Geçmiş ve Günümüz Müfterileri Arasındaki Benzerlik! | Prof.Dr.Muhittin Akgül
Fransa’da başlayan ve önceki gece (2 Kasım 2020) Avusturya’ya sıçrayan terör eylemleri tüm insanlığı tedirgin edecek seviyeye ulaştı.
Hatırlanacağı üzere Fransa’da, vatandaşlık bilgisi öğretmeni Samuel Paty, ifade özgürlüğünü anlattığı derste Charlie Hebdo dergisinde daha önceden yayınlanan ve büyük bir infiale yol açan Efendimize (sav) ait karikatürleri öğrencilerine örnek olarak göstermişti. Hadiseye Müslüman öğrenci velileri çok ciddi tepki göstererek olayı sosyal medyada taşımışlardı.
Maalesef bu tartışma Çeçen kökenli bir mülteci olan Abdullah Anzorov Samuel Paty’e öldürmesiyle neticelendi.
Bu cinayet Fransa’da ciddi infiale yol açtı. Yetkililer ve halk çok sert tepki gösterdiler. Hadisenin münferit olmadığı ve Fransa’nın temel değerlerine yapılan bir saldırı olduğunu ifade ettiler.
Olaylar bununla sınırlı kalmadı. Terör bu sefer 29 Ekim’de Nice kentinde ortaya çıktı ve bir kilisede 3 kişi katledildi. Ülkenin değişik yerlerinde ölümlü olmayan başka olaylarla ülke iyice gerilirken İslamofobia zirve yaptı.
66 milyonluk nüfusun 6 milyonu Müslüman olan Fransa’da maalesef belli aralıklarla bu türlü terör olayları olmaktadır. Fransız yetkililerini en çok düşündüren mesele ise terör eylemlerini gerçekleştiren ve destekleyenlerin büyük çoğunluğunun Fransa’da doğup büyüyen Müslüman vatandaşlar olması.
İslam’ın terör eylemleri ile anıldığı şu günlerde Müslümanlara çok ciddi vazifeler düşmektedir.
Siyasiler gelecekleri için tüm dini ve insani değerleri, boşluklarını doldurmada bir dolgu maddesi olarak kullanmaktan çekinmezler. Gerilim ve iç-dış düşman söylemi üzerinden seçmenleri arasındaki safları sıkı tutma peşindedirler.
Müslümanlar tam bu noktada “amasız fakatsız..” her türlü terör olayını kesin ve net bir dille lanetlemeliler.
Elbette başta Efendimiz (sav) olmak üzere İslam büyüklerine yapılan hakaret ve eylemler bir Müslümanı derinden yaralar ve üzer. Böyle durumlarda Müslümanlar tepkilerini öyle itidalli ve hukuk içerisinde kalarak yapmalı ki gerilimden medet umanlar, insanlığın düşmanlarının eline fırsat geçmesin.
Müslümanların birer terörist olarak gösterilmeye çalışıldığı şu günlerde yapılan katliam ve cinayetlerin Allah ve Resulü (sav) adına yapıldığını söylemek başta Rabbimize ve yeryüzüne rahmet olarak gönderilmiş olan Efendimiz’e (sav) ve onun kutlu davasına ihanettir.
Müslümanlar Efendimize (sav) yapılan hakaretlere hiç mi tepki göstermeyecek? Elbette üzüntülerini belli edecek rahatsızlıklarını dile getirecekler. Bunu modern dünyanın anlayacağı dille asla hukuk dışına çıkmadan yapacaklar. Mesela devletler planında konu tüm din ve inanç değerlerine saygı adı altında BM ve AB’ye taşınabilir. Gönüllü kuruluşlar yapacakları program, faaliyetlerle ve ziyaretlerle kurdukları diyalog köprüleriyle bu konuyu halk bazında canlı tutabilirler.
Evet müspet hareketi esas alanların yaşanabilir bir dünya için yapması gereken çok şey var. Yapmamaları gereken şey ise insanlık düşmanlarının ekmeğine yağ sürecek gayr-i hukuki eylemlerde bulunmamak. Efendimiz’in (sav) koyduğu ölçüler esas alınarak yol yürümek.
Kur’an Maide suresinde “kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur..” der. Bir ibadethaneye saldırıp masum insanların kanını dökmek asla dini gerekçelerle izah edilemez.
Müslüman en çok üzüldüğü ve öfkeye kapıldığı durumlarda bile davranışlarını Kur’an, sünnet ve câri olan hukuka göre ayarlayabilen ölçü insanıdır. Hislerimiz, heva ve heveslerimiz, hadiselerin tetikleyip kabarttığı öfkemiz… bunların hiçbiri din değildir. Din, tüm bu türlü duygu, düşünce ve hareketlere ölçü koyan değerler manzumesidir.
Hocaefendi terör olayları ile ilgili yayınladığı taziye mesajında Efendimiz’in (sav) sünnetine dikkat çekerek şu ifadeleri kullanmıştır: “Efendimiz (sav), kendisine hakarette bulunana şefkat ve mülayemetle mukabelede bulunmuştur…”
Siyer kitaplarında geçen şu örnek konuya ışık tutması açısından önemlidir.
Hz Zeyd bin Sa’ne (ra) Medineli zengin bir yahudiydi. Hz Abdullah bin Selam’ın (ra) yakın dostu olan Hz Zeyd’in Müslüman olması ile ilgili vakıa şöyle anlatılır:
Hz Zeyd Efendimizin (sav) hak peygamber olduğunu biliyordu ama içinde bir iki ufak tereddütü vardı.
Efendimizin (sav) meclisinde bulunduğu bir günde Müslümanlığı yeni kabul eden bir kabile halkına gönderilmek üzere âcilen paraya ihtiyaç duyulmuş, paranın tedarik edilmesinde sıkıntı çekildiğini görünce Efendimiz’e (sav) ileride karşılığı hurma olarak ödenmek üzere para vermeyi teklif etmiş, vade belirlenerek kendisinden 80 miskal altın borç alınmıştır.
Borcun vadesinin bitimine birkaç gün kala Hz Zeyd, tekrar Efendimizin (sav) yanına gidip kaba bir tavırla, “Abdülmuttaliboğulları’nın borçlarını ödeme konusunda gevşek davrandıklarını duyduğunu, verdiği borcun süresinin dolduğunu ve alacağı hurmaların kendisine teslim edilmesi gerektiğini” söylemişti.
Oysa borcun ödenme vakti (vadesi) henüz gelmemişti. Hz Zeyd kitaplarda okuduğu ve son Peygamberin (sav) en önemli vasfı olan “hilm” yani yumuşak huyluluk; kendisine yapılan hakaretlere mülayemet ve müsamaha ile davranma özelliğini sınamak istemişti.
Bu sırada orada bulunan Hz Ömer onun bu davranışına karşılık vermeye kalkıp hiddetlenince Efendimiz (sav) müdahale etmiş ve: “Bana borcumu güzellikle ödememi, ona da alacağını güzellikle istemesini tavsiye etmeliydin” demiştir. Ardından da Hz Ömer’e (ra) Zeyd’in alacağını fazlasıyla ödemesini emretmişti. Efendimizin (sav) bu davranışı üzerine Zeyd bin Sa‘ne, Tevrat ve tefsirlerinde okuduğu özelliği Efendimiz’de (sav) bulunca hemen müslüman oluvermişti. (Taberânî, V, 222-223).
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et (Nahl Suresi-125) diyen Kur’an ve Efendimizin (sav) Hz Ömer üzerinden insanlığa verdiği ders ortada dururken meselesini hiddetle, terörle, öldürmekle halletmeye çalışanların İslam atlasında yerleri yoktur.
O zaman bir kere daha yüksek sesle yineleyelim: “Terörist Müslüman, Müslüman terörist olamaz…”
Hizmetten | İsmet Macit
Allah Resûlü’nün rahmet ve şefkati de O’nun fetanetinin bir buudunu teşkil eder. O’nun şefkat ve rahmetinde, aynı zamanda muhteşem bir kavrayışın ayrı bir derinliği gizlidir. Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin yeryüzündeki biricik temsilcisi olarak, bu iki mübarek sıfatın tesirini bir iksir gibi kullanmış ve bütün gönüllerde taht kurmuştur. Zaten, şefkat, re’fet, yumuşaklık, yürekten ve samimî olmak kadar insanı kitlelere kabul ettiren ikinci bir vesile yoktur. İşte, Allah Resûlü iç inceliği, kabiliyet-i fevkalâdesi ve fetanetiyle, rahmet ve şefkati fetanetinin ayrı bir buudu olarak çok iyi değerlendirmiştir ki, bu da O’nun peygamberliğinin ayrı bir delili sayılır.
Allah (celle celâluhu), O’nu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Evet O, pırıl pırıl Hak rahmetini aksettirmektedir. Sanki O, çöl ortasında bir su menbaı, bir kevser havuzudur da, kabını eline alıp gelen herkes o havuzun başına varmış, hem kabını doldurmuş hem de kana kana içmiştir. İşte O, rahmet buuduyla böyle herkese açık bir kevser kaynağı gibidir.. isteyen her fert O’ndan istifade edebilir.
Şu kadar var ki, O, muhteşem fetanetiyle, mahiyetindeki bu rahmeti, o rahmete muhtaç ruhlara, âdeta Cennet’e götüren bir nurlu tuzak yapmıştır. Kim o tuzağın büyüleyici atmosferine girerse kendini zirvelerde bulur. İşte “rahmet”, Allah Resûlü’nün elinde böyle sihirli bir anahtardır. O, paslanmış küflenmiş ve açılamaz zannedilen bütün kilitleri bu anahtarla açmış ve her sinede bir iman meşalesi yakmıştır.
Evet, bütün insanlar arasında, bu altın anahtar, altın ruhlu ve madeni som altın Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim edilmiştir. Zira, beşer içinde o anahtarı almaya en lâyık O’dur. Evet, Allah, her zaman emaneti ehline verir. İnsanlara emanet olarak verdiği kalbin anahtarını da, o işe en ehil olan İki Cihan Serveri’ne vermiştir.
Evet, Allah (celle celâluhu), O’nu âlemlere rahmet olarak göndermiş, O da bu rahmeti fevkalâde muvazene içinde en iyi şekilde değerlendirmiştir. Rahmette muvazene de çok önemlidir.
Rahmette İfrat ve Tefrit
Her meselenin bir ifrat ve tefriti olduğu gibi, rahmeti kullanmanın da ifrat ve tefriti vardır. Rahmetin suiistimale uğramasının en tipik misalini, hümanist geçinen bazı grupların düşünce ve davranışlarında görmek mümkündür. Onlar, bir yanda dengesiz bir sevgi ve hümanizmden söz etmekle, diğer yandan da hiçbiri, bir mü’min ve mütedeyyine karşı samimî bir alâka duymamakla, bu hususta en canlı örnek teşkil ederler. Evet, ellerinden gelse Müslüman ve dindar insanları bir kaşık suda boğmak isterler. Onların sevgileri sadece kendilerine ve kendileri gibi düşünenleredir. Aslında bu sevgi de, bizim anladığımız mânâda hasbî değil, menfaat üzerine kurulmuştur. Hâlbuki İki Cihan Serveri’nin rahmeti bütünüyle istikamet içinde cereyan etmiş ve sadece insanlığı değil bütün varlığı kuşatmıştı ve kuşatmaktadır da…
Allah Resûlü’nün temsil ettiği rahmetten, mü’minler istifade eder. Çünkü O, mü’minlere karşı “Raûf” ve “Rahim”dir.[1] İçtendir, yumuşak yüreklidir ve çok merhametlidir. O’nun temsil ettiği rahmetten mü’minlerin yanında, kâfir ve münafıklar da istifade eder. Hatta bu rahmetten Cibril’in dahi kendisine has bir istifadesi vardır.[2] Bu rahmetin enginliğini şununla ölçün ki, şeytanın dahi bu rahmete bakıp ümitlendiği olmuştur.[3]
O’nun temsil ettiği rahmet, belli insanlara ve belli gruplara inhisar etmez. O, bazılarının yaptığı gibi rahmeti istismar vesilesi olarak da kullanmaz.
Hümanizm Aldatmacası
Günümüzdeki bir kısım cereyanların, insanı aldatmak için onu paravan olarak kullandıkları bir gerçektir. Rica ederim; bunun insanı sokmak için onun yanına sokulan yılanın, çıyanın yakınlığından farkı nedir? Allah Resûlü’nün temsil ettiği sevgi kat’iyen bu türlü sevgi anlayışıyla karıştırılmamalıdır. Evet, İslâm’ın sevgi anlayışı da, bütün meselelerde olduğu gibi kendine mahsus, dünya-ukbâ buudlu ve dengelidir.
Hz. Muhammed Aleyhisselâm, bir mesaj olarak bütün insanlığı ve bütün varlığı içine alan bir sevgiyle insanları kucaklamıştır. Ancak, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, O’nun bu engin şefkati ve derin rahmeti, bu meseleleri istismar edenlerin sevgi ve şefkat anlayışlarında olduğu gibi sadece bir düşünce olarak ve kitap sayfalarında kalmamış; aksine en kısa zamanda pratiğe dökülmüş ve bütün derinlikleriyle temsil edilmiştir. Zaten, Efendimiz’in tatbike sunulmayan hiçbir düşüncesi yoktur. O, bütünüyle bir aksiyon ve hamle insanıdır.
Allah Resûlü, bütün varlığı ihata eden o engin rahmet anlayışını en içten, en samimî şekilde ve varlığın sinesinden yükselen bir mânâ olarak ortaya koyduğundan, söylenenler hep tatbik görmüştür. Meselâ O, hayvanlara karşı şefkatli davranmayı şöyle ibretli ve müşahhas misallerle anlatır. Allah Resûlü’nün anlattığı bu iki örnek unutulacak gibi değildir:
“Allah (celle celâluhu) bir köpek yüzünden, ahlâksız bir kadını affedip Cennet’ine aldı. Köpek bir kuyunun başında, susuzluktan dili sarkmış bir vaziyette soluyup duruyordu. Tam o esnada oradan geçmekte olan bu kadın, köpeğin hâlini görünce dayanamadı. Hemen belinden kemerini çıkarıp ayakkabısına bağladı, bununla kuyudan su çıkarıp köpeğe içirdi, böylece köpek ölümden kurtuldu. İşte bu kadının bir köpeğe karşı bu davranışı onun affına vesile oldu ve Allah (celle celâluhu), onu Cennet’ine koydu.”[4]
Aksi kutupta ikinci örneği de Allah Resûlü şöyle anlatıyor:
“Bir kadın bir kedi yüzünden Cehennem’e girdi. Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de salıverdi. Ve kedi açlıktan öldü. O kadın da bu yüzden Cehennem’e girdi.”[5]
Allah Resûlü, bu engin rahmet mesajının tebliği vazifesiyle gelmiştir. O, “Menhelü’l-azbi’l-mevrûd”dur. Yani bir tatlı su kaynağıdır; kim O’na idrak kovasını daldırsa O’nda rahmet bulur. O’nun elinden âb-ı hayat içen ise, mânen ölümsüzlüğe erer.
Keşke, cebrî-lütfî bu kevser havuzunun başında bulunanlar O’nun kadrini bilselerdi!
Söylediğimiz sözleri mücerret bırakmamak için birkaç müşahhas misal arz etmek istiyorum. Ancak, ondan evvel, burada şu hususa da dikkatinizi çekmeden edemeyeceğim:
O, Her Şeyde Zirvedir
İnsanların arasında bazı mesleklerde ileriye gidenler, ileriye gittikleri mesleklerinin hilâfına, başka sahalarda o oranda, göze çarpacak kadar geridirler.
Meselâ, bir erkân-ı harp, bir muharip, her ne kadar askerlik mesleğinde muvaffak ve başarılı bir erkân-ı harp olsa da, bazen başka sahalarda bir çoban kadar anlayışlı, duyarlı ve şefkatli olamayabilir. Hatta bazen böyle birinin tabiatı öldürme ile bütünleştiğinden dolayı, bu insan hiç şefkatli de olmayabilir. Zira öldüre öldüre, hisleri belli bir ölçüde körelmiştir ve artık o, herhangi bir insanı öldürmekten duyduğu teessürü duymayabilir.
Bir siyasî, siyasette çok muvaffaktır. Ancak o oranda doğruluktan taviz verebilir ve insanların hukukuna saygıda kusur edebilir. Yani, siyasî sahada başarısı nisbetinde, doğrulukta, mürüvvette her zaman bir gerileme söz konusu olabilir. Bu, bir yerde sivrilip zirveleşirken, diğer yerde dibe doğru inmek demektir.
Yine kendisini pozitivizm akımına kaptırmış ve her şeyi deneye, tecrübeye dayandırma peşinde koşup duran bir insan görürsünüz ki, kalbî ve ruhî hayatında sıfırı aşamamıştır. Hatta bazen, akıl plânında Everest Tepesi gibi yükselirken, kalbî hayatında Lut Gölü gibi çukurlaşanlar da vardır.
Her şeyi maddeye irca etmeye çalışan, aklı gözüne inmiş nice insanlar vardır ki, vahyin mantığı karşısında aptallardan aptal ve mânâya karşı âdeta kördürler.
Bu kısa izahtan da anlaşıldığı gibi bazı kimseler, belli sahalarda muvaffak olmalarına karşılık, ondan daha hayatî ve mühim sahalarda hiç mi hiç başarılı olamamışlardır. Yani, insanlarda bulunan birbirine zıt vasıflar, âdeta bir diğerinin aleyhine işlemektedir. Biri gelişip inkişaf ederken, öbürü dumura uğramakta ve güdük kalmaktadır.
Hâlbuki, Allah Resûlü’nde bu durum hiç de öyle değildir. O bir muharip olmanın yanı başında, engin bir şefkat insanıdır.. bir siyasîdir.. ve bir o kadar da mürüvvet sahibi ve sımsıcaktır.. müşâhedeye, tecrübeye ehemmiyet verirken, ruhî ve kalbî hayatın da ta zirvelerindedir.
Uhud muharebesinde bunun en çarpıcı misallerini bulmak mümkündür. Düşünün ki, orada Allah Resûlü’nün canı kadar sevdiği amcası ve sütkardeşi Hz. Hamza şehit edilmiş.. şehit edilmenin de ötesinde vücudu paramparça ve lime limedir.[6] Yine orada, halasının oğlu Abdullah b. Cahş kütükte doğranan et gibi doğranmıştır.[7] Hatta bu arada kendi mübarek başı yarılmış, dişleri kırılmış, vücudu kan revan içinde kalmıştır.[8] Düşmanlarının gayz ve öfkeyle üzerine çullandığı ve bütün gayretleriyle O’nu öldürmek istedikleri bu hengâmede, o yüceler yücesi insan, kanı yere akarsa Allah onları mahveder endişesiyle tir tir titremekte ve:
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَاِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Allahım, kavmimi bağışla; çünkü onlar (beni) bilmiyorlar!” demektedir.[9]
Bu ne müthiş bir şefkat anlayışıdır ki, O’nu öldürmek isteyenlere O, dua dua yalvarmakta, tel’in ve bedduaya kapalı kalmaktadır.
Mekke’nin fethine kadar, düşmanlarının O’na yapmadığı tek kötülük kalmamış gibidir. Düşünün bir kere; size karşı boykotaj yapacak, sizi evinizden, yuvanızdan edecek, bir çöl ortasına bırakacak, sonra da zehir zemberek bir ahidnâmeyi Kâbe’nin duvarına asacak ve diyecekler ki: “Kovduğumuz bu insanlarla çarşı-pazarda alışveriş etmek, onlardan kız alıp vermek yasaktır…” Ve sizi bu ağır şartlar altında üç sene o çölde tutacaklar.. yakınlarınız bile yardım edemeyecek ve siz orada ağaç-ot yiyerek hayatınızı sürdürmeye çalışacaksınız.. çocuklar, yaşlılar açlıktan ölecekler.. hiç mi hiç insanlık ve mürüvvet görmeyeceksiniz.. bunlar yetmiyormuş gibi, sonra öz vatanınızdan çıkarılacak ve başka yerlere sürüleceksiniz.. hatta orada da rahat bırakılmayıp çeşitli hile ve desiselerle her gün ayrı bir tehdit altında bulundurulacaksınız.. sonra Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te defaatle onlarla yaka-paça olacak ve hep iz’âc edileceksiniz.. hatta, Kâbe’yi ziyaret gibi en tabiî haklarınızdan mahrum bırakılacaksınız.. bundan da öte, aleyhinizde zâhiren en ağır şartları kabul ederek geriye döneceksiniz ve ardından Cenâb-ı Hak lütufta bulunacak, büyük bir ordunun başında Mekke’yi fethedip oraya hâkim olacaksınız…
Acaba onlara karşı muameleniz nasıl olurdu? “Gidin, hepiniz hürsünüz, bugün size kınama yoktur!”[10] diyebilir miydiniz?
Ben, kendi hesabıma, eğer O’ndan bu dersi almış olmasaydım, kat’iyen onlara bu şekilde davranamazdım. Tahmin ediyorum ki, hemen hepiniz benimle bu düşünceyi paylaşıyorsunuzdur. Ama O, sırtında zırhı, başında miğferi, elinde kılıcı, terkisinde okları, atını mahmuzlamış Kâbe’ye girerken aynı zamanda bir şefkat kahramanıydı. Mekkelilere sordu: “Benden nasıl bir muamele bekliyorsunuz?” Hepsi birden cevap verdi: “Sen Kerîmoğlu Kerîmsin? Senden ancak kerem beklenir!”
O da, Hz. Yusuf’un kardeşlerine dediği[11] gibi dedi: “Bugün size kınama yoktur. Allah sizi bağışlasın, O Erhamürrâhimîn’dir.”[12]
O, hayatında, tedbirde hiç kusur etmemişti. O’nun kadar tedbirle tevekkülü yan yana ve sımsıkı telif eden ikinci bir insan yoktur.
Bedir’e çıkarken ashabını denedi. Her biri bir atom bombası gibiydi.. ve tek başlarına bir orduya güç yetirecek gerilimi taşıyorlardı. Sa’d b. Muaz: “Sen atını Berk-i Gımâd’a kadar sür yâ Resûlallah! Bizden tek kişi dahi geride kalmayacaktır.” derken işte bu gerilimin örneğini veriyordu. Hele bu zatın devamla şöyle demesi ne kadar mânidardır: “Canımız işte burada, istediğin canı al yâ Resûlallah! Malımız işte burada, isteğin kadarını al ve istediğin yere ver yâ Resûlallah!”[13]
Asker hazırdı. Hepsi de âdeta birer Sa’d b. Muaz’dı. Ama bununla beraber, Allah Resûlü tedbirde kusur etmiyor, bir muharebe için gerekli olan bütün ön hazırlıkları eksiksiz yerine getiriyordu. Bu fiilî duadan sonra da ellerini açıyor ve kalbinin ta derinliklerinden yükselen bir yakarışla Cenâb‑ı Hakk’a dua ve niyaza başlıyordu. Hem de öyle kendinden geçercesine dua edip yalvarıyordu ki, üzerindeki ridâsı yere düşüyordu da bundan haberi bile olmuyordu. Bu manzarayı seyreden Hz. Ebû Bekir, dayanamayarak yanına sokuluyor, ridâyı üzerine koyuyor ve: “Yeter ey Allah’ın Resûlü. Allah Seni kat’iyen mahzun etmeyecektir, bu kadar yalvarış ve yakarış yeter.” diyordu.[14]
Evet, bir taraftan bu denli tedbir, diğer taraftan da bu seviyede Rabb’e tevekkül, ancak bu zirve insana müyesser olan apayrı bir hususiyetti…
Evrensel Rahmet
Sözün başında da ifade ettiğim gibi, Allah Resûlü, mü’min, kâfir ve münafık, herkesin kendisinden istifade ettiği rahmet timsali bir insandı. Mü’min O’ndan istifade eder; çünkü O, “Ben mü’minlere, kendilerinden daha yakınım..” buyurmaktadır.[15] Gerçi müfessirler اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ âyetine[16] istinad ederek: “Allah Resûlü, mü’minlere kendi canlarından daha azizdir.” derler. Fakat, aslında her iki mânâ da birbirine yakındır. Biz O’nu kendi canımızdan daha çok severiz; Allah Resûlü de kendisine bu denli muhabbet besleyenleri aynı ölçüde sever; çünkü O, en büyük mürüvvet insanıdır.
Bu bir muhakeme ve mantık sevgisidir. Bu sevginin hissî yanı olsa da daha çok mârifet buudlu ve mantık derinliklidir. Şayet kurcalanıp işlettirilebilse insanda öyle bir kökleşir ki; insan, Mecnun’un Leyla’sını aradığı gibi her yerde Resûlullah’ı arar durur. Arar durur da her adını anışta burnunun kemikleri sızlar ve O’nsuz geçen hayatı kendisi için bir hicran kabul eder.. ve O’nun için bir ney gibi inler gezer.
Evet, Allah Resûlü bize kendi nefislerimizden daha yakındır. Nasıl olmasın ki, biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz. Hâlbuki O’ndan hep kerem, iyilik, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük. O, Allah’ın rahmetinin temsilcisidir. Öyleyse elbette bize bizden daha yakındır.
O: “Ben mü’minlere kendilerinden daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ diyor ve sonra da sözüne şöyle devam ediyor: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç bırakır ve öyle giderse o banadır.”[17]
Bu hadisin arkasında şöyle bir hâdise var:
Bir gün bir cenaze getirildi. Namazı kılınacaktı. Allah Resûlü sordu: “Bunun borcu var mı?” Orada bulunanlar: “Evet, yâ Resûlallah, çok borcu var!” dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Siz arkadaşınızın namazını kılın, ben borçlunun namazını kılamam.” buyurdular. Ancak bu durum kendisine de çok ağır gelmişti. Daha sonra Allah Resûlü bir kısım imkânlara ulaşınca, ölen mü’minler hakkında: “Onun mevlâsı benim, alacaklılar bana gelsin.” derdi.[18]
Dünya ve ahirette Allah Resûlü, mü’minlere kendilerinden daha yakın olma keyfiyetiyle bir rahmettir. O’nun bu rahmet yönü ebedlere kadar da devam edecektir.
O, münafıklar için de bir rahmettir. Münafıklar, bu engin rahmet sayesinde dünyada azap görmediler. Camiye geldiler, Müslümanların içinde dolaştılar ve Müslümanların istifade ettiği bütün haklardan istifade ettiler. Allah Resûlü onlar hakkında perdeyi yırtmadı. Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu. Hatta bunları Hz. Huzeyfe’ye (radıyallâhu anh) söylemişti de.[19] Rivayete nazaran, bundan dolayı da Hz. Ömer, Huzeyfe’yi takip eder, onun kılmadığı cenaze namazını o da kılmazdı.[20]
Bununla beraber İslâm onları fâş etmedi. Onlar hep mü’minler arasında bulundular ve mutlak küfürleri en azından şüpheye, tereddüte dönüştü. Böylece, dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmadı. Zira yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir. Ama, “Belki ahiret vardır.” diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimal, hayat o zaman bütün bütün acılaşmaz. İşte bu yönüyle Allah Resûlü, münafıklara da bir ölçüde rahmet olmuştur.
Kâfir de Allah Resûlü’nün rahmetinden istifade etmiştir. Zira, Cenâb‑ı Hak, daha önceki millet ve kavimleri küfür ve isyanları sebebiyle toptan helâk etmiş olmasına karşılık, Allah Resûlü’nün bi’setinden sonra toptan helâk etmeyi kaldırdı, dolayısıyla da insanlar, böyle bir azap çeşidinden kurtulmuş oldular. Bu da kâfirler için dünya adına büyük bir rahmettir.
Bu mevzuda Cenâb-ı Hak, Habibine hitaben şöyle buyurmaktadır: وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ “Sen onların içlerinde bulunduğun hâlde, Allah onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerken de Allah onlara azap edecek değildir.”[21]
Evet, Efendimiz’in hürmetine Cenâb-ı Hak toptan helâk etmeyi kaldırmıştır. Hz. Mesih: “Eğer azap edersen, onlar Senin kulların.”[22] derken, Efendimiz’in Allah indindeki kadrine, kıymetine bakın ki, Cenâb-ı Hak O’na: “Sen onlar arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir.” buyurmaktadır.
Yani, Sen onların sinesinde yaşadığın sürece Allah onlara azap etmeyecektir. Sen yeryüzünde anıldığın ve dillerde yâd edildiğin sürece.. yani insanlar Senin yoluna baş koyduğu müddetçe Allah onların altını üstüne getirmeyecektir.
Kâfirin Allah Resûlü’nün rahmetinden istifade yönlerinden biri de Allah Resûlü’nün إِنِّي لَمْ أُبْعَثْ لَعَّاناً وَإنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً buyurmasıdır.
“Ben rahmet olarak gönderildim, lânet isteyici olarak değil.”[23] Ben herkes için Allah’tan bir rahmet olarak geldim. İnsanların başına belâ ve musibet yağdırılsın diye beddua edip lânet isteyen bir insan olarak gönderilmedim. Onun içindir ki Allah Resûlü, en büyük İslâm düşmanlarının dahi hep hidayetini istemiş ve onun için çırpınıp durmuştur.
Allah Resûlü’nün getirdiği nurdan, Cibril dahi istifade etmiştir. Bir gün Efendimiz, Cibril’e sorar: “Senin için de Kur’ân bir rahmet midir?” Cibril cevap verir: “Evet yâ Resûlallah! Çünkü ben de akıbetimden emin değildim. Ne zaman ki مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ ‘Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.’ (Tekvir sûresi, 81/21) âyeti nazil oldu, ben de emniyete erdim.”[24]
Ve yine bir başka hadislerinde Allah Resûlü şöyle buyurur: أَنَا مُحَمَّدٌ وَأَحْمَدُ وَالْمُقَفِّى وَالْحَاشِرُ وَنَبِيُّ التَّوْبَةِ وَنَبِيُّ الرَّحْمَةِ “Ben Muhammed’im, Ben Ahmed’im, Ben Mukaffî –son peygamberim– Ben Hâşir’im. (Benden sonra haşir gelecek, araya başka bir peygamber girmeyecektir. Allah insanları benim önümde haşredecektir.) Ben tevbe ve rahmet peygamberiyim.”[25]
Tevbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Zira Allah Resûlü bir tevbe peygamberidir ve hükmü de kıyamete kadar sürecektir.
O, yerinde ağlayan bir çocuk görse oturur, onunla ağlar. İnleyen ananın ızdırabını vicdanında duyar. İşte Hz. Enes’in rivayet ettiği bir hadis ve O’nun dillere destan şefkati:
“Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı hızlı kılıp bitiriyorum.”[26]
Allah Resûlü, namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nafile namazları, sahabinin bile tâkatini aşacak mahiyette idi. İşte O, böyle bir namaz kılma niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da Allah Resûlü’nün arkasında namaz kılmak için cemaate iştirak ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesi mescitte olabilir mülâhazasıyla namazı hızlandırıyor ve böylece kadını rahatlatıyordu.
İşte O, hemen her meselede böyle bir şefkat âbidesiydi. Bir çocuğun ağlaması O’nu dilgîr eder ve ağlatırdı. Ne var ki O, bu engin şefkatine rağmen dengeliydi. Meselâ, O’nun bu baş döndüren şefkati, hiçbir zaman dinî hadleri tatbikine mâni olamamış ve cezanın şekli ne olursa olsun onu mutlaka tatbik etmişti…
Mukarrin’in evlâtlarından biri hizmetçisini dövmüştü. Hizmetçi kadın, ağlayarak Allah Resûlü’nün yanına geldi. Efendimiz, bu hizmetçinin sahiplerini çağırdı: “Onu haksız yere dövdünüz, azat edin.” dedi. Ashab: “Yâ Resûlallah, başka hizmetçileri yok.” dediler. Bunun üzerine: “Onlara hizmet etmeye devam etsin. Ancak ona ihtiyaçları kalmadığında salıversinler gitsin!” buyurdu.[27] Evet, bu haksız tokatın karşılığı ahirete kalacak olursa, oranın tokatları çok daha şiddetli olacaktır. Binaenaleyh; tokatın bedeli hürriyet olmalı ki, ötedeki Cehennem azabının diyeti olsun…
Çocuklar
Hele, O’nun kendi çocuklarına karşı şefkati bütün bütün farklıydı. Çok defa, oğlu İbrahim’in süt emdiği ailenin yanına gelir, onu kucağına alır ve uzun müddet severdi.[28]
Akra’ b. Hâbis, Allah Resûlü’nün, Hz. Hasan’ı kucağına alıp sevdiğini görünce: “Benim on çocuğum var; daha hiçbirini öpmüş değilim.” dedi. Allah Resûlü şöyle cevap verdi: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”[29]
Diğer bir rivayette ise verdiği cevap şöyledir: “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa, ben sana ne yapabilirim ki?”[30]
Bir başka hadis: اِرْحَمُوا مَنْ فِي اْلأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.”[31]
Allah Resûlü, akrabalarına karşı olduğu gibi yakın-uzak dostlarına karşı da muhabbet ve rahmet hissiyle dopdoluydu.
Abdullah b. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor:
Sa’d b. Ubâde hastalanmıştı. Allah Resûlü, bu vefalı dostunu ziyarete gitti, yanında bazı sahabiler de vardı. Sa’d b. Ubâde’nin hazin hâli öylesine rikkatine dokundu ki hıçkırıklarını tutamadı ve ağladı. Onun ağlaması, orada bulunanları da ağlattı. Bu ağlamanın başka türlü değerlendirilmemesi için de şöyle buyurdu: إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُعَذِّبُ بِدَمْعِ الْعَينِ وَلاَ بِحُزْنِ الْقَلْبِ وَلَكِنْ يُعَذِّبُ بِهَذَا “Allah asla gözyaşından ve kalb üzüntüsünden dolayı azap etmez. Ancak şundan azap eder.” dedi ve dilini gösterdi.[32]
Evet, Allah gözyaşından dolayı azap etmez; aksine bazı gözyaşları sebebiyle azabı kaldırır da. Allah Resûlü bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadır: عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ “İki göz vardır ki, Cehennem ateşi onlara dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan (insanın) gözü, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.”[33]
Bu gözlerden biri “ruhban”a diğeri de “fürsân”a aittir. Geceleri bir rahip gibi kendini ibadete veren ve gözyaşı döken; gündüzleri de birer aslan kesilip küfürle yaka-paça olan insanların gözleri, yani hakikî mü’minin gözleri… Zaten sahabi de bize anlatılırken öyle anlatılmaktadır: Onlar geceleri birer rahip gibi ibadetle meşguldürler; gündüzleri de her biri birer aslan kesilir ve dört bir yanı velveleye verirler.[34]
Osman b. Maz’ûn vefat edince Allah Resûlü ona da koşarak gitti. O, Allah Resûlü’nün kendisine kardeş yaptığı şanlı bir sahabiydi. Cenazesinin üzerine o kadar ağladı, o kadar gözyaşı döktü ki, sanki cenaze Allah Resûlü’nün gözyaşıyla yıkanmış gibi oldu.[35] Tam o esnada biri, Osman b. Maz’ûn’u kastederek: “Kuş oldu, Cennet’e uçtu.” gibi bir ifade kullandı. Allah Resûlü hemen kaşlarını çattı ve: “Ben Allah’ın Resûlü’yüm, ne muamele göreceğimi bilmiyorum, sen onun Cennet’e gittiğini nereden biliyorsun!” dedi.[36]
Evet, O, denge insanıydı. Şefkati, ağlaması, asla bir yanlışı düzeltmesine mâni olmuyordu. Hıçkırıklarıyla, kardeşim deyip bağrına bastığı insanı sararken ve gözyaşlarıyla yuyup yıkarken, söylenen mübalağalı bir söz, O’nun uygunsuz bulduğu bu söz sahibini ikazına mâni olmuyordu. Vefa başkaydı, hak başka; Uhud şehitlerini her hafta ziyaret ediyordu ama, “Uçup Cennet’e gittiniz.” demiyordu. Biz “Onlar da Cennet’e gitmeyecekse…” desek bile, bu böyle..
Yetimleri himaye edenlere verdiği pâye, O’nun nasıl bir şefkat âbidesi olduğunu ispata yetmez mi? Bakın ne buyuruyor: أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ فِي الْجَنَّةِ هَكَذَا “Ben ve yetimi gözeten Cennet’te şöyleyiz.” diyor, sonra iki parmağını yan yana getiriyor ve yetimi görüp gözetene ne kadar yakın olduğuna işaret buyuruyor.[37]
Sanki Allah Resûlü, yetimi görüp gözeten ve onu himaye edenle benim arama Cennet’te kimse giremez, diyordu.
Hayvanlara da Şefkat
O’nun şefkati hayvanları da içine alıyordu. Yukarıda bir kadının bir kedi yüzünden nasıl Cehennem’e girdiğini; yine ahlâksız bir kadının bir köpeğe su içirmesiyle nasıl Cennet’e “Buyur!” edildiğini arz etmiştim. Bir başka hâdiseyi de nakledip bu hususu da noktalayalım:
Bir muharebeden dönülüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıp sevmeye başlamışlardı. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, orada çırpınıp pervaz etmeye başladı. Allah Resûlü bu duruma muttali olunca fevkalâde celâllendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu.[38]
Evet, O’nun rahmeti hayvanları da kuşatıyordu. Zaten Allah, geçmiş peygamberlerden birini karınca yuvası yüzünden itap etmemiş miydi? Bu peygamber farkına vararak veya varmayarak karıncaları yakmış.. arkadan da Allah’tan azar işitmiştir.[39] Şimdi bu ve emsali vak’aları bize nakleden Allah Resûlü’nün başka şekilde davranması mümkün mü?
Sonra, O’nun ümmetinden öyleleri yetişecektir ki, adları “Karınca çiğnemez efendi” olacaktır. Çünkü onlar ayaklarına zil takacak ve yolda böyle yürüyeceklerdir. Ta haşereler zilin sesiyle uzaklaşsın ve ayak altında kalıp ezilmesinler…
Aman Allahım! Bu ne derin, bu ne cihanşümul bir şefkat ve merhamet örneğidir. Evet, O’nun rahmet dairesinden karıncalar dahi istisna edilmemiştir. Karıncayı bile ezmeyen bu insanlar acaba başkalarına zulmedebilirler mi? Hayır, bilerek ve kasıtla onların haksızlık yapmaları mümkün değildir!..
İbn Abbas anlatıyor: “Allah Resûlü’yle bir yere gidiyorduk. Birisi, kesmek üzere bir koyunu bağlamış, koyunun gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Resûlü bu şahsa: اَتُرِيدُ أَنْ تُمِيتَهُ مَوْتَاتٍ “Onu defalarca mı öldürmek istiyorsun?”[40] buyurdu. Bu; bir bakıma o şahsa itaptı.
Abdullah b. Mesud ve Ya’lâ b. Mürre (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Allah Resûlü, yanında birkaç sahabiyle zayıf mı zayıf bir deve gördü. Deve, Allah Resûlü’nü görünce sicim gibi gözyaşı dökmeye başladı. İki Cihan Serveri hemen devenin yanına gitti. Bir müddet o devenin yanında kaldı, sonra devenin sahibini çağırtarak, deveye iyi bakması hususunda onu gayet sert ikaz etti.”[41]
Günümüzdeki hümanistlerin iddia ettikleri sevgi ve şefkatin çok ötesinde merhametle dopdolu olan Allah Resûlü, bu cihanşümul rahmetini de her türlü ifrat ve tefritten korumasını bilmiş ve o her şeye yeten fetaneti sayesinde hiç mi hiç ifrat ve tefrite düşmemiştir.
Evet, O, hiçbir zaman hoşgörü adı altında, kötülüklere müsamaha ile bakmamış, kötülük ve günah seraları kurmamıştır. O, bir caniye ve bir canavar ruhluya, şefkat adına gösterilecek müsamahanın, binlerce masum insanın hukukuna tecavüz olduğunu çok iyi bilmekteydi. Üzülerek ifade etmeliyim ki, günümüzde işlenen bu türlü haksızlıklar her devirden çoktur. Anarşiste, ecdat ve mazi düşmanlarına gösterilen müsamahanın memleketi ne hâle getirdiğini yakın tarihimiz itibarıyla acı acı gördük ve hâlâ da kısmen görmekteyiz. Sevgi, şefkat, dengeli kullanılamazsa, fert için de cemiyet için de önü alınamayacak neticeler doğabilir. Hâlbuki Allah Resûlü için, menfî mânâda böyle tek bir hâdise dahi göstermek mümkün değildir.
Evet O, kendisini telef edecek kadar insanları seviyordu. Yer yer Kur’ân‑ı Kerim’in O’nu tadil etmesi bunun delilidir. Kur’ân: “Onlar Kur’ân’a inanmıyorlar diye, nerede ise kendini bitirip tüketeceksin.” (Kehf sûresi, 18/6) diyordu. Zaten nübüvvet atmosferi benliğini sarmaya başlayınca, O kendini bir mağaraya hapsetmemiş miydi? Vahiy de ilk defa O’na orada geldi. Demek ki O, insanları seviyordu ve bu yola baş koymuştu.
Esasen Allah Resûlü’nün cihad anlayışı da O’nun bu rahmet yanından kaynaklanıyordu. Evet, insanlar cihad sebebiyle belki dünya namına bazı zararlar göreceklerdir; fakat ebedî hayatları adına kazanacakları o kadar çok şey olacaktır ki, onların bu zararlarını hiçe indirecektir! Allah Resûlü, taşıdığı kılıcının ucuyla Cennet’e giden yolları açıyordu. Bu da O’nun âlemlere rahmet oluşunun ayrı bir buudu…
[1] Tevbe sûresi, 9/128.
[2] Kadı Iyâz, eş-Şifa, 1/17.
[3] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 3/168.
[4] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, selâm 153-155.
[5] Buhârî, müsâkât 9; Müslim, selâm 151-152.
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/44-45.
[7] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/47.
[8] Buhârî, megâzî 24; Müslim, cihad 101-104.
[9] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihad 104-105; Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 4/199-200.
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/118.
[11] Yusuf sûresi, 12/92.
[12] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/118.
[13] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/264.
[14] Müslim, cihad 58; Tirmizî, tefsir (8) 3.
[15] Buhârî, kefalet 5; istikraz 11; Müslim, cuma 43; ferâiz 14-16.
[16] Ahzâb sûresi, 33/6.
[17] Buhârî, istikraz 11; Müslim, ferâiz 14-16.
[18] Buhârî, kefalet 5; istikraz 11; Müslim, cuma 43; ferâiz 14-16.
[19] İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 1/468.
[20] İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 1/468.
[21] Enfâl sûresi, 8/33.
[22] Mâide sûresi, 5/118.
[23] Müslim, birr 87.
[24] Kadı Iyâz, eş-Şifa, 1/17.
[25] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/395; Müslim, fedâil 126.
[26] Buhârî, ezan 65; Müslim, salât 192.
[27] Müslim, eymân 31-33; Ebû Dâvûd, edeb 123.
[28] Buhârî, edeb 18; Müslim, fedâil 62-63; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/112.
[29] Buhârî, edeb 18; Müslim, fedâil 65.
[30] Buhârî, edeb 18; Müslim, fedâil 64.
[31] Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58.
[32] Buhârî, cenâiz 45; Müslim, cenâiz 12.
[33] Tirmizî, fedâilü’l-cihad 12.
[34] Taberî, Câmiu’l-beyan, 15/26; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/89; Deylemî, Müsned, 2/400.
[35] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 5/481.
[36] Buhârî, cenâiz 3; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/237, 6/436; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/139; 9/37.
[37] Buhârî, talak 25; edeb 24; Müslim, zühd 42.
[38] Ebû Dâvûd, edeb 163; cihad 112; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/404.
[39] Buhârî, cihad 153; Müslim, selâm 148-150.
[40] Abdürrezzak, el-Musannef, 4/493; Hâkim, el-Müstedrek, 4/257, 260; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/280.
[41] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/173; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 9/81.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Mü’min oy vereceği partiyi/lideri nasıl seçmelidir? | Yüksel Çayıroğlu
Hiç şüphesiz siyaset ve devlet felsefesine dair yazılan eserlerin öncelikli amacı, fertlerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı adil bir yönetim mekanizmasının kurulmasıdır. İslam hukukçuları bunu gerçekleştirme adına en temelde iki hususun üzerinde yoğunlaşmışlardır. İlk olarak, devlet başkanı olacak kimsenin hangi vasıfları taşıması gerektiği üzerinde durmuş, ikinci olarak da meşru yoldan devlet başkanlığına geliş yollarını tespit etmişlerdir.
Buna göre bir kimsenin devlet başkanı olabilmesi için hem bilgili, adil, doğru sözlü, müttaki, emanette emin, zulüm ve günahlardan uzak duran, ahlaklı, şahsiyet ve mürüvvet sahibi, halk tarafından sevilen bir kimse olması; hem de ehlü’l-hal ve’l-akd denilen özel bir heyet tarafından seçilerek halkın bey’atını (rıza ve onayını) alması gerekir.
Demokrasiler seçim üzerinde durdukları ölçüde seçilecek kimsenin vasıfları üzerinde durmaz. Çoğunluğun zaten en uygun ve en doğru kişiyi seçeceğini düşünür. Böyle olmasa bile çoğunluk tarafından seçilmeyi meşruiyet kriteri olarak yeterli bulur. Dolayısıyla devletin istikbali bir yönüyle halkın eline bırakılmış olur.
Modern devlet, güçler ayrılığı prensibiyle yürütmenin gücünü sınırlamaya ve icraatlarını denetlemeye çalışır. Fakat yürütmenin başına yanlış kişiler geldiğinde, sistemi nasıl bloke ettiğinin ve ülkeyi nasıl bir çıkmaza soktuğunun pek çok örneği de mevcuttur. Çünkü yürütme; yasama ve yargıya nispetle çok daha etkin ve imtiyazlı bir konuma sahiptir. Üstelik meclisin çoğunluğu genellikle iktidar partisinin elinde olduğu için, yasamada da onun sözü geçiyor. Yürütmenin denetlenmesinde özellikle yüksek yargının yeri çok önemli olsa da, bazı durumlarda o da bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybedebiliyor.
Bu itibarladır ki yürütmenin başına doğru insanların seçilmesi fevkalade önem arz ediyor. Seçmenler kullandıkları oylarla sadece iktidar sahiplerini veya ülkenin geleceğini değil, aynı zamanda kendi kaderlerini de tayin etmiş oluyorlar. Peki, demokrasinin hâkim olduğu ülkelerde Müslümanlar oy vereceği partinin veya şahsın hangi niteliklerine bakmalıdır?
DİNDARLIĞIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?
Özellikle belirli bir dönem kendi öz vatanlarında kendi yurttaşları tarafından baskı ve zulme maruz kalmış, ezilmiş ve dışlanmış veya din aleyhine bir kısım adımların atıldığına şahit olmuş Müslümanlar ilk olarak seçeceği kimsenin dindarlığına bakıyorlar. Çoğu Müslüman, İslâm’a yakın olan liderlerin arkasından gidiyor. Çünkü onların dine sahip çıkacağını ve mukaddes saydığı değerleri koruyacağını düşünüyor. Dindar insanların iktidara gelmesini, inandığı dinin hükümlerini özgürce yaşayabilmenin tek yolu olarak görüyor. Hatta dindar insanların iktidarda olduğu ülkelerde Müslümanlar da kendilerini devletin sahibi olarak görmeye başlıyor.
Elbette bunlar, her din müntesibinin şöyle veya böyle arzu edeceği ve oy kullanırken göz önünde bulunduracağı kriterlerdir. Ne var ki burada gözden kaçan ve bu sebeple de krizlere sebep olan çok önemli bazı noktalar vardır.
Bunların ilki, dindarlığın nasıl tespit edileceğidir. Maalesef modern siyasetin en önemli handikaplarından biri, riyakârlık ve ikiyüzlülük üzerine kurulmuş olmasıdır. Samimiyet ve şeffaflık olmadığı için siyasilerin miting meydanlarındaki veya televizyon ekranlarındaki sözlerine bakarak karar vermek oldukça yanıltıcı olabiliyor. Çünkü her lider, kendisini halkın görmek istediği gibi gösteriyor, halkın hoşuna giden sözleri konuşuyor. Bu yüzden, liderler hakkında sahici bilgiler elde etmek çok da mümkün olmuyor.
Daha da önemlisi maalesef Müslümanlar, çoğu zaman şekil ve sembollere bakarak karar veriyorlar. Özellikle Türkiye gibi dinin yoğun baskı altında tutulduğu ve hatta dine karşı düşmanca bir tavrın alındığı ülkelerde dinî semboller ayrı bir önem taşıyor. Camide verilen pozlar, miting meydanlarında sallanan mushaflar, “Allah’lı peygamberli” konuşmalar, başörtülü eşler dindarları cezbetmeye yetiyor. Hele bir de onlara yönelik gizli vaatler veriliyor, el altından yardım yapılıyor, kadrolar onlarla dolduruluyorsa, Müslümanlar yeniden hilafet günlerine dönmenin hayallerini kurmaya başlıyorlar.
İşin garip yanı şu ki yukarıdaki sembol ve şekillere yeterince yatırım yapılmışsa, liderin söylediği yalanlar, yaptığı yolsuzluklar, aldığı rüşvetler, muhaliflere reva gördüğü zulüm ve zorbalıklar, içine battığı lüks ve israf, ayak altına aldığı kanunlar, batırdığı ekonomi veya yok yere içine girdiği savaş bile problem olarak görülmüyor. Bilakis çoğu Müslüman, dindarlığından emin olduğu kişilerin her türlü gayrimeşru ve haram uygulamalarına bir kılıf bulmada gecikmiyor. Kafası karışanlar da hamasi nutuklarla, duygu sömürüsüyle, din istismarıyla kısa sürede hizaya getiriliyor.
DİNDARLIK MI YOKSA LİYAKAT Mİ?
Dindarlığın hangi ölçü ve kriterlere göre tespit edileceğini veya şekil ve sembollerle kandırılan Müslümanların naifliğini bir kenara bırakarak başka bir soru soralım: Hakikaten felsefesiyle, yapısıyla, işleyişiyle, kurumlarıyla, bürokrasisiyle, meclisiyle, anayasa ve kanunlarıyla tamamıyla kendine özgü yeni bir olgu olarak ortaya çıkan modern devlette, Müslümanların, dindar yöneticiler seçmeleri dinlerine hizmet etme adına tek başına yeterli midir? Bunun yanında odaklanmaları gereken daha başka ölçü ve kriterler var mıdır?
Yarım asırdır pek çok İslam ülkesinde yönetimi ele geçiren siyasal İslam’ın geride bıraktığı yıkım ve enkaza bakılacak olursa, Müslümanların bu konuda gözden kaçırdığı, ihmal ettiği veya yeterince bilgi sahip olmadığı çok daha başka faktörler olduğu görülecektir. Türkiye’nin son on yıldır yaşadığı acı tecrübe de bunu gösteriyor. Hâlâ havuz medyasının yalanlarıyla realitelerden koparılmış bazı Müslümanlar kendilerini Asr-ı Saadette hissediyor olsalar da, maalesef ülkenin siyasette, ekonomide, toplum yapısında, uluslararası ilişkilerde, bürokraside, diplomaside geldiği nokta içler acısıdır. Bundan sonra yaşanacak savrulmaları, çalkantıları, felaketleri kestirmek olayları yakından takip eden kimseler açısından zor olmasa gerek.
Demek ki ideolojik siyasetin tavan yaptığı günümüz dünyasında, kimlik arayışında olan Müslümanların göremediği bir kısım “kör noktalar” vardır. Siyasilerin dindar olmaları tek başına iyi bir devlet yönetimi adına yeterli olmuyor. Devleti ele geçirme ve halkı dindarlaştırma ideolojisiyle sandığa giden siyasiler bir şeyleri ihmal ediyor veya yanlış yapıyor.
Doğu dünyasında halkın iliklerine kadar işlemiş aşkın, kutsal ve otoriter devlet anlayışına, pragmatik ve maslahatçı kültüre; siyasilerin güç ve iktidar hırsları, toplum mühendisliği hevesleri de eklenince dışlamaların, ötekileştirmelerin, baskı ve zorbalıkların önüne geçilemiyor. Dindar da olsalar modern devletin devasa güç aygıtlarını ele geçiren İslamcılar, uzun süre iktidarda kalınca tek adam rejimlerini inşa ediyor ve güç zehirlenmesi yaşıyorlar. Kanunları, teamülleri, halkın istek ve taleplerini, toplum dengelerini bir kenara bırakarak, kendi ajandalarını uygulamaya koyuluyorlar. Bu da despotluk ve zorbalığı netice veriyor.
Bugüne kadar dindar kimliğiyle siyaset yapan birçok Müslümanın dinle ilişkisi de oldukça problemli bir görüntü arz ediyor. Onlar zamanla dini, siyasi amaçlarına hizmet eden bir vasıtaya dönüştürüyor, yani ideoloji haline getiriyorlar. Ellerinde tuttukları imkân ve kaynakları dine hizmet etme istikametinde kullanmıyor; bilakis dini kendi siyasi istikballerine hizmetkâr hâline getiriyorlar.
Modernite, demokrasi, küreselleşme ve çoğulculuk olgusunu yeterince anlamadıklarından; temel insan haklarını ve özgürlükleri korumayı öncelikli görevleri arasında saymadıklarından hem kendi ülkelerindeki toplumsal barışı ve ahengi bozuyor, hem de ülkenin dünya kamuoyundaki imajını kirletiyorlar.
İşte bu sebepledir ki Müslümanlar, oy verecekleri kimsenin sadece dindar pozları vermesine aldanmamalı, dindarlığın devlet idaresinde tek başına yeterli olmadığını iyi bilmelidirler. Dindarlığın yanında ve hatta öncesinde oy verecekleri kimsenin devlet yönetimi için ehil ve liyakatli bir insan olup olmadığına bakmalıdırlar.
Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözleri, üzerinde düşünmeye değer: “Hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan, İslamî faziletlerle donanmazsa, ondan hakikî hamiyet, sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir. Sarhoş bir adam, sarhoş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, diğer bir tabirle fazilet ve hamiyeti, kalb ve fikir nurunu bir araya toplayanlar vazifelere kifayet etmezler. Öyle ise ya maharet ya da salahat tercih edilmelidir. Sanatta maharet ise önceliklidir.”
Ona, gayrimüslimlerin nasıl olup da kaymakam ve vali olacakları sorulduğunda ise şöyle cevap verir: “Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi.” Devamında ise bu sözünü şöyle izah eder: “Zira Meşrutiyet, milletin hakimiyetidir. Hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayrimüslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur.”
Bediüzzaman Hazretlerinin bu yaklaşımına göre eğer mümkünse dindarlık ve maharet birlikte bulunmalıdır; bunun mümkün olmadığı durumlarda ise maharet yani ehliyet ve liyakat öne çıkarılmalıdır. Peki, yöneticiliğe aday bir kimsenin liyakat ve ehliyeti nasıl anlaşılır? Günümüzün modern devletinde bir insanın iyi bir yönetici olabilmesi için hangi vasıflarına bakılmalıdır?
EHLİYET VE LİYAKATİN KRİTERLERİ NELERDİR?
Yaşanan onca acı tecrübeden sonra en başta şunu söylemek gerekir ki yöneticiliğe aday olan kimsenin demokratik değerleri gönülden benimsemiş, temel hak ve özgürlükleri içine sindirmiş biri olması çok önemlidir. Aksi takdirde günümüzde oldukça merkezileşmiş ve güçlenmiş modern devletin başına geçen ve her çeşit insanın yaşadığı çoğulcu bir toplumu yönetmek zorunda olan bir kimsenin baskı, istibdat ve zorbalıktan kurtulması mümkün değildir.
Aynı şekilde yöneticiliğe aday olan kimsenin, uğruna fertlerin hayatını feda edecek ölçüde devleti mitleştirmeyen ve sivil toplumu öne çıkaran bir kişi olması çok önemlidir. Hele hele kendisini devlet yerine koyacak, kendi bekasıyla devletin bekasını özdeşleştirecek, kendi ideolojileri veya hırsları adına devlet mekanizmasını felce uğratacak kibirli, megaloman ve maceracı kişilerden uzak durulmalıdır.
Liyakat adına önemli hususlardan bir diğeri de hedefe ulaşma adına bütün yolları meşru gören, hedefin yüceliğinin vesileleri de meşru hale getireceğini öne süren Makyavelist ahlaktan uzak durmaktır. Seçilecek kişinin siyaseti ve kendisini ahlak üstü görmemesi, bütün icraat ve politikalarında ahlakî ilkelere bağlı kalması son derece önemlidir. Aksi takdirde en büyük yolsuzluklara, hırsızlıklara, rüşvetlere, yalanlara, aldatmalara, zulüm ve haksızlıklara bir şekilde meşruiyet kılıfı bulmakta zorlanmayacaktır. Bu da devlet bünyesinde onulmaz yaralar açacaktır.
Yöneticiliğe aday olan kimsenin, hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zaruretine inanması gerekir. Zira mafya ve haydutluk ile devleti birbirinden ayıran temel ölçü, hukuktur. Bunların her ikisi de güç ve şiddet kullanır. Fakat devlet, bunu kanunlara bağlı kalarak yapar. Şayet devlet, hukuktan ayrılırsa ülkenin en büyük ve en tehlikeli mafyası haline gelir. Kendi vatandaşları için bir tehdit unsuru olur. Bu sebeple şöyle böyle hukuku ihlal eden ve kendisini hukuk üstü gören bir kimsenin bütünüyle ehliyetini yitireceği iyi bilinmelidir.
Bu konuda üzerinde durulması gerekli olan diğer bir nokta da yönetime gelecek kişinin, kamu maslahatlarını; her türlü şahsî, ailevî ve parti çıkarlarının önünde tutmasıdır. Yaptığı bütün hizmetleri oya tahvil etmeye çalışan bir kişi, kendi geleceğine yatırım yapıyor demektir. Eğer bu kişi, zaten yapmak zorunda olduğu bir kısım iş ve hizmetlerin sürekli reklamını yapıyor, bunları her daim halkın gözüne sokuyor, hatta yapmadığı işleri dahi yapmış gibi gösteriyorsa, oy hesaplı hareket ediyor demektir.
Liderin, şeffaflığa, açıklığa, denetime ve hesap verebilirliğe önem vermesi de mutlaka üzerinde durulması gerekli olan kriterler arasındadır. Sürekli örtülü ödeneğini artıran, perde arkasında mafya veya terör örgütleriyle iş tutan, el altından kamusal kaynakları yandaşlara peşkeş çeken, ihaleleri eşitlik esasına göre dağıtmayan, parti yasalarıyla ülkeyi yöneten bir partinin ehliyet ve liyakatinden söz etmek mümkün değildir.
Emanetleri ehline verme, görevlendirmeleri liyakat esasına göre yapma, toplumun bütün kesimlerine karşı eşit muamele etme, toplumu taraf tutmaya zorlamama, hiçbir şekilde yargı ve medya üzerinde vesayet kurmaya girişmeme, siyaset ve idareyi toplumun istek ve taleplerine göre şekillendirme, verdiği sözleri ve yaptığı vaatleri yerine getirme, popülizm ve hamasetten, kin ve nefret dilinden, kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı siyaset tarzından uzak durma, uluslararası ilişkileri iyi bir diplomasiyle yürütme, sosyal devlet olmanın gereklerini yerine getirme gibi daha pek çok husus üzerinde durulabilir.
Netice itibarıyla şunu diyebiliriz ki Müslümanlar, bir kısım dinî sembol ve simgelere aşırı değer vermek suretiyle yöneticilerin dini istismar etmesine fırsat vermemelidir. Allah’la aralarındaki ilişkiyi onlara bırakarak; asıl ahlaklarına, güvenilirliklerine, ehliyet ve liyakatlarına bakmalıdırlar. Tercihlerini güzel Kur’an okuyan, eşi başörtülü olan, ağzından “inşallahı” “maşallahı” düşürmeyen kimselerden yana değil; kendilerine daha fazla özgürlük, daha fazla hak, daha fazla adalet ve daha fazla refah getirecek insanlardan yana kullanmalıdırlar.
Kaynak: Dr.Yüksel Çayıroğlu | TR724
Canımızı yakanlar müslüman! kardeşimiz!
Hakkımızı alırız Kerim bizim Rabbimiz,
Köpeğe mi sorulur annem nerede diye,
Anneyi hapse atan hukuktu köpeğiniz.
Çocuk bu köpek değil anneni hapse atan,
Hukukçu derler ama ilgisi yok uzaktan,
Özgür iradesinin hakkını veremeyen,
Hayvandan da aşağı olamaz ki bir insan.
Telafisi olmayan günahlar işlediler,
Malları ve canları ganimetti dediler,
Aşkla şevkle koştular bir soysuzun peşinde,
Soysuza reis dedi annasına sövenler.
Helâle haram katıp afiyetle yediler,
Belhum adal olanlar namusa göz diktiler,
İbreti alem için hükmünü ver Allah’ım,
Ganimettir ganimet alim idi diyenler.
Tarikatlar kirlendi sahte şeyhler elinde,
Ne pislikler yaşandı vakıfların içinde,
Baş örtülü bayana kutsal vazife oldu,
Bu pisliği savunmak ekranların önünde.
Yazık ettiler yazık! Müslümanım diyenler,
İslam’ın çehresine kara leke sürdüler,
Yüz yıllık emekleri yirmi yılda yıktılar,
Harun iken gelenler Karun’a dönüştüler.
Bereketli yüsükmüş ne saraylar doğurdu,
İtibar diye diye savruldukça savruldu,
Bileni, bilmeyeni suçuna ortak etti,
Cahilere sözüm yok alimlere ne oldu.
Bir Fatih yada Selim belki de bir Süleyman,
Olabilirdi belki uzak dursa haramdan,
Sen nefsine mi kandın vazifeni mi yaptın,
Enkaz kalacak senden yıkılmazsa bu vatan.
Allah biliyor bunu son karakol sahipsiz,
Şehit kanı üstünde yıllarca tepininiz,
Kuldan utanmıyorsun bari Allah’tan korsan,
Ey utanmaz arlanmaz insanlıktan nasipsiz.
Yezidin dönemini mumla arattı bunlar,
İnsanlığın dibine çoktan ulaştı bunlar,
Kim bilir ki ortaya ne pislikler çıkacak,
Yakında devrilince bu rezil süslümanlar.
Bir BeyazSandalyeDe İnfaz edildi Masum,
Toptan kör sağır oldu benim necip ulusum,
İnsanlık öldürüldü salası okunmadı,
Son karakol dediğim kirlendi benim yurdum.
Hizmetten | Priştinalı Yusuf Demircioğlu
İsviçre’de merkezli Verein Verfolgt Derneği–Im Visio Fotoğrafçılık Kulübü tarafından bu yıl birincisi düzenlenen ImVisio 1. Uluslararası Fotoğraf Yarışması’na başvurular başladı. Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara dikkat çekmek için düzenlenen yarışmanın bu yılki teması ‘Beyaz Sandalye’ olacak.
Yapılan açıklamada, “Verein Verfolgt Dernegi (Isvicre) ve ImVisio Fotografçılık Kulübü olarak Türkiye’de yaşanmakta olan ağır insan hakları ihlallerinin son kurbanı olan Mustafa Kabakcıoglu’nun ve ayni durumda olan diğer mağdurların durumlarının kamuoyuna duyurulması amaçlanmıştır.” dendi.
Yarışmaya son katılma tarihi 30 Kasım 2020 olarak açıklandı. Kazananların 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde açıklanacak.

Ayrıntılı bilgi için tıklayın
İzmir’de üniversitede öğrenciyken, bir hafta sonu Ankara’da oturan teyzemi ziyaret etmek için evden İzmir otogarına doğru yola çıktım. Otogara geldikten sonra akşam 21:00 gibi hareket edecek olan otobüsün yanına geldim ve bana ayrılan koltuğa oturdum. Biraz sonra yan tarafımda duran koltuğa oturmak üzere altmış yaşlarında, beyaz sakallı ve güleç yüzlü bir adam geldi. Yan koltuğa geçmek istediğini söyledi ve izin istedi. Adama yer verdim ve koltuklarımıza oturduk.
Güleç yüzlü adamın bana ‘İyi yolculuklar!’ dilemesiyle birlikte, içmiş olduğu alkolün kokusunun yüzüme çarpması bir oldu. Neye uğradığımı şaşırdım. Adam kör kütük sarhoş değildi, ama çok kötü kokuyordu ve ben bundan çok rahatsız olmuştum. İlk önce muavini çağırıp durumu anlatmak ve adamı şikayet etmek istedim. Ama şöyle bir baktım. Otobüs tıklım tıklım doluydu. Ayrıca benim yanımdan kalksa bir başkasının yanına oturacak ve onu rahatsız edecekti. Sustum ve yanımda getirdiğim kitabı okuyarak dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Elimdeki kitap, Hocamıza ait olan ‘Sonsuz Nur’du. Daha önceden okumaya başladığım kitabımda, kaldığım yeri açtım. Birde ne göreyim? Allah Resulü’nün başından geçen şöyle bir olay yazıyordu:
Bir gün Allah Resulü, arkadaşlarıyla birlikte Mescidi Nebevi’de sohbet ediyorlardı. Onun sohbetinde şehirliler de, şehir dışından gelmiş köylüler yani çölde yaşayan bedeviler de bulunuyordu. Bu sohbette bulunan bedevilerden birinin idrar ihtiyacı gelmişti. Adam kalktı ve mescidin gözüne kestirdiği bir köşesine küçük abdestini yapmaya başladı. Orada bulunanlar neye uğradıklarına şaştılar. Adam Peygamber mescidine küçük abdestini yapıyordu. Adama engel olamaya çalıştılar. Kimi dur yapma diye sesleniyor, kimi adamı dışarı çıkarmak istiyor, kimi dövmek istiyordu. Peygamber Efendimiz olaya müdahale ederek: ‘‘Adamı bırakın, hacetini gidersin.’’ buyurdu. Adam ihtiyacını giderdikten sonra Allah Resulü ashabına: ‘‘Gidip bir kova su getirip idrarın üzerine dökün. Su, o pisliği alıp götürür. Orası da temizlenir.’’ buyurdu.
Meseleye bedevi açısından bakılsa aslında bir problem yoktu. Adam çölde yaşıyordu. Çölde yaşayan birisi hacetini yapmak isteyince müsait bir yer bulursa hemen orada ihtiyacını giderirdi. İşte Allah Resulü olağan üstü feraset ve hoşgörüsüyle olayı bir çırpıda çözmüş, bırakın adama mani olmayı, tam aksine işini tamamlamasını söylemişti.
Daha sonra sahabelerden birine o bedeviyi çağırmasını istedi. Bedevi yanına gelince onu dizlerinin dibine oturttu ve gayet yumuşak bir ifadeyle. ‘‘İdrar ve pislik cinsinden şeyler bu mescitlere yakışmaz. Bu mekanlar ancak Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.’’ Kendisine mescidin fonksiyonunu anlattı.1
Allah Resulü, hoşgörülü davranışıyla hem ortamı yumuşatmış hem de sahabeler arasında gerçekleşen olayları saygı ve hoşgörü çerçevesinde çözülmesi gerektiğini onlara göstermişti. Ve onlara: ‘‘Sizler, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak gönderilmediniz.’’ buyurmuşlardı.
Kitaptaki bu bölümü okuyup başımı kaldırdığımda yüzümde hafif bir tebessüm vardı. Allah’tan, Efendimizin güzel ahlakıyla beni donatmasını diledim. Sonra sırtımı koltuğa dayadım, gözümü kapadım ve yüzümde hala devam eden tebessümle yolculuğa devam ettim.
1 Buhari, Vudu 57, 58; Müslim, Kitabüt-Tahare 100.
Rastatt şehrindeki Hizmet gönüllüleri kiliseye taziye ziyaretinde bulundu
Fransa’da yaşanan elim hadisenin ardından diyalog derneklerinin kiliselere taziye ziyaretleri devam ediyor.
Almanya´nın Baden-Württemberg eyâletindeki Rastatt şehrindeki Hizmet gönüllüleri, die Brücke Rastatt’ Derneği öncülüğünde toplanarak St. Alexander Kilisesine ziyarette bulundu.
“Nefret ve Teröre karşı birlik” sloganıyla harekete geçen gönüllüler, kilise yetkililerine desteklerini bildirdi.
‘die Brücke Rastatt’ Derneği Baskani Hatice Özütürk : “Bu tür hadiseleri kınıyoruz, reddediyoruz. Ve kesinlikle Barış’tan yana olduğumuzu göstermek için burada bulunuyoruz” ifadelerini kullandı.

Öztürk, “asıl amaçlarının el ele tutuşarak kilise binasının etrafında halka oluşturarak, Hristiyan topluluğuna: ‘huzur içinde ibadet edebilirsiniz, biz sizi koruruz’ mesajı vermekti. Fakat korona pandemisi kurallarına riayet edebilmek için daha küçük çaplı bir gösteri olmasına karar verdik” dedi.
Eylemde katılanlardan dernek gönüllüsü Değer Özütürk, “bu vahşi olayı hiçbir şekilde Islam dini ile bağdaşmaz, bu tür radikal eylemler bütün dinlere çelişkilidir.Insanlığın ne Savaşa, ne kavgaya, nede saldırılara ihtiyacı var, insanlığın ihtiyacı olan Barış, sevgi, karşılıklı saygı ve Diyalog.”‘ diyerek birlik ve beraberliğin önemine vurgu yaptı.

Saygı duruşundan sonra kilise yetkilisine baş sağlığı dilekleri sunuldu, çiçekler bırakıldı, mumlar yakıldı. Dernek gönüllüleri “Teröre karşı birlik” ve “Acınızı paylaşıyoruz” pankartları açtı.

Kilise yetkilisi Gia-Hoa Thomas Nguyen da destek eylemiyle ilgili şu ifadeleri kullandı: “Rastatt Katolik Cemaati adına katılımınız ve gösterdiğiniz dayanışma için çok teşekkür ediyorum. Nice’te olan olaydan hepimiz şok olduk, ölenler ve yaralılar için yastayız. İnançlı insanlar olarak hep iyinin yanında olup, karşılıklı sevgi ve saygıyı hep korumamız gerekiyor.”
Rastatt şehrindeki anlamlı ziyaret yerel basında da yer aldı.

Son yazılarda, Hulefâ-i Râşidîn dönemlerine odaklanmış, o saf ve duru dünyayı bulandıran entrikaların izini sürmeye başlamıştım. Ancak, Fransa merkezli üst üste yaşanan vahşet dolu hadiseler, rehber olarak peşine düştüğü Peygamberini bile tanıyamamış ümmetine Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yeniden anlatmanın lüzumunu bir kez daha ortaya koyduğu için bugün, Şefkat Peygamberi’nin kucaklayıcı ve sımsıcak iklimine avdet etmiş oldum.
Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) yapılan hakaretler ilk değil; umarım son olur!
O’na neler söylenmedi, neler yapılmadı ki? Hakaret görmediği, şiddete muhatap olmadığı gün yok gibiydi.
Peki, bunlar karşısında O (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yaptı?
Kötülüğe kötülükle karşılık vermedi; bilakis her kötülüğü, iyiliklerinin sımsıcak ikliminde eritti.
Tehevvürle üzerine gitmedi; teenni ile karşılayıp afv u safh ile mukabelede bulundu.
Ebû Cehillerin veya İbn-i Selûllerin üfürdüğü sesi çıkaran kadir bilmezlere karşı hicranla baktı ve o hallerine hüküm bina etme yerine geleceğinin sahâbîsi olacakları güne odaklı adımlar attı.
Düşmanlığa karşılık düşmanca bir cephe oluşturmadı; şahısları değil, düşmanlıklarını hedefledi ve gün geldi, dünün yıllanmış kin tüccarlarını bile davasının amansız savunucuları haline getirdi. Yermûk’te şehâdete yürürken bir yudum suyu içmeyip başkalarına gönderen dört kişiden ikisi Ebû Cehil’in kardeşi (Hâris İbn-i Hişâm, Abdullah İbn-i Ebî Rebîa), birisi de oğlu İkrime’dir! Dördüncülerine gelince o, hayatını Allah ve Resûlü’ne hakaretle geçirmiş, şiir ve hitabetlerinde sürekli uygunsuz sözler söyleyen Kureyş’in hatibi Süheyl İbn-i Amr idi ki kaynaklar bize, ufku açılıp da Müslüman olduğu andan itibaren gecelerini namazla aydın kılıp gündüzlerini de oruçla geçiren, geçmişine ah çekip gözyaşı döken onun kadar hassas ve duyarlı birisinin görülmediğini anlatır.
Yine kaynaklar, erkek çocuklarının ardı ardına ölümü karşısında O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) “ebter” diyen 7 kişiden bahseder; anlaşılan o ki o gün bunun edebiyatını çok yapmışlar ve söz konusu yakıştırma bütün bir topluma mâl olmuş!
Sonuç?
Ebter diyenler ‘ebter’ olmuş; Mekke fethini görüp de gözü açılmayan kalmamış! Kin ve nefret dolu dünyalarına silinmez bir çizgi çekmiş ve ‘düşman’ bildikleri Dost’un sımsıcak iklimine demir atmışlar!
Babalarının davasını devam ettiren bir Mekkeli kalmamış ve dün söndürmek için can verdikleri davayı, dünyanın en ücra noktalarına taşıyabilmek için can atar olmuşlar!
Kapının bu denli açık olduğunu görüp müşahede eden nice katı kalpler eriyip gitmiş ve iyiliğin temsilcileri haline gelmişler.
Mekke fethinden sonra canından korkup kaçan Hebbâr İbn-i Esved, uzaktan uzağa uzun müddet bakmış ve herkesin affedildiği bu sımsıcak iklimden uzak kalamayacağı kanaatine ulaşarak Mekke’ye gelmiş. O Hebbâr ki Bedir’den sonra Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Zeyneb’in (radıyallahu anhâ) yolunu kesip ölümüne sebebiyet vermişti. Ebû Cehil’in kankalarından birisiydi ve o güne kadar işlediği daha ne cinayetler vardı!
Ancak, gelmişti. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Ci’râne’de olduğunu öğrenip buraya kadar geldi. Onun gelişiyle birlikte ashâbın sesi yükselmeye başlamış, “Hebbâr geldi; din düşmanı, Resûlullah’ın kızının katili Hebbâr!” nidaları yayılıyordu. Bazıları kılıcını kınından çekmiş, küçük bir kıvılcım bekler haline gelmişti ki onu uzaktan gören Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), hemen müdahale etti. Sinesindeki samimiyet, kalbindeki sıcaklık ve iç dünyasındaki mülayemetle yaklaştı Hebbâr’a ve yanına oturmasını istedi.
Bu insibağla diz dize gelen Hebbâr’ın da dili çözülmüştü: “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!” diye başladı sözlerine. “Ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed de O’nun Resûlüdür!” dedi ve ilave etti:
“Acemlere sığınabilmek için senden memleket memleket kaçtım. Sonra, senin akrabalarına karşı düşkünlüğüne, faziletine, iyiliğine ve sana karşı cahilce davrananlara karşı gösterdiğin bağışlayıcı duruşuna odaklanıp düşünmeye başladım. Duydum ki İkrime’yi, Safvân İbn-i Ümeyye’yi, Süheyl İbn-i Amr’ı da affetmişsin, affedilmek üzere ben de huzuruna geldim!
Yâ Resûlallah! Bizler, Allah’a şirk koşan insanlardık; Allah (celle celâlühû) seninle bizleri hidayete erdirdi ve bizi helâke giden yollardan kurtardı. Benim cahilliğimi ve benden sana ulaşan kötü sözlerimi affet. Yaptığım kötülükleri kabul ediyor ve günahlarımı da itiraf ediyorum!”
O güne kadar her türlü kabalık ve kötülüğü sinesine çeken Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), karşısında iki büklüm duran Hebbâr’a baktı ve “Seni de affettim!” dedi. “Şüphesiz ki Allah (celle celâlühû), sana ihsanda bulunmuş ve seni de İslâm’a hidayet etmiştir. İslâm ise kendisinden öncekileri siler süpürür!”
Demek ki akıl ve mantığını iptal edip kin ve nefret duygularıyla hareket edenlere, aynı duygularla karşılık vermek, onları itmek ve yanlışlarına hapsetmek demektir. Halbuki bütün kapıların yüzünüze kapandığı dönemlerde bile kapınızı herkese açık tutmak, o kapının yarınlarda çok işe yarayacağını, yanlışını anlayıp da gelenlerin bu kapıyı çok kullanacağını gösteren bir Peygamber duruşudur.
Ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) duruşu, başından itibaren hiç değişmemiş ve hep bu istikamette olmuştur.
Demek ki hüner, öldürmek değil, yaşatmaktır!
Öyleyse soralım:
Peygamber’i müdafaa ettiğini sanıp seri cinayetleriyle O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) adını kirletenler!
Sizler kimin ümmetisiniz?
Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724