Yazarlar

Sahibini Bekleyen Tabaklar | İsmet Macit

“Yastadır ey deli gönül yastadır

Getir diye kulaklarım sestedir

Yağmur yağar zülüflerin ıslanır

Var git duman şu yaylanın üstünden

Duman senin çürük işin bitmez mi

Poyraz vurup bir tarafa gitmez mi

Sahibini Bekleyen Tabaklar | İsmet Macit 2

Benim eski derdim bana yetmez mi

Var git duman şu yaylanın üstünden”

Aşık Veysel

Zindan kapısının önünde bir lale gibi acıdan bükülmüş boyunlarıyla, yaralı bir aile duruyor. Bu yaralı yürekler, yirmi sekiz aydır Samsun Cezaevinde tutuklu bulunan; Hepatit B ve bel fıtığı hastası Fatih Höke’nin eşi ve yavruları. Zindanda acıdan kıvranan bir baba, dışarıda ondan haber bekleyen üç yaralı ceylan.

Ömürlerini insanlığa adamış bu sevgi kahramanlarını, kurdukları şebeke yıkılmasın diye terörist ilan etti kahrolası bir çete. İftira ettiler tertemiz vicdanlara, karınca ezmez hanımefendi ve beyefendilere. Oysa bu insanların sevgiden başka söyledikleri bir türkü, besteledikleri bir şarkı yoktu.

Eşi ve iki çocuğunun tutuklu-hükümlü servisi kapısının önünde beklediği fotoğrafa baktığınızda bir eşin, annenin acı acı hıçkırdığına şahit olacaksınız. Bacımız gözlerini zemine öyle bir bırakmış ki, gidip gözyaşlarını yerden inci taneleri gibi toplamayı isteyeceksiniz. İki cennet kuşu masum yavrunun kokusunu içlerine çeke çeke ‘ba- bam’ diyerek sarılmayı nasıl da özlediklerini hissedeceksiniz. Zindan kapısının kalbi olsa paramparça olup ‘geçin sevdiğinize sarılın’ deyip inlediğini duyacaksınız.

Çaresizliğin resmini çiz deseler şu acılı aileyi göstermeniz yeterli değil mi? Derdini taşlara anlatsa taşlar şak şak olup paramparça olur ama kalbi granitten daha sert hâle gelmiş toplum bu çığlıklara bigane kaldı, insanlığı ve sevgiyi öldürdü. Dertli Bahçıvan’ın gözyaşlarıyla sulayarak yetiştirdiği güllere, çiçeklere sopalarıyla vura vura insanlık bahçesini tarumar ettiler. Anadolu, şimdi ağlayan ana dolu!

Höke ailesinin kaderi de, Çanakkale’de şehit dedelerinin ve gidenleri sabırla bekleyen nenelerinin kaderi gibi oldu. Bir Çanakkale gazisinin oğlu anlatıyor:

Çanakkale savaşları başladığında dedemin babası Halil Çavuş kırk yedi, kırk sekiz yaşlarındaymış. Oğlu Ali ise on dokuz, yirmi yaşlarında iken Çanakkale’ye gitmiş. Büyük dedem Halil Çavuş’un hanımı bir gün telaşla dükkana gelerek; “İki asker geldi, seni sordu, muaccelen askerlik şubesine gidecekmişsin.” demiş.

Dedem onu rahatlatmak için, “Hanım, telaş etme. Ben şimdi gider, öğrenir gelirim sen ocağa bir kuru fasulye koy da akşama yiyelim.” diyerek şubenin yolunu tutmuş.

Halil Çavuş dükkanı toplayıp, askerlik şubesine gidip kendisini tanıtmış. Komutan heyecanla ayağa kalkıp: “Nerede kaldın Halil Çavuş? Tez hazırlan, şu urbaları giy, Edremitliler Çanakkale’ye gi- diyor. Koş yetiş!” demiş. Dedem, emredersiniz dedikten sonra: “Be- yim, varıp eve haber verip helalleşeyim” deyince komutan, “Mümkün değil, birlikten kopma, eve biz haber veririz.” demiş.

Dedem eviyle, eşiyle ve çocuklarıyla vedalaşmadan cephenin yolunu tutmuş. Askerlik Şubesi’nden hemen eve koşup, “Kocanızı Çanakkale’ye yolladık.” diye haber vermişler. Halil Çavuş’un oğlu sekiz yıl kadar sonra, İstiklal Harbi bittikten sonra eve dönebilmiş. Halil Çavuş’tan ise bir daha haber alınamamış.

Biliyor musunuz? Ninem hayatının sonuna kadar her akşam kuru fasulye pişirdi ve dedemi bekledi. Kendisi o yemekten ağzına tek bir lokma koymadı. Hep bize yedirirdi. Ölene dek sofraya hep boş bir tabak koydu. Kaşığı yanında hazır, boş tabak. Dedemizin tabağıydı o. Nemli gözleri ve çile dolu sesiyle hep, “Gelirse hemen koyuvereyim yemeğini canı kuru fasulye çekmişti.” dedi. Ninem bıkmadan usanmadan o boş tabağı sofraya koydu kaldırdı. Bir ömür boyu!

Rabbim şehitler hürmetine insanlığın suçsuzluklarına şahit olduğu sevgi, şefkat, merhamet işçilerini zindanlardan kurtarsın. Hasretle bekleyenlerin hasretlerini dindirsin.

Hizmetten | İsmet Macit

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu