Yazarlar

Fırsat Elde İken…| Mehmet Ali Şengül

İnsanların gözünü dünyaya ilk açtığı anlarda, hiçbir şey bilmeyen ama her şeyi öğrenmeye müsait kabiliyette yaratıldığını görüyoruz. Onun için taallümle tekemmül kabiliyetiyle donatılan insana cehaletten kurtulup rabbini tanıyabilmesi, hakikatleri okuyup gerçekleri görebilmesi için, islam dininin ve Kur’an’ın ilk emri olan “ikra’ bismi rabbikellezi halak…”
“Yaratan Rabbinin adıyla oku,” 
“İnsanı (rahim cidarına) yapışkan bir hücreden yaratan.” 
“Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” 
“Kalemle yazmayı öğretendir.” 
“İnsana bilmediklerini öğretendir.” (Alak sûresi 1-5) 
 
Görülüyor ki Kur’an-ı Muciz-ül beyanın ilk emri bu ayetle başlamıştır. Cehaletin insan için en büyük düşman olduğuna dikkat çekilmekte olduğunu, insanın bu düşmanı, ancak ilimle yenebileceği ifade edilmektedir.
Hz. Üstad; İnsanların en büyük düşmanı cehalet, zaruret ve ihtilaftır buyurmaktadır. Zaruret ve ihtilâfı, cehalet doğurmaktadır. İnsanlar gerçek manada yaratılış gayelerinden uzak, Allah ve Resulüllah(sav)’a muhalif, dinin ruhundan mahrum kalmanın neticesinde; cehalet, atalet ve ihtilafa maruz kalmaktadırlar. Birde misafir oldukları dünyada vahdet-i ruhiye içinde hayatlarını kazanmaları gerekirken, farkına varmadan ölümle sona erecek dünyanın fani ve basit şeylerine takılarak ihtilafa düşmektedirler.
Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye ’ye gönül vermiş, Allah’a ve Resulüllah(sav)’a ait çok yüce ve kutsî bir davaya hizmet veren hasbî, fedakâr ve cefakar müslümanların arasında da, zaman zaman çok basit şeylere takılmalar, ihtilaflar ve birbirini rencide edip gönül kırmalar olabilmektedir.
Ehl-i imanı, hususiyle dava arkadaşlarımızı, sımsıkı birbirine bağlayacak nuranî bağlar; Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’da, din-i Mübin-i İslam’da açık ve net olarak dikkatlerimiz çekilmiş olmasına rağmen, Kur’an’a ve dine olan cehaletimizden ve içinde olunan bizi birbirimize bağlayıp kardeş yapan hakikatleri bilememe, bilenlerin de uygulamamasından kaynaklanan ihtilâflar, bu boşluklardan istifade eden şeytan ve nefsi emmâre devreye girmekte, insanların hislerini tahrik ederek aralarında ihtilâf çıkaran münafık ve fesat şebekelerinin de fırsatı değerlendirerek bazı insanları etkisi ve tesiri altına almak suretiyle müslümanlar ve cemaatler arası yabancılaşma meydana gelmekte ve adavet duygusu oluşmaktadır.
Böylesine Müslümanları ve alem-i İslam’ı ihtilafa ve zillete mahkum hâle getiren cehaletin en büyük reçetesi, gerçek manada Allah ve Resulüllah(sav)’a iman, en küçükten en büyüğüne kadar yapılan icraatların hesabının sorulacağı büyük mahkemeye, Hakimler Hakimi Allah’a hesap vereceği güne inanmanın ve iz’an haline getirmektir. Böylece inandığı ve hak bildiği davayı, dünyevî-uhrevî ilmî gerçeklere vakıf olmak suretiyle ve onu hayata uygulamaktır. Zümer sûresi 9.âyette Cenab-ı Hak; “De ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu ancak akl-ı selim sahipleri öğüt alır (nasihat dinler)” buyurmaktadır.
Dünyanın dört bucağına aşkla, şevkle insanlığa hizmet adına giden arkadaşlarımızın, iftirâka düşmeden farklı fıtrat ve mizaçta olmanın neticesini değerlendirerek, Allah’ın farklı fıtratta ve kabiliyette yarattığı, yüz hatlarını ve parmak izlerini bile birbirine benzetmediği insanların, farklı fikir ve düşüncelerle donatılmış olması Müslümanları ihtilâfa değil, şûra ile müspet harekete yönlendirmiş olduğu unutulmamalıdır.
Allah (cc), imtihan yurdu olan dünyada insanları vahdete ircâ etme adına, Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’ı ve Efendimiz(sav)’i rehber olarak takdir ve tayin etmiştir. Allah (cc), Âl-i İmran sûresi 103, 104 ve 105.âyetlerde; “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: 
Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size ayetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.”
“Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.” 
“Kendilerine kesin delillerin gelmesinden sonra bölünüp ihtilafa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.”
 
Ve yine Âl-i İmran sûresi 133 ve 134.âyetlerde;
 “Rabbiniz tarafından bir mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve muttakiler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!” 
“O muttakiler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.”
 
Mutaffifin sûresi 26.âyette de; “…İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!” buyurulmaktadır.
Yanılmayan ve yanıltmayan Rehberimiz Efendimiz (sav) de; “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” buyurmuşlardır. (Aclûni) (Bu beyan-ı Peygamberi dinin fer’î/ fürûat kısmına aittir.) Buradaki ihtilâf menfi manada değil, müspet ihtilaftır. Yani, ehl-i imanın kitap-sünnet çizgisindeki yaptıkları hizmetlerde birbirlerine engel olmadan, kin, haset ve düşmanlık yaparak birbirinin tahribine çalışmadan, sırat-ı müstakimde, Hakk’a hizmette, İslami hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmada, her mü’minin meslek gurubu, anlayışı içinde istişare ile hareket ederek yarışmaları manasınadır.
Birbiriyle uğraşan ve boğuşanlar ve birbirini ifna etmeye çalışanlar, hiçbir zaman müspet harekette bulunamazlar. Hizmet etmek istedikleri davaya da faydalı olacakları yerde zarar verirler. Velhâsıl; mü’minler insaflı olur, başkalarının eksik ve kusurlu taraflarıyla değil, müspet yönlerini görerek, fark ettirmeden eksik ve kusurlarını tamir etmeye çalışırlar.
Hz. Üstad, “Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı, “Müminler ancak kardeştir” mealindeki ayet-i kerimenin kal’a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassün ediniz (sığınınız). Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki, iki kahraman birbirleriyle boğuşurken, iki çocuk ikisini de dövebilir.. Bir mizanda (terazide) iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa (tartılsa) bir küçük taş muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir, birini yukarı, birini aşağı indirir.”
“İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan husumetkarane (düşmanca) tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtima-iyenizle alakanız varsa, Mü’minin mü’mine münasebeti, taşları birbirine destek olan sarsılmaz bir bina gibidir. Mealindeki hadiste belirtilen düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız. Sefalet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden (dünyada sefaletten ve ahirette azaptan) kurtulunuz.” (Mektubât)
Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’nin mebdeinden itibaren günümüze kadar, bu dava gönüllüler hareketi olarak devam etmiş ve etmektedir. O günden bugüne, ömrünün baharını yaşayan kız-erkek gençlerimiz üniversiteyi bitirir bitirmez, ilim irfan yuvalarının açılması ve beşerin cehaletten kurtulması, insanların birbirlerine gayz, kin ve nefretle bakışının önlenmesi ve dünya barışına katkıda bulunabilmeleri için kendi rızalarıyla, bu gönüllüler hareketi kervanına katılmışlardır.
Bundan dolayı arkadaşlarımız kendi tecrübelerini yeni yerlere taşıyabilmek, eksik ve kusurlarını tamir edebilmek ve aksiyoner bir ruh kazanabilmek için; ortalama iki, üç, dört yılda bir nöbet değişikliği yapmışlardır ve yapmaktadırlar. Kabile devletlerinden en medeni ve demokrat ülkelere kadar her yerde arkadaşlarımızın saffet ve samimiyetleri, ihlas, vefa ve sadâkatleri, aşk derecesindeki gayretleri, bizim de aşkımızı şevkimizi kamçılamıştır. Birçok ülkede kendi iradeleriyle çiçeği burnunda bazı gençlerin İslâm’la şereflenmeleri aynı zamanda, sadece hizmet adına ülkesini, işini gücünü terk edip oralarda iş kurma gayreti içinde bulunan arkadaşlarımızın samimiyeti bizleri ayrıca memnun ve mesrur etmiştir.
Arkadaşlarımızdan dinlediğimiz kadarıyla, Allah’ın bizim gibi yarattığı o insanların da, fıtraten İslâm’a çok yakın olduklarını, iyi temsil edildiği takdirde fevc fevc dehalet edecekleri müjdesini vermişlerdir.
Bugün bütün dünyanın sevgiye, şefkate, güvenilir bir insan olarak temsile ihtiyacı olduğu muhakkaktır. Tefekkür, tezekkür ve ilimle insanların göz pencerelerini kalp gözüyle irtibatlandırarak, Kur’an ve sünneti, insan ve kâinatı iyi okumalarını sağlamak bizim sorumluluğumuza düşmektedir.
Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, Allah’ın bize bahşettiği fırsatları en iyi şekilde değerlendirip, muhtaç olan gönüllere kavl-i leyyinle, tatlı dil- güler yüzle hakikatleri duyurmakla mükellefiz. Bu mükellefiyetlerimizi ihmal etmemiz bizi sorumlu hâle getirecektir. Fırsatlar elimizde iken Allah’ın bize bahşettiği imkanları, bulunduğumuz yerlerde en iyi şekilde değerlendirmeye ve örnek ve model insan olmaya gayret etmeliyiz.
 
Kaynak: Mehmet Ali Şengül | Mehmet Ali Şengül

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu