Yazarlar

Kimse Hizmeti Töhmet Altında Bırakamaz! | Fikret Kaplan

Samimi gönüllerin omuzlarında bugünlere gelen Hizmet Hareketi, insanlara Allah’ın büyük lütfu ve ihsanıdır. Bir zamanlar Peygamberle sav, sahabeyle… Bediüzzaman’la temsil edilen bu davayı bugün Hizmet insanlarına temsil ettiriyor ve o büyük hizmeti onlara gördürüyor Cenâb-ı Hakk.
“Kardeşlerim! Bu İslâm ve Kur’ân’a hizmet davası, ihsan-ı ilâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş…” diyor Üstad.
Fakat, bu lütuf ve ihsanların farkında olmak, bütün sıkıntılara rağmen öfleyip pöfleyip kaderi tenkit etmemek ve sonra da buna uygun şükürde bulunmak öyle kolay değildir. Onun için, bu ihsanlara mukabil Hizmet sevdalılarının mutlaka imtihan olacaklarını, eleneceklerini, hasların hamlardan ayrılacağını tekrar tekrar hatırlatıyor Bediüzzaman.
Ve bugün, insanlığın saadetini gaye edinmiş fedakar yürekler ağır bir cendereden geçiyor… Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürmek düşmüş onların kaderine… Arkadaşlarını bırakıp gidenlerin yanında bir de içten içe tenkit etme, imtihanın Allah’tan geldiğini unutup birilerini suçlu gösterme çabasına girişmiş bazıları.
Belki kimisi gerçekten koruma içgüdüsüyle Hizmete gelecek zararları engellemek için masumane eleştirilerini yöneltiyor olabilir. 
Yaşanan olumsuz hadiselerin iyi veya kötü taraflarını müspet manada ortaya koyan yapıcı eleştiriler ideal olana yürümede önemli bir yoldur. Fakat, bunun bir üslûbu, uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı olmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rızası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir garazı bulunmamalıdır.
Geçmişte birilerine kızmış olmanın verdiği öfkeyle ortalığı yangına vermemeli, perdeyi yırtacak şekilde konuşmamalı, samimi Hizmet insanlarının kuvve-i maneviyelerini kırmamalıdır.
Maalesef, bugün insanlar birbiriyle konuşurken, tartışırken veya birbirini eleştirirken hak ve hakikatin ortaya çıkması için değil de kendi dediklerini karşı tarafa kabul ettirme peşinde. Herkes haklı çıkma, sözünü geçirme, alkışlanma ve takdir edilme derdinde. Durum böyle olunca da eleştiriler faydadan çok zarar veriyor.
Gün bugün, dem bu dem deyip, ‘yakalamışken fırsatı kafasına kafasına vuralım!’ anlayışıyla yapılan haksız eleştiriler insaf sınırını çoktan aşmış durumda.
Yağmur yağsın ama; ıslatmasın, güneş çıksın ama; yakmasın, kar yağsın; ama üşütmesin duygusuyla hareket eden kimi insanlar kendilerine iğne ucu kadar bir zarar dokunduğu için kıyameti koparıyorlar. Rahat ve rehavetlerini kaybetmiş olmaktan dolayı çok öfkeliler… Yollarına artık kırmızı halı serilmediği için yerden yere vuruyorlar her şeyi…
Biz bu Hizmet’i çok kolay bulduk ve ne olursa olsun saf-temiz zihinleri bulandıracak şekilde bu gönüllüler hareketinin canına kast etmeye hiç hakkımız yok. Hizmet kurumları…gazeteler, televizyonlar, evler, yurtlar, okullar… hepsi fedakarlık duygusuyla kurulmuştu.
Hizmet hareketi, samimiyet, saffet, ihlâs, fedakârlık; din ve ona hizmette dünya adına beklentisizlik temelleri üzerinde yükseldi ve bugünlere geldi. Samimi insanlar bu davaya sahip çıktılar ve tarihte eşi çok az görülmüş bir hizmete muvaffak oldular.
O işin felsefesini bilmedikleri halde senelerce kendilerinden istenen her işe koştular. Tam kırk-elli yıl boyunca iltifat beklemeden, mükâfat peşine düşmeden ve en küçük görülen hizmetler karşısında bile “Bundan ne çıkar ki!” demeden vazife yaptılar.
Kimi zaman bir tarlada, bazen bir derenin kenarına kurulan küçücük bir çadırda, bir başka defa üç dört kişinin zor sığdığı bir tahta kulübede bir araya geldiler; aşkla, ümitle, iştiyakla ve sabırla hizmet kozasını ördüler. Yalnızca bir ev açabildikleri dönemde “Gelecek adına bu hanecik ne ifade eder?” demediler; bir yurttan bir şey çıkmayacağını söylemek gibi bir bozgunculuğa asla girmediler; okul açma ihtiyacı hasıl olunca “Gücümüz yetmez!” mazeretini akıllarına bile getirmediler. Allah’ın rızasına matuf olarak kendilerine teklif edilen her işin altına girdi ve hiç tereddüde düşmeden bulundukları yolda sürekli ilerlediler.
Bugün hapishanelerde, gurbet diyarlarda, göç yollarında.. bütün sıkıntılara rağmen ‘yeter ki Hizmetimiz devam etsin!’ diyen ablaların o günkü kermeslerden kazandığı üç beş kuruşunun, abilerin bitmek tükenmek bilmeyen fedakarlıklarının, alın terlerinin, gözyaşlarının temelinde olduğunu bilmeyenler insafsızca eleştiriyorlar top yekün Hizmet’i…
Elli yıllık başarıyı, emeği, alın terini, dünyanın onca istihbaratına rağmen hala kanıtlanamamış iftiralara ya da hizmetin sevdalısı olsa bile idrakine ve gönlüne bu güzellikleri maalesef yerleştirememiş birkaç talihsizin yaptığı yanlışlıklara bağlayarak karalıyorlar… Hemen sarılıyorlar yalan yanlış iddialara…
Diğer yandan, dünyanın en güçlü istihbarat örgütleri dahi ’15 Temmuz’un düzmece bir hadise olduğunu ve Hizmet’in bunun içinde olmadığını net olarak ifade etmelerine rağmen, masumları töhmet altında bırakacak beyanlarda bulunmak kimin haddine…
O ablalar ve abiler artık hicret diyarlarında bugün de aynı samimiyet ve fedakarlıkla yollarına devam ediyorlar…
Hizmetin her ferdi hareketin geleceği için fikirlerde bulunabilir, öneriler sunabilir. Bunları ortak akıl çerçevesinde değerlendirmek, bu fikirlerden istifade etmek Hizmet’in temel düsturudur. Onun için istişareler, mütevelliler yapıldı her zaman ve zeminde. Ve bugüne kadar da hep bu şekilde ortak akılla yürütüldü işler.
Varsa kafasına göre göre icraat yapan bu onun problemidirVe elbette ki bu tip insanlardan hesap sormak da herkesin boynunun borcudur. 
Fakat sanki Hizmet’te bunlar yokmuş ve artık dağılıp bozulmuş gibi bir anlayışla; ‘Artık ortak aklın devreye sokulması, yeni bir vizyon, yeni bir yapılanma, yeni bir manifesto, yeni bir eylem planı….’ gibi sözler akıl dışıdır.
Hizmet, yine sapasağlam ve samimi insanlarla yoluna devam ediyor… Dünya çapında izlenmiş, kabul görmüş ve sevilen bu Hizmet, düsturlarından asla ödün vermedi ve çağa uygun olarak da insanlığı sevgi ve hoşgörüyle kucaklıyor, problemlerine çözüm arıyor.
Hizmet’in dağıldığını, yeni bir şey üretmediğini zannedenler buyursunlar ‘Hodri Meydan’ yeni bir yol, metod geliştirsinler… Kaç kişiyi etkileyebilecekler acaba… Kaç kişi ölümü göze almak pahasına da olsa onların sundukları fikirlerin peşinde gidecek…
Hücre hapislerine, zulümlere, gurbetlere… mallarını mülklerini, bütün servetlerini kaybetmelerine rağmen ‘Hizmet’imize… Hocamızın bir tebessümüne feda olsun diyen’ babayiğitlerden kaçının gönlünde bir sevda tutuşturacaklar…
Bir holding, bir parti, bir takım gibi algılıyorlar Hizmet’i … ‘gerçekten de particilik, cemaatçilik gibi ideolojik illetler ıslahı ve iflahı zor vakıalar…’ diyerek sorguluyorlar insanların samimi bağlılıklarını…
‘Hocaefendi de bir insan… hatalarıyla, kusurlarıyla, zaafıyla, etten kemikten bir insan aynı zamanda…’ sözlerini de pelesenk yapmışlar dillerine… Evet, Hocaefendi de bir insan… kimse aksini söylemiyor ki… Hele o, kendisine insanlık payesini bile çok gören biri…
Ama, “Hocaefendi, hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden, salih zatların tacının varisi, onların son halkası, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat. Bu ayardaki zatlar, bütün hayatlarını sıyam ve kıyamda geçirdiler; yaşatmak için yaşadılar. Yeryüzünün halifesi olan insanın, kendi ruhlarını yeniden ikameye yönelik olmayan hiçbir işe ayıracak zamanlarının olmadığını haykırdılar.” (Prof. Dr. Süleyman Aşrâtî, Vahran Üniv. Öğr. Üyesi)
Kaçımız acaba Büyüğümüz gibi bu süreçte kardeşlerimiz için dertlendik:
‘Ben kendimi sorgulamadan edemiyorum. Hani herkes kendi yakını, bildiği-ettiği adına, annesi-babası adına ızdırap çeker. Fakat Fakir; bir yönüyle hakkım olmadığı halde, ircâ’ mahalli olması itibarıyla el-âlem meseleyi size bağlıyor. Hani sizin adınıza “terör” dediler, falan… Dolayısıyla şöyle-böyle sizinle irtibatı olanları, iltisakı olanları derdest edip götürüyorlar. Hiç olmayacak şeylere müebbetler veriyorlar. Ve öyle oldu; çok kıymetli insanlar, çok elit insanlar şu anda o cendere içindeler. Bütün bunları birden düşününce, kendimi affetmiyorum. Neredeyse günümün yarısında bunlar benim kafamı meşgul ediyor. Bunu şikâyet mahiyetinde demiyorum. Hiç uyuyamadığım gün oluyor; yatakta deniyorum, yastığı bir öyle bir böyle koyuyorum, oturarak uyumaya çalışıyorum, ağzıma bir tane pastil alıyorum belki o bir şey yapar…
Ama bir türlü bunları kafamdan atamıyorum. Onları kafamdan atamama neticesinde, kelâm-ı nefsî ile, iç konuşma ile bu defa onlara cevap vermeye başlıyorum; hep onu düşünüyorum, “Al sen de ağzının payını, al sen de ağzının payını!” diyor, gereksiz şeylere giriyorum; israf-ı zaman ediyorum, uykumu kaçırıyorum, gündüz yapacağım şeyleri de yapamıyorum; mesela, iki aydır ben kalemi elime alıp müsvedde kağıtlarımı önüme koyup bir yazı yazamadım, düşünün burada!
Bunlar, benim zaafımdan, yetersizliğimden, güçsüzlüğümden belki, kadere rızasızlığımdan… Cenâb-ı Hak, beni de size bağışlasın, inşaAllah…’
Bugün Hizmet’in bütünü töhmet altında bırakacak tarzda eleştiri yapanlar sanki imtihanın Allah’tan geldiğini de unutmuş gibiler.  Suçlu arama peşine takılmışlar tamamen. Çünkü bu davada asla başlarının ağrımayacağını, fırtına, kar, tipi, boran görmeyeceklerini, zulümlere ve hakaretlere maruz kalmayacaklarını zannetmişler.
Haydi, o rahat zamanlarda akıllarımıza gelmedi bu zor imtihanlar… düşünmedik o günlerde. Peki, bu fitne yangınını karşımızda görünce hemen toparlanıp: ‘İşte bu, Allah ve Resulünün bize haber verdiği, Bediüzzaman ve Hocaefendi’nin bizi ikaz ettiği ve sonu zaferle bitecek olan sarp yokuşlardır!’ dememiz gerekmiyor muydu?
Bu zor süreçte geride kalan arkadaşlarımızın zulüm görmeleri, bizim iman ve teslimiyetimizi arttırıp gayretlerimizi coşturmalı değil miydi?
Yoksa ateşler içinde yanan milyonlarca insanı…yaşlıyı, genci, bebeği, anneyi… o halde bırakıp hemen birilerini suçlama… bir suçlu bulma dürtüsüyle o mahşeri yangından yüzümüzü çevirip birbirimizle cedelleşmeye, cerbezeye mi tutuşmalıydık?
Onun için mi bela ve musibetler kapımızı çaldığı ve yakamıza elini uzattığı zaman hemen atf-ı cürümlerde bulunmaya başladık.
Halbuki Üstad’ın tavrı böyle değildi. O elinde tulumbası yanıp kavrulan kardeşlerini kurtarmaya koşarken yolda birilerine takılıp laf kavgasına tutuşmamıştı.
‘Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!..’
Kendimizi ve hatalarımızı unutup hep başkasına yönelttiğimiz suçlamalar, musibetler içinde şeytanın değerlendireceği en güzel argümanlardır: “Ha, şöyle olsaydı, bu olmazdı! Böyle olsaydı, şu olmazdı! Yanlış şeyler yapıldı. Hizmetten geriye, mülksüz, parasız, mesleksiz yığınlar kaldı. Hizmet politikalarının yanlışları ve sonuçları…’ vs. vs. sonu gelmeyecek atf-ı cürümler.
Ve bugün de bu yapılıyor… Sosyal medyada, orada burada bir öfkeyle ağzımıza gelen her şeyi yazıp durarak sanki hicreti, sahabenin aynı bugünkü gibi çektiği sıkıntıları; mülksüz, parasız, fakir kalmalarını tam idrakimize oturtamamışız.
Bir kere Hizmet dairesine girince artık imtihan olmayacağımızı, Cennetin bize vacip olduğunu mu zannettik acaba?
Halbuki, altının taş ve topraktan ayrılması gibi kendilerini sevgiye adamış Hizmet gönüllülerinin hası hamından; saf olanı, olmayanından ayrılmalıydı. Gelecekte on milyonlarca insanla köprüler kuracak olan cihan çapındaki bu mübarek hareketin temsilcileri test edilmeliydi. Sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdalarının olmadığını görmeliydi bütün dünya.
Saadet asrına gitsek orada da boş durmayacaktık kim bilir. Hikmet perdesine bakmayıp eleştirip duracaktık her şeyi: ‘Ensar niye böyle yaptı? Bedir’de üç yüz on dört kişiyle bin kişilik bir orduya karşı nasıl savaşılır? Uhud’da okçular niye tepeden indi, onlar inmeseydi bu musibetler başımıza gelmezdi. Bak bir sürü şehit verdik? Şu gençler ille diretmeseydi Uhud Meydanı’na çıkmazdık ve bu kadar da zayiat olmazdı.
Şu 300 kadar münafığı ordu içinde Peygamber göremedi mi? (Haşa) Bir’i Maune faciası nasıl önlenemedi (Haşa) vs. vs. uzayıp giderdi. Ama sahabe bunu dememişti.
Ne Ammâr İbn Yâsir, ne Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüma ve anhüm ecmaîn), bunlardan hiç biri, değişik belalara maruz kaldığı zaman hemen suçlama yoluna gitmemişlerdi. O zamana kadar inen ayet sayısı, beş-on taneydi; fakat ne o ağır taşlar, ne beyin kaynatan çölde işkence görmeleri, çarmıha gerilmeleri… birbirlerini asla suçlamaya sevk etmemişti.  “Sen gelmeseydin, bizi böyle bir yola çekmeseydin, bunlar, başımıza gelmezdi! Baba, sen inanmasaydın; anne, sen inanmasaydın, ben de bunlara maruz kalmazdım!” diyen bir tane insan yoktu.
İmkân ve fırsatları, şerâre üretmek için değil, dostlarımıza ümit, inşirah ve moral kaynağı olmak için seferber etmeliyiz. Sürekli menfi şeyleri dile getirmekle, insanları şeytanî şerarelerinin tesirine iteriz. Ha, kötülüğün üstünü kapatın, art niyetle yapılan hareketleri halı altına süpürün şeklinde anlaşılmasın bu. Ama, bunun bir üslûbu, uygun bir şekli, edebi, adabı olmalı.
Bugün menfi gibi görünen şeylere takılıp tamamen ümitsizliğe düşmeyelim. Gaye-i hayalimiz, mefkuremiz için rantabl olarak nasıl çalışırız? İşte buna bakalım.
Ümitle oturalım, öyle kalkalım, öyle düşünelim, öyle konuşalım, öyle davranalım ki, arkada kalan, bize bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Karşılıklı laf kavgalarıyla ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaşalım.
Hizmete gönül vermiş arkadaşlarımızın ve Âlem-i İslam’ın derdini içimizde hissedebiliyor muyuz? Bütün bir coğrafya cayır cayır yanıyor. Sanki o yangın bizimle alakalı değilmiş gibi bigane kalamayız. Varsa bildiğimiz bir yanlışlık usulünce birilerine aktaralım. Ama şimdi öncelikli olarak, ateş her taraflarını sarmış olan kardeşlerimize bir kova suyla yardıma koşma zamanı. Onların seslerini dünyaya duyurma günü…
Bu işin emanetçileri olarak o emanette emin değilsek, hala derlenip toparlanıp uzlaşamamışsak, masum hizmet gönüllülerinin dertlerini kendi derdimiz gibi hissetmiyorsak, ağlayan herkesle ağlayamıyorsak, ızdırap çeken herkesle inleyemiyorsak, onların dertlerini kendi dertlerimiz saymıyorsak, onların soğuk ve karanlıkta geçen gecelerine mukabil biz rahat gecelerimizi Dergah-ı İlahiye’ye onların durumunu arz etmek için tahsis etmiyorsak, başlarımızı yere koyup “Allah’ım ümmet-i Muhammed’e yardım et! Allah’ım kardeşlerimizi kurtar!’ diyemiyorsak bir vefasızlık içindeyiz ve istediğimiz kadar eleştirelim bir arpa kadar dahi yardımımız olmayacak o gariplere…
Hiç merak etmeyelim, bu davanın sahibi Allah’tır ve onu koruması gerektiği gibi de koruyacaktır. 
‘Şimdi, oturup kalktığımız her yerde, insanları rehabilite etme adına, moralize etme adına, sürekli birbirimizi takviye etmeli, baş başa vermeliyiz. Öfkelenme, çırpınma, dövünme, yıkıcı eleştiriler yerine, hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah’ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak ümit ve heyecanla ileriye götürmeye bakmalıyız.
Kaynak: Fikret Kaplan | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu