Olimpiyatçı Zekeriya öğretmenin hikâyesi: ‘Bana bir kez daha vurma…’
33 yıllık başarılı bir biyoloji öğretmeniydi Zekeriya Çiçek. Ona öğrencileri ve velileri olimpiyatçı öğretmen diyordu. Çünkü ulusal ve uluslararası bilim olimpiyatlarına öğrenci yetiştiren, onlarca altın-gümüş-bronz madalya kazandıran isimdi.
Çalıştığı son okul KHK ile kapatıldıktan sonra çok sayıda okul tarafından adeta kapış kapış edildi. Ancak onu bir sürpriz bekliyordu. Hangi özel okul ile anlaşma yaptıysa ertesi gün okul idaresi tarafından özür üzerine özür dilenerek arandı, işe başlaması engellendi. Bir kebapçıda ekmeğini kazanmak için ocağın başına geçmişti ki oradan da kovulması uzun sürmedi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, bir cuma sabahı evine polis baskını oldu ve komşularının şaşkın bakışları arasında gözaltına alındı.
Dosyanın başka yerde olduğu belirtilerek gözaltı ve tutuklanma sürecinde şehir şehir gezdirilen Zekeriya öğretmen, her nezarethane ve 26 ay kaldığı cezaevindeyken bir birinden değerli kıymetli insanla tanıştığını söylüyor. Nezarethanedeyken ‘mülakat’ adı altında tek tek sorguya alındıklarını, kendisinden önce gidenlerin işkence görüp geri getirildiğini anlatırken gözleri doluyor. Perişan haldeki insanların doktora götürülmeleri yönündeki taleplerinin havada kaldığına vurgu yapan Zekeriya bey, yaşadığı ilginç bir olayı şöyle anlattı: “Bir öğretmen arkadaş ifadeye çağrıldı. Üzerine palto giymişti. Hava çok sıcak bunu neden giydin dedim. Abi tampon görevi yapıyor dediğinde meseleye uyandım. O arkadaşı geri getirdiklerinde yüzü gözü dağılmıştı. Sonra beni aldılar. Allah’a sığındım ve o odaya gittim. İçeride türlü ithamlarda bulundular. Gazeteye abone misin? dediler. Bizde yalan olmaz. Evet, Sızıntı’nın da abonesiyim dedim. Fark ettim ki, ifademde söylediklerimi bana suçlama diye soruyorlar. İçlerinden biri kalktı yanıma sokuldu ve beklemediğim anda bana ardı ardına vurmaya başladı. Yapacağınız bir şey de yok. Sorgu devam etti. Tekrar üzerime yürüyünce ‘Bakın oğlum yaşındasınız. Bana bir daha dokunma, ben yakın zamanda kalp operasyonu geçirdim’ diye uyardım. Korktu mu artık bilmiyorum üzerime gelmekten vazgeçti. Sonra Baro’nun tayin ettiği avukatmış. Onu aldılar. Onun yanında bildiklerimi anlattım. Biyoloji öğretmeniyim dedim. ‘Hocaefendi’nin kasetlerini dinlemişimdir’ diyorum, ‘terör örgütü lideri’ diye yazıyorlar. Bunların hepsini ‘böyle yazamazsınız’ diyerek düzelttirdim.”
Gözaltındayken beraber çalıştığı kadın öğretmenlerden birini görünce ağlamaya başladığını hatırlatan Zekeriya öğretmen, meslektaşının kendisini ‘Yapma böyle abi, sen böyle yaparsan insanlar ne yapsın’ diye uyarınca utandığını aktardı. Tutuklanıp cezaevine gönderildiğinde bunu kurtuluş gibi gördüğünü söyleyen Zekeriya Çiçek, koğuşta bırakın yatmayı yürümenin bile zor olduğunun altını çizdi. ”Sabaha kadar uyuyamadım. Merdivenin başında sabah namazına kadar oturdum. Ertesi gün bir ranzada yer verdiler. Orada kaldığım sürece sürekli yazdım. Dışarıdan paramızla gazete alabiliyorduk. Yeni Asya alıp okuyorduk. Rusça, Almanca, İngilizce dil öğrenen, hafızlığa başlayanlar, tecvit kursuna başlayanlar… Çünkü her branştan insan var. Her bir arkadaş kendisine eğitim yatırımı yapıyordu.” dedi.
Aylar sonra mahkemeye çıktığında ‘Risale-i Nur okumak’ gibi iddialarla suçlandığını belirten Zekeriya öğretmen, hakim ile girdiği diyaloğu anlattı: ”Bu suç değil ki, cezaevindeyim sipariş veriyorum, geliyor okuyorum. Bu suç değil ki diye savunma yaptım. Bylock’u sordu. Evet kullandım. Önüme bir tane suç cümlesi koyun dedim. Hiç birşey diyemedi. İddialar gerçekten saçmaydı. Utanmış olmalı ki tüm suçlamaları çıkardıklarını gördüm. Sonra beni tahliye etti. Sonra cezam çok kısa sürede onandı. Arabamı sattı. Memlekete gittim. Söylemeden yakınlarımla vedalaştım. Bir daha bu hastalıklarımla cezaevine dönmemek için çok sevdiğim ülkemden ayrılmaya karar verdim. O kayığa bindiğimde içime gelen acıyı anlatamam. Heyhat başka çarem yoktu. Ömrüm öğretmenlik uğruna oradan oraya hicretle geçti. Şimdi de başka bir hicret nasip oldu…”
Kaynak:Tr724
Doğan güneşe bedel kapkaranlık zindanım,
Künde üstüne künde geçiyor hep hayatım,
Bir iman var içimde bana diyor üzülme,
Her şey kolaydır O’na sen deyiver Allah’ım.
Yıllar oldu durmadı başlayan bu zelzele,
Dostla düşman birleşmiş zulmediyor el ele,
Bir Allah’ın kulu da yeter artık demiyor,
Kanımla abdest alıp buna diyor az bile.
Kelimeler ok gibi çıkıyor ağızlardan,
İmansız da diyorlar korkmuyorlar Allah’tan,
Kabe’de tavaftayken, camide cemaatle,
Allah mühlet verdikçe sövüyorlar durmadan.
Düşmandan da beterler ama elinde Kuran,
Devletin kasasını soyan olmuş kahraman,
Kirli paslı bir hayat yaşıyorken insanlar,
Camiler yetim kaldı neredesin Müslüman.
Söylenen yalanlarla gerçekler de kirlenmiş,
Hüseyin’i katleden Yezit böyle sevilmiş,
Siyaset denen san’at karaya ak dedirtir,
Ak olduğuna bakma içine şeytan girmiş.
Kalpler taş gibi katı merhamet yok içinde,
Hileli seçimlerle devlet gücü elinde,
Masumlara zulmetmek ona verilmiş görev,
Derinlerle birleşmiş tasması ellerinde.
Bereket mi kalmadı yağmurlar mı kesildi,
Köprülerin üstünde erin boynu kesildi,
Bir ibret alan da yok bunca musibet gelmiş,
Ne cahil ne de alim zulme dur diyemedi.
Vatanımın toprağı mezarlık gibi sessiz,
Camileri doldurmuş yığınlar bile hissiz,
Madenlerin içinden çıksa yüzlerce ceset,
Görmüyor bunu kimse ya körler ya da dilsiz.
Böyle mi olmalıydı son karakol sahipsiz,
Kadına el uzanmazdı necipti milletimiz,
Hizmete koşanlara ne yapılsa müstahak,
Millet sessiz dururken böyle dedi şerefsiz.
Allah’ım görüyorsun vatanımda durumu,
Dualarım yetmiyor yakıyorlar yurdumu,
Hayallerimiz vardı cennet yapacaktık biz,
Eğitimle şahlanıp güzel Anadolu’mu.
Süfyânlar şeytanın bir numaralı çıraklarıdır | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Şimdi Şeytan, her şeyi değerlendirir. Süfyânlar da -esasen- şeytanın bir numaralı çıraklarıdır. Şeytan, değişik insanlardaki farklı ruh haletini değerlendirir. Mesela bir yerde insanlar, servet ve gınaya erdikleri zaman, “Ben şimdi bunu nasıl değerlendireyim buna karşı! Kârûn gibi ‘Hel min mezîd!’ dedirteyim!” فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ “Derken Kârûn, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârûn’a verilenin benzeri bize de verilseydi, doğrusu o çok şanslı!’ dediler.” (Kasas, 28/79) Kârûn, saltanat, debdebe, ihtişam, kervan, kârubân, sârubanları ile çıkıp çalım sattığı zaman, saf sürüler, “Keşke bizim de böyle olsa!” falan derler. Malum, ehl-i ilim de diyor ki; “Allah’a sığının, o hiçbir şey değil!” Çünkü akıbeti görüyorlar: فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) İlim ehli onu müşahede ediyorlar.
Evet, şeytan belli bir dönemde insanın o duygusunu köpürtür, “Hel min mezîd!” dedirtir. Bir yerde bir tane köşk yaparsa, şeytan ona “Yahu falan şehirde de bir tane olsun! Mesela, Kahire’de var, Nil’in başka bir yerinde daha niye olmasın?!. Amnofisler, Ramsesler, İbnü’ş-Şemsler, böyle kocaman kocaman ehram (piramitler) yapmış; orada niye benim bir villam olmasın! Firavun’un dediği gibi, ayağımın dibinde Nil çağlayıp duruyor; neden içinde benim birkaç tane filom olmasın?!. Bir yerden bir yere -böyle- kervanlar gibi -esasen- çaldığım-ettiğim şeyleri taşımasın?!.” dedirtir. Şeytan, insanı servet ile böyle vurur.
Din-diyanet adına, dinde derinleşme adına, Allah “marifet”inde derinleşme adına, marifette derinleşe derinleşe “muhabbet” ufkuna ulaşma adına, muhabbette derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak” ufkuna ulaşma adına nasıl hakiki mü’minler “Hel min mezîd! – Daha yok mu?” diyorlar?!. Peygamber ile diz dize geldikleri zaman, o “zevk-i ruhânî” ile mest oluyor, Peygamber’in “insibağ” fırçası ile fırçalanıyor; birden bire kendilerini Ebu Bekirler gibi, Ömerler gibi, Osmanlar gibi, Aliler gibi (radıyallahu anhüm) duymaya başlıyorlar. Ama onu tadınca da “Hel min mezîd!” demeye devam ediyorlar, “Daha yok mu?!” Hazreti Pîr, Âyetü’l-Kübrâ’da ifade ediyor, “Hem min mezîd?”
Zannediyorum böyleleri, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikleri zaman bile bunu söylüyorlar. Çünkü O, nâmütenâhidir. يُحِيطُ وَلاَ يُحَاطُ بِهِ “Allah, her şeyi kuşatır, her şeyi ile ama kat’iyyen kuşatılamaz!” يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ “Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun ilminden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255) Dolayısıyla o mevzuda seyr nâmütenâhîdir ve onlar orada Cenâb-ı Hakk’ın Cemâlini müşahede edince bile “Allah’ım, biraz daha! Allah’ım, biraz daha! Allah’ım biraz daha!” diyeceklerdir. Mü’minlerin rıza, şevk ve iştiyâk-ı likâ yolunda “Allah’ım, daha yok mu, daha yok mu?!” demelerine mukabil, tamamen kendini dünyaya kaptırmış, servet çağlayanına yelken açmış insanlar, bir daha da -çoğu itibarıyla- geriye dönmeye fırsat bulamazlar. Bütün sahiller, silinir gider onların nazarında. Orada dünya ve dünyevîlikler hesabına “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!” diyerek, hafizanallah, boğulabilecekleri bir yere kadar sürüklenir giderler. Yine benim şair arkadaşımın ifadesiyle, “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni!” Bir isyan deryasına yelken açarlar ki servetle, kenara çıkmaya koymaz artık onları!..
Bu video 28/01/2018 tarihinde yayınlanan “MUSÎBET ZAMANI İMTİHANLARI” isimli bamtelinden alınmıştır. Yayının tamamını buradan izleyebilirsiniz:http://herkul.org/bamteli/bamteli-mus…
Soru: Bid’at ne demektir? Bid’atın iyisi kötüsü olur mu?
Cevap: Bid’at, lügat itibariyle yeni icat, inşa ve ihdas edilen şey, yenilik mânâlarına gelir. Istılahî mânâsıyla bid’at, dinin usul ve füruu vaz’ edildikten sonra din adına, icmâlî olarak bile Kur’an ve Sünnet’te bulunmayan bir kısım yeni şeyler icat ve ihdas etme, ibadet şekillerinde yenilikler yapma demektir. Hazreti Aişe’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyururlar: “Kim, bizim bu dinimizde, aslen onda olmayan yeni bir şey ortaya koyarsa onların ortaya koyduğu şeyler merduttur, makbul değildir.”[1]
Bid’at, asıl olarak namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerde yenilikler ortaya koyma mânâsına geldiğinden kelimenin lügatteki mutlak mânâsından ayrıdır. Şayet meseleyi lügat manasıyla ele alacak olursak, sonradan meydana getirilen her şeyin bid’at olması ve dolayısıyla bunları yapan kişilerin de Cehennem’e gitmesi gerekir. Bu manadan olmak üzere öyleyse radyo, televizyon gibi aletleri yapan veya fizik, kimya, astronomi, tıp gibi ilim dallarında birtakım gelişmeler ortaya koyanlar da mı Cehennem’e gidecektir? Tabii ki hayır; ilim, teknik ve teknoloji adına ortaya konulan gelişme ve icatlar matluptur ve İslâm’da bunların hepsine teşvik vardır. Her nesil, kendinden sonraki nesil için bir şeyler yapmalıdır. Meşhur sözde olduğu şekilde meseleyi ele alacak olursak: “Çocuklarınızı içinde bulunduğunuz zamana göre değil, daha sonraki devirlere göre yetiştirin.” bu düşünceyle mutlak bid’at anlayışını telif edemeyiz. Sevimsiz ve merdut olan bid’atlar, dinin içine sokuşturulan, özellikle bir kısım sünnetlerin yerini alan bid’atlardır.
Bir mü’minin ibadet namına yapacağı şeyler Kur’ân ve Sünnet’le belirlenir. Allah Resûlü bizlere, “Sabah kalkınca yirmi takla atacaksınız” dese, biz hiç tereddüt etmeden o taklaları atarız. Ama Efendimiz’den bir rivayet olmadan biz kendi kendimize mesela, sabah sadece ayakta durmak şeklinde bir ibadet ortaya koyarsak bu bir bid’attir. Evet, namazda ayakta durmak, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmanın ifadesidir. Fakat bizim namaz dışında yaptığımız bu şekildeki tavır sevimsiz bir şeydir. Çünkü dinin böyle bir emri yoktur. Biz ister ibadet ü taatlerde Efendimiz’e uyduğumuz ölçüde nurlu bir hayat yaşarız. Bunun dışında en parlak şeyler dahi Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ, telkin ve irşad dairesinin içinde yapılanlara nispeten çok sönük kalır. Öyleyse bid’at, din adına, sünnetin yerine bizim kendi kendimize ortaya çıkardığımız şeyler demektir.
Bid’atları İşleyenin Durumu
Aslı, esası dini disiplinlere dayanan yeni şeylerin yapılmasında bir mahzur söz konusu değildir. Mesela, bazı meseleler vardır ki, biz kendimize göre yaparız veya bazı büyük zatların yaptıkları formüllere uyarız. Ama o meselenin aslı ve temeli dinde vardır. Allah Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey İman edenler Allah’ı çok zikredin.”[2] buyurur. Bunun bir sınırı yoktur. İnsan, imkân el verdikçe, dili, kalbi ve davranışlarıyla Allah’ı hatırlar ve hatırlatır. Mü’min, görüldüğü zaman Allah’ın hatırlandığı kimsedir. O vakurdur, ciddidir, davranışlarından katre katre kulluk dökülmektedir. İnsan, davranışları ve diliyle Allah’ı andığı gibi kalbiyle de Allah’ı anmalıdır. Âyet bunların hepsini ifade eder.
Evet, Kur’ân’da Allah’ın çok zikredilmesi belli bir sınır konulmadan anlatılır. Şayet bir mürşid, müridinin vaziyetini biliyorsa ona göre bu zikre bir sınır koyar. Karşısına aldığı adamı tepeden tırnağa süzer, kalbine bakar ve Allah’la ne kadar münasebeti varsa ona göre bir vazife tahmil eder. Mesela, “Allah, çok zikredilmesini emrediyor; bu senin için beş yüzdür” der ve ondan günde 500 kez zikir çekmesini ister. Bu, mürşidin ferasetiyle ortaya koyacağı bir şeydir. Hâlbuki Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) oturup da bir defada beş yüz kere “Allahu Ekber” dediğini bilmiyoruz. Ama bir zatın, irşad sadedinde müridine 500 veya 5000 tesbih vermesi, o mürşidin ferasetine bırakılmış bir husustur. O, talebesinin kabiliyetlerini bilir ve ona göre bir vazife verir. O mürid de o zikri yapmak suretiyle mürşidiyle münasebetini devam ettirir. Mürşidi, onun daha fazlasını yapabileceğini anladığı zaman vazifesini artırır. Bu durum, talebenin kalbindeki kasvet delininceye, Nur-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) onun içine nüfûz edinceye ve tabiat paslarının silineceği ana kadar devam eder. Bu süreçte müridin Allah’la münasebeti kuvvet kazanır, ulvi âlemlerle belli bir ufukta münasebete geçer. İşte bu şekilde verilen tesbihler sözlük mânâsı itibarıyla bid’attır ama aslı dinde olduğundan dolayı buna bid’at-i hasene (güzel, müspet bid’at) denmiştir. Bunu bir mürşid, irşad etmek istediği zatın durumuna göre belirler. Mesela biri Zeynelabidin’den menkul Cevşen’i, başka biri Evrad-ı Kudsiyeyi veya Evrad-ı Şâzilî’yi tavsiye eder ki, bunların parça parça Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı virdlerinden alındığı söylenmektedir. Bazıları, Muhammed Bahâuddin Nakşibend gibi büyük zatlar tarafından bir araya getirilmiştir. Mürşid, talebesinin durumunu biliyorsa bunları ona tavsiye eder, o da bunları yaparak ruhen terakki eder. Yani cismaniyetten çıkar, hayvaniyeti bırakır, kalb ve ruhun derece-i hayatına girer, adeta meleklere has bir hayat yaşamaya başlar.
İşte bunlar fasıl itibariyle bid’at olsalar da asıl itibariyle Kitap ve Sünnet’e dayalı oldukları için biz bunlara bid’at-ı hasene diyor ve sevap kazandıracağını söylüyoruz. Ama aslı da faslı da dinde olmayan yani temeli Kur’an’a, Sünnet’e dayanmayan ve teferruatı itibariyle arkalarında bir Şah-ı Nakşibend veya bir İmam Rabbani gibi büyük zatlar olmayan dînî görünümdeki yeniliklere merdut bid’at nazarıyla bakar, bunları camilerimizden ve mahfillerimizden uzaklaştırırız. Binaenaleyh bu şekilde bir asla ve böyle bir fasla dayanmayan bid’ati irtikap eden kimse günaha girmiş olur. Yaptığı şey yüzüne çarpılır ve boşuna yorulmuş olur. Ayrıca bir anlamda Sünneti beğenmeme tavrı takındığından ötürü sünnetin tekeffül ettiği nurdan ve feyizden de mahrum kalır. Böyle birinin her zaman için aldanması ve baş aşağı gitmesi muhtemeldir. Allah bizleri muhafaza buyursun!
Bid’atları Ortaya Çıkaran Sebepler
Bid’atların hasene kısmı daha önce de söylediğimiz gibi büyük zatların tesiriyle meydana çıkmıştır. Bunların çoğunun aslı Kitap ve Sünnet’e dayandığı için ciddi bir mahzur görmüyoruz. İmam Rabbani gibi zatlar ve büyük mücedditler de meseleye böyle bakmışlardır. İkinci şıktaki bid’atlara gelince bunlar ya bazı cahil kimseler tarafından, din adına bir şey yapıyoruz diye ihdas edilmişlerdir veya kasıtlı olarak ortaya atılmışlardır ki, bunları birbirinden ayırmak çok zordur. Hususiyle asrımızda, bir kısım kimseler din adına birçok bid’at ihdas etmişlerdir. Mesela bugün, hayattaki insanlara dahi yapılmayan, adeta saray gibi türbelerin ihdas ve icat edildiğini görmekteyiz. Üzerine çeşitli yazı ve şekiller kazınmış bir mermer parçasının -eğer perişan gitmişse- mezarın içinde yatana hiç bir faydası yoktur. Belki mezardaki insan kendi derbederliğini görürken bir de üzerinde kendisi için yapılan o âbideyi gördükçe iyice perişan ve müteessir olacaktır. Hususiyle bu noktaya Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrı bir zâviyeden dikkatleri çekmiş ve irşat buyurmuşlardır.
Hazreti Aişe’nin ferasetiyle ancak hakikatini anlayabildiğimiz, Buhârî ve Müslim gibi hadis kitaplarında rivayet edilen “Ölünün arkasından ağlamayın, o bundan dolayı acı çeker.”[3] şeklinde bir hadis vardır. Hazreti Ömer bu hadisi zahirî manasına göre değerlendirmektedir. Mesele, Hz. Aişe validemize sorulunca o, “Kardeşim Ömer bunu çok iyi bilirdi fakat işin aslı öyle değildir” der ve hadisin hangi manaya geldiğini açıklar. Efendimiz bunu, imansız olarak ölen birinin cenazesinin arkasından söylemişti. Adam imansız gitmiş, ailesi de arkasından hüngür hüngür ağlıyordu. O, bir taraftan kendi azab ve işkencesi içinde kıvrım kıvrım kıvranırken, ruhu bir de arkasından ağlayanlardan ötürü müteessir oluyordu. Daha yeni gitmişti ve henüz arkasında olup biten şeylere muttali olabiliyordu. Kendisi gibi birine ağlanmayacağına inanıyor, “ağlamayın” diyordu. Fakat arkadakiler ağlıyor, o da bundan acı çekiyordu. Binaenaleyh kötü gitmiş bir insan, kendi adına yapılan büyük şeylerden dolayı çok rahatsız olur. Arkasından ağlama, bu muameleyi hak etmeyen ölüyü rahatsız edeceği gibi mezarına götürüp mum yakma gibi bir bid’at da -günah olmasının yanında- kabrinde yatan ölüye acı verecektir.
Mezarlarla ilgili yapılan bir başka uygulama da kabrin üzerine su dökme hususudur. Biraz araştırdığımızda bu uygulamanın arkasında başka şeylerin olduğunu görürüz. Ölüyü gömdükten sonra mezarın üzerindeki toprağın rüzgâra maruz kalarak savrulup gitme ihtimali varsa bunu engellemek için üzerine bolca su dökülür. Bu, bizim memleketimize ait bir âdet değildir; mezarların üzerine su dökmek çöl ve kumun olduğu memleketlere has bir keyfiyettir. Ne Kur’an’da ne de Sünnet’te böyle bir şey yoktur. Toprağın kayıp gitmemesi için dökülen suyu, ciddi bir kaideymiş gibi ele almak, Ebû Hanife’ye, Ashab-ı Kiram’a ve Resul-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) iftirada bulunmak demektir ve bir bid’attir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kayma noktalarından birisinin de büyük zatlar için yapılan türbelerde gerçekleştiğini söyler. Ümmü Seleme validemiz (radıyallahu anhâ), Efendimiz’e, Habeşiştan’dayken gördüğü, Mâriye ismi verilen ve içinde çeşitli resimler bulunan bir kiliseden bahseder. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sizden evvelki ümmetlerden öyle topluluklar vardır ki, bunlar zarar ve haybetin en büyüğünü yaşadılar. Şöyle ki, içlerinden salih bir kimse öldüğü zaman onun kabri üzerine bir mescit bina eder ve bir kısım resimler yaparak içine koyarlardı. İşte bunlar, Allah nezdinde mahlûkatın en şerlileridir.” buyurur.[4] Çünkü onlar, başta peygamberler olmak üzere salih zatların kabirlerini mescide çevirmişlerdir. Efendimiz vefat etmeden evvel ashabını kemal-i hassasiyetle uyarıyor ve böyle bir yanlışa düşmemeleri için onları ikaz ediyordu.
Bizler de ölülere ihtiram gösteririz fakat bunu yaparken dinin hudutlarının dışına çıkmayız. En büyük insanın mezarı bile bizim için sadece, Fatiha okunacak, dua edilecek, huzurunda edeple durulacak, Allah’ın nezd-i ulûhiyetinde makbul bir insansa “Yâ Rabbi, bizi bu zâtın şefaatine mazhar eyle!” diye Allah’a dua edilip ayrılınacak yerlerdir. Oralar kesinlikle ibadetgâh yapılamaz. Onları bunun dışında hususi bir muameleye tabi tutmak bid’attır.
İslâm âleminde hicri 5. ve 6. asırlardan sonra bid’atlar çoğalmaya ve ciddi şekilde hükümferma olmaya başladı. Sonradan gelenler ise bunları ortadan kaldırıp sünneti ihya edeceklerine ifrata karşılık tefrit yaptılar. Ecdada ait mezarları bütünüyle düzledi ve her şeyi yerle bir ettiler. Hatta Ashab-ı Kiram’ın mezarlarına dahi dokundular. Efendimiz’in mübarek dişinin hatırasına Osmanlılar tarafından inşâ edilmiş Uhud’un eteğindeki türbeye dahi kıydılar. Daha evvelkiler ifrat edip türbeleri putlaştırmış, yeni bir totem devresi başlatmışlardı; bunlar da tefrite girerek Müslümanların ihtiram gösterdiği kimselerin kabirlerini dahi yerle-bir ettiler. Hâlbuki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Daha evvel size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz.”[5] buyurur. Kabirleri ziyaret etmek insana ahireti ve ölümü hatırlatır. Mü’min, oraya şuurlu bir şekilde gitmeli ve orada ahireti hatırlamalıdır. Ölülere dua okumak ve Allah’tan onları mağfiret etmesini dilemek de mü’minin yapması gereken işlerdendir. Mezarlıklarda dua etmek, Rabbimiz’den mağfiret dilemek sünnet; oralara alabildiğine ihtiram göstermek ve ibadetgâh haline getirmek ise bid’attır.
Bu konuda bir mü’minin yapması gereken şey, din adına yapılmak istenen şeyleri Kur’an, Sünnet ve fukahanın kitaplarında görmek, şayet bu kitaplara ulaşamıyor veya kitaplarda meseleyi bulamıyorsa bunları iyi bilen birisini bulup ona danışmak olmalıdır. Şayet uzun zamandır alışagelinen bir husus varsa, bunun bid’at olduğu öğrenildiği an hemen terk etmek de mü’min ve Müslüman olmanın gereğidir. Bir mü’minin hayatı sünnet yörüngeli olmalıdır. Sünnetten yapacağı her şey, bid’atin vücut bulabileceği delikleri tıkarken; terk edeceği her birşey de bir bid’atın gelişmesine, neşv ü nema bulmasına yol açacaktır. Kısaca, her bid’at bir sünneti götürür; ihya edilen her sünnet de bir bid’atı öldürür.
[1] Buhârî, sulh 5; Müslim, akdıye 17.
[2] Ahzâb sûresi, 33/41
[3] Buhârî, cenâiz 32; Müslim, cenâiz 25-27
[4] Buhârî, salât 54
[5] Müslim, cenâiz 106; Ebû Dâvud, cenâiz 77; Tirmizi, cenâiz 7.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen
James Harrington: “Bilimi kabullenen, açık, hoşgörülü ve yargılamayan bir hareket”
“Bu hareket insanlara ulaşan, bilimi kabullenen, açık, hoşgörülü ve yargılamayan bir hareket. Belki bir çok dini grup yargılayıcıdır. “Ya bizden olacaksın ya da dışarı,” derler. Kapsayıcı olmak önemli. Bunun özellikle Amerikalılara ya da İslam’ın kısmen yeni olduğu yerlere göstermek çok önemli.”
“Anladım ki diyalogun bir diğer iyi yönü de aslında bizzat kendimiz için de faydalı olması. Şahsen Sufi gelenekten insanlarla tanışmam kendi maneviyatıma da katkıda bulundu diyebilirim.”
“İnsanoğlu olarak da bizden farklı olan ya da bizi rahatsız eden her şeyi, bakıp örneğin Hizmetin mesajı ne görmeye çalışmak yerine, eleştirme eğilimimiz var. Bir eğitim hareketinin nesini suçlayabilirsiniz ki ya da hastane açmanın ya da öğrencileri üniversite sınavına hazırlamanın. Tüm bunlar işi şeyler. Belki de insanların bu şekilde yaklaşmasının sebebi aynı şekilde dahil olup aynı cömertliği göstermek istememelerinden kaynaklanıyordur. Ve sonucunda da eleştiriyorlardır.”
“Bu okullardaki öğretmenlerin adanmışlığına hayranım. Bu öğretmenlerin hepsi adanmış. Öğretmenlik onlar için 9’dan 5’e ya da 8’den 5’e kadar olan bir iş değil. Onlar bu işe kendilerini adamışlar. Öğrencilerle gece beraber kalıyor, onlarla aileleriyle birlikte çalışıyorlar. Bu daha önce değindiğim insanları işlerinde motive eden maneviyatın bir sonucu.”
James Harrington kimdir?
James Harrington, insan hakları avukatı ve Texas Sivil Haklar Projesi kurucusu ve direktörü. Detroit Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunu. Texas Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 26 yıldır ders veriyor. Dünyanın farklı bölgelerinde insan hakları heyetlerinde görev yaptı. Fethullah Gülen hakkında bir kitap kaleme aldı.
Kaynak:Spectra Media Tv | 04.06.2014
Çocukların talim ve terbiyesi adına onlara değer vermek, ilgilenmek, maddî-manevî hayatlarını yakından takip etmek vs. önemli olduğu kadar onlar için hayır dualarda bulunmak da son derece mühimdir. Onların yetişmesi için yapılan bütün gayretler (fiilî dua) mutlaka kavlî dualarla da desteklenmelidir. Zira hem onların kalpleri hem bizim kalplerimiz Allah’ın tasarrufundadır. İnsana hidayeti lütfeden, hakiki manada onu bütün insî-cinnî kötülerden ve kötülüklerden koruyacak olan, gücü kuvveti sonsuz sadece Allah’tır. Bu açıdan onlar için dua etmek sürekli dua etmek müminlere düşen bir sorumluluk ve sünnettir.
Bebeğin Korunması İçin Dua
Allah Resûlü, çocuklara hem çok dua eder hem de ashabını buna teşvik ederdi. Hatta O, daha çocuklar doğmadan önce onlara dua edilmesini tavsiye eder ve evliliğe ilk adımın atılacağı gece bile kendilerine verilecek yavru için şeytandan Allah’a sığınılmasını ders verirdi: “Sizden birisi eşine yaklaşmak istediğinde ‘Bismillah’ desin ve şöyle dua etsin: ( أللَّهمَّ جَنِّبْناَ الشَّيْطانَ وجَنِّبِ الشَّيْطَانَ ماَ رَزَقْتَناَ) ‘Allah’ım! Bizi ve bizim birlikteliğimize ihsan edeceğin çocuğumuzu şeytanın şerrinden koru!’ Şayet böyle diyen kimselere Allah bir çocuk lütfederse asla şeytan ona zarar veremez.”1
Bebeği Olacak Eşlere ve Bebeğe Dua
Allah Resûlü, bebek bekleyen çiftlere dua ediyor hem aile hayatlarının bereketli hem de doğacak çocukların hayırlı olmasını talep ediyordu. Ebu Talha ve hanımı Ümmü Süleym’e yaptığı dua, bunun en güzel örneklerindendir. Ebu Talha ve Ümmü Süleym yeni evlenmiş mesut bir hayat yaşıyorlardı. Bir yıl sonra dünyaya gelen ilk çocuklarının adını “Uveymir” koymuşlardı. Çocuk yuvaya daha farklı bir neşe getirmişti. Ancak bir müddet sonra Uveymir ciddi bir hastalığa yakalanıp vefat etmişti. İlerleyen günlerde yeni bir çocuk beklediklerini Ebu Talha’dan haber alan Efendimiz, onlara (أللَّهُمَّ باَرِكْ لَهُمَا) “Allah’ım! Birlikteliklerini ve doğacak çocuklarını mübarek/bereketli kıl.” diye duada bulunmuştu.2
Ümmü Süleym, bu hamileliğinden dünyaya gelen çocuğunu, oğlu Hz. Enes’e teslim eder ve “Allah Resûlü, tahnîk yapmadan önce ona bir şey yedirip içirme!” diye tembihler. Enes de bebeği kucaklar ve Efendimiz’in yanına getirir ve kendisine bir kardeşinin doğduğunu söyler. Allah Resûlü “Yanında hurma var mı?” diye sorar. Tahnîk için hazırlıklı gelen Hz. Enes de kendisine bir hurma uzatır. Hurmayı alan Efendimiz onu ağzında bir miktar çiğner ve yumuşatır. Sonra da bebeğin ağzına koyar ve ona emdirir. Bebek, hurmayı çok güzel emdiği için Allah Resûlü, “İşte Ensar’ın hurma sevgisi!” buyurur ve onu Abdullah diye isimlendirir.3
Yeni Doğanlara Dua
Hz. Aişe validemiz, O’nun kendisine getirilen yeni doğan bebeklere yaptığı muameleyi şöyle anlatır: “Allah Resûlü’ne yeni doğan çocuklar getirilir, O da onlara hem hayırlı/mübarek bir kimse olmaları için dua eder hem de ağzında yumuşattığı hurmayı emdirirdi.”4 Meselâ Hz. Ebu Musa el-Eşa’rî, yeni doğan çocuğunu O’na getirdiğinde adına İbrahim koymuş, tahnik yapmış ve bereket duasında bulunmuştu.5 Hz. Esma Bint-i Ebi Bekir, hicret yolculuğunda hamileydi. Kuba’ya ulaştığında doğum sancıları başlamıştı. Hicretinin ilk gününde dünyaya getirdiği evladı, Medine’de muhacirler arasında büyük bir sevince vesile olmuştu. Kardeşi Hz. Aişe validemizle birlikte bebeği, Efendimiz’in yanına getirmişlerdi. Çocuğu kucağına alan Allah Resûlü, başını meşhetmiş, bereket duası yapmış ve bir hurma talep edip tahnikte bulunmuş ve adını da Abdullah koymuştu.6 Yine Abdullah İbn-i Sa’lebe Mekke’nin fethinde on bir yaşlarında bir çocuktu. Huzuruna getirilince Allah Resûlü başını okşamış, yüzünü sıvazlamış ve bir de hayatının bereketli olması için dua etmişti.7
Allah Resûlü’nün yeni doğanlara ve çocuklara yaptığı dualardan bir tanesi de onların hem nazardan hem de yeryüzünün haşeratından/mikroplarından korunma duasıdır. O, bu duayı, Hz. İbrahim’in (aleyhisselam) oğulları İsmail ve İshak için yaptığını belirtir, Hasan ve Hüseyin’e şöyle dua ederdi: ( أعوُذُ بِكَلِماَتِ اللَّهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ) “İkinizi de bütün şeytanların ve zehirli/zararlı mahlukatın ve nazarı isabet eden kötü gözden (nazar) Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıyla O’na sığınır, sizi korumasını dilerim.”8
“Allah’ım! Onu, Ben Seviyorum, Sen de Sev!”
Allah Resûlü, torunlarını çok sever onlara daima şefkatle muamele ederdi. Zaman zaman çeşitli vesilelerle bu sevgisini dua ile de buluşturur ve ashabına da örnek olurdu. Bir gün Hz. Fatıma’nın evinin avlusuna oturur ve “Ufaklık nerede? Ufaklık nerede? Hasan’ı bana çağır!” diye seslenir. Derken Hz. Hasan, çıkar gelir. Efendimiz kollarını açar, onu kucaklar ve öper. Ardından daأللَّهُمَّ اِنِّي أُحِبُّهُ فَأحِبَّهُ، وَأَحِبَّ مَنْ يُحِبُّهُ.) ) “Allah’ım! Ben bu çocuğu seviyorum, Sen de sev. Hatta onu seveni de sev.” diye dua eder.9 Allah Resûlü farklı zamanlarda aynı duayı Hz. Hüseyin’e ve Hz. Hasan ile Üsame İbn-i Zeyd’i dizlerine oturtarak da yapmıştır.10
“Allah’ım! Onu Güzelleştir!”
Allah Resûlü, bir gün çocuk yaştaki Hz. Amr İbn-i Ahtab’dan su ister. O da bir bardak su getirir; tam takdim edeceği sırada suyun içinde bir saç teli görür. Teli dikkatlice çıkarır ve öyle takdim eder. Bardağı alan Allah Resûlü o esnada hem onun yüzünü okşar hem de kendisine (أللَّهُمَّ جَمِّلْهُ) yani “Allah’ım onu daha da güzelleştir.” diye dua eder. Bu duanın bereketiyledir ki doksan üç yaşına kadar yaşayan Hz. Amr, saç ve sakalında çok hafif bir beyazlama olsa da güzelliğinden hiçbir şey kaybetmez.11
“Allah’ım! Onu, Hayırlı Mal ve Çok Evlat İle Rızıklandır. Ömrünü uzun kıl, Günahlarını Bağışla!”
Efendimiz’in hususi dualarına mazhar olan çocuklardan birisi de Enes İbn-i Mâlik’tir. On yaşında iken Efendimiz ile tanışıp O’na hizmet etme şerefine nail olan Hz. Enes, aynı zamanda on yıl da O’nun rahle-i tedrisinde bulunur. Annesi Ümmü Süleym, bir ziyaretinde Efendimiz’den evladına dua etmesini ister. Duanın bizatihi muhatabı Hz. Enes hadiseyi şöyle anlatır: “Bir gün Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) evimize ziyarete gelmişti. Annem, Kendisine ikramda bulunmak için bir sofra hazırladı. Sofrada hurma ve yağ vardı. Ancak Efendimiz oruçlu olduğunu söyledi ve ikramı kaldırmamızı istedi. Bir müddet sohbetten sonra kalktı ve bir köşede nafile namaza durdu. Namazdan sonra da anneme ve ailemize duada bulundu. Tam ayrılmak üzereyken annem kendisine, ‘Ya Resûlallah! Arz etmek istediğim bir ihtiyacım var.’ dedi. Efendimiz ‘Buyur, o nedir?’ diye sorunca, annem: ‘Senin şu hadimciğin Enes! Ona, dünya ve ahiret hayatının bütün hayırlarına sahip olması adına dua eder misin?’ Bunun üzerine Efendimiz, (أللّهُمّ أكْثِرْمَالَهُ وَوَلَدَهُ وَبَارِكْ لَهُ فيِهِ وَأطِلْ عُمْرَهُ وَاغْفِرْ ذَنْبَهُ ) ‘Allah’ım! Onu çok mal ve evlat ile rızıklandır ve kendisine onları mübarek kıl. Ömrünü uzun eyle ve günahlarını bağışla.’ şeklinde dua eder.12
Ensârın Çocuklarına Dua: “Allah’ım Onları Affet/Bağışla!”
Allah Resûlü, Ensâr-ı kirama, kendisine sahip çıkıp davasına destek oldukları için çok değer verir onlara her vesileyle dua ederdi. O bu dualarında sadece büyüklere değil onların çocuklarını hatta torunlarını da zikrederdi: (أللَّهُمَّ اغْفِرْ لِلأنْصارِولِأبْناءِ الأنْصارِوأبْناءِ أبْناءِ الأنْصارِ) “Allah’ım! Ensâr’ı, Ensar’ın çocuklarını ve onların çocuklarının çocuklarını (torun) da bağışla!”13
Hz. Abbas ve Ailesine Duası: “Onların Bütün Günahlarını Bağışla!”
Allah Resûlü, bir gün kendisine ve davasına ilk günden itibaren desteğini eksik etmeyen amcası Hz. Abbas’ı ve ailesini yanına çağırır ve onları bir örtünün altına alır. Ardından da (أللَّهُمَّ اغْفِرْلِلْعَبَّاسِ وَوَلَدِهِ مَغْفِرَةً ظاَهِرَةً وَباَطِنَةً لاَ تُغاَدِرُذَنْباً، أللَّهُمَّ اخْلُفْ فيِ وَلَدِهِ) “Allah’ım! Abbas’ın ve çocuklarının görünen görünmeyen bütün günahlarını bağışla! Bir de nesillerinden ona hayırlı halefler lütfeyle!”14 diye onlar için özel duada bulunur.
“Allah’ım! Ona Kur’an’ı Öğret!” Duası
Allah Resûlü, bu genel duanın haricinde Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah’a özel dua da eder. Bir gün kendisini şefkatle kucaklar ve (أللّهُمَّ عِلِّمْهُ الْكِتابَ) “Allah’ım! Buna Kitabı (Kur’an’ı) öğret.”15 diye dua eder. Bir başka zaman Hz. Abdullah İbn-i Abbas, O’nun kendisine yaptığı benzer bir duayı şöyle haber verir: “Resûlüllah (sallalhu aleyhi ve sellem) ihtiyaç gidermek için helaya gitmişti. Ben de çıkınca abdest alması için su hazırladım. Dışarı çıktığında abdest suyunun hazır olduğunu görünce “Bunu kim hazırladı?” diye sordu. ‘İbn-i Abbas hazırladı.’ denilince O da bana (أللَّهُمِّ فَقِّهْهُ فِي الدِّينِ) “Allah’ım! Onu dinde fakih kıl.”16 (وَعَلِّمْهُ التَّأوِيلَ ) “Ve ona Kur’ân’ın tevilini/tefsirini öğret!” diye dua etti.17
Bu çerçevede Allah Resûlü’nün, İbn-i Abbas’a yaptığı dualardan birisi de ona hikmetin öğretilmesidir. Yine o, bu duanın hikayesini şöyle anlatır: “Bir gün Allah Resûlü beni şefkatle kucakladı, göğsüne bastırdı ve şöyle dua etti: (أللّهُمَّ عَلِّمْهُ الْحِكْمَةَ) Allah’ım! Buna hikmeti öğret!” Allah Resûlü’nün bu duaları, yeni filizlenmekte olan bir çocuğun geleceği adına yapılabilecek en hayırlı dualardandır. Nitekim bu duaların kabulü ve bereketi ile Abdullah İbn-i Abbas, “Tercümânu’l-Kur’ân yani Kur’ân’ın Müfessiri” ve “Hıbru’l-Ümme yani Ümmetin En Âlimi” gibi unvanlarına layık görülecek bir ilmi derinliğe erişmiştir. Hatta Hz. Ömer, genç yaşta onu büyük sahabîlerle birlikte istişare meclislerine almıştır.
“Allah’ım! Ticaretini Bereketlendir!”
Allah Resûlü, çarşıda alış-veriş yapmaya çalışan çocukları gördüğünde yanlarına yaklaşır, selam verir ve onlara duada bulunurdu. Mesela çarşı ziyaretlerinin birinde henüz daha dokuz yaşlarında pazarda ticaret yapmaya çalışan Hz. Cafer’den yetim oğlu Abdullah’ın yanına uğrar. Yaklaşır, başını okşar ve kendisine üç kere (أللّهُمَّ اخْلُفْ جَعْفرًا في ولَدِهِ، وبارِكْ لِعَبْدِاللهِ فِي صَفْقَةِ يَمِينِهِ) “Allah’ım! Hz. Cafer’e bunun soyundan hayırlı nesiller lütfeyle ve soyunu devam ettir. Bir de Abdullah’ın alış-verişini bereketli kıl!” diye dua buyurur.18 Yine Allah Resûlü bir gün kendisini toprakla oynarken görünce “Allah’ım bunu ticaretini bereketli eyle!” diye duada bulunur.19 Bu duanın bereketidir ki Hz. Abdullah, yetim büyümesine rağmen hem ilmi hem de mali açıdan geniş imkanlara kavuşur.
Mekkeli Aileler, Çocuklarına Dua Almak İçin Sıradalar!
Allah Resûlü, Mekke’yi fethedince yeni Müslüman olan bütün aileler, çocuklarını hem tanıştırmak hem de duasını almak üzere Efendimiz’in huzuruna getiriyorlardı. Bir taraftan çocukların başlarını okşayan Efendimiz diğer taraftan onlara hayır duada da bulunuyordu.20
Çocukları da Dua Esnasında Hazır Bulundurmak
Allah Resûlü çocuklara sadece dua etmekle yetinmez onları zaman zaman dua halkalarında da hazır bulundururdu. Bu, onların şuuraltı beslenmeleri adına çok önemliydi. Hatta mevsimin ilk meyvesi çıktığında önce Allah Resûlü’ne getirilir, O da: “Allah’ım! Bize, memleketimizde, meyvelerimizde ve ölçeğimizde bereket üstüne bereket ver.” diye dua eder, sonra da o meyveyi orada hazır bulunan en küçük çocuğa ikram ederdi.21 Bununla hem dualarda masum çocukların hazır bulundurulmasını hem de mevsimin ilk meyvesinin masum bir yavruya yedirilmesinin, önemli bir bereket vesilesi olduğu dersini de verirdi. Bundan dolayıdır ki O, çocukların mutlaka yağmur duası yapılacak yere getirilmesini isterdi.
Çocuklarınıza Asla Beddua Etmeyin!
Allah Resûlü çocuklara dua ederken aynı zamanda anne-baba ve muallimlere de evlatlarına ya da talebelerine dua etmeyi de ders verir. Bunun yanında O, çocuklara beddua edilmesini de yasaklar. Zira insanın öfkeli bir anında dil alışkanlığıyla yapacağı bir beddua onun başına ağır imtihanların açılmasına sebebiyet verebilir. Ümmetini bu konuda uyaran Allah Resûlü şöyle buyurur: “Kendinize, çocuklarınıza ve mallarınıza beddua etmeyiniz! Zira böyle bir beddua, isteklerin kabul edildiği bir zamana denk gelir de Allah bedduanızı kabul ediverir.”22
Allah Resûlü’nün verdiği şu ölçü hayatına hakim olmalıdır: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun!”23 Zira çocuklara beddua etmekte hiçbir zaman maddi-manevi bir fayda olmadığına ve sonunda bir hayır getirmeyeceğine göre insanın hayır dua da bulunamayacağı yerde susması daha hayırlı olacaktır. Bir gün Abdullah İbn-i Mübarek’e bir zat gelir ve oğlundan şikâyet eder. Abdullah ona, “Çocuğuna hiç beddua ettin mi?” diye sorar. Adam, “Evet, ettim.” diye cevap verince, İbn-i Mübarek, “Çocuğunun ahlakını sen bozmuşsun.” der ve suçu onda değil kendisinde araması gerektiğini çok veciz bir şekilde izah eder.
Sonuç
Çocuk yaşta Allah Resûlü’nün dualarını alan sahabîlerin hayatı araştırıldığında çok bereketli bir ömür yaşadıkları görülür. Bazıları hem ilmî hem de malî olarak, bazıları ise mal ve hayırlı evlat yönüyle çeşitli lütuflara nail olmuştur. Kur’ân’ın beyanıyla “Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı ümit eden ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Resülüllah’ın hayatında, en güzel örnekler vardır.”24 Buna göre kendilerine O’nu örnek alan ashab-ı kiram ve tabiin nesli de hem çocuklarına hem de gelecek nesillerine çokça dua etmişlerdir.
Mesela Fudayl İbn İyaz, oğlu Ali’yi terbiye adına bir taraftan büyük bir gayret sarf ederken diğer taraftan ona şöyle dua ediyordu: “Allah’ım! Oğlum Ali’yi, güzelce yetiştirmek için üzerine ne kadar çok eğildiğim biliyorsun. Fakat ben buna tam güç yetiremem. Allah’ım! Onu, en güzel şekilde Sen terbiye et/yetiştir.” Tabii o, bu duasının yanında onun talim ve terbiyesi adına kendi sorumluluklarını da ihmal etmez. Onun fiilî ve kavlî bu dualarının kabulüdür ki Ali, ilim, ahlak ve fazilette babasını da geçer.25 Dolayısıyla talim-terbiyede anne, baba ya da rehberlerin muhataplarına fiilî dualarının yanında kavlî dualarda bulunması da çok önemlidir. Bilhassa Allah Resûlünün “babanın evladına yaptığı duayı makbul dualar arasında sayması26 büyük bir müjde olarak alınmalı ve yaşatılmalıdır.
Kaynak:Dr. Selim Koç | Peygamberyolu.com
Dipnot:
- Buharî, Nikah 66; Müslim, Nikah 18/116 (1434)
- Müslim, Âdab 5/23 (2144)
- Buharî, Akîkâ 1, Libas 22; Müslim, Âdab 5/22 (2144)
- Müslim, Âdab 5/27 (2147)
- Buharî, Akîkâ 1; Müslim, Âdab 5/24 (2145)
- Buharî, Âkîkâ 1, Menâkıbu’l-Ensâr 45; Müslim, Âdab 5/25 (2146)
- İbn Hacer, el-İsâbe, s. 848, 849 (4994)
- Buharî, Ehâdîsu’l-Enbiya 10
- Buharî, Libas 60 (5884)
- Bkz. Buharî, Fedâilu’s-Sahabe 18 (3735, 3747, 3749)
- İbn Hacer, el-İsâbe, s. 1679 (10000); Tirmizî, Menâkıb 9
- Tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/risalet-mektebinin-zeki-bir-talebesi-hz-enes-ibn-i-malik-1/
- Müslim, Fedâil 43/172 (2506)
- Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübelâ, II/89
- Buhari, İlim 17, İ’tisâm 96
- Buharî, Vudu’ 10; Müslim, Fedâil 30/138 (2477)
- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, (2397); İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, VIII/299
- İbn Hacer, el-İsâbe, s. 853 (5017) Allah Resûlü aynı duayı ona, Hz. Ca’fer’in şahadetinde aileyi taziye için evlerine gittiğinde de yapmıştır.
- Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübelâ, III/456
- Bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, s. 1571 (9214)
- Müslim, Hac 85/474 (1373)
- Müslim, Zühd 19/74
- Buharî, Edeb 31; Müslim, İman 19/74 (47)
- Ahzab Sûresi, 33/21
- Bkz. Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübelâ, VIII/443
- Bkz. Tirmizî, Birr 7; İbn Mâce, Dua 11
Ayet-i Kerimede Allah(cc):
Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz var ki? Buyuruyor.
İnsan manevi donanımı itibarıyla da bütün yaratıklardan üstündür.
Cansız varlıklarda: Akıl, şuur, irade ve hayat yoktur.
Bitkilerde: Basit bir hayat mertebesi var.
Hayvanlarda: Daha nurani boyutta bir hayat var. Kısmi bir iradeleri var.
Meleklerde: Hayat, akıl, şuur var. İradeleri ya yok veya iradeleri hayra kanalize edilmiştir.
İnsanlarda: Hayat, akıl, şuur ve iradeleri var. İmtihana maruz bırakılmalarının esası buna bağlı. “Esfeli safilin ve alayı illiyyin” ( aşağıların aşağısı ve yukarıların yukarısı) makamlar arasında değişen mertebeler insanlar içindir.
İnsanın Allaha (cc) olan kulluğu iradi, meleklerin kulluğu ise cebri yani zorunludur. Meleklerde mevcut durumdan yükselme veya alçalma yoktur.
Burada Büyüğümüzün insan ile ilgili tespitini aktaralım:
“İnsan, yüksek duygularla cihazlandırılmış, fazilete kabiliyetli, ebediyete tutkun bir varlıktır. En sefil görünen bir insan ruhunda dahi ebediyet düşüncesi, güzellik aşkı ve fazilet hissinden meydana gelen gökkuşağı gibi bir iklim mevcuttur ki, onun yükselip ölümsüzlüğe ermesi de, mahiyetindeki bu kabiliyetleri geliştirilip ortaya çıkarılmasına bağlıdır.
İnsanın insanlığı, fâni olan hayvanî cesedinde değil, ebediyete tutkun ve çok istekli olan ruhunda aranmalıdır. Bu itibarladır ki o, ruhuyla ihmale uğrayıp, sadece bedeniyle ele alındığı zamanlarda katiyen doyma noktasına ulaşamamış ve tatmin edilememiştir.
En talihli ve en mesut insan, vicdanı hep ötelerin aşk ve tutkusuyla kendinden geçmiş olan insandır. Bedenin sınırlı, dar ve boğucu hapsinde ömürlerini geçirenler, saraylarda dahi olsalar zindanda sayılırlar.
Her insanın ilk ve en birinci vazifesi, kendini keşfedip tanıması ve bu sayede aydınlanan mahiyet adesesiyle dönüp Rabb’ine yönelmesidir. Kendi mahiyetini tanıyıp bilmeyen ve Yüce Yaratıcısıyla münasebet kuramayan bahtsızlar, sırtlarında nasıl bir hazine taşıdıklarını bilemeyen hamallar gibi bu dünyadan geçer giderler.
İnsan, zatında aciz bir varlıktır ama Kudret-i Sonsuz’a dayanması sayesinde, fevkalâde bir iktidar gösterdiği de gözden kaçmamaktadır. Evet, o, böyle bir Kudret-i Sonsuz’a dayandığı içindir ki, damla iken çağlayan, zerre iken güneş ve bir dilenci iken sultan olur.
İnsan, varlık ve hâdiseler kitabıyla içli dışlı olup, onunla bütünleştiği ölçüde gönül dünyasında hikmet parıltıları belirir. Bu sayede o, özünü tanır, Ma’rifetullaha erer, sonra da gider Allah’a vâsıl olur. Elverir ki, düşünce plânında tahakkuk ettirilmek istenen bu seyr-ü seyahat inançsızlık ve inkâr hesabına şartlanmışlık içinde yapılmasın…
Hakiki insanlar, diğer canlılarla aralarındaki müşterek hareketleri, nesil ve türlerini devam ettirmek istikametinde, bir vazife şuuruyla ve zaruret sınırları içinde yerine getirirler. Ölçüsüzce bedenî hazlarına kapılıp gidenler ise, başka varlıklarla aralarındaki mesafeyi daraltmış ve sınırları zorlamış olurlar.” (“Ölçü ve Yoldaki Işıklar’dan)
Hizmetten | Zekeriya Çiçek