“Yastadır ey deli gönül yastadır
Getir diye kulaklarım sestedir
Yağmur yağar zülüflerin ıslanır
Var git duman şu yaylanın üstünden
Duman senin çürük işin bitmez mi
Poyraz vurup bir tarafa gitmez mi
Benim eski derdim bana yetmez mi
Var git duman şu yaylanın üstünden”
Aşık Veysel
Zindan kapısının önünde bir lale gibi acıdan bükülmüş boyunlarıyla, yaralı bir aile duruyor. Bu yaralı yürekler, yirmi sekiz aydır Samsun Cezaevinde tutuklu bulunan; Hepatit B ve bel fıtığı hastası Fatih Höke’nin eşi ve yavruları. Zindanda acıdan kıvranan bir baba, dışarıda ondan haber bekleyen üç yaralı ceylan.
Ömürlerini insanlığa adamış bu sevgi kahramanlarını, kurdukları şebeke yıkılmasın diye terörist ilan etti kahrolası bir çete. İftira ettiler tertemiz vicdanlara, karınca ezmez hanımefendi ve beyefendilere. Oysa bu insanların sevgiden başka söyledikleri bir türkü, besteledikleri bir şarkı yoktu.
Eşi ve iki çocuğunun tutuklu-hükümlü servisi kapısının önünde beklediği fotoğrafa baktığınızda bir eşin, annenin acı acı hıçkırdığına şahit olacaksınız. Bacımız gözlerini zemine öyle bir bırakmış ki, gidip gözyaşlarını yerden inci taneleri gibi toplamayı isteyeceksiniz. İki cennet kuşu masum yavrunun kokusunu içlerine çeke çeke ‘ba- bam’ diyerek sarılmayı nasıl da özlediklerini hissedeceksiniz. Zindan kapısının kalbi olsa paramparça olup ‘geçin sevdiğinize sarılın’ deyip inlediğini duyacaksınız.
Çaresizliğin resmini çiz deseler şu acılı aileyi göstermeniz yeterli değil mi? Derdini taşlara anlatsa taşlar şak şak olup paramparça olur ama kalbi granitten daha sert hâle gelmiş toplum bu çığlıklara bigane kaldı, insanlığı ve sevgiyi öldürdü. Dertli Bahçıvan’ın gözyaşlarıyla sulayarak yetiştirdiği güllere, çiçeklere sopalarıyla vura vura insanlık bahçesini tarumar ettiler. Anadolu, şimdi ağlayan ana dolu!
Höke ailesinin kaderi de, Çanakkale’de şehit dedelerinin ve gidenleri sabırla bekleyen nenelerinin kaderi gibi oldu. Bir Çanakkale gazisinin oğlu anlatıyor:
Çanakkale savaşları başladığında dedemin babası Halil Çavuş kırk yedi, kırk sekiz yaşlarındaymış. Oğlu Ali ise on dokuz, yirmi yaşlarında iken Çanakkale’ye gitmiş. Büyük dedem Halil Çavuş’un hanımı bir gün telaşla dükkana gelerek; “İki asker geldi, seni sordu, muaccelen askerlik şubesine gidecekmişsin.” demiş.
Dedem onu rahatlatmak için, “Hanım, telaş etme. Ben şimdi gider, öğrenir gelirim sen ocağa bir kuru fasulye koy da akşama yiyelim.” diyerek şubenin yolunu tutmuş.
Halil Çavuş dükkanı toplayıp, askerlik şubesine gidip kendisini tanıtmış. Komutan heyecanla ayağa kalkıp: “Nerede kaldın Halil Çavuş? Tez hazırlan, şu urbaları giy, Edremitliler Çanakkale’ye gi- diyor. Koş yetiş!” demiş. Dedem, emredersiniz dedikten sonra: “Be- yim, varıp eve haber verip helalleşeyim” deyince komutan, “Mümkün değil, birlikten kopma, eve biz haber veririz.” demiş.
Dedem eviyle, eşiyle ve çocuklarıyla vedalaşmadan cephenin yolunu tutmuş. Askerlik Şubesi’nden hemen eve koşup, “Kocanızı Çanakkale’ye yolladık.” diye haber vermişler. Halil Çavuş’un oğlu sekiz yıl kadar sonra, İstiklal Harbi bittikten sonra eve dönebilmiş. Halil Çavuş’tan ise bir daha haber alınamamış.
Biliyor musunuz? Ninem hayatının sonuna kadar her akşam kuru fasulye pişirdi ve dedemi bekledi. Kendisi o yemekten ağzına tek bir lokma koymadı. Hep bize yedirirdi. Ölene dek sofraya hep boş bir tabak koydu. Kaşığı yanında hazır, boş tabak. Dedemizin tabağıydı o. Nemli gözleri ve çile dolu sesiyle hep, “Gelirse hemen koyuvereyim yemeğini canı kuru fasulye çekmişti.” dedi. Ninem bıkmadan usanmadan o boş tabağı sofraya koydu kaldırdı. Bir ömür boyu!
Rabbim şehitler hürmetine insanlığın suçsuzluklarına şahit olduğu sevgi, şefkat, merhamet işçilerini zindanlardan kurtarsın. Hasretle bekleyenlerin hasretlerini dindirsin.
Hizmetten | İsmet Macit
Amerika’da faaliyet gösteren İnsan Hakları Kuruluşu Huddled Masses’in geçtiğimiz günlerde YouTube kanalında düzenlediği etkinliğin konuklarından biri “Hizmette Bir Ömür” adlı kitabın yazarı, dinler tarihi uzmanı Prof. Dr. Jon Pahl idi.
Hizmet Hareketini yakından tanıyan Amerikalı bilim adamı Pahl, Hocaefendi ve Hizmet Hareketi ile ilgili birbirinden önemli tespitlerini aktardı. Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne yapılan zulmün ve iftiraların ardından “Hizmette Bir Ömür” adlı kitabı yazmaya karar verdiğini belirten Pahl, “Hocaefendi ve Hizmet Hareketi yaşadığı zorluklara rağmen müspet hareket etmeye devam ediyor, İslam’ı yaşarken sürekli pozitif düşünüyor ve dünyanın problemleri için endişe duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hocaefendi’nin tarihteki yerinin Gandi gibi, Martin Luther King gibi geçmişte dini barış yapıcılarının bir devamı olduğunu söyleyen Jon Pahl, “Hocaefendi ve Hizmet Hareketi geçmişte yaşadığı sorunlardan hep güçlenerek çıkmış çünkü onlar vurana vurmuyorlar pozitif hareket ediyorlar” dedi.
Birbirinden önemli tespitlerin yer aldığı videonun tamamını izlemek için tıklayınız.
Allah Resûlü’nün o gün hallettiği nice problemler var ki bugün henüz halledilmiş sayılmazlar. Gelecek ve daha uzak gelecektekiler ise, bütün bütün bir problem yumağı. Meselâ; uzak bir gelecekte, insanlığın başına musallat olacak en büyük gailelerden biri zenci-beyaz kavgasıdır. Şu anda gergin bir yay üzerinde duran bir ok gibi, vakti merhununu bekleyen bu büyük problem, onu sezenlerin, daha şimdiden korkulu rüyası olmuştur.
Neden mi? Çünkü 21. asra girerken bile zenci, hâlâ insan yerine konulmuyor. Güney Afrika’da renginden dolayı insanlar mahkûm ediliyor. Amerika’da zenciler hiçbir mühim mevkie getirilmiyor. Fransa ve Almanya’da zenciler tartaklanıyor ve haysiyetleriyle oynanıyor. Hâlbuki Allah Resûlü, o yumuşaklardan yumuşak mesajıyla bu işin üzerine yürümüş ve onu çözmüştür. Evet, O’nun getirdiği prensiplere göre insanlar bir tarağın dişleri gibidir.[1] Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a hiçbir üstünlüğü yoktur.[2] Başa geçen Habeşli bir köle bile olsa ona itaat edilecektir.[3]
Efendimiz, değişik beyannamelerin tumturaklı ifadelerine karşılık, bu hususa öyle bir işlerlik kazandırmıştı ki, siyahî köle Bilâl (radıyallâhu anh), bir efendi kabul ediliyor ve halife Ömer (radıyallâhu anh) şöyle diyordu: “Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bizim efendimizdir. Efendimiz olan Bilâl’i de o azat etmiştir.”[4]
Zeyd b. Hârise (radıyallâhu anh) de bir siyahî idi. Allah Resûlü’nün eline bir köle olarak geçmiş.. İki Cihan Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), onu hürriyete kavuşturmuş ve ardından da evlât edinmişti. Bu, o günün insanının havsalasının alamayacağı bir inkılâp demekti. İnsanlığın En Şereflisi, bir siyahî köleyi evlât ediniyor ve kendini ona, onu da kendine mirasçı yapıyordu…[5] Sonra da onun oğlunu, içinde Ebû Bekirlerin, Ömerlerin, Alilerin ve daha nice asilzâdelerin bulunduğu bir orduya kumandan tayin ediyordu.[6] Bundan da öte, daha sonra bir peygamber hanımı olabilecek çapta soylulardan Zeynep binti Cahş’ı (radıyallâhu anhâ) onunla evlendiriyordu.[7] Hem Zeyd’e hem de oğlu Üsame’ye öyle değer veriyordu ki, bir gün halife Ömer’e (radıyallâhu anh) oğlu Abdullah: “Babacığım, Üsame’den benim ne eksik yanım veya onun benden ne fazlalığı var ki, ona daha fazla maaş veriyorsun?” diye sorduğunda, Hz. Halife şöyle diyecekti:
“Oğlum, onun senden fazla olan tarafını veya senin ondan eksik yanını bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var; o da, Allah Resûlü onun babasını senin babandan ve Üsame’yi de senden daha çok seviyordu. Ben de o sevginin hatırına Üsame’yi (radıyallâhu anh) senden üstün tutuyorum.”[8]
Evet, Kureyş’in en soylu insanı Cafer b. Ebî Talib’in bulunduğu bir yerde Zeyd b. Hârise’nin (radıyallâhu anh) kumandan olması ve ordunun başına geçmesi ne müthiş bir hâdiseydi![9] Mühim olan, meselenin edebiyatını yapmak değil, o meseleyi bilfiil yaşamaktır.
Yukarıda da bir nebze temas ettiğimiz ve gelecekte bütün insanları tehdit edecek olan zenci meselesi ve onların muhtemel şiddetli saldırısına mukabil tek çare, hiç vakit kaybetmeden onlara İslâm’ın eşsiz prensiplerini öğretmektir. Ok yaydan fırlamadan insanlık mutlaka bu çareyi denemelidir.
İnsanlar analarından hür olarak doğmuşlardır, hiç kimsenin onları köleleştirmeye hak ve selahiyeti yoktur. “Üstünlük; renk, ırk, soy ve sopla değil; takva, Allah’tan (celle celâluhu) korkma ve iyi bir insan olma ile değerlendirilir.”[10]
[1] Deylemî, Müsned, 4/300-301.
[2] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/411.
[3] Buhârî, ahkâm 4; Müslim, imâre 36-37.
[4] Buhârî, fedâilü’l-ashab 23.
[5] Buhârî, megâzî 12; Ebû Dâvûd, nikâh 9; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/599.
[6] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve, 1/521.
[7] İbn Hacer, el-İsâbe, 2/600.
[8] Tirmizî, menâkıb 39.
[9] Buhârî, megâzî 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/299.
[10] Bkz.: Hucurât sûresi, 49/13.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Kaybeden kimler oldu çalan huzurlu değil,
Zindanlar masum doldu adalet denen bu değil,
Kaybeden millet oldu istatistik söylüyor,
Hakim ile savcıya güven yüzde on değil.
Bu günleri gördük ya hayal bile etmezdik,
Hepsi de gerçek oldu sana boyun eğmedik,
Muhabbet fedaisi Yusufları pazarda,
Satan insanlarıma bizler hizmet etmiştik.
Başkan neyim diyordu senin için uşaklar,
Sahte şeyhler müritler pazar olmuş dergâhlar,
Çocuklara istismar devrinin alameti,
Sana insan diyemem senden masum canavar.
Necip milletim deyip yoluna baş koymuştuk,
Karşılık beklemedik çünkü çok seviyorduk,
Bir baktık ki etrafa millet bizi taşlıyor,
Sonun da ne mi oldu bizler terörist olduk!
Yavrusunu getirip bize emanet eden,
İçin için yanarmış kini ile hasetten,
Bu nasıl bir aymazlık vefasızlık örneği,
Hüseyin’e zulmeden beter olsun Kufe’den.
Sen anlayamazsın ki biz terörist değiliz,
Asker, polis, öğretmen bizler gönül eriyiz,
Vermek için yaşarken cennet değildi hedef,
Hüküm Allah’ın ama biraz kırık kalbimiz.
İdealler gerçekler zihnimde çarpışıyor,
Dostun duyarsızlığı düşmandan çok üzüyor,
Üç öğün yemek yiyen çakır keyif yaşayan,
Dava adamı gibi nasihatler ediyor.
Hele bir fırsatım olsa yüzüne bir tükürsem,
Bu zemheri bitse de bir de baharı görsem,
Rabbime naz edemem sabah akşam niyazım,
Açılsın yine yollar ben yine hizmet etsem.
Hizmetten | Priştinalı Yusuf Demircioğlu
Dünyayı ahiretin mezrası -tarlası- olarak görenler güzel düşünenlerdir.
“Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.” ve ’Helal daire keyfe kâfidir. Harama girmeye ihtiyaç yoktur.’’
Hâlbuki biz mü’minlere göre ölüm, Risale-i Nur’daki enfes tarifiyle:
’’Başka bir baki âleme girmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis teskeresidir.’’ (Asayı Musa’dan)
Dünyaya dünya kadar ukbaya ukba kadar değer vermek
Dünyaya dünya kadar ahirete ahiret kadar kıymet vermesi neticesinde fani hayat beka bulur. Malımızı Allah yolunda harcama neticesinde fani mal da beka bulur. İmanı sayesinde henüz cennete girmeden cennet hayatı yaşar. Evet, Efendimiz (sav) “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Buyurur.
Altıncı sözde tefsiri yapılan ayeti de hatırlayacak olursak Cenab-ı Hak (cc) “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe- 111)
Bu ayete göre fani bedenin ve fani malın beka bulması gerçek sahibi yolunda kullanmamızla mümkün olabilir.
“LA İLAHE İLLALLAH” HAKİKATİYLE HAYATA YENİDEN DOĞMAK
“La ilahe illallah” sözünde da şöyle bir müjde var ki:
“Sınırsız ihtiyaçlara muhtaç, sınırsız düşmanların hücumuna hedef olan insan ruhu, şu kelimede öyle bir ihtiyaçlarını karşılayacak nokta bulur ki, ona bütün ihtiyaçlarını temin edecek bir rahmet hazine kapısını açar.
Ve öyle bir dayanma noktası bulur ki, bütün düşmanlarının şerrinden emin edecek bir gerçek kudretin sahibi olan kendi ibadet ettiği yaratıcısını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, sahibi kim olduğunu gösterir. Ve o anlama neticesinde kalbi gerçek korkulardan ve ruhu acı verici üzüntüden kurtarıp, ebedi bir ferahı, ebedi bir mutluluğu temin eder.” (20. Mektup 1. Makam)
“La ilahe ilallah” diyenler gerçek huzura kavuşurlar
Felaha ermenin, kurtulmanın yegâne ifadesi kelime-i tevhidi kalp ile tasdik dil ile ikrar etmektir.
Şöyle bir düşündüğümüz zaman, ne kadar çok şeye ihtiyacımızın olduğunu çok açık bir şekilde anlarız. Hâlbuki bu âlemde yoktuk, şu an ise varız. Varlık binamızın taşlarının hangisi bize ait?
Varlığımızın özü ve esası kaynağı nedir?
Bizi meydana getiren unsurlardan hangisinin miktarı ve çeşidinin seçimi bize soruldu? Madem sorulmadı; o zaman kim hangi cüretle kendisini vücut mülkünün sahibi olarak görebilir ki?
Üstadımız: “Hakiki vücuda sahip olmak onu terk etmekle sağlanabilir.” der.
Bozulmamış hiçbir vicdan, asla yalan söylemez. Kâinata ciddi bir seyre dalarak tefekkür ibadeti yaptığımızda, milyonlarca farklı canlı türünün her birini ayrı ayrı renk ve tasarımda donatan güç ve kudretinin sonsuzluğunu anlarız.
İnsan ruhunu perişan eden nefsanî arzular ve şeytani vesveseler onu kulluğa en yakın secde anlarında bile yalnız bırakmaz.
“Nefis cümleden edna (alçak), vazife cümleden âlâ (yüce)” der, büyüklerimiz.
İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. Ayet çizgisinde söylenecek olursa:
“Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.” (Yusuf Sûresi- 53)
Hz Yusuf’tan (as) daha masum asla değiliz. Rabbimiz (cc) bu ayetini onun başına gelen ibret verici bir hadiseyle misal veriyorsa, bizler nefis gibi nasıl bir sinsi düşmanımız olduğunu çok iyi anlamalıyız.
Dayanağı “La ilahe illallah” olmayan tüm fikirler çürümeye mahkûmdur. .Başta ilim adına koca bir safsata olan evrim fikrinden tutun, hayatın başlangıcı ile ileri sürülen ve tabiat risalesinde anlatılan “var oluş gerçeğini” Allah’tan (cc) gayri başka şeylere isnad edenlerin fikirlerinin temelinde “tesadüfen oluştu” düşüncesi vardır. Bir zerrenin bile boşa yaratılmadığı âlemde, koca bir evrenin başıboş ve tesadüfen sebeplerin tesiriyle oluştu denmesi ne acıdır.
Unutmayalım ki :“La ilahe illallah, rahmet hazinesinin anahtarıdır.” der Üstadımız.
“Ballar balını buldum kovanım yağma olsun.” diyen söz ve gönül sultanları hangi balı bulmuştur acaba?
Sonsuzluk için yaratılmış, sonsuzluğa iştihalı ve ebedi bir Zât’ın aynası olan insanlar ancak o hazineyi bulabilir.
Ya Râb biz fakiriz sen gani, biz aciziz sen güçlü, biz dilenciyiz sen ise sultan. Sana sığınıyor ve senden sonsuz hazinenin anahtarı olan merhametini dileniyoruz. “La ilahe illallah” Kelime-i Tevhidini de buna şefaatçi yapıyoruz.
“La ilahe ilallah de felaha er.” Hadis-i Şerifine sığınıyor ve en safi dillerimiz ve halimizle bu emrine itaat ediyor ve “Lailahe illallah” diyoruz böylece senden başka ilahın olmayacağını ve olamayacağını ikrar ediyoruz.
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
Hz. Peygamber ise bu madde üzerinde henüz anlaşmadıklarını söyleyince Kureyş delegesi: ‘‘Oğlumun geri verilmemesi durumunda hiçbir şey üzerinde seninle anlaşmayacağım’’ dedi. Daha sonra Ebû Cendel, “Ey Müslümanlar! Müslüman olarak geldiğim halde dinim konusunda beni fitneye düşüren, bana her türlü işkenceyi yapan müşriklere beni iade mi edeceksiniz?” dedi. Ebû Cendel’in konuşması ve görüntüsü Müslümanları derinden sarsmıştı. Babası tarafından yıllarca zincirlere vurularak hapsedilmişti. İşkenceye maruz kalmıştı. Allah Resulü: ‘‘Ey Ebû Cendel! Sabret. Allah sana sabretmenin karşılığını verecektir, sen ve seninle birlikte olan mazlumlara Allah yakında bir kurtuluş yolu verecektir. Biz bu kavimle bir sulh antlaşması yaptık. Bundan dolayı seni onlara veriyoruz” dedi. duruma çok içerleyen Hz. Ömer, Rasûlüllah’a gelerek: “Sen gerçekten Allah’ın Peygamberi değil misin?” dedi. Hz. Peygamber: “Evet, Allah’ın peygamberiyim” dedi. Yine Hz. Ömer “Bizler hak yolda, düşmanlarımız ise batılda değil mi? diye sorunca Efendimiz: “Evet” dedi. “Ben Allah’ın Rasûlüyüm, hiçbir konuda ona isyan edemem, o bana yardım edecektir” diyerek sözlerine devam etti. Allah Resulünün verdiği cevaptan tatmin olmayan Hz. Ömer, aynı soruyu Hz. Ebû Bekir’e sordu. Ebû Bekir de Efendimizin verdiği cevaba benzer cevap verdi.
Hudeybiye antlaşmasında Hz. Ali’nin, Hz. Peygamber’in ‘‘Bismikellâhümme ve Muhammed b. Abdillah’’ yaz emrini yerine getirmekten kaçınması, Allah Rasûlü’ne karşı olduğu için değildir. Onun böyle davranması, nübüvvet makamına saygısı, Allah Rasûlü’ne sevgisi ve İslâm’a bağlılığındandır. Hz. Ömer’in davranışında etkili olan nokta ise, İslâm’a girdiği için zulme uğrayan ve bu durumdan kurtulmak için bir yolunu bularak zincirli bir şekilde Müslümanlara sığınan Ebû Cendel’in antlaşma gereğince iade edilmesidir. Aslında bu hâdise bütün Müslümanlara ağır gelmiştir. Herkes bu meseleyi kendi içerisinde tartışırken Hz. Ömer toplumun sözcüsü niteliğinde durumu Efendimizle konuşmayı tercih etmiştir. Onun ‘Sen gerçekten Allah’ın peygamberi değil misin? sorusu ağır bir ifadedir. Ancak Allah Resulünün ona verdiği ‘Evet’ cevabı bir o kadar anlamlıdır. Çünkü Efendimiz, Hz. Ömer’in olayın etkisi altında duygu ve hislerine hâkim olamadığını düşünerek bu davranışından dolayı kendisini kınamamıştır. Olayın sıcaklığından dolayı yaptığı hatanın farkında olmayan Hz. Ömer daha sonra ‘‘Söylediğim sözden korktuğum için, Allah’ın affına mazhar olmayı ümit ederek o gün yaptığım hareketten dolayı sadaka verir, oruç tutar, namaz kılar ve köle azat ederdim.’’ Demiştir.
Hudeybiye antlaşması imzalandıktan sonra Allah Resulü: ‘‘Kalkınız, kurbanlarınızı kesiniz sonra da tıraş olunuz’’ dedi. Hatta bu uyarıyı üç defa tekrarlamasına rağmen hiç kimse bu yönde bir harekette bulunmadı. Bunun üzerine Efendimiz, hiç kimse emri yerine getirmeyince hanımı Ümmü Seleme’ye gelerek durumu anlattı. Ümmü Seleme: ‘‘Ey Allah’ın Nebisi! Bunun olmasını istiyorsan, hiç kimseyle konuşmadan kurbanını kes, tıraşını ol’’ önerisinde bulundu. Allah Resulü, hiç kimseyle konuşmadan kurbanını kesip tıraş oldu. Ashâb, Efendimizin bu hareketini görünce kurbanlarını kesip tıraş oldular. Hatta üzüntü ve kederlerinden dolayı neredeyse birbirlerini öldüreceklerdi.
Kabe’yi tavaf edeceklerine dair Efendimizinin rüyasının gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakan, bu amaçla Medine’den hareket eden Müslümanlar, ümitlerinin boşa çıkmasından dolayı hayal kırıklığına uğramışlardır. Bu durum Müslümanların, Hz. Peygamber’in emrini geciktirmelerine sebep olmuştur. Şartları zorlamışlar belki bir ümit tavaf yaparız diye düşünmüşlerdi.
Görüldüğü üzere Allah resulü hiçbir zaman emrine yüzde yüz harfiyen uyulan biri değildi. Etrafında ister mümin olsun ister müşrik olsun olumsuz tavır takınan kişiler vardı. Ama O, bu meseleleri en güzel şekliyle karşılık vererek çözüyordu.
Buhari, Şurut 15.
İbn Hişam, es-Siretü’n-Neeviyye, III-IV, 317.
İhsan Arslan, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi C.12, Sayı 3.
Hizmetten | Mithat Tayyar
14 Aralık 2014 Pazar günü sabahı gözaltına alınan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın tutuklanmasının üstünden tam 6 yıl geçti.
Raindrops Tv Hidayet Karaca ve tutuklu gazetecilere dikkat çekmek için özel bir program hazırladı. Kemal Gülen’in sunduğu Raindrops Özel Gündem programına gasp edilen Samanyolu Yayın Grubu Genel Müdürü Rıdvan Kızıltepe konuk oldu. Rıdvan Kızıltepe yakın çalışma arkadaşı Hidayet Bey’in kişisel ve yönetici özelliklerini anlatıyor. 6 yıldan sonra ilk defa kameralara konuşan Rıdvan Kızıltepe Hidayet Karaca operasyonun gerçek nedenlerini sıraladı.
Kâbe’nin Tamiri
Cahiliye insanı, âdeta fitnenin çocuğuydu. Sanki onların bütün vazifeleri ve yaratılış gayeleri fitne çıkarmaktı. Üçü bir araya gelse, muhakkak orada bir fitne tutuştururlardı. İşte bu insanları bir araya getirip, onlardan bütün medeniyetlere üstadlık yapacak çapta insanlar yetiştirmek, sadece Allah Resûlü’ne has bir mucizeydi ve bütün bunları o sema buudlu fetanetiyle yapıyordu.
Kâbe’nin tamiri, Efendimiz’in nübüvvetine tekaddüm eden yıllardan birine rastlar. Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü’l-Esved’in yerleştirilmesi, kabileler arasında inşikak ve ayrılığa sebep olmuştu. Herkes bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. O sırada Allah Resûlü henüz risalet vazifesiyle serfiraz kılınmış değildi. Bununla beraber bu vazife henüz çimlenip meyve vermese de O’nun ruhunda bir nüve hâlinde vardı. Ancak bir bahar bekleniyordu ki, bu tohum neşv ü nema bulsun.
Tam o arada, kılıçlar kınından sıyrılmış, oklar sadaktan alınarak yaylarına yerleştirilmiş bir kavga arefesi yaşanıyordu. Eğer çare bulunmazsa, kim bilir kaç sene sürecek, nice can ve mal kaybına sebep olacak bir iç savaşla burun buruna gelinmişti. İçlerinden biri, her nasılsa bir teklifte bulundu: “Kâbe’nin şu kapısından ilk giren insanı hakem tayin edelim ve o ne derse rıza gösterelim.” dedi. Bu teklif, orada bulunanlarca kabul edildi. Herkes merakla bakıyordu ki ilk görünen insan, Hz. Muhammed Mustafa oldu. “el-Emîn geliyor.” dediler ve durumu O’na naklettiler. Allah Resûlü, hiç düşünmedi bile. Hemen “Büyükçe bir bez getirin.” dedi, getirildi. Hacerü’l-Esved, bu bezin ortasına kondu. Bütün kabilelerin ileri gelenleri, bezin bir ucundan tutup konulacak yere kadar götürdüler. Allah Resûlü de orada taşı bizzat kendisi alıp yerine yerleştirdi.[1]
Ve böylece, büyük bir iç harp önlenmiş oldu. Hiç düşünmeden, tereyağından kıl çeker gibi, bu kadar muğlak ve büyütülerek hâdise hâline getirilmiş bir meseleyi, kendisine daha teklif edilir edilmez, yapacağı icraatı düşünmeden ve en süratli bir intikalle halletmesi, acaba peygamber mantığından başka ne ile izah edilebilir? Daha peygamber değildir ki, vahiyle izah edilsin. Ancak peygamberlik gibi büyük bir hamûleyi yüklenebilecek, ısmarlama bir mantık ve peygamberlere has bir fetanettir ki, rahatlıkla bu işin altından kalkabilmiştir. Evet, O’nda mantık üstü bir mantık, muhakeme üstü bir muhakeme ve idrak üstü bir idrak vardı.. aslında Kur’ân’ı yüklenecek bir insan için de bu şarttı…
Muhatabını İyi Tanıması
Husayn, Allah Resûlü’nün huzuruna gelir. Niyeti O’na akıl vermektir. Allah Resûlü’nü ikna edecek ve O’nu davasından vazgeçirecektir. İki Cihan Serveri, muhatabını tanımada ve O’nun seviyesini tespitte mucizevî bir yapıya sahiptir. Hiç düşünmediği hâlde, muhatabına öyle kelimelerle hitap eder ki, siz, o kelimelerden bazılarının yerini değiştirseniz veya o karakterde olmayan bir insana, aynı ifadelerle hitapta bulunsanız, her şeyi karıştırır ve kat’iyen hedefe ulaşamazsınız. Hem kelimeleri seçmede, hem de muhatabın seviye ve durumunu tespitte Allah Resûlü, yektâdır. O’na benzeyen ikinci bir şahıs bulmak da mümkün değildir. Kiminle, nerede ve nasıl konuşulacağını öyle bir süratle tayin eder ki, bir an dahi düşünmez ve ne konuştuysa, neticede, konuşulanların bütününün, konuşulması zarurî olan kelimeler olduğu anlaşılır. O’nun hiçbir konuşmasında isabetsizlik görülmediği gibi, lüzumsuzluk da yoktur. Her sözünü kelime kelime tetkik edin, cümleleri içinde bir tek fazlaya rastlayamazsınız. Bu fetanet değilse ya nedir? Husayn’ı işte bu fetanet, bakın nasıl eritmiştir:
Husayn, sözünü ve diyeceklerini bitirince, Allah Resûlü, edebinden ve nezahetinden hiçbir şey eksiltmeyen, edep ve nezahet yüklü bir ifadeyle sorar:
– Yâ Husayn, sen kaç ilâha kulluk yapıyorsun?
– Yedi tane yerde, bir de gökte olmak üzere sekiz ilâha kulluk yapıyorum.
Gökte dediği, sinelerden bir türlü silemedikleri Allah’tır. Allah düşüncesi vicdanlarda kök salmış öyle bir inanç ve düşüncedir ki, upuzun cahiliye dahi onu silip götürememiştir. Vicdan yalan söylemez. Yeter ki dil, o vicdanın sesine tam ve doğru bir şekilde tercümanlık yapabilsin. Allah Resûlü’nün soruları, Husayn’ın bu sorulara verdiği cevaplarla devam ediyor:
– Sana bir zarar isabet ettiğinde kime yalvarır-yakarırsın?
– Göktekine.
– Malın helâk olduğunda kime yalvarırsın?
– Göktekine.
Allah Resûlü, sorularını böylece sıralıyor ve aldığı cevap hep aynı oluyor. O, ne sorsa Husayn hep “Göktekine” diyor. Husayn, bütün bunların arkasından gelecek cümleden habersizdir. Allah Resûlü ise, son olarak ona şunu söylüyor:
– O, senin dualarına tek başına icabet ediyor, sense O’na hiç gereği yokken ortak koşuyorsun! Ya benim dediğim nedir? İslâm ol kurtul![2]
Esasen şu konuşmada, bütün cümleler çok sadedir. Ancak muhatabın durumu ve düşünce seviyesi öyle tespit edilmiştir ki, Husayn’ın bu sözlerin sonunda diyecek bir şeyi kalmamıştır. Evet, Allah Resûlü’nün son ifadesinden sonra, muhatabına kalan tek bir cümle vardır, o da لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” cümlesidir. Yani muhatap, ya bu cümleyi söyleyip ebedî kurtuluşa erecektir, ya da temerrüdünde devam edip tek kelime dahi söyleyemeden çekip gidecektir. Başka bir tercih mümkün değildir.
Muhataba Göre Konuşma
Bedevi, çölde yaşayan insandır. Çok defa devesini yitirir, eşyasını bir yerde unutur veya bir kum fırtınasına tutulur, sonra da feryat ve figan etmeye başlar. Böyle bir insanın ruh hâlini düşünün. Bu insan sıkışıp darda kalınca ne diyecektir? Herhâlde, Hz. Hamza’nın bir gün gelip Allah Resûlü’ne dediklerinden başka bir şey demeyecektir..! Hz. Hamza, hidayete ereceği zaman Allah Resûlü’ne şöyle demişti: “Yâ Muhammed! Çölde, gecenin koyu karanlığını yaşadığımda anladım ki, Allah, dört duvar arasına sıkıştırılamayacak kadar büyüktür.”
Evet, Lât’ın, Uzzâ’nın, Hübel’in işe yaramadığını gören hemen herkes aynı şeyi söylüyordu. Çünkü onların derûnunda bu hakikati haykıran vicdandı ve vicdan doğru söylüyordu. İşte Allah Resûlü’nün huzuruna ruh hâletleri bu merkezde niceleri gelmiş, bedevice sordukları sorulara, kendi ruh dünyalarına uygun en güzel cevapları bulup hidayete ermiş ve gökteki yıldızlardan biri oluvermiştir.
Ahmed b. Hanbel, Ebû Temime’den (radıyallâhu anh), o da bir başka sahabiden rivayet ediyor: Bir gün Efendimiz’in huzurunda oturuyorduk. Huzura bir bedevi geldi. Doğrudan Allah Resûlü’ne hitapla: “Sen Muhammed misin?” dedi. Allah Resûlü, gayet mülayim bir ifadeyle: “Evet, ben Muhammed’im.”
– Hangi şeye davet ediyorsun?
– Azîz ve Celîl olan Allah’a davet ediyorum. Ama sadece O’na. Yanında başka şeyleri şerik koşmadan bir ve tek olan Allah’a. O, öyle bir Allah’tır ki, senin başına bir zarar gelse, O’na yalvarırsın.. ve senden bu zararı O giderir. Kıtlık ve belâ zamanında O’na dua edersin sadece.. yağmuru O gönderir ve otları O bitirir. Sen, uçsuz bucaksız çölde, herhangi bir şeyini kaybettiğinde O’na el açar, yakarırsın ve kaybettiğin şeyi, sana O buldurur.”
Bedeviye söylenen bu sözler ne harikadır! Nasıl bütün cümleler, onun can damarı olan hususlarla alâkalıdır! Kıtlık, belâ, musibet ve çöl ortasında çekilen sefalet ne demektir.? Bunu çok iyi bilen bedeviye, bütün bu hâl ve durumlarda tek melce ve mence olacak bir Kudreti Sonsuz’dan bahsediliyor. Esasen, onun vicdanından yükselen de aynı mânâlardır. Fakat bedevi, henüz bu sesin mânâsını kavrayabilmiş değildir. Ama sanki Allah Resûlü bu ifadelerle, sadece onun içinde yükselen bu sesin mânâsını ona talim edip öğretiyordu. Söylenen sözler bedeviye o kadar tesir edip onu öyle kıskıvrak yakalamıştır ki, bedevinin, Allah Resulü’ne teslim olup İslâm’a girmekten başka çaresi kalmamıştır. Kalmamış ve biat edip sahabi olma şerefine ermiştir.[3] Konuşulan şeyler, çok sadedir. Üslûpta öyle belâgat ve fesahat oyunları yapılmamıştır. Fakat şu bir gerçektir ki, hâlin iktiza ettiği duruma tam mutabık hareket edilmiş ve bedevi dize gelmiştir…
Zaten taş yürekli insanlardan, melekler gibi bir millet hâsıl etmek, yeryüzünde Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dan başka kime nasip olmuştur ki? O, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği dinamikleri öyle yerinde ve ustaca kullanmıştır ki, meydana getirdiği inkılâp, hâlâ tarihçilerin ve sosyologların anlayamadıkları bir muammadır. Allah Resûlü’nün içtimaî hayat deryasına fırlatıp attığı cevherlerden meydana gelen dalgalar, gelip ta yirminci asrın sahiline kadar uzanmış ve asrımızın sahillerini dahi tesiri altına almıştır.. ve bu işin kıyamete kadar devam edeceğinde de şüphe yoktur.
Bugün dünyanın her yanında, akın akın İslâm’a dehaletler olmaktadır. Bu, içtimaî hayat deryasına Allah Resûlü’nün attığı cevherlerin meydana getirdiği o büyük dalgalanmaların, asrımızın sahiline vurmasından başka bir şey değildir. Zaten tesir gücü asırlar süren bu kudsî cazibe başka kime ait olabilir ki? Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dan başka böyle bir cazibeye sahip olan ikinci bir şahıs var mıdır ki onun olsun. Asla ve kat’a. O ki, ferîd-i kevn ü zamandır.. her şey O’nun yüzü suyu hürmetinedir.
Huneyn’de Muhacir ve Ensar’a Hitabı
Nebiler Sultanı, nasıl en zor problemleri gayet kolaylıkla çözüyor ve halledilmez gibi görünen meseleleri rahatlıkla ve fevkalâde süratli bir şekilde hallediyordu; aynen öyle de, nice en dirayetli insanları tereddüde, hatta paniğe sevk edecek ani ve beklenmedik hâdiseler karşısında O, her zamanki vaziyet ve soğukkanlılığından hiçbir şey kaybetmeden süratle harekete geçer, bir hamlede o problemi, o kargaşayı halleder ve duruma hâkim olurdu. Yaptığı her hareket, attığı her adım, söylediği her cümle ve her kelime tetkik edildiğinde de görülecektir ki, O’nun her hareketi, her adımı ve sözlerinin her kelimesi, hassas bir mizan ve ölçü içinde planlanmış ve zamanlama, saniye ve âşirelerine kadar gayet hassas bir ustalıkla ayarlanmıştır. Eğer bir saniyelik bir gecikme söz konusu olsa veya söylenen sözlerden bir tek cümle ihmale uğrasaydı, bu derece muvaffakiyet gerçekleşemezdi. Hâlbuki Allah Resûlü, bu hareketini ölçüp tartmamış ve uzun boylu düşünmeye bile fırsat bulamamıştır. Öyleyse bu gibi vak’aları, O’nun fetanet-i a’zam sahibi olmasından başka ne ile izah edeceksiniz.?
Evet, O bir peygamberdi ve mantığı da peygamber mantığıydı. Peygamber olarak düşünüyor ve peygamber olarak hareket ediyordu ki, hiçbir teşebbüsünde falso görülmüyordu. Falso şöyle dursun muvaffakiyetleri hep zirvedeydi. Yani bir başkasının, O’nun ulaştığı yere ulaşması mümkün değildi. Bu hususla alâkalı yüzlerce hâdise ve vak’a vardır. Ama, biz, içlerinden en önemli gördüğümüz birini nakledeceğiz:
Hâdise, Huneyn Muharebesi’nden sonra cereyan etmektedir. İbn İshak naklediyor; aynı nakli Buhârî ve Müslim’de de görüyoruz:
Huneyn Harbi, Mekke fethinden sonra olmuştur. Burada elde edilen ganimetleri Allah Resûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara vermiştir. Bunların çoğu, kavim ve kabileler arasında söz sahibi dedikleri dinlenen insanlardır. Mekke’nin fethinden sonra, böyle insanların gönüllerinin tam oturaklaşmasında, fetihlerin devamlılığı açısından da zaruret vardır. Zira bunların birçoğu, istemeyerek Müslüman olmuştur. Zamanla içlerindeki buzlar eritilmezse bunlar, küfür cephesinde bulundukları zamandan daha tehlikeli olabilirler. Evet işin burasında dahi Allah Resûlü’nün fetaneti açıkça görülmektedir.
O gün, dağıtılması gereken 6000 esir bulunuyordu. Alınan develerin sayısı 24.000; koyun ve keçilerin sayısı ise 40.000’di. Ayrıca 4.000 okka ağırlığında da altın ve gümüş vardı. Bunlar dağıtılırken Allah Resûlü, daha ziyade Mekkelileri gözetir gibi davranmış, ganimetlerin çoğunu onlar arasında dağıtmış, bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Bunlar, biraz evvel de söylediğimiz gibi kalblerinin İslâm’a ısındırılmasında büyük fayda ve zaruret olan insanlardı. Meselâ, Ebû Süfyan ve ailesine 300 deve, 120 okka da gümüş; Hakîm b. Hizâm’a 200 deve; Nadr b. Hâris’e 100 deve; Kays b. Adiyy’e 100 deve; Safvan b. Ümeyye’ye 100 deve; Huvaytıb b. Abdiluzza’ya 100 deve; Akra’ b. Hâbis’e 100 deve, Uyeyne b. Hısn’a 100 deve ve Mâlik b. Avf’a da yine 100 deve verilmişti. Bunların dışında bazı ileri gelenlere de, durumlarına göre ellişer, kırkar deve dağıtılmıştı.[4]
Verilen, deveydi, altındı, gümüştü; fakat korunmak istenen, dindi ve fertlerin gönüllerinin İslâm’a ısındırılmasıydı. Zira Mekke fethi, çok kısa bir zaman önce gerçekleşmiş ve Mekkelilerin bazılarında bir burukluk hâsıl olmuştu. En azından herkesin az da olsa onuru, gururu kırılmıştı. Mekkeli’nin onuru ise, onların nazarında her şey idi. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bu fırsat, Allah Resûlü’nce en güzel şekilde değerlendirilmiş ve muhtemel yaralar böylece sarılmıştı. Ancak bu taksim, ensardan bilhassa gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.” demişlerdi. Bu ise bir fitne başlangıcıydı. Söyleyen insanların az olması mühim değildi. Eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın hâline gelebilirdi. Kaldı ki, Allah Resûlü’ne karşı yapılacak en küçük bir itiraz, insanı dinden-imandan eder ve ebedî hasarete uğratır. Bu ise, birinci fitneden daha büyük bir musibettir.
Sa’d b. Ubâde, bu durumu derhal Allah Resûlü’ne bildirdi. Gerçi söyleyenler hep gençlerdi; yaşlılardan hiçbirinin aklından böyle bir şey geçmemişti; ancak bu fitnenin önü alınmazsa iş büyüyebilirdi.
Allah Resûlü, hemen ensarın bir yerde toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Ensar toplandı ve Allah Resûlü, onlara şu hutbeyi irad buyurdu:
“Ey ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hâsıl olmuş…”
Böyle bir hitap, kitle psikolojisi açısından müthiş bir başlangıçtı. Çünkü hiç beklemedikleri, çoğunun da toplanma sebeplerinin ne olduğundan habersiz olduğu bir topluma, ilk defa böyle bir sözün söylenmesi, aniden vurulan tokat gibi, herkesi kendine getirici mahiyette idi ve getirdi de.
Sahabe, zaten Allah Resûlü’ne itiraz edemezdi. En fazla, kalblerinde bir burukluk hâsıl olabilirdi ki, bu da peygamberâne bir tedbirle her zaman giderilebilirdi.. ve giderilebileceği hemen hemen bu ilk söz hevengiyle belirmeye başlamıştı bile. Evet, Allah Resûlü’nün bu ilk cümlesi, kalblerinde burkuntu olanlara müthiş bir tesir icra etmişti. Derhal herkeste bir toparlanma oldu ve gözler Resûlullah’a yöneldi. Bundan sonra söylenecek sözler muhakkak çok mühimdi. Herkes dikkat kesilmiş, söylenecekleri merakla bekliyordu. Allah Resûlü’nün bu ilk taarruzu, istenen faydayı temin etmişti ama, üst üste birkaç hamle daha yapması gerekmekteydi. Eğer yaptığı hamlelerde isabet kaydetmezse, bu hamleler faydadan çok zarar getirebilir ve istenenin aksi bir durum ortaya çıkabilirdi. Bu itibarla buradaki ölçü çok mühimdi. İşte Allah Resûlü’nün söz adına hamleleri:
“Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi?”
“Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi?”
“Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?”
Efendimiz, her cümle ve soruyu bitirdikçe ensardan topluca şu ses yükseliyordu: “Evet, evet, minnet Allah’a ve Resûlü’nedir.!”
Efendimiz, tam zamanında ve yerinde sözün mecrasını çevirdi. Hislerin galeyana geldiği şu hengâmda, derhal ensar namına da yine kendisi konuştu. Onların diyebileceği, en kötü ihtimalle şu sözler olabilirdi ve işte o sözleri Allah Resûlü söylüyordu. Zaten bir Müslüman, kendi peygamberine karşı bu şekilde hitap etmiş olsaydı mahvolur giderdi. İki Cihan Serveri devam etti:
“Ey ensar topluluğu! Dileseydiniz, bana başka türlü de cevap verebilirdiniz. Meselâ şöyle diyebilirdiniz: Mekke’den bize tekzip edilmiş olarak geldin ve biz sana inandık; terk edilmiş olarak geldin, biz sana sahip çıktık; yurdundan kovulmuş olarak geldin, biz sana yuvalarımızı açtık; muhtaç olarak geldin, biz senin bütün ihtiyaçlarını karşıladık! Bana bu şekilde cevap vermiş olsaydınız, doğru söylemiş olacaktınız. Sizi yalanlayan da olmayacaktı.
Ey ensar topluluğu! Müslüman olmalarını istediğim bazı kişilere bir miktar dünyalık verdiğim için kalben gücendi iseniz; herkes evine deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Resûlullah’la dönmek istemez misiniz? Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, insanların hepsi bir vadiye, ensar da başka bir vadiye gitse, ben hiç tereddüt etmeden ensarın gittiği tarafa giderim. Eğer hicret meselesi olmasaydı, ben ensardan biri olmayı ne kadar arzu ederdim. Ey Allahım! Ensarı, çocuklarını ve torunlarını Sen koru!”
Bu sözler karşısında ağlamayan tek fert kalmamıştı. Herkes, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve güçleri yettiği kadar da “Allah ve Resûlü bize yeter. Biz başka şey istemiyoruz.” diye mırıldanıyorlardı.[5]
Allah Resûlü’nün şu kısa ve özlü konuşması, muhtemel bir fitneyi anında bastırması ve dinleyenlerin kalbini bir kat daha kazanması, öyle müthiş bir hâdisedir ki, bunu izah etmek için zannediyorum “fetanet” kelimesine sığınmaktan başka çare yoktur…
Cümleleri teker teker tahlil edin… İşin zamanlamasını hesaba katın… İlk başlangıç cümlesiyle, beş on satır sonraki bitiş cümlesi arasında sahabenin ruhunda katedilen mesafeyi ölçün.. sonra, bunların hiç düşünülmeden, hiç hesap edilmeden, anında ve irticalî söylenmesini de, yukarıdaki hususlara ekleyin ve vicdanınıza, böyle bir söz sultanının kim olacağını soruverin. Herhâlde alacağınız cevap مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ “Muhammedün Resûlullah” olacaktır. Esasen, vicdanı tefessüh etmemiş her insan aynı cevabı kendi vicdanında duyabilir. Yeter ki temerrüt ve inhisar-ı fikri terk edip, hâdiseleri daha objektif olarak tahlil edebilsin…
Biz şimdi bu kısa konuşmanın bir tahlilini yapıp meselenin tafsilatını, ileride gelecek tali’li psikolog ve sosyologlara bırakalım.. evet bırakalım, hâdiseyi kendi açılarından izah ve tahlil etsinler ve Efendimiz’in fetanetini anlamada, insanımıza bir idrak buudu daha kazandırsınlar…
Evvelâ: Bu konuşma, tamamen ensar topluluğuna yapılmıştır. Zira, Mekkelilerin ve muhacirlerin, böyle bir konuşmaya sebebiyet verecek düşünce ve davranışları olmamıştı. Dolayısıyla böyle bir konuşma, ilk anda onlar tarafından dikkatle benimsenecek bir konuşma değildi. Bu itibarla, dinleyenler arasında onların bulunması, ensar topluluğunda olması gereken konsantreyi menfî yönden etkileyecekti. Bu da o esnadaki hitabet açısından çok mühim bir husustu.
İkincisi: Sadece ensarın bir araya toplanması, onları onore etmiş, Efendimiz’le bir arada olma ve başkalarının bu toplantıya alınmaması, onlarda psikolojik yönden müsbet mânâda ciddî bir tesir meydana getirmişti.
Üçüncüsü: Konuşulan hususlar arasında Mekkelileri ve muhacirleri rencide edebilecek bölümler olabilirdi. Meselâ: “İnsanlar davarlarıyla, develeriyle evlerine dönerken” ifadesi bunlardan biri sayılabilir.
Dördüncüsü: Sözün sonunda ensar methedilmekte ve onlar için dua yapılmaktadır. Yurt ve yuvasını terk ederek hicret eden muhacirîne, böyle bir ayrım yapılması ağır gelebilirdi.
Beşincisi: Bu konuşmanın Arapça orijinali, belâgat ve fesahat açısından da harikulâdedir.
Altıncısı: İfadelerin başında, dinleyenleri sarsıp daha sonra onları iyice yumuşatması; onlar hesabına konuşmakla da onları sadece dinleyici durumunda bırakması, baş döndürücü bir tespittir.
Yedincisi: İdare-i kelâm edilmeyip, bütün söylenenlerin azamî ihlâs ve samimiyet içinde söylenmesi, dinleyenlerde başka bir şey demeye mecal bırakmamıştı ki, bu da neticenin istihsali bakımından çok önemliydi.
Sekizincisi: Söylenen sözlerin, hiç düşünülmeden ve irticalî olarak ifade edilmesi de sözün tesirine apayrı bir buud kazandırıyordu.
Bunlar ve daha akla gelebilecek birçok husus gösteriyor ki, Allah Resûlü kendi hevasıyla değil, aksine O, kendisine bahşedilen fetanetin vahiy ve ilham yüklü mânâlarıyla söz söylüyor ve problem çözüyordu.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/18-19; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 1/526.
[2] İbn Hacer, el-İsâbe, 2/87.
[3] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/65. (Hadis, küçük farklarla Ebû Dâvûd, libâs 25’te de yer almaktadır.)
[4] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/152-153.
[5] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 1-2; megâzî 56; Müslim, zekât 132-140; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/76-77; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/169-177; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/355-360.