقاً. وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ، فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ، وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يُكَذِّبُ وَيَتَحَرَّى الْكَذِبَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ كَذَّاباً
“Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birr’e, o da sizi Cennet’e ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddıklardan yazılır.
Yalandan sakının. Yalan insanı fücura (günaha), o da Cehennem’e götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.”[21]
Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür.
Kâ’b b. Mâlik (radıyallâhu anh): “Ben doğruluğumla kurtuldum.” der. Evet, doğruluk deyince O’nu hatırlamamak mümkün değildir.
Kâ’b b. Mâlik, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Şairdi. Şiirleriyle kâfirlerin moral dünyalarını alt-üst edebilirdi…
Akabe’de gelip Allah Resûlü’ne biat etmişti. Dolayısıyla da Medine’nin ilklerindendi. Fakat Tebuk seferine katılamamıştı. Tebuk zorlu bir savaştı. Bu savaşta bir avuç insan koskoca Roma imparatorluğunun ordularıyla yaka-paça olacaktı. Hem de çölün o kavurucu ve bitirici sıcağında. O düşünceyle gidildi.. o civanmertlik gösterildi.. o sevap alındı ama o korkunç muharebe sadece düşüncelerde kaldı.
Allah Resûlü, bütün askerî harekâtlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve herkesi açıktan davet etmişti. İşte, böyle açık bir davete rağmen Kâ’b, bu sefere iştirak edememişti.
Şimdi siyer kitaplarından, kendi serencamesini kendi ağzından icmal ederek anlatalım:
“Herkes muharebeye davet edildi. Çünkü mücadele çetin olacaktı. Fakat Allah takdir etmedi ve sadece tatbikattan ibaret bir hareket olarak kaldı. Böyle olacağı bildirilmiş veya bildirilmemişti ama, Allah Resûlü bu muharebeye ayrı bir ehemmiyet veriyordu.
Herkes gibi ben de hazırlıklarımı tamamladım. Hatta o güne kadar hiç bir harbe bu kadar iyi hazırlanmamıştım. İki Cihan Serveri hareket komutunu verdi ve ordu harekete geçti. Ben kendi kendime: Nasıl olsa onlara yetişirim, diye beraber çıkmadım. Hiç de bir işim yoktu. Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu. Bugün-yarın-öbür gün, derken günler gelip geçiverdi. Artık Allah Resûlü’ne yetişmem mümkün değildi. Mecburen bekleyecektim.. ve bekledim de. Hem de her saati günler süren bir bekleyişle bekledim.
Nihayet, Allah Resûlü’nün seferden dönüşü her yandan duyulmaya başladı. Zaten her defasında öyle olurdu. Medine, O’nun dönüşüne yakın yeniden bir kere daha canlanırdı. İşte şimdi yine herkesin yüzünde bir beşaşet vardı; Allah Resûlü dönüyordu…
Nihayet beklenen vakit geldi. Ordu Medine’ye avdet etti. Efendimiz de mutadı olduğu üzere evvelâ mescide uğrayıp iki rekât namaz kılmış ve halkla görüşmeye başlamıştı. Herkes bölük bölük mescide geliyor, ziyaret ediyor ve harekete iştirak etmeyenler de özür beyanında bulunuyorlardı. Benim durumumda olanlardan da çoğu mazeret bildirmiş ve Allah Resûlü tarafından mazeretleri kabul edilmişti. Ben de aynı şeyi yapabilirdim. Zira, içlerinde ikna kuvveti ve söz söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim. Ama, nasıl olur da hiçbir mazaretim olmadığı hâlde Allah Resûlü’ne yalan söyleyebilirdim. Yapmadım, yapamadım. Karşılaştığımızda, İki Cihan Serveri kalbimi delip geçen bir buruk tebessümle karşıladı beni. Ve ‘Neredeydin?’ dedi. Durumumu olduğu gibi eksiksiz anlattım. Başını çevirdi ve dil ucuyla: ‘Kalk git!’ dedi.
Dışarı çıktım. Kavmim etrafımı sardı: ‘Sen de bir mazeret söyle, kurtul!’ dediler. Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu. Fakat birden kendime geldim ve sordum: ‘Benim durumumda olan başkaları var mı?’ ‘Var.’ dediler ve iki isim söylediler. İkisi de Bedir’e iştirak etmiş namlı, şanlı sahabeler arasında bulunuyorlardı: Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye. Evet, onlar da hiçbir mazeret beyan etmeyerek doğruyu söylemişler ve benim durumuma düşmüşlerdi. –Estağfirullah– intizar koridoruna girmişlerdi. Benim için kendilerine ittiba edilecek insanlardı ikisi de.. ben de onlara uymaya karar verdim; mazeret ileri sürmekten vazgeçtim.
Üçümüz hakkında bir emir yayınlandı. Artık hiçbir Müslüman bizimle görüşüp, konuşmayacaktı. Diğer iki arkadaşım evlerine kapanıp, durmadan gece gündüz ağlıyorlardı. Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım. Sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum. Ancak benimle kimse konuşmuyordu. Vaktimin çoğunu mescidde geçiriyordum. Allah Resûlü’nden bir tebessüm yakalayabilmek için uzun uzun beklediğim oluyordu.. heyhât ki, her gün evime hicranla dönüyordum; O, yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan insan, bir kere olsun, bana bakıp tebessüm etmemişti. Selâm veriyordum; acaba dudakları kımıldayacak mı diye gözlerimi dudaklarına dikiyordum. Gel gör ki en hafif bir kımıldama olmuyordu.
Çok defa namaz kılarken gözümün ucuyla O’na bakıyordum. Namaza başladığımda bana bakıyordu. Fakat namazımı bitirince hemen benden gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti. Bütün insanlar ve bulunduğum yer bana öylesine yabancılaşmıştı ki, kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.
Bir gün Ebû Katâde –ki amcamın oğluydu, onu çok severdim, o da beni canı kadar severdi– onun bahçesinin duvarından atlayarak yanına sokuldum. Selâm verdim, selâmımı almadı. Sordum: ‘Allah için söyle, benim Allah ve Resûlü’nü sevdiğime inanmıyor musun?’ O hiç cevap vermedi. Sözümü üç defa tekrar ettim. Üçüncüsünde de: ‘Allah ve Resûlü bilir.’ dedi ve yanımdan ayrıldı. Dünya başıma yıkılmıştı. Ebû Katâde’den bu sözü hiç beklemiyordum. Gözlerim doldu ve hıçkıra hıçkıra ağladım.
Yine bir gün Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken; sokaklarda bir adamın beni soruşturduğunu duydum. Sorduğu şahıslar işaretle beni göstermişlerdi. Adam yanıma geldi, elinde de bir mektup vardı. Mektup bana aitti. Gassân Meliki’nden geliyordu. Melik beni, kendi memleketine davet ediyordu. Mektubunda: ‘İşittim ki sahibin seni yalnız bırakmış.. bize gel; senin gibilerin bizim nezdimizde kadri yüksektir…’ gibi sözler ediyordu. “Bu da bir imtihan.” dedim ve mektubu yırtarak ateşe attım.
Kırkıncı gündü. Allah Resûlü bir adam göndermişti. Gelen şahıs bizim, hanımlarımızdan uzak durmamız gerektiğini söylüyordu. ‘Boşayayım mı, ne yapayım?’ dedim. –Ah vefasına kurban olduğum insan!– ‘Sadece uzak dur!’ dedi ve gitti. Hanımıma kendi evlerine gitmesini söyledim. Bu arada Hilâl’in hanımı gidip, hizmet etmek kaydıyla izin istemişti. Hilâl yaşlı bir insandı. Kendi işini göremiyordu. Ve Allah Resûlü onun hanımına izin vermişti. Bazıları benim de aynı şekilde izin almamı istediler. Fakat kabul etmedim. Zira, Allah Resûlü’nün böyle bir teklifi nasıl karşılayacağını bilemiyordum.
Derken bir müddet de böyle geçmiş ve tam elli gün dolmuştu. Artık dayanamaz hâle gelmiştim. Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı. Her zaman yaptığım gibi evimin damında sabah namazını kılmış, oturuyordum. Birisinin yüksek sesle ismimi söylediğini duydum. Ses: ‘Müjde Kâ’b!’ diyordu. İşi anlamıştım. Hemen secdeye kapandım. O gün sabah namazından sonra Allah Resûlü affımızı ilân etmişti. Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu. Talha boynuma sarıldı, yüzümü, gözümü öpüyordu. Sanki yeniden bir Akabe yaşıyordum. Allah Resûlü’nün huzuruna gelip elini tuttum. O da benim elimi tutmuştu. –O anda Cennet’le müjdelenseydi dahi zannediyorum bu kadar sevinmeyecekti– Allah Resûlü: ‘Allah sizi affetti.’ buyurdular. Ve hakkımızda inen şu âyeti okudular:
وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لاَ مَلْجَأَ مِنَ اللّٰه إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا إِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
“Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir.”[22]
O bu âyeti okuduktan sonra Resûlullah’a hitaben, ‘Yâ Resûlallah! Ben doğrulukla kurtuldum.. bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şey söylemeyeceğime, söz veriyorum.’ dedim.”[23]
Evet, peygamberlik hakikati, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Her peygamber doğru söyler. Ve öyle olması da zarurîdir. Zira, gayb âleminden emirler getirerek insanlığa tebliğ eden bu şahıslardan herhangi birinde küçücük bir yanılma veya yanlışlık olsa, her şey altüst olur. İnsanlık adına öğrenmemiz gerekli olan bütün hakikatler, bize onlar vasıtasıyla intikal etmektedir. Bu ise zerre kadar yanılgıya tahammülü olmayan çok hassas bir konudur. Onun içindir ki Cenâb-ı Hak, bu mevzuda şöyle buyurur:
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ * لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ * فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ
“Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette O’nu kuvvetle yakalar; sonra da O’nun can damarını koparırdık (O’nu yaşatmazdık). Sizden hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”[24]
O, ilâhî emir ve nehiyler karşısında gassalın elinde bir meyyit gibiydi. Vahiy, O’nu istediği tarafa evirir-çevirir, O da hep o istikameti kollardı. Kurbiyet kazanıp en son noktayı elde ettiği anda dahi O, bu hassasiyetinden hiçbir şey kaybetmemişti.. kaybetmek bir yana daha da derinleşmiş ve âdeta erişilmez bir duyarlılık kazanmıştı.
D. Sözünün Eriydi
Kırk yaşına kadar O’nun hilâf-ı vaki bir söz söylediğini veya sözünde durmadığını bir kimse ne görmüş ne de duymuştu. Daha sonra sahabe olma şerefine eren bir zat diyor ki: “Cahiliye devrinde Allah Resûlü’yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık.” Yukarıda da arz ettim, cahiliye, yaşadığı devrin adıdır. Yoksa O gönlü apaydın insan hiçbir zaman cahiliye devri yaşamamıştır. O hep resûllere has bir hayat çizgisi takip etmiştir. Fakat, diyor bu sahabi: “Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığım yere gittim.. baktım ki Allah Resûlü orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece: “Ey genç! Bana meşakkat verdin. Üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.[25]
E. Söyledikleri O’nu Tasdik Etmektedir
O, doğuştan Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi. Onun için, peygamberliğinden sonra da ne dediyse herkes gönülden inandı ve tasdik etti. Evet, topyekün cihan O’na: “Doğru söylüyorsun yâ Resûlallah!” diye tasdike koştu. Değil sadece insanlar, mucizeler diliyle, her bir nevi kendi adına temsilci gönderdi. Âdeta O’na biat etti.
Burada bir parantez açıp şunları söylemekte fayda mülâhaza ediyorum: Kur’ân’ın ve Efendimiz’in nurlu beyanları, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât ve esmâsı arasındaki münasebete riayet keyfiyetiyle öyle üstün bir dereceye sahiptir ki, ne felsefecilerin akıl yoluyla, ne evliyânın kalb ayağıyla, ne de asfiyânın ruh buuduyla o seviyede bir anlayış ve beyana ulaşmaları mümkün olmamıştır ve olmayacaktır da.
Ancak, bu müterakki ruhların, melekleşmeye doğru tırmanışları, neticede hep şunu göstermiş ve gösterecektir ki, onlar gidecek; gidecek ve gittikleri yerin sonunda hep Kur’ân’ın ve Allah Resûlü’nün beyanlarının doğruluk ve hakkaniyetini anlayacak.. Resûlullah’ın söylediklerini keşif ve müşâhede ile zevk edeceklerdir.
Evet, bugün O’nun, ulûhiyete ait söylediği bütün sözler, o mevzuun ehilleri tarafından da tasdik görmekte ve birer esas olarak kabul edilmektedir. Hatta ulûhiyete, haşr u neşir ve kadere dair incelerden ince öyle meselelerden söz etmiştir ki, –hem de mevzular arası muvazeneyi koruyarak– değil öncekiler ve sonrakilerin akıllarının ermesi; O’nun aydınlık beyanlarını “yok” farz ettiğimiz takdirde, bu hususlarda bir tek kelime söylemeleri mümkün olmayacaktır.
Hz. Ömer ve Amr b. Ahtab (radıyallâhu anhumâ) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. Konuştu, konuştu, konuştu… Öğle ezanı okundu, namazı kıldırıp tekrar çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu. İkindi namazını eda ettikten sonra konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü. Neler konuştu, neler anlattı? Hepsini ihata zor ama, o güne kadar söylenmeyen her meseleye temas etmişti denebilir. Evet, ilk hilkattan başlamış, varlığın bağrına ilk hilkat tohumunun atılışını anlatmış, kâinatın teşekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılışa ait devreleri bir bir sıralamış.. ve daha sonra da kıyamete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmişti.[26]
Evet, mazinin derinliklerine dalmış ve Hz. Âdem’e kadar bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbale nazarını çevirip mahşere, Cennet ve Cehennem’e kadar her şeyi göz önüne sermişti. Hâlbuki O ne bir kitap okumuş, ne birinin ders halkasına katılmıştı. Öyleyse bütün bunları nasıl bilebilirdi? Evet, O’na bütün bunları öğreten biri vardı; O da, hiç şüphesiz, her şeyi bilen Hz. Allah’tı…
O’nun, Arş’tan ferşe, oradan yerin derinliklerine kadar anlattığı bütün meseleleri O’na Mütekellim-i Ezelî’si öğretiyordu. Bunların başka şekilde öğrenilemeyeceği bugünün insanları tarafından da tasdik edilmektedir ki, bu da Allah Resûlü’nün sıdkına ayrı bir delildir.
Evet O, peygamberlerden bahsediyor.. onların tarifini yapıyor; yüz hatlarıyla onları tablolaştırıyor[27] ve o günün Ehl-i Kitab’ı, bütün bunların hiçbirine itiraz etmeden hepsini kabul edip: “Evet, kitaplarımızda, onları bahsettiğiniz şekliyle buluyoruz.” diyorlardı.[28] Tevrat, İncil veya başka bir kitap okumamış bir insanın, oralarda zikredilen veya edilmeyen keyfiyetleriyle bütün kendinden evvel gelmiş-geçmiş peygamberleri hem de böyle tafsilatıyla anlatması ve bu işi bilenlerin de onu tasdik etmeleri, Allah Resûlü’nün sıdkına ve davasında doğruluğuna şahit ve delil değil midir!?
Bir parantez içinde arz etmeye çalıştığımız bu hususların takdimi, benim takatimin çok üzerindedir. Esasen hâli hâlime denk okuyucunun durumu da bundan daha farklı olmasa gerek. Bu gibi meseleleri anlayıp anlatabilmek için, insanın onları tasdik edebilecek seviyeyi kazanması gerektir. Ancak biz, bu seviyeleri ihraz ettiğine inandığımız şahısların sözlerine itimaden diyoruz ki, mertebe mertebe yükseliş kaydeden yüz binlerce evliyâ, asfiyâ ve kafasını ilimle aydınlatan filozof ve bilgelerin, Efendimiz’e ait beyanlarını gördükçe, sürekli o mevzuun zirvesinde, O’na ait beyanın bulunduğunu kabul etmeleri, O’nun sıdk ve doğruluğunun ayrı bir buudunu teşkil etmektedir.
Evet, en seçkin insanların bu tasdikleri de göstermektedir ki, O, hiçbir sözünde hilâf-ı vaki konuşmamıştır. Zaten O’nun konuştukları kendinden değildir ki.. O, hep ilâhî mesajlarla konuşmuş, vahyin tercümanlığını yapmış, onun için de bütün zamanların ve mekânların Söz Sultanı olmuştur.[29]
[1] Meryem sûresi, 19/41.
[2] Meryem sûresi, 19/54.
[3] Meryem sûresi, 19/56-57.
[4] Yusuf sûresi, 12/46.
[5] Tevbe sûresi, 9/119.
[6] Hucurât sûresi, 49/15.
[7] Ahzâb sûresi, 33/23.
[8] Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 6/306; Taberânî, el-Mu’cemu’s-sağîr, 2/101.
[9] Müslim, imâre 148; Tirmizî, tefsir (33) 2-3.
[10] Buhârî, meğâzi 11; İbn Mâce, mukaddime 11.
[11] Buhârî, zekât 54; Müslim, hac 503-504.
[12] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihad 105; Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 4/199.
[13] Buhârî, megâzî 17; Müslim, imâre 148.
[14] Buhârî, megâzî 17; Müslim, imâre 148.
[15] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/425; Hâkim, el-Müstedrek, 1/628; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 1/209.
[16] Buhârî, bed’ü’l-vahy 6; Müslim, cihad 74.
[17] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/323; Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 8/262; el-Mu’cemu’l-evsat, 3/77; Beyhakî, es-Sünen, 6/288.
[18] Necm sûresi, 53/9.
[19] Tirmizî, kıyâmet 60; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/200.
[20] İbn Ebi’d-Dünya, es-Samt, s. 227; Mekârimü’l-ahlâk, s. 51; Hennâd, ez-Zühd, 2/635.
[21] Buhârî, edeb 69; Müslim, birr 105. (Lafız Müslim’e ait.)
[22] Tevbe sûresi, 9/118.
[23] Buhârî, megâzî 79; Müslim, tevbe 53-55.
[24] Hâkka sûresi, 69/44-47.
[25] Ebû Dâvûd, edeb 82.
[26] Buhârî, bed’ü’l-halk 1; Müslim, fiten 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/341.
[27] Örnek olarak bkz.: Buhârî, enbiyâ 24; Müslim, iman 266-278.
[28] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/27; Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 2/74-100; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/298.
[29] وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى “O hevâdan konuşmaz, o kendisine vahyedilen ilâhî mesajdan başka bir şey değildir.” (Necm sûresi, 53/3-4)
Eurovision’da Ukrayna’yı temsil etme hakkı kazanan Uluslararası Meridyen Okulları öğrencisi ve aynı zamanda Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin (IFLC) daimi katılımcısı Oleksandr Balabanov başarı hikayesini Ukrayna Devlet Radyosu’na anlattı.
20 dakikalık programda Meridyen okulundaki atmosferden bahseden Balabanov anlamlı sosyal mesajlar verdi. Daha önce ülkesini temsil ettiği, IFLC etkinliklerindeki anılarını ve gittiği ülkeleri de dinleyicilere aktaran Balabanov, Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması’nda seslendireceği “Vidkrivay – Open” (Açın) şarkısının ortaya çıkış hikâyesini de anlattı.
Sunuculuğunu Galina Babiy’in yaptığı radyo yayınında, Adam Grubunun kurucusu ses yapımcısı Mihail Klimenko ile birlikte Balabanov tarafından yazılan, sözleri İngilizce ve Ukraynaca olan şarkı da dinletildi.
Müziğin kendisi için en önemli olduğunu aynı zamanda derslerine çalışmayı da ihmal etmediğini ifade eden Balabanov, sınıf arkadaşlarının kendisine büyük destek verdiğini ifade etti.
Meridyen okulunun sadece uluslararası müzik yarışmalarına değil aynı zamanda bilim olimpiyatlarında da büyük bir tecrübeye sahip olduğunu öğrencilerin birçok uluslararası olimpiyatlarda ödül aldığını vurguladı.
BALABANOV: IFLC ARACILIĞIYLA BÜYÜK TECRÜBE KAZANDIM
Eurovision’dan önce birçok yarışma ve festivale katıldığını belirten Balabanov, her sene gerçekleştirilen geleneksel IFLC etkinliklerinde büyük tecrübe kazandığını belirtti.
IFLC festivali kapsamında; Brezilya, Avustralya, ABD ve Kanada’ya yaptığı seyahatleri aktaran Balabanov, IFLC sayesinde farklı ülkelerden çocuklar iletişim kurduğunu, aynı sahnede birlikte şarkı söylediğini, asıl amacın dünyanın kültürlerini birbirine yaklaştırmak ve birlikte yaşamak olduğunu söylüyor.
Balabanov yayında şunları söyledi: “IFLC’de atmosfer çok sıcak samimi. Orada farklı ülkelerden gelen çocuklar hem kendi kültürlerini tanıtıyor hem de başka kültürleri tanıyor. Programlar için gittiğim ülkelerde dünyanın farklı bölgelerinden gelen birçok arkadaşım oldu. Onlarla sosyal medya aracılığıyla dostluğumuz devam ediyor.”
“ÇEVRE KİRLİLİĞİ VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BENİ ENDİŞELENDİRİYOR”
Sunucu Galına Babiy’in, “Erken yaşta kültür-sanat ile tanışan birisiniz, ilklim değişliği ve çevre kirliliği ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Sonuçta bu, geleceğimizin önemli sorunları arasında görünüyor? Bu konuda sizin gibi öğrencilerin düşünceleri önemli. Ne demek istersiniz?” şeklindeki sorusunu ise;
Balabanov: “Dünyadaki çevre kirliliği ve iklim değişikliği gibi problemler beni endişelendiriyor. Bizden sonra nasıl bir dünya bırakacağız? Bu çok önemli ve herkesin bunu dikkate alması ve buna göre çalışmalar yapması gerekiyor.” şeklinde cevapladı.
Çöpleri ayrıştırmak , çevreyi temiz tutmak gibi örnekler veren Balabanov, günümüzün önemli problemlerinden ekolojik dengenin korunmasına dikkat çekti.
14 yaşındaki Balabanov, çok iyi derecede İngilizce biliyor ve okulda Türkçe eğitimi alıyor.
Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması, bu yıl 29 Kasım’da Polonya’nın başkenti Varşova’da online olarak gerçekleşecek. 2003’ten bu yana yapılan bu yarışmaya 9-15 yaş arasındaki çocuklar katılabiliyor, yine aynı yaş grubundaki çocuklar oy verebiliyor.
Balabanov daha önce Eurovision Çocuk Yarışması’nın ulusal seçmelerine üç kez katıldı. İki kez finale kaldı ve son denemesinde ise ülkesini temsil etme hakkını kazandı.
Kaynak: Yunus Erdoğdu | Ukrayna-Kıyiv
Din kendisiyle insanlar şekillensin diye gelmiştir; insanlar dini kendilerine göre şekillendirsinler diye değil.
* * *
Efendimizin dualarında seçtiği kelimeler şu cihan saltanatının Sahibi’nin kapısının tokmağını vururken mırıldanacağımız en isabetli söz cevherleridir ve o dualardaki nuraniyeti başkalarında görmek asla mümkün değildir.
* * *
Zat-ı Uluhiyet’i iyi tanıyıp gönülden sevmemiz O’nun hakkı bizim de en önemli vazifemizdir.
* * *
Müslüman olmak güzel, güzel müslüman olmak daha güzel ve güzel müslümanlıkta mütemadi olmak ondan da güzeldir.
* * *
Cenâb-ı Hak’ta mütekabiliyet ahlakı var. O (celle celâlühû), “Siz Beni anın, Ben de sizi anayım; Siz dua edin, Ben icabette bulunayım!” buyuruyor. İnanan gönüllere düşen böyle bir tenezzül-ü ilahînin hakkını vermeye çalışmaktır.
* * *
Osmanlılar tarihe Allah’ın bir lütfudur. Onların kıymetini anlamak için şimdilerde kan gölüne dönen coğrafyalara bakmak yeterli olsa gerektir.
* * *
Aklı, dehayı ve karizmayı bütün bütün nefyetmeyelim ama şunu da unutmayalım ki; aslolan meşîet-i ilahiyedir ve neticede hep Allah’ın murad buyurduğu olur. İşte bunun içindir ki, hep O Kudreti Sonsuz’a sığınmak iktiza eder.
* * *
İnsan işlediği günahın affedileceğini bilse bile o günahından dolayı hep Allah’tan haya etmelidir.
* * *
Amele güven ve itimat, insanda Allah’a güven ve itimat hissini azaltır.
* * *
Haybet yaşamak istemeyenler her işlerini bir bilene yahut bilenlere danışarak yaparlar.
* * *
Duymadan ve hissetmeden bin sene yaşamaktansa, duyarak, hissederek, şuurluca bir dakika yaşamak daha evlâdır.
* * *
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi