Temizlik, tabiatın özüne yerleştirilmiş fıtri bir mekanizmadır
Nezafet; temizlik, paklık demektir. Cenâb-ı Hakk, Kuddûs isminin gereği bütün kâinatta nezafeti esas kılmış, her yanı pak ve temiz eylemiştir.
İnsanlar hanelerini sürekli havalandırırlar. Hatta değişik yapay parfüm kokularıyla kötü kokuları bertaraf etmeye çalışırlar. Tabiatta otomatik olarak kirli tozlu havayı temizleme ve güzel koku neşretme görevi yeşil renkli yaprakları ve rengârenk çiçekleri ile bitkilere aittir.
Güneş, şuursuz olduğu halde dengeli ısısı ve ışığı ile hastalık yapabilecek artıkları kurutarak geri dönüşümünü hızlandırır. Kar da solunum sistemi hastalıklarına sebep olması muhtemel olan mikropları kırarak bulaşıcı hastalıkların yayılmasına engel olur.
Tabiatın sinesinde meydana gelen ve dış kuvvetler içinde değerlendirilen küçücük rüzgârlardan kocaman kasırgalara kadar tüm faaliyetler hikmet doludur. Bir Kadir-i Zülcelâlin ilmi ve müsaadesi ile gerçekleşmektedir. Rüzgârlar öyle mükemmel bir temizleyici faktörlerdir ki, sokakların ve caddelerin kirlerini alır götürür. Ayrıca, ilkbahar mevsiminde esen rüzgârlar çiçeklerin tozlaşmasında aktif rol alırlar.
Böylece rüzgâr, güz mevsiminde sofralarımızı süsleyecek olan rengârenk meyvelerin meydana gelmesinde de önemli bir rol alır. Fıtratlarına temizleme görevi yerleştirilmiş olan bir kısım sinekler ve kuşlar, Cenab-ı Hakkın Kuddus isminin tecellisinde vazifeli itaatkâr memurlarıdır.
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
ASIL SEBEP FARKLI OLABİLİR Mİ?
Herkesin evlilik hayatında ufak tefek sorunlar yaşanabilir. Bu gayet doğal bir durumdur. Bu sorunlar, evliliğin sadece tuzu biberi olarak algılandığı, daha büyük problemlere neden olmadığı ve eşler arasında kolayca halledilebildiği sürece zarar verici değildir.
Ancak öyle zamalar olur ki; ilişkide bir şeyler ters gitmeye başlar. Eşler arasında iletişim problemleri baş gösterir. Aile içinde öfke patlamalarına şahit olunur. Eşlerden biri diğeri için; “Artık bu adamı/kadını tanıyamıyorum. Sanki o gitti yerine başkası geldi. Eskisi gibi değil. Çok tahammülsüz. Bana, çocuklara en ufak şeyde kızıyor, bağırıyor çağırıyor…” veya “Bu adama/kadına ne oldu bilmiyorum. Artık benimle hiçbir şey konuşmuyor. İyice içne kapandı. Artık beni sevmiyor…” diyebilir. Ailede huzur kalmayabilir. Tüm bunların sonunda iletişim ağır bir darbe alır ve kadının veya erkeğin kafasında boşanma düşünceleri belirebilir.
Sizce bu gibi durumlarda evliliğin kötüye gitmesinin sebebini, sadece iletişim problemlerinden kaynaklı bir geçimsizlik olarak tanımlayabilir miyiz? Eşlere sadece nasihat ederek, iletişimle ilgili kitap okumasını tavsiye ederek evliliği kurtarabilir miyiz? Çocuklarına nasıl davranması gerektiğini anlatan kaynaklardan faydalanmasını öğütlemek, tek başına yararlı olur mu? Cevap; olmayabilir. Eşler arasında sorunlar çıkmasının, ailede huzursuzluk yaşanmasının, evliliğin sarsılmaya başlamasının asıl sebebi farklı olabilir. Bizim, bu asıl sebebi bulup onu ortadan kaldırmadıkça evliliği kurtarmamız mümkün olmayabilir.
Hatırlarsanız, daha önceki bir yazıda ” Hizmet Hareketi gönüllüleri olarak zor bir süreçten geçiyoruz. Yaşanan ve yaşanmakta olan bunca travmaların(mağduriyet, mahkumiyet, göç, ölüm…) hepimizde farklı farklı maddi, manevi ve psikolojik etkileri oldu. Bu travmalar, biz fark etsek de fark etmesek de çoğumuzda kalıcı hasarlar bıraktı. Bu hasarları onarmak epey bir gayret ve zaman alacak.” diye birkaç cümle kurmuştuk. Bu cümleler rastgele yazılmamıştı. Aksine üzerinde düşünülerek, bilerek ve bir şeylere işaret etmek için yazılmıştı.
Bu cümlelerde geçen bir kelime var: “travma”. Bu basit bir kelime değil. Yaşanıldığında, insanın hayatını, olumsuz yönde bir anda değiştirebilecek, ilişkilerini darmadağın edebilecek, psikolojik ve hatta fiziksel rahatsızlıklara sebep olabilecek bir durumdur. Travma; “günlük rutini bozan, ani ve beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, kaygı ve panik meydana getiren, kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olaylar olarak tanımlanabilmektedir”.[1] Bu durumda, bir trafik kazasını, sözlü veya fiziksel tacize maruz kalmayı, doğal afet yaşamayı, kendimizin ya da bir yakınımızın kötü bir hastalığa yakalanmasını, bir yakınımızın vefat etmesini, işimizi kaybetmeyi, hürriyetimizin elimizden alınmasını, şiddet veya işkence görmeyi, zorunlu göçe maruz kalmayı, tüm mal varlığımızı kaybetmeyi travmatik yaşantılara örnek verebiliriz.
“Kişi gerçek bir tehditle karşılaştığını algılamış, fiziksel zarara maruz kalmış veya buna tanık olmuş, bu esnada da aşırı derecede korku, çaresizlik ve dehşet hissetmişse, durum kişi için travmatik bir yaşantı olarak tanımlanabilmektedir.
Diğer bir deyişle bir olayda;
- Yaşama karşı tehdit algılama
- Vücudun bütünlüğüne karşı tehdit algılama
- Sevdiklerimize karşı tehdit algılama
- İnanç sistemlerimize karşı tehdit algılama söz konusu ise bu olay kişi için travmatik bir yaşantıdır.” [2]
Aynı travmatik olayı yaşayan herkes aynı tepkileri vermeyebilir. Yani yaşanılan her olay herkeste travma etkisi meydana getirmeyebilir. Bir olayın, kişi için travma olup olmadığına kişinin kendisi karar vermelidir.
Evliliğin kötüye gitmesiyle travmanın ne alakası var diyebilirsiniz. 15 Temmuz 2016 ve sonrasında yaşanılan ve şu anda da yaşanmakta olan bazı olaylar fazlasıyla travmatik olaylardır. Bu hadislere maruz kalanların hayatında çok şey değişti ve değişiyor. Maalesef bir çoğumuzda da, bu hadiseler travmatik bir etki meydana getirdi. Şu anda kimimiz “Travma Sonrası Stres Bozukluğu”, kimimiz “Depresyon”, kimimiz “Kaygı Bozukluğu”, kimimiz “Aşırı Tepkisellik” ve daha farklı bir takım psikolojik sorunlar yaşıyoruz. Bu sorunların ortak sonucu olarak da; panik ataklar, öfke nöbetleri, aşırı gerginlik, aşırı tedirginlik, hayatı durduran derecede endişe duymak, aşırı çaresizlik hissi, düşünce veya davranışlardaki takıntılar. umudun, kendilik değerinin, motivasyon ya da hayatın anlamının tamamen yitirilmesi gibi belirtilerden bazılarını yaşıyoruz.[3] Bu sorunları yaşayan evli bireylerin evlilik hayatı da haliyle kötüye gidebiliyor. İşte bu “asıl sebepleri” bulup tedavi etmeye çalışmanın evliliği kurtarmak için çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu asıl sebepleri keşfedip tedavi ettirmek için bir ruh sağlığı uzmanıyla(psikiyatrist, psikolog, psikolojik danışman) görüşmekte fayda var. Sadece evli bireyler değil; travmaya maruz kalmış ve psikolojik sorun yaşayan çocuklar, ergenler ve bekar bireyler de psikolojik destek almalı. Şu anda online psikoterapi hizmetleri de mevcut. Biraz araştırınca gönüllü olarak psikolojik destek veren uzmanlara da ulaşmak mümkün. Fiziki bir rahatsızlığımızda doktora gitmeyi ihmal etmeyen bizler; kendimize, ailemize, evliliğimize ve neslimize çok büyük olumsuz etkisi olan psikolojik sorunlarımızda da bir uzmana başvurmayı ihmal etmemeliyiz. Unutmayın; bunlar bir uzman yardımıyla çözülebilecek sorunlardır.
Hepimize sağlıklı, mutlu, huzurlu bir hayat diliyorum…
KAYNAKLAR:
[1] https://www.dbe.com.tr/Cocukvegenc/tr/psikolojik-travma-ve-emdr/travma-nedir/
[2] https://www.dbe.com.tr/Cocukvegenc/tr/psikolojik-travma-ve-emdr/travma-nedir/
[3] https://www.dbe.com.tr/Cocukvegenc/tr/psikolojik-travma-ve-emdr/travma-sonrasi-stres-bozuklugu-tssb-nedir/
Hizmetten | Psikolojik Danışman Kerem Şahin
“Gayb” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele alınır:
وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ اْلأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir dane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” [1]
Bu âyette, “gayb”ın tamamen Allah’ın (celle celâluhu) nezd-i ulûhiyetinde olduğu dile getirilmekte ve O’ndan başkasının –Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) de dahil– gaybı bilemeyeceği söylenmektedir.
Ve zaten Allah (celle celâluhu) Efendimiz’i şöyle konuşturmuyor mu?
قُلْ لاَ أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَآئِنُ اللّٰهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ
“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır.’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum. Ben, bana vahyolunan Kur’ân’dan başkasına uymam. ‘De ki: Körle gören bir olur mu?’ Siz hiç düşünmez misiniz?”[2]
قُلْ لاَ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعاً وَلاَ ضَرّاً إِلاَّ مَا شَاءَ اللّٰهُ وَلَوْ كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَا إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim, bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanabilecek bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”[3]
Cin sûresinde ise şöyle denmektedir:
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً # إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَداً # لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَداً
“O bütün gaybı bilir. Gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği peygamberler bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki, böylece onların (peygamberlerin) Rabbilerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymış (kaydetmiş)tir.”[4]
Şimdi bu âyetlerin ışığı altında şöyle bir tahlil yapabiliriz: “Allah Resûlü, mutlak olarak gaybı biliyordu.” demek, bir ifrat; “Bilmiyordu.” demek de bir tefrittir. O kendi olarak gaybı bilmezdi. Ancak Allah’ın bildirmesiyle öyle bir bilirdi ve bilmişti ki, bir ekranın başında durmuş da, kıyamete kadar zuhur edecek bütün hâdiseleri, ana hatlarıyla ve temel esaslarıyla şerh edip insanlığın gözünün önüne sermişti.
Bizim üzerinde hassasiyetle durmak istediğimiz mesele de işte budur. O, kendiliğinden bir şey söylemiyordu; söyledikleri hep vahiy ve Cenâb-ı Hakk’ın bildirdikleriydi. Bildiren Allah (celle celâluhu) olduktan sonra sadece peygamberler ve Peygamberimiz değil, ümmet arasında bir kısım yetişkin kimseler dahi, keramet olarak gayba muttali olabilirler. Nitekim Allah Resûlü: “Benim ümmetim arasında bir kısım mülhemûn vardır.”[5] buyururlar ki, Allah’ın (celle celâluhu) ilhamına mazhar insanlar demektir.
Bu cümleden olarak; minberde hutbe okurken, günlerce uzaklıktaki bir mesafede savaşan İslâm ordusunun, dağ tarafından düşman askerlerince kuşatıldığını gören Hz. Ömer, ordu kumandanı Sâriye’ye hitaben: “Yâ Sâriye! Dağ tarafına!” diye üç defa bağırması, Sâriye’nin de bu sesi duyarak kuşatmayı yarması..[6] Muhyiddin b. Arabî gibi zatların, asırlarca sonra olacak hâdiselere aynen işaretlerde bulunması.. Mevlâna, İmam Rabbânî ve Müştak Efendi gibi yüzlerce zatın gelecekle alâkalı ihbarda bulunması.. bulunurken de Allah Resûlü’ne yürekten bağlılık göstermeleri ve mazhar oldukları bütün vâridâtın Mişkât-ı Muhammedî’den süzülüp geldiğini itirafları, O Zât’ın –Allah’ın izniyle– ne kadar gayba açık olduğunu gösterir.
Evet, O’nun yetiştirdikleri böyle ilhamlara mazhar ve ilâhî esintilerle hüşyâr olur da bu çapta gayba muttali kılınırlarsa, bütün ümmeti bir kefeye konsa hepsine birden ağır basacak olan İki Cihan Serveri’nin[7] bir mucize olarak gayba muttali olması niçin uzak görülsün ki?..
Muteber hadis kitaplarında zikredilen, Efendimiz’in bu kabîl üç yüze yakın mucizesi var ki, verdiği gaybî haberlerin büyük bir kısmı aynen çıkmış, diğerleri de çıkma vaktini beklemektedir. Biz burada bunların hepsini nakledecek değiliz. Sadece, fikir verme bakımından birkaç misalle iktifa etmeyi düşünüyoruz ki; bu misalleri de üç ana grupta toplamak mümkündür:
Birincisi: Kendi devrine ait verdiği gaybî haberler.
İkincisi: Uzak ve yakın istikbale ait söylediği sözler.
Üçüncüsü: Sehl-i mümteni üslûpla ifade buyurduğu; ancak ilimlerin inkişafıyla daha sonra hakikati anlaşılabilen mucizevî beyanlar…
[1] En’âm sûresi, 6/59.
[2] En’âm sûresi, 6/50.
[3] A’râf sûresi, 7/188.
[4] Cin sûresi, 72/26-28.
[5] Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 13/174; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethi’l-Bârî, s. 103; Fethu’l-Bârî, 6/516; Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-din, 3/24. Ayrıca bkz.: Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, fezâilü’s-sahabe 23.
[6] Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/553-554; Beyhakî, el-İtikad, s. 314.
[7] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/76; Dârimî, mukaddime 3.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
CANLI YAYIN BAŞLADI | Rahmet Hazinelerinin Anahtarı “Salat ve Selam”
‘’Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salâvat edendir.’’(Hadis-i Şerif)
Hizmetten.com YouTube kanalı olarak bugün “Rahmet Hazinelerinin Anahtarı Salat ve Selam” konusunu CANLI yayında ele alıyoruz.
Programımızın konuğu İlahiyatçı-Yazar Dr. Mehmet Y. Şeker.
Şeker, Salat-ü Selam getirmenin önemini ve Efendimizi anlatacak.
Yayınımıza sizleri de bekliyoruz.
BU AKŞAM(16 EKİM CUMA 2020)
20.30 Avrupa Saati
21.30 Türkiye Saati
14.30 Newyork Saati
Birisine, ‘seni seviyorum’ demek başka, ‘eşin-menendin yok’ demek başkadır. Birincisi makbul olsa da, ikincisinin mahzurlu olduğunda şüphe yoktur.
***
Medeniyetlere kastedenlerin, kültürleri ortadan kaldırmaya yeltenenlerin vebalini dünyada tartacak bir baskül olmadığı gibi ahirette de o büyüklükte bir kantar yaratılmamıştır.
***
Allah’a dilbeste olmuş gönüller, işlerini planlarken O’nunla alakalı mülahazaları bir ana nakış gibi işin merkezine oturtmalıdırlar.
***
Günahın Allah tarafından affedilmesi başka mesele, kulun o günahtan dolayı sorguya çekileceğini düşünerek hep ızdırap duyması daha başka bir meseledir.
***
Şuursuz taklid makbul değildir.
***
İnsanlara karşı hakiki şefkat, onlara ebedî saadeti kazandırma yolunda ortaya konan cehd ü gayretle olur.
***
Bediüzzaman, gerçek Mukteda Bih’e (sallallahü aleyhi vesellem) basiretle iktida etmiş bir basiret muktedisidir.
***
İnsanın inandığı meseleye kilitlenmesi o hususta yapacağı en büyük duadır.
***
Allah’ı (celle celalühü) vicdanda derinlemesine duymanın en önemli şartı bir an evvel nazarîden sıyrılıp meseleleri amelînin enginliğiyle hissetmeye bakmaktır.
***
Eski-yeni bütün tiranlar, şefkatten mahrum bir kısım insan bozmalarıdır.
***
Kalb ve ruhta şefkat eksikliği bir tabiat deformasyonunun neticesidir. Bunun içindir ki, hakiki bir insanın şefkatten mahrum olması düşünülemez.



“Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. (Furkan sûresi, 25/70.) buyurmak suretiyle iman, salih amel, istiğfar ve tevbeyle kendisine yönelenlerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği müjdesini vermektedir.

Mustafa Kabakçıoğlu Gümüşhane zindanından Rabbine yürüdü..
Vefat ettiği yer tecrit odasıydı.
Merdiven altına serilmiş eski bir yatak, boyaları yer yer dökülmüş duvarlar, soğuk ve soluk rengiyle buz gibi zemin, beyaz bir masa ve Mustafa’nın tabutu olan beyaz bir sandalye..

En çok dikkati çeken ise masanın üzerindeki Kur’an-Kerim’di. Hastaydı komiser Mustafa ve tecrit odasında kalacaktı. Yanına birkaç parça eşya alacaktı ama her şeyden önce Kur’an’ını bağrına basıp odasına yürüdüğü belliydi.
İşte o odada, yanıbaşında Kur’an’ı beyaz sandalye üzerine gözlerini sonsuzluğa dikmiş şekilde kavuştu Rabbine.
Şafak Türküsü’nde Ahmet Kaya’nın “…Geride masa üzerinde boynu bükük kağıt kalem” dediği gibi komiser Mustafa’nın okuduğu Kur’an yetim kalmıştı adeta masa üzerinde..
17-25 Aralık’tan sonra vatan evlatları bir bir tutuklanırken başka bir komiser “hatmim yarım kaldı” diye ağlıyordu.
Ve benim sevgili ülkem.. işte bu insan güzellerini incittiniz.
Ömrünü ülkesine ve insanlığa vakfetmiş , rüşvete bulaşmamış, meslek hayatı başarılarla dolu bu yiğitler çakallara boğdurulurken sen seyrettin.
On yıllardır gözyaşlarıyla sulanarak büyütülen çiçek bahçesini; kinleri, hasetleri ve kıskançlıkları yüzünden tarumar eden, postallarıyla laleleri, gülleri, krizantemleri çiğneyen, ellerindeki demir sopalarla çemenzârı harabeye çeviren zalimleri seyrettin, bakıp geçtin…

Şehrin öte yakasından koşup gelen ve “Rabbim Allah dediği için mi bunlara eziyet ediyorsunuz” diyerek acı bir çığlık koparan Habib-i Neccar olmak varken üç kuruşluk dünya menfaati için sattın kardeşlerini..
Zulüm gören, acı çeken, ülkesini terketmek zorunda kalan, zindanlarda ölüme terkedilen senin akrabandı, komşundu, arkadaşındı.. Hz Hüseyin’in yanında Hür bin Adam olmak varken sen, az bir menfaat karşılığı Hz Müslim bin Akil’in Ubeydullah canisi tarafından idamını mezar taşları sessizliği ile seyreden Kufeli olmayı yeğledin!
Hz Hüseyin’in üzerine 4 bin kişilik ordusuyla yürüyen Ömer ibni Sa’d’ın askerleri arasındaydın. Şemirler yürürken masumların üzerine Fırat olup kurumuş dudaklara bir damla su götürmek varken sen çöl ateşi olmayı tercih ettin.
Çarmıha gerilmek istenen Hz İsa’yı kurtarmak varken sen işlemediği suç kalmamış olan Barabbas’ı tercih ettin.. Suç örgütünün alçaklıklarına gözlerini kaparken masumlara yapılanlara sessiz kalarak bağırlarına hançer soktun!
Dün Halime bacılar, Halil İbrahimler, Zeki Komiserler, Sabri Abiler sıcak girdikleri zindandan soğuk cenazeler olarak çıktılar. Bugün ise Mustafa Komiser izbe bir zindan karanlığında öldürüldü..
Yazdığı dilekçe ve hatıralarında “…bize bu zulmü yapanlara şahsi haklarımı helal etmiyorum” diyordu. Bu sitemler seni titretmeli değil miydi?
Ahirete, haşre, mahşere, hesaba, inanıyorsan Mustafaların, zaliminlerin pençelerinde can vermeleri ve inlemeleri bir bıçak gibi yüreğine saplanmalı değil miydi?
Mustafa Komiser ardında gözü yaşlı bir eş ve üç evlat bırakarak er-geç herkesin gideceği ahiret yurduna göçtü…Şimdi ona zulmedenler ve bu zulme susarak destek verenler düşünsün!
Birgün mutlaka zalimin sesi soluğu kesilecek, Allah’ın adil ismi tecelli edecek ve hukuk içinde Mustafa’ların intikamı alınacaktır.
Rabbim Mustafa Komiseri şehitler zümresine yazsın. Kederli ailesine sabr-ı cemil lütfetsin…
Hizmetten | İsmet Macit
1. Başta Buhârî, Müslim bütün hadis kitapları ittifakla şu hâdiseyi naklediyorlar:
Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) minbere çıkmış.. nazarı gaybî âlemler ufkunda ve öfke şeklinde tezahür eden celâlî tecellîler arasında, cemaatine demet demet vâridât sunuyordu. Bir ara: “Bugün bana her istediğinizi sorun!” buyurdu. Herkes soruyor, O da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı: “Benim babam kim yâ Resûlallah?” dedi. Herhâlde, az da olsa babası hakkında dedikodu vardı. Böyle bir şâyia ise genci tedirgin ediyordu. O gün bir fırsat bulmuş ve her zaman -Hakk’ın izniyle- gayba gözleri açık Allah Resûlü’ne babasının kim olduğunu sormuştu. Efendimiz cevap verdi: “Senin baban Huzâfe’dir.” Genç artık müsterihti; zira aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da aksine ihtimal verilmeyecek şekilde bir babaya nisbet edilecek ve kendisine Abdullah b. Huzâfetü’s-Sehmî denecekti.
İşte böyle, herkesin bir şeyler sorduğu esnada Allah Resûlü’nün o andaki ruh hâletini çok iyi kavrayan biri, evet o koca Ömer (radıyallâhu anh) birden ayağa fırladı ve: رَضِينَا بِاللّٰهِ رَبّاً وَبِاْلإِسْلاَمِ دِيناً وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيّاً“Biz, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak da Hz. Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razıyız.” dedi. Onun bu ince, mânidar karşılığı Allah Resûlü’nün sinesinde esen itminan esintilerinin tezahür menfezlerini araladı. Derken celâlî tecellîler yerlerini üns esintilerine bıraktılar.[1]
Bu hâdise o gün mescidi dolduran sahabeler huzurunda cereyan etmişti. Bütün sahabe, Allah Resûlü’nün dediklerini tasdik ediyor ve âdeta sükûtlarıyla “Sadakte!” diyorlardı.
2. Müslim naklediyor: Hadisin ravisi ise Hz. Ömer (radıyallâhu anh).. buyuruyor ki: “Bedir’de bulunuyorduk. Allah Resûlü, muharebe adına stratejisini tam tespit etmiş ve kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu. Bir ara yine gözleri, aralanan gaybî perdelerin verâsında ve bakışları istikbal ufkunda eliyle bazı yerleri işaret ederek: ‘Burası Ebû Cehil’in öldürüleceği yer; şurası Utbe’nin, şurası Şeybe’nin ve şurası da Velid’in sırtının yere geleceği yer…’ Ve daha birçok isim saydı.” Muharebeden sonra Hz. Ömer kasem ile diyor ki: “Allah Resûlü nereyi ve kim için işaret etmişse, hepsini o yerlerde ölü olarak bulduk.”[2]
Evet, hayatlarında Allah Resûlü’nü dilleriyle tasdik etmeyen bu insanlar, şimdi murdar cesetleriyle O’nun sıdkına ve doğruluğuna şehadette bulunuyorlardı. Zira O haber veriyor ve verdiği haberler, santim şaşmadan aynen tahakkuk ediyordu.
3. Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘inde, şöyle bir hâdisenin nakledildiğini görüyoruz:
Allah Resûlü, ashabıyla beraber mescitte oturuyordu. Bir aralık: “Biraz sonra buraya nâsiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek, şu kapıdan içeriye girecek. O, Yemen’in en hayırlılarındandır ve alnında, meleğin elini sürdüğü bir iz taşımaktadır.” dedi. Bir müddet sonra aynen, Allah Resûlü’nün haber verdiği gibi bir insan gelip O’nun huzurunda diz çöktü ve Müslüman olduğunu ilân etti. Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edep âbidesi bu insan, Cerîr b. Abdillah el-Becelî’den başkası değildi.[3]
4. Beyhakî’nin Delâilü’n-Nübüvve‘sinde şu hâdise naklediliyor:
Ebû Süfyan, Mekke’nin fethi esnasında Müslüman olmuş, ancak iman gönlüne tam oturmamıştı. Allah Resûlü, Kâbe’yi tavaf ederken, Ebû Süfyan da orada dolaşıyordu. Bir ara aklından geçti: “Acaba, yeniden bir ordu toplayıp şunun karşısına çıksam nasıl olur?” Tam o esnada Allah Resûlü, Ebû Süfyan’ın yanına sokuldu ve kulağına eğilerek: “O zaman yine seni mağlup ederiz.” buyurdu. Ebû Süfyan, işi anlamıştı. O ana kadar kalbinde titrek duran iman, birden oturaklaştı.. olduğu yerde havaya zıplayarak: “Allah’a tevbe ve istiğfar ediyorum.” dedi.[4]
Ebû Süfyan’ın bir anlık aklından geçenleri, Allah Resûlü’ne kim haber vermişti? İşte Ebû Süfyan, bu davranışıyla gösteriyordu ki, O, Allah’ın Resûlü’ydü ve doğru söylüyordu…
5. Yine muteber hadis kitaplarında şu hâdise naklediliyor: Umeyr b. Vehb -ki, cahiliye devrinin “şeytan adam”ıydı.[5]– Safvan b. Ümeyye ile oturup anlaştılar. Umeyr b. Vehb Medine’ye gidecek, Bedir esirleri arasındaki oğlu için geldiğini söyleyecek ve zehir sürdüğü kılıcıyla Allah Resûlü’nü öldürecekti. Buna karşılık da Safvan b. Ümeyye onun borçlarını üzerine alacak ve ona bir şey olursa ailesine bakacaktı.
Umeyr, kılıcını biledi ve yola koyuldu. Medine’ye geldiğinde alıp mescide getirdiler. Fakat sahabenin Umeyr’e hiç itimadı yoktu. Onun için de, kimse onu Allah Resûlü’yle yalnız bırakmaya razı değildi. Hepsi etten, kemikten kale gibi Allah Resûlü’nün etrafına dizilmiş onu gözetliyorlardı. Umeyr mescide girince, Allah Resûlü, niçin geldiğini sordu. Umeyr, bir sürü yalan söyledi; fakat hiçbirine de Allah Resûlü’nü inandıramadı. Sonunda İki Cihan Serveri şöyle buyurdu: “Mademki sen doğruyu söylemiyorsun, o hâlde ben söyleyeyim: Sen Safvan ile şurada şöyle şöyle konuştun ve beni öldürmek için geldin. Buna karşılık da Safvan senin borcunu ödeyip ailene bakacaktı.”
Umeyr, beyninden vurulmuşa döndü, derhal Allah Resûlü’nün ellerine sarılarak Müslüman oldu. Ve daha sonra İslâm’ı i’lâ yolunda öyle çalıştı ki onun vesilesiyle birçok kişi İslâm’la tanıştı.[6]
Umeyr ile Safvan arasında geçen bu konuşmayı Allah Resûlü nereden duymuştu? Arada bunca mesafe varken, bu haberi O’na kim ulaştırmıştı?
İnanan-inanmayan herkes bu ve benzeri vak’aları heceleyedursun, biz diğer fasla geçelim…
[1] Buhârî, ilim 28-29; mevâkîtü’s-salât 11; Müslim, fezâil 134-138.
[2] Müslim, cennet 76; Nesâî, cenâiz 117
[3] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/359-360, 364.
[4] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, 5/102; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/348.
[5] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/212; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 4/300.
[6] Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 17/56-62; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 4/300-301.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen