Yazarlar

Mü’min oy vereceği partiyi/lideri nasıl seçmelidir? | Yüksel Çayıroğlu

Hiç şüphesiz siyaset ve devlet felsefesine dair yazılan eserlerin öncelikli amacı, fertlerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı adil bir yönetim mekanizmasının kurulmasıdır. İslam hukukçuları bunu gerçekleştirme adına en temelde iki hususun üzerinde yoğunlaşmışlardır. İlk olarak, devlet başkanı olacak kimsenin hangi vasıfları taşıması gerektiği üzerinde durmuş, ikinci olarak da meşru yoldan devlet başkanlığına geliş yollarını tespit etmişlerdir.

Buna göre bir kimsenin devlet başkanı olabilmesi için hem bilgili, adil, doğru sözlü, müttaki, emanette emin, zulüm ve günahlardan uzak duran, ahlaklı, şahsiyet ve mürüvvet sahibi, halk tarafından sevilen bir kimse olması; hem de ehlü’l-hal ve’l-akd denilen özel bir heyet tarafından seçilerek halkın bey’atını (rıza ve onayını) alması gerekir.

Demokrasiler seçim üzerinde durdukları ölçüde seçilecek kimsenin vasıfları üzerinde durmaz. Çoğunluğun zaten en uygun ve en doğru kişiyi seçeceğini düşünür. Böyle olmasa bile çoğunluk tarafından seçilmeyi meşruiyet kriteri olarak yeterli bulur. Dolayısıyla devletin istikbali bir yönüyle halkın eline bırakılmış olur.

Modern devlet, güçler ayrılığı prensibiyle yürütmenin gücünü sınırlamaya ve icraatlarını denetlemeye çalışır. Fakat yürütmenin başına yanlış kişiler geldiğinde, sistemi nasıl bloke ettiğinin ve ülkeyi nasıl bir çıkmaza soktuğunun pek çok örneği de mevcuttur. Çünkü yürütme; yasama ve yargıya nispetle çok daha etkin ve imtiyazlı bir konuma sahiptir. Üstelik meclisin çoğunluğu genellikle iktidar partisinin elinde olduğu için, yasamada da onun sözü geçiyor. Yürütmenin denetlenmesinde özellikle yüksek yargının yeri çok önemli olsa da, bazı durumlarda o da bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybedebiliyor.

Bu itibarladır ki yürütmenin başına doğru insanların seçilmesi fevkalade önem arz ediyor. Seçmenler kullandıkları oylarla sadece iktidar sahiplerini veya ülkenin geleceğini değil, aynı zamanda kendi kaderlerini de tayin etmiş oluyorlar. Peki, demokrasinin hâkim olduğu ülkelerde Müslümanlar oy vereceği partinin veya şahsın hangi niteliklerine bakmalıdır?

DİNDARLIĞIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?

Mü’min oy vereceği partiyi/lideri nasıl seçmelidir? | Yüksel Çayıroğlu 2

Özellikle belirli bir dönem kendi öz vatanlarında kendi yurttaşları tarafından baskı ve zulme maruz kalmış, ezilmiş ve dışlanmış veya din aleyhine bir kısım adımların atıldığına şahit olmuş Müslümanlar ilk olarak seçeceği kimsenin dindarlığına bakıyorlar. Çoğu Müslüman, İslâm’a yakın olan liderlerin arkasından gidiyor. Çünkü onların dine sahip çıkacağını ve mukaddes saydığı değerleri koruyacağını düşünüyor. Dindar insanların iktidara gelmesini, inandığı dinin hükümlerini özgürce yaşayabilmenin tek yolu olarak görüyor. Hatta dindar insanların iktidarda olduğu ülkelerde Müslümanlar da kendilerini devletin sahibi olarak görmeye başlıyor.

Elbette bunlar, her din müntesibinin şöyle veya böyle arzu edeceği ve oy kullanırken göz önünde bulunduracağı kriterlerdir. Ne var ki burada gözden kaçan ve bu sebeple de krizlere sebep olan çok önemli bazı noktalar vardır.

Bunların ilki, dindarlığın nasıl tespit edileceğidir. Maalesef modern siyasetin en önemli handikaplarından biri, riyakârlık ve ikiyüzlülük üzerine kurulmuş olmasıdır. Samimiyet ve şeffaflık olmadığı için siyasilerin miting meydanlarındaki veya televizyon ekranlarındaki sözlerine bakarak karar vermek oldukça yanıltıcı olabiliyor. Çünkü her lider, kendisini halkın görmek istediği gibi gösteriyor, halkın hoşuna giden sözleri konuşuyor. Bu yüzden, liderler hakkında sahici bilgiler elde etmek çok da mümkün olmuyor.

Daha da önemlisi maalesef Müslümanlar, çoğu zaman şekil ve sembollere bakarak karar veriyorlar. Özellikle Türkiye gibi dinin yoğun baskı altında tutulduğu ve hatta dine karşı düşmanca bir tavrın alındığı ülkelerde dinî semboller ayrı bir önem taşıyor. Camide verilen pozlar, miting meydanlarında sallanan mushaflar, “Allah’lı peygamberli” konuşmalar, başörtülü eşler dindarları cezbetmeye yetiyor. Hele bir de onlara yönelik gizli vaatler veriliyor, el altından yardım yapılıyor, kadrolar onlarla dolduruluyorsa, Müslümanlar yeniden hilafet günlerine dönmenin hayallerini kurmaya başlıyorlar.

İşin garip yanı şu ki yukarıdaki sembol ve şekillere yeterince yatırım yapılmışsa, liderin söylediği yalanlar, yaptığı yolsuzluklar, aldığı rüşvetler, muhaliflere reva gördüğü zulüm ve zorbalıklar, içine battığı lüks ve israf, ayak altına aldığı kanunlar, batırdığı ekonomi veya yok yere içine girdiği savaş bile problem olarak görülmüyor. Bilakis çoğu Müslüman, dindarlığından emin olduğu kişilerin her türlü gayrimeşru ve haram uygulamalarına bir kılıf bulmada gecikmiyor. Kafası karışanlar da hamasi nutuklarla, duygu sömürüsüyle, din istismarıyla kısa sürede hizaya getiriliyor.

DİNDARLIK MI YOKSA LİYAKAT Mİ?

Dindarlığın hangi ölçü ve kriterlere göre tespit edileceğini veya şekil ve sembollerle kandırılan Müslümanların naifliğini bir kenara bırakarak başka bir soru soralım: Hakikaten felsefesiyle, yapısıyla, işleyişiyle, kurumlarıyla, bürokrasisiyle, meclisiyle, anayasa ve kanunlarıyla tamamıyla kendine özgü yeni bir olgu olarak ortaya çıkan modern devlette, Müslümanların, dindar yöneticiler seçmeleri dinlerine hizmet etme adına tek başına yeterli midir? Bunun yanında odaklanmaları gereken daha başka ölçü ve kriterler var mıdır?

Yarım asırdır pek çok İslam ülkesinde yönetimi ele geçiren siyasal İslam’ın geride bıraktığı yıkım ve enkaza bakılacak olursa, Müslümanların bu konuda gözden kaçırdığı, ihmal ettiği veya yeterince bilgi sahip olmadığı çok daha başka faktörler olduğu görülecektir. Türkiye’nin son on yıldır yaşadığı acı tecrübe de bunu gösteriyor. Hâlâ havuz medyasının yalanlarıyla realitelerden koparılmış bazı Müslümanlar kendilerini Asr-ı Saadette hissediyor olsalar da, maalesef ülkenin siyasette, ekonomide, toplum yapısında, uluslararası ilişkilerde, bürokraside, diplomaside geldiği nokta içler acısıdır. Bundan sonra yaşanacak savrulmaları, çalkantıları, felaketleri kestirmek olayları yakından takip eden kimseler açısından zor olmasa gerek.

Demek ki ideolojik siyasetin tavan yaptığı günümüz dünyasında, kimlik arayışında olan Müslümanların göremediği bir kısım “kör noktalar” vardır. Siyasilerin dindar olmaları tek başına iyi bir devlet yönetimi adına yeterli olmuyor. Devleti ele geçirme ve halkı dindarlaştırma ideolojisiyle sandığa giden siyasiler bir şeyleri ihmal ediyor veya yanlış yapıyor.

Doğu dünyasında halkın iliklerine kadar işlemiş aşkın, kutsal ve otoriter devlet anlayışına, pragmatik ve maslahatçı kültüre; siyasilerin güç ve iktidar hırsları, toplum mühendisliği hevesleri de eklenince dışlamaların, ötekileştirmelerin, baskı ve zorbalıkların önüne geçilemiyor. Dindar da olsalar modern devletin devasa güç aygıtlarını ele geçiren İslamcılar, uzun süre iktidarda kalınca tek adam rejimlerini inşa ediyor ve güç zehirlenmesi yaşıyorlar. Kanunları, teamülleri, halkın istek ve taleplerini, toplum dengelerini bir kenara bırakarak, kendi ajandalarını uygulamaya koyuluyorlar. Bu da despotluk ve zorbalığı netice veriyor.

Bugüne kadar dindar kimliğiyle siyaset yapan birçok Müslümanın dinle ilişkisi de oldukça problemli bir görüntü arz ediyor. Onlar zamanla dini, siyasi amaçlarına hizmet eden bir vasıtaya dönüştürüyor, yani ideoloji haline getiriyorlar. Ellerinde tuttukları imkân ve kaynakları dine hizmet etme istikametinde kullanmıyor; bilakis dini kendi siyasi istikballerine hizmetkâr hâline getiriyorlar.

Modernite, demokrasi, küreselleşme ve çoğulculuk olgusunu yeterince anlamadıklarından; temel insan haklarını ve özgürlükleri korumayı öncelikli görevleri arasında saymadıklarından hem kendi ülkelerindeki toplumsal barışı ve ahengi bozuyor, hem de ülkenin dünya kamuoyundaki imajını kirletiyorlar.

İşte bu sebepledir ki Müslümanlar, oy verecekleri kimsenin sadece dindar pozları vermesine aldanmamalı, dindarlığın devlet idaresinde tek başına yeterli olmadığını iyi bilmelidirler. Dindarlığın yanında ve hatta öncesinde oy verecekleri kimsenin devlet yönetimi için ehil ve liyakatli bir insan olup olmadığına bakmalıdırlar.

Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözleri, üzerinde düşünmeye değer: “Hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan, İslamî faziletlerle donanmazsa, ondan hakikî hamiyet, sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir. Sarhoş bir adam, sarhoş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, diğer bir tabirle fazilet ve hamiyeti, kalb ve fikir nurunu bir araya toplayanlar vazifelere kifayet etmezler. Öyle ise ya maharet ya da salahat tercih edilmelidir. Sanatta maharet ise önceliklidir.”

Ona, gayrimüslimlerin nasıl olup da kaymakam ve vali olacakları sorulduğunda ise şöyle cevap verir: “Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi.” Devamında ise bu sözünü şöyle izah eder: “Zira Meşrutiyet, milletin hakimiyetidir. Hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayrimüslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur.”

Bediüzzaman Hazretlerinin bu yaklaşımına göre eğer mümkünse dindarlık ve maharet birlikte bulunmalıdır; bunun mümkün olmadığı durumlarda ise maharet yani ehliyet ve liyakat öne çıkarılmalıdır. Peki, yöneticiliğe aday bir kimsenin liyakat ve ehliyeti nasıl anlaşılır? Günümüzün modern devletinde bir insanın iyi bir yönetici olabilmesi için hangi vasıflarına bakılmalıdır?

EHLİYET VE LİYAKATİN KRİTERLERİ NELERDİR?

Yaşanan onca acı tecrübeden sonra en başta şunu söylemek gerekir ki yöneticiliğe aday olan kimsenin demokratik değerleri gönülden benimsemiş, temel hak ve özgürlükleri içine sindirmiş biri olması çok önemlidir. Aksi takdirde günümüzde oldukça merkezileşmiş ve güçlenmiş modern devletin başına geçen ve her çeşit insanın yaşadığı çoğulcu bir toplumu yönetmek zorunda olan bir kimsenin baskı, istibdat ve zorbalıktan kurtulması mümkün değildir.

Aynı şekilde yöneticiliğe aday olan kimsenin, uğruna fertlerin hayatını feda edecek ölçüde devleti mitleştirmeyen ve sivil toplumu öne çıkaran bir kişi olması çok önemlidir. Hele hele kendisini devlet yerine koyacak, kendi bekasıyla devletin bekasını özdeşleştirecek, kendi ideolojileri veya hırsları adına devlet mekanizmasını felce uğratacak kibirli, megaloman ve maceracı kişilerden uzak durulmalıdır.

Liyakat adına önemli hususlardan bir diğeri de hedefe ulaşma adına bütün yolları meşru gören, hedefin yüceliğinin vesileleri de meşru hale getireceğini öne süren Makyavelist ahlaktan uzak durmaktır. Seçilecek kişinin siyaseti ve kendisini ahlak üstü görmemesi, bütün icraat ve politikalarında ahlakî ilkelere bağlı kalması son derece önemlidir. Aksi takdirde en büyük yolsuzluklara, hırsızlıklara, rüşvetlere, yalanlara, aldatmalara, zulüm ve haksızlıklara bir şekilde meşruiyet kılıfı bulmakta zorlanmayacaktır. Bu da devlet bünyesinde onulmaz yaralar açacaktır.

Yöneticiliğe aday olan kimsenin, hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zaruretine inanması gerekir. Zira mafya ve haydutluk ile devleti birbirinden ayıran temel ölçü, hukuktur. Bunların her ikisi de güç ve şiddet kullanır. Fakat devlet, bunu kanunlara bağlı kalarak yapar. Şayet devlet, hukuktan ayrılırsa ülkenin en büyük ve en tehlikeli mafyası haline gelir. Kendi vatandaşları için bir tehdit unsuru olur. Bu sebeple şöyle böyle hukuku ihlal eden ve kendisini hukuk üstü gören bir kimsenin bütünüyle ehliyetini yitireceği iyi bilinmelidir.

Bu konuda üzerinde durulması gerekli olan diğer bir nokta da yönetime gelecek kişinin, kamu maslahatlarını; her türlü şahsî, ailevî ve parti çıkarlarının önünde tutmasıdır. Yaptığı bütün hizmetleri oya tahvil etmeye çalışan bir kişi, kendi geleceğine yatırım yapıyor demektir. Eğer bu kişi, zaten yapmak zorunda olduğu bir kısım iş ve hizmetlerin sürekli  reklamını yapıyor, bunları her daim halkın gözüne sokuyor, hatta yapmadığı işleri dahi yapmış gibi gösteriyorsa, oy hesaplı hareket ediyor demektir.

Liderin, şeffaflığa, açıklığa, denetime ve hesap verebilirliğe önem vermesi de mutlaka üzerinde durulması gerekli olan kriterler arasındadır. Sürekli örtülü ödeneğini artıran, perde arkasında mafya veya terör örgütleriyle iş tutan, el altından kamusal kaynakları yandaşlara peşkeş çeken, ihaleleri eşitlik esasına göre dağıtmayan, parti yasalarıyla ülkeyi yöneten bir partinin ehliyet ve liyakatinden söz etmek mümkün değildir.

Emanetleri ehline verme, görevlendirmeleri liyakat esasına göre yapma, toplumun bütün kesimlerine karşı eşit muamele etme, toplumu taraf tutmaya zorlamama, hiçbir şekilde yargı ve medya üzerinde vesayet kurmaya girişmeme, siyaset ve idareyi toplumun istek ve taleplerine göre şekillendirme, verdiği sözleri ve yaptığı vaatleri yerine getirme, popülizm ve hamasetten, kin ve nefret dilinden, kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı siyaset tarzından uzak durma, uluslararası ilişkileri iyi bir diplomasiyle yürütme, sosyal devlet olmanın gereklerini yerine getirme gibi daha pek çok husus üzerinde durulabilir.

Netice itibarıyla şunu diyebiliriz ki Müslümanlar, bir kısım dinî sembol ve simgelere aşırı değer vermek suretiyle yöneticilerin dini istismar etmesine fırsat vermemelidir. Allah’la aralarındaki ilişkiyi onlara bırakarak; asıl ahlaklarına, güvenilirliklerine, ehliyet ve liyakatlarına bakmalıdırlar. Tercihlerini güzel Kur’an okuyan, eşi başörtülü olan, ağzından “inşallahı” “maşallahı” düşürmeyen kimselerden yana değil; kendilerine daha fazla özgürlük, daha fazla hak, daha fazla adalet ve daha fazla refah getirecek insanlardan yana kullanmalıdırlar.

Kaynak: Dr.Yüksel Çayıroğlu | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu