Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım!
Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle!’
Allah’ım! Hak etmediği muameleye tabi tutulan ve zâlimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan “mazlum ” kardeşlerimize…
Tez zamanda serbest kalmalarını ve hak ettikleri hu¨rriyet ve imkanlara kavuşmalarını lütfeyle.
Öyle ki, bu lütfunun keyfiyeti, Sen’den gayrı “mâsiva”dan gelebilecek iyiliklerden müstağni kılacak ölçu¨de olsun!
Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.
Allahümme innî eûzü bike minel-hemmi vel-hazen ve eûzü bike minel-aczi vel-kesel ve eûzü bike minel-cübni vel-buhl ve eûzü bike min galebetid-deyni ve kahrir-ricâl.
Yâ Rabbi, kederden, dertten, âcizlikten, tembellikten, korkudan, cimrilikten, borcumuzu ödeyememekten ve insanların kahrından sana sığınırız!
Gençlerin, hayata tutunmaları ve yalnızlığa sürüklenmemeleri; sahip oldukları dinamizmi, enerjiyi, gücü, heyecanı, sağlığı, vakti ve her türlü imkanı doğru yerde ve yönde kullanmaları; kendilerine, ailelerine, çevrelerine, topluma hatta insanlığa faydalı fertler olarak yetişmeleri ve hizmetler ortaya koymaları; ilim, iman, ibadet, ahlak, hak ve hukuk sınırları içerisinde onurlu bir ömür sürmeleri; hep iyilik, hayır ve hasenat düşünmeleri noktasında ideallerin çok büyük ve belirleyici etkileri vardır. Bu yönüyle idealleri olmayan gençler, hayatın, sahip oldukları imkân, donanım ve güzelliklerin anlamını ve önemini idrak etmekte zorlanabilir; hissi ve fikri boşluğa düşebilirler. Heva ve hevese hitap eden şeyleri hedef ve hayal edinenler ise kalpleri mutmain olmadığı için zamanla yalnızlığa sürüklenebilir hem kendilerine hem başkalarına hem bedenlerine hem ruhlarına hem dünyalarına hem ahiretlerine zarar verecek yani ömürlerini heba edecek bir duruma; zararlı arkadaşların, alışkanlıkların ve akımların ağına kapılabilirler.
Asr-ı Saadet neslinin büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu ve onlar, Cahiliye bataklığında doğup büyümüşlerdi. Zayıflar, hayatta kalmanın; güçlüler, nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmenin peşinde koşuyordu. Ne kendi gelecekleri adına ne de insanlık namına hayırlı herhangi bir idealleri yoktu. Sadece haz dairesinde günü yaşamaya çalışıyor ve çoğunluğu itibarıyla sorumsuz bir hayat sürüyorlardı. Böylesi bir atmosferde Muhammedu’l-Emîn’e peygamberlik görevi verilmiş; Kur’ân ve Sünnet’in ışığı ile fert, aile ve topluma hidayete giden yolları göstermesi ve onları ıslah edip yetiştirmesi istenmişti. Allah Resûlü’ne kadar şirkin, şehvetin, şiddetin, cehaletin, heva ve hevesin, yalnızlığın, zararlı alışkanlıkların ağına ve çölün bağrına sıkışıp kalan bu gençler, O’nunla ve temsil ettiği evrensel mesaj ile tanışınca; kalp, kafa ve hayat adına büyük bir aydınlanma yaşamış; bu iki duru kaynaktan müstakim bakış açısı, duygu ve düşünceler, hikmetli hal ve hareketler kazanmış ve hayatı, dolu dolu yaşamalarını temin edecek birtakım idealler edinmişlerdi.
Allah’ın Rızası ve O’na Yakınlık
Allah Resûlü ile buluşan gençlerin birinci ve en öncelikli ideali, Allah’ın rızasını kazanmak; O’nun tarafından sevilen, katında değerli ve O’na yakın kâmil bir insan olabilmekti. Çünkü Kur’ân, “Allah, mümin erkeklere de mümin kadınlara da ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar! Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte en büyük bahtiyarlıkta budur.”1 ve “Ey iman edenler! Allah’ın hukukunu gözetin, O’nun hukukunu ihlal etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.”2 buyuruyor ve insan için hayatta en büyük başarının, O’nun rızasına ve yakınlığına erişmek olduğunu haber veriyordu.
Asr-ı Saadet gençleri, bu en büyük ideallerini gerçekleştirmek için hayatlarında her şeyi, O’nun hoşnutluğuna göre planlıyor; rıza yörüngesinde ve takva dairesinde bir yaşantı ortaya koyuyorlardı. Bunun için öncelikle “Hayır, Allah’ın hakkımızda ihtiyar edip takdir ettiğindedir!” diyor; O’nun, haklarındaki her türlü takdirini rıza ile karşılıyor; imtihan, bela ve musibetleri isyana düşmeden aktif sabırla göğüslüyor ve verdiği her türlü nimete ve yaptığı ihsana şükürle mukabelede bulunmaya çalışıyorlardı.3 Allah’ın Resûlü’ne, dinine ve davasına, canları pahasına her türlü desteği veriyor; ilim, ahlak, iman, ibadet, muamele, adalet, hayır, hasenat, helal ve haramlar hususunda Kur’ân ve Sünnet’te beyan edilen şeylere sadık kalıyor; şartlar ne olursa olsun iyilik, iman, ibadet ve hak dairesinde bir ömür sürmeye gayret ediyorlardı. Çünkü biliyor ve inanıyorlardı ki O’nun hoşnutluğuna ve O’na yakınlığa giden yollar, bunların ihlaslı bir şekilde yerine getirilmesinden geçiyordu.
Allah Resûlü, Kur’ân ve Sünnet’i derinlemesine bilen ve neredeyse hepsi genç yetmiş muallim sahabîsini irşat ve tebliğ için göndermiş; bu güzide eğitim kadrosuna Mâune kuyusu civarında tuzak kurulmuş ve bir kişi hariç hepsi şehit edilmişti. Cebrail gelmiş ve Allah Resûlü’ne yaşananları haber vermişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, halka hitap etmiş ve “Kardeşleriniz şehit edildi. Ve onlar, ‘Allahım! Bizim Sen’den ve takdirinden razı olduğumuzu ve Sen’in de bizden razı olduğunu arkada kalanlara ulaştır!” diye dua ettiler. Ben de onların bu isteklerini yerine getiriyorum!”4 buyurmuştu. Onlardan Hakem İbn-i Keysan, mızrak sırtına saplanınca “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki kazandım!” demişti. Zira onlar bu tehlikeli görevi, Allah’ın rızasına nail olmak için risklerini bile bile tereddütsüz kabul etmiş ve herhangi bir dünyevî beklentiye de girmemişlerdi.
Yine umre yolunda önleri kesilen, günlerce ihramlı halde Hudeybiye’de bekleyen ve Allah Resûlü’nün Mekke’ye gönderdiği elçisinin şehit edildiği haberi üzerine canları pahasına O’na destek olma hususunda beyat eden 1400 sahabînin de büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu ve onların ideali de Allah’ın rızasından başka bir şey değildi. Nitekim Cenâb-ı Hak, şu ayeti indirmiş ve onlardan razı olduğunu müjdelemişti: “Gerçekten Allah, o ağacın altında sana biat ettikleri zaman, müminlerden razı oldu. Onların kalplerindeki ihlâsı bildiği için üzerlerine sekîne, huzur ve güven indirdi…”5 Sadece onlar değil bütün gençler, her işlerinde aynı hedefin peşinde koşuyorlardı ki ona ulaşma adına ortaya koydukları iradî ve samimi gayret ve mücadele, neticesini vermiş ve daha dünyada iken şu müjdeyi almışlardı: “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!6
İlimde Derinleşme İdeali
Asr-ı Saadet gençlerinin ikinci ideali ilimde derinleşmekti. Zira Kur’ân, “De ki: Rabbim! İlmimi artır!”,7 “Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı gerektiği tarzda tazim ederler.”,8 “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”9 buyuruyor ve yüzlerce âyet-i kerimede insanları, kainatın işleyişini ve içindekileri araştırmaya, düşünmeye ve ilimde derinleşmeye sevk ve teşvik ediyordu. Allah Resûlü de “Kim ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) açarlar. Göklerde ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar alim için istiğfar ederler. İlmiyle âmil alimin, abid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne altın ne gümüş miras bırakırlar sadece ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasip elde etmiştir.”10 buyuruyor; ilim peşinde koşanlara ayrı bir değer veriyor ve mescide çıktığında oturmak için her seferinde ilim müzakere edenlerin halkasını tercih ediyordu. İnsan istihdamında da ilim sahiplerini önceliyordu ki Hz. Muaz İbn-i Cebel’i Yemen’e genel vali olarak atarken bölge halkına gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Size yakınlarımın en hayırlısını, ilimde ve dinde onların en yetkilisini gönderiyorum!”11 Hatta iki üç insanı aynı kabre defnedecekse ilk sırayı ya da bir sefer esnasında kabilenin sancağını Kur’ân ilminde en fazla mesafe kat edenlere veriyordu.
Bütün bunlar vb. sebepler gençlerin, ilim ve araştırmayı ideal edinmelerine zemin hazırlıyor ve aileleri de onları ilme teşvik ederek bu ideali destekliyordu.12 Gençler, ideallerini gerçekleştirme adına daima Kur’ân ile meşgul oluyor ve Allah Resûlü’ne yakın olmaya çalışıyor; derslerini, sohbetlerini ve vaazlarını kaçırmamak için adeta çırpınıyorlardı. Mesela Allah Resûlü, Selit isimli bir sahabîye bir arazi ikta etmişti. O da bu araziyi işlemek için günlerce orada çalışıyordu. Bir gün arkadaşları kendisine “Senin yokluğunda şu şu ayetler nazil oldu!” dediklerinde hemen Allah Resûlü’nün yanına gelmiş; “İkta ettiğin arazi ile ilgilenirken sohbetinizden/dersinizden geri kaldım. Ne olur onu geri al. Beni Sen’den uzaklaştıracak şeye ihtiyacım yok!” demiş ve ilim adına duyduğu derin iştiyakı bütün netliği ile ortaya koymuştu.13
Bazıları ise yetiştirmeleri gereken işler olduğunda iş bölümü yapıyor; birisi işi yaparken diğeri O’nu dinlemeye koşuyor sonra da öğrendiklerini gelip arkadaşına/kardeşine aktarıyordu.14 Kafalarına takılan her meseleyi O’na sordukları -Hadis, Siyer ve Tabakât kaynaklarında bu durumun yüzlerce örneğini görmek mümkündür- gibi birisinin Allah Resûlü’ne gelip soru sorması için de âdeta can atıyor15 ve O’nun vereceği cevaptan hiçbir şeyi kaçırmamak için can kulağıyla dinliyorlardı.16 Duyduklarını ve öğrendiklerini anında hafızalarına alıyor,17 yazıyor,18 kendi aralarında meclisler oluşturup müzakere ediyor ve en önemlisi de hayatlarına taşıyorlardı.
Özellikle bu konuda hicret edip Medine’ye gelen, Suffe’de yatıp kalkan, karın tokluğuna O’ndan ilim almaya çalışan gençlerin gayretleri, ayrı bir destandır ki mesela Hz. Ömer’in hicret sırasında 14 yaşında olan oğlu Hz. Abdullah, O’na yakın olup daha fazla ilim tahsil etmek için eve gitmiyor; Mescid-i Nebevî’de yatıp kalkıyordu ve bunu, evlenene kadar da sürdürmüştü.19 Zira o, bir gün Allah Resûlü’ne, “Zikir/Müzakere meclislerinin ganimeti nedir?” diye sormuş ve O’ndan “Cennettir!” cevabını almıştı.20 Neticede hem emeklerinin karşılığını almış hem de ilimde zirve sahabîler arasındaki müstesna konumuna ulaşmıştı.
Yine ömrünü ilme adayan, en fazla hadis rivayet eden ve genç yaşta ilimde zirveleşen sahabîlerden Ebû Hüreyre de onlar arasındaki yerini almış; ilmini artırmak için gece gündüz Allah Resûlü’nü yakın takibe koyulmuştu.21 Yukarda da bahsedildiği üzere bu mektebin ilim aşığı seksene yakın genç talebesi, Reci ve Maune’de tuzağa düşürülüp şehit edilmişti ki kim bilir yaşasalardı ilimde eriştikleri zirve ile İslam tarihinde hangi güzel gelişmelere imza atacaklardı. Belki de bunu anlamak için bu ideale ulaşma adına sürekli O’na yakın duran genç ve alim sahabîlerin meselâ Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr’in, Hz. Zeyd İbn-i Sâbit’in,22 Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd’un,23 Hz. Muaz İbn-i Cebel’in,24 Hz. Abdullah İbn-i Abbas’ın, yirmili yaşlarda ilmin kapısı haline Hz. Ali’nin ve daha nicelerinin ortaya koydukları hizmetlere bakmak yeterli olacaktır!
İlimde derinleşme sadece erkeklerin değil aynı zamanda kadınların da temel hedefleri arasındaydı. Onlar, şartlardan dolayı Allah Resûlü’nden erkekler kadar istifade edemediklerini düşünüyor, üzülüyor ve ilimlerini artırma adına yollar arıyorlardı.25 En son gelmiş ve Allah Resûlü’ne “Bizler erkekler kadar senin sohbetinden/derslerinden istifade edemiyoruz.” diyerek kendilerine özel bir gün ayırmasını talep etmişlerdi. “İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır!” buyuran ve bu konuda ki anlayışını daha önce dile getiren Allah Resûlü, bu talebi müspet karşılamış ve kadınlar, için ayrı bir ders/sohbet günü tahsis etmişti.26
Allah Resûlü, mehir veremeyecek durumda olan genç erkeklere, eşlerine Kur’ân öğretme görevi veriyordu ki genç kızlar bunu mehir olarak seve seve kabul ediyorlardı.27 Özellikle Hz. Âişe ve Ensar’ın hakikat aşığı kadınları ilim tahsili adına çekinmeden her şeyi soruyor, sorguluyor ve O’nun ilminden mümkün mertebe çok istifade etmeye çalışıyorlardı.28 İlim ideali, gençleri sürekli vahyin ve hikmetin atmosferinde tutuyor ve onları, Allah Resûlü’nün ifadesiyle dünyadaki cennet bahçeleri sayılan müzakere meclislerinde vakitlerini değerlendirmeye götürüyordu.29
İmanda ve İbadette Derinleşme
Şirkin iliklere işlediği ve Kâbe dahil her şeyin şirke ait duygu ve düşüncelerle kirletildiği bir ortamda neşet eden Asr-ı Saadet gençleri, Allah Resûlü’nden hakiki ve makbul imanı, ders almış; O’na ve getirdiği şeylere gönülden iman etmişlerdi. Fakat bin bir imtihanın, fitnenin ve sapkın fikrin kol gezdiği ve her köşe başını ayrı bir günahın/haramın tuttuğu dünyada, istikamet üzere ve gaye edindikleri şeyleri gerçekleştirme peşinde yılmadan, yıkılmadan ve savrulmadan yol almaları çok zordu.
Kur’ân, “Ey iman edenler!” ya da “İman edenler müstesna!”; Allah Resûlü de “Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa…” buyurarak emir ve nehiylerin, uyarı ve nasihatlerin öncesinde imana vurgu yapıyor ve bunları, hayata taşımanın, ömür boyu sürdürmenin; dini, kalbi, kafayı, bakışı, hissi ve ruhu korumanın ancak imanda derinleşmekle mümkün olabileceğine atıfta bulunuyordu. Hatta Kur’ân’dan hakkıyla istifade etmek bile imanda derinleşmeye bağlıydı ki bu hususa ışık tutan genç sahabî Cündüb İbn-i Abdullah, kendi tecrübelerini şöyle aktarıyordu: “Biz gençliğimizde Allah Resûlü ile birlikte iken, Kur’ân’ı öğrenmeden önce imani konuları öğrendik; sonra Kur’ân’ı öğrendik ve onunla imanımızı arttırdık. Bugün siz imandan önce Kur’ân’ı öğreniyorsunuz.”30
İlim idealinde nazara verilen Hz. Abdullah İbn-i Ömer ise bu hususa şöyle dikkat çekiyordu: “Biz öyle bir hayat yaşadık ki, bizlere Kur’ân’dan önce iman dersi verildi. Bir sûre Allah Resûlü’ne nazil olur olmaz bizler; o sûrede Allah’ın bizlere vermek istediği mesajları anlamak için gayret sarf eder, helalleri ve haramları öğrenmeye çalışırdık. Siz şimdi nasıl Kur’ân’ın lafızlarını öğrenme hususunda çaba harcıyorsanız, biz bu çabadan daha fazlasını o ayetleri anlamak için harcardık. Ama bakıyorum ki bizden sonra gelenler, Fatiha’dan başlayıp sonuna kadar okuyup ezberlemelerine rağmen; Kur’ân’da ki ‘Emir ve nehiyler nelerdir? Üzerinde kafa yorulması gereken meseleler nelerdir?’ Bunları önemsemeden aynen kötü cinsli hurmaların görüntüsü ve tadı gibi işin sadece bir boyutu ile ilgileniyorlar.”31
Bütün bunlardan dolayı gençler için imanda hakka’l-yakîne ulaşmak, büyük bir idealdi. Ve onlar, bu ideallerini gerçekleştirme adına sürekli Kur’ân ve kâinat üzerinde tefekkürde bulunuyor, karşılaştıklarında “Gel bir saat imanlaşalım!”32 diyerek birbirlerinin imanlarını kuvvetlendirmeye vesile olacak sohbet ve müzakere halkaları oluşturuyor, akıllarına takılan soruları, Allah Resûlü’ne soruyor, imanı duyup hissetmelerini sağlayacak ahlakî değerlerde ve ibadetlerde derinleşmeye çalışıyor, bir araya geldiklerinde ayrılırlarken imana ve gereklerine vurgu yapan Asr Sûresi’ni okuyorlardı.33 İman ve ibadetlerde ki bu derinlik arayışları, onlara, diğer hedef ve hayalleri noktasında da moral kaynağı ve istinad noktası oluyordu.34
Hak ve Hakikati Muhtaç Sinelere Duyurma
Asr-ı Saadet gençlerinin ideallerinden birisi de hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmaktı. Kur’ân, “Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyilikleri yayar, kötülükleri önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız.”35 ve “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyilikleri yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.”36 buyuruyor ve onlara, bu ufku ve ideali aşılıyordu. Ayrıca hep bu hedef peşinde koşmuş peygamberlerin hayatlarından kesitler sunuyor ve onların bu konuda sergiledikleri destansı mücadelelerden örnekler vererek adeta siz de bu peygamberler gibi gönülleri, Cenâb-ı Hak ile buluşturmanın peşinde koşun mesajını veriyordu.
Üstelik canlarından çok sevdikleri, her şeyini örnek aldıkları Allah Resûlü de bunun için yaşıyor ve onların gözleri önünde hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmak için olağanüstü bir gayret ve fedakârlık sergiliyor ve ne zahmetlere katlanıyordu. Temsilin yanında Allah Resûlü, zaman zaman konuyla alakalı “… Senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiyi hidayete eriştirmesi, senin için kızıl deve sürülerinden/üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır!”37 ve “Kim hidayete çağrıda bulunursa kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek…”38 buyuruyor ve onların, tebliği, hayatlarının gayesi olmasını sağlayacak açıklamalarda bulunuyordu.
Bunlardan dolayı irşat ve tebliği gaye edinen Asr-ı Saadet gençleri, hedeflerini gerçekleştirme adına bir taraftan insanlara ulaşmaya çalışırken diğer taraftan gözleri hep Allah Resûlü’nün bu konuda kendilerine vereceği görevlerde hazır kıta bekliyorlardı. Verilen tebliğ ve irşat, talim ve terbiye vazifelerini, değişik risklere rağmen seve seve kabul ediyor; ilgili yerlere ve insanlara ulaşmak için hemen harekete geçiyorlardı. Reci ve Maune’de şehit düşen sahabeler burada da hatırlanabilir. Onlar bu uğurda üstün çaba harcıyor ve türlü türlü fedakarlıklara katlanıyorlardı. Bunun için çoğu, Allah Resûlü’nün vefatından sonra O’nu ve diğer peygamberleri örnek alıp her şeylerini arkada bırakarak değişik coğrafyalara hicret etmişlerdi. “Benden bir şey işitip onu işittiği şekilde başkasına ulaştıran kimsenin Kıyamet günü Allah, yüzünü ak kılsın. Zira, kendisine ulaştırılan öyleleri var ki, bizzat işitenden daha iyi kavrar.”39 Nebevî beyanında belirtilen şekliyle yüzlerini ağartacak bir uğraşı; irşat ve tebliğ için geldikleri bu diyarları vatan ediniyor ve hatta ruhlarını, Rahman’a buralarda teslim ediyorlardı.
Sonuç
Bir kısmına bu makalede dikkat çektiğimiz bir kısmına da ikinci makalede dikkat çekeceğimiz idealleri, Asr-ı Saadet gençlerine, hayatı daha anlamlı yaşama, sahip oldukları nimetlerin kadr u kıymetini bilme ve hepsini hak/hayır istikametinde kullanma adına aşk ve şevk aşılıyor ve onları, heva ve hevese ait faydasız, malayani hatta zararlı şeylerden uzak tutuyordu. Zira onlar bu hedef ve hayalleri gerçekleştirme adına sürekli ilim ve aksiyon peşinde koşuyor, hiç boşluk ve kopukluk yaşamıyor bunun neticesinde de yalnızlık duygularına kapılmıyorlardı. Haram semtlerine uğramıyor, haksızlık mahallelerinde yaşayamıyor ve zararlı alışkanlıklar onların hayatına dahil olacak bir gedik bulamıyordu. Onları arayanlar, rıza peşinde, ibadet saflarında, ilim, sohbet ve müzakere meclislerinde, hakkın müdaafa edildiği yerlerde, insanlarla Allah’ı ve Resûlullah’ı buluşturma adına hicret yollarında ve diyarlarında, kendilerine, ailelerine, topluma ve insanlığa hayrı ve faydası dokunacak işlerin başında buluyordu.
Kaynak: Yücel Men | Peygamberyolu.com
Dipnot:
- Tevbe Sûresi, 9/72
- Mâide Sûresi, 5/35
- Bkz. Müslim, Zühd 64
- Müslim, İmâre 41
- Fetih Sûresi, 48/18, 19
- Tevbe Sûresi, 9/100. Ayrıca bkz. “Allah, onlardan razı, onlar da Allah’tan.” Beyyine Sûresi, 98/8
- Tâ Hâ Sûresi, 20/114
- Fâtır Sûresi, 35/28
- Zümer Sûresi, 39/9
- Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn-i Mâce, Mukaddime 17
- İbn-i Sa’d, Tabakât 3/436
- Tirmizî, Menâkıb 90
- Bkz. Ebû Ubeyd, Müsned 286; İbn-i Zencûye, Kitâbu’l-Emvâl 2/613, 614
- Buhârî, İlim 27; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur‟ân 65
- Müslim, Îmân 10
- Ashâbın O’nu dinleme keyfiyeti için bkz. Buhârî, Cihâd 37
- Buhârî, İlim 39
- Bkz. Ebû Dâvud, İlim 3; Tirmizî, İlim 12
- Buhârî, Salât 58; Nesâî, Mesâcid 29
- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 10/137 (6651)
- Ahmed b. Hanbel, II, 240; Buhârî, Büyû 1; Müslim, Fadaîlu’s-Sahâbe 159
- Günümüz gençleri için en ideal sahabîlerden birisi olan Hz. Zeyd’in ilim ve aksiyon dolu hayatı için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-yetistirdigi-prototip-bir-genc-zeyd-ibn-i-sabit-ra/
- İdealleri, hizmetleri ve hayatı hakkında geniş bilgi için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-yetistirdigi-prototip-gencler-3-abdullah-ibn-i-mesud-ra/
- Gençlik yılları ve hizmetleri için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-yetistirdigi-prototip-gencler-2-muaz-ibn-i-cebel-ra/
- Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 7/17-18
- Buhârî, İlim 35
- Örnekler için bkz. Buhârî, Nikah 41; Müslim, Nikah 13; Dârekutnî, Sünen 3/249
- Buhârî, İlim 35
- Bkz. Taberânî, 11/90 (11158); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/131; Münzirî, Terğîb 1/88
- İbn-i Mâce, İmân 9 (61)
- Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/170; İbn-i Mende, İman 106
- Örnekler için bkz. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 35843; Aclûnî, Keşfu’l Hafa 1/51; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 1/63
- Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 3/124
- İbadet konusu müstakil bir başlık olarak ayrıca ele alınacaktır.
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/110
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/104
- Buhârî, Megâzî 39; Ebû Dâvud, İlim 10; Müslim, Fedâilu’l-Ashâb 34
- İbn-i Mâce, Sünnet 14
- Tirmizî, İlim 7
Bu peylenen insanlar içindir ki Kur’an-ı Kerim, أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Yoksa sen onlardan çoğunun söz dinlediğini yahut aklını çalıştırdığını mı sanıyorsun? Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) buyurur. Onlar, yol-yöntem bakımından hayvandan daha aşağıdırlar.
Soru: Güzel bir netice veya başarı elde edildiğinde mü’mince mülâhaza nasıl olmalıdır?
Cevap: Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve başarısızlıkların ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ sûresi, 4/79)
Öyleyse inanan insan hiçbir zaman vesile olduğu iyilik ve güzelliklere, yaptığı iş ve hizmetlere katiyen sahip çıkmamalıdır. Aslında biz, bütün namazlarımızda Allah’ı tesbih etmek suretiyle O’nun icraatında, şuunatında, rubûbiyetinde eşi, menendi, naziri, zıddı ve niddi olmadığını söylemiş oluyoruz. İşte dilimizle söylediğimiz bu hakikati bütün derinliğiyle içimizde de duyar ve onu düşüncelerimize hâkim kılabilirsek, Allah’ın izniyle, vesile olunan iyilik, güzellik ve başarıları, yapılan hizmetleri kendimize mâl etme gibi büyük bir günah içine düşmeyiz.
Ne mutlu o insana ki haddini bilir
Allah’a inanan bir insanın, ne tür başarılara imza atarsa atsın, haddini bilmesi gerekir. Hazreti Pîr, eserlerinde,
طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ
“Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddini aşmaz.” (Bkz.: el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 3/338; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 5/71)
hakikatine dikkat çeker. İnsanın haddini bilmesi ve kendi çerçevesini aşmaması ise, etten kemikten yaratıldığının ve mahiyetinin azc u fakr ile yoğrulduğunun idrakinde olmasına bağlıdır. Dahası insan, mülâhazalarını biraz daha derinleştirerek, kirli bir toplum içinde neş’et ettiği için çoğu zaman belva-yı amm (herkesin karşı karşıya kaldığı, kaçınılması pek mümkün olmayan sıkıntı ve zorluk) sayılabilecek kirlere bulaştığını hatta bazen gırtlağına kadar günahlara daldığını göz önünde bulundurmalı ve demeli ki, “Esasında benden hiçbir şey olmazdı. Demek ki Allah, engin rahmetiyle muamelede bulunduğundan mazhar olduğum ihsan ve lütuflar O’ndan geliyor.” Eğer insan böyle düşünür ve halis bir tevhid ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederse, bâlâpervazâne iddialara girmez. Bütün güzellikleri O’ndan bildiğinden dolayı da Allah (celle celâluhû) ona olan nimetlerini devam ettirir.
İnsanın, nefsine itimat edilemeyeceğini anlaması adına günahlarını hatırda tutması da çok önemlidir. Zira insan, cürmünün farkında olduğu müddetçe, iddiaya girmez. İddialı olmak bir yana, kendisine hep günahkâr bir insan nazarıyla bakar, başarılı görünen faaliyetler karşısında da Cenâb-ı Hakk’ın bazen mücrimlere de iş yaptırabileceğini düşünür; “Benden bir şey olmazdı ama Allah (celle celâluhû) yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der; değişik vesilelerle sürekli kendini hesaba çeker.
Bununla birlikte insan, bu tür iddialardan kaçınmak için ille de günah işlemesi gerektiği şeklinde bir mülahazaya girmemelidir. Çünkü bir bakıma, bir günaha kulak kabartma, bir yanlışa doğru adım atma gibi hiç farkına varmadan işlediğimiz hatalar bile, nefse itimat edilemeyeceğini anlamamız adına yeterli bir sermayedir. Önemli olan bunları çok iyi değerlendirebilmektir. İnsan bir hatanın akabinde bin kere tevbe etmiş olsa dahi, o yanlışını sürekli mülâhazasında canlı tutabilirse ancak o zaman Cenâb-ı Hakk’ın sa’y ve gayrete lütfettiği neticeleri kendinden bilmez ve bunların Allah’ın birer lütfu olduğunu gönlünde derinlemesine hissedebilir.
Böyle ulvi bir nefis muhasebesinde dikkat edilmesi gereken husus ise şudur: Kimi zaman şeytan, insana günahlarını bahane olarak gösterir ve “bu günahkâr hâlinle Allah’a yönelemezsin.” diyerek onu aldatmaya çalışır. İnsan, böyle durumlarda bir taraftan arınma yollarına tevessül ederken diğer yandan da Allah’ın rahmetini düşünmeli ve “Gerçi cürmüm çok ama gönlüm Sana hayran.” demelidir. İşlenen günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın icraat-ı sübhaniyesine, lütuf, inayet ve ihsanlarına hayranlığa ve teveccühe mâni olmamalıdır. İşlemiş olduğu cürümler insana kendini Cenâb-ı Hak’tan çok uzakta gösterse de o, duygu ve düşünceleri itibarıyla hep yakınlarda dolaşmaya çalışmalıdır. Bir insan, bırakalım paçalarına veya dizlerine kadar kirlenmeyi, gırtlağına kadar levsiyat içine batsa bile yine ulûhiyet ve rubûbiyet dairesinin biricik sultanı olan Allah’a ve o dairenin en büyük çağrıcısı olan Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh etmeli, onları deli gibi sevmeli ve asla bu kapıdan ayrılmamalıdır. Bu, bir yönüyle çelişki sayılır. Fakat mü’min, hayatını bu zıtlıkların ve çelişkilerin ahengi içinde götürmek zorundadır.
Şeyh uçmaz mürid uçuruma yuvarlar
Asıl konumuza dönecek olursak; başarılar karşısında insanın düşebileceği en önemli tehlikelerden birisi muvaffakiyet neticesinde kendisine yönelen teveccüh ve iltifatlara layık olduğunu düşünmesidir. Oysaki Allah, imtihan unsuru olarak liyakatin çok üstünde lütuflarda bulunabilir. O hâlde insan bir taraftan mazhariyetleri karşısında Allah’a şükürde kusur etmemeli, diğer yandan da bunları sahiplenmemelidir. Zaten cürmünün farkında olan insan, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühlerini kendisinden bilmez. O, bir taraftan ortaya çıkan gülistana, diğer yandan da kendisine bakar, kendisiyle yüzleşir ve çorak bir arazide güllerin neşv u nema bulması karşısında sadece şaşkınlık ve hayretini dile getirir. Hakikaten Cenâb-ı Hak, bazen çok kırılmış, dökülmüş ve çatlaklar yaşamış insanların sa’yine bile ekstra teveccühte bulunabilir. Bunu gören bazı insanlar da o şahsın etrafında toplanarak takdirlerini ifade edebilirler. Hatta birisi kalkıp onun veli bir zat olduğunu söyleyebilir. Bir başkası bunu bile az görüp; “Ne velisi? O, ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzidesiyle gavs gibi görünüyor.” diyebilir. Başka biri ise daha ileri gidip onun kutbiyet ve gavsiyeti cem ettiğini iddia edebilir. Bu kadar iltifat ve teveccüh karşısında o kişi de, hüsnüzannın verdiği bu makamlara gönlünü kaptırıp “Acaba ben hakikaten gavs veya kutup muyum?” şeklinde düşünebilir.
Bazen içinde bulunduğu bu duruma makul mahmiller de bulabilir. Mesela der ki, “Allah’ın insana en büyük ikramı, ikramını hissettirmemesidir. Demek ki ben bugüne kadar bu durumun farkına varamamışım. Etrafımda halkalanan bunca insan yalan söyleyecek değil ya!” Hani halk arasında, “Şeyh uçmaz, mürid uçurur.” şeklinde bir söz vardır ya, işte etrafındaki insanlar, o kişi uçmasa da onu uçurmaya başlar. Aslında bu bir uçurma değil, -hafizanallah- o kişiyi uçuruma yuvarlama demektir. Çünkü bir zaman gelir ki, karşı tarafın aşırı teveccüh ve medh u senalarını gören böyle biri gavsiyet ve kutbiyetle de yetinmez ve gözünü mehdilik ve mesihlik gibi makamlara dikmeye başlar. Hele bir de çevresindekiler onun Mehdi veya Mesih olduğuna dair ima ve işaretlerde bulunursa, bu sefer o zavallı, hüsnüzannın verdiği makamlara dilbeste olur (gönlünü kaptırır) ve kendisini buna iyice inandırmaya başlar. Bazen yapmacık tevazularla bu düşüncesini izhar ederken bazen da konuyla ilgili bazı âyet ve hadisler okuyarak bunlardan kendisine pay çıkarır. O, belki de isyan ve günahlarıyla düz yolda bile yürüyemiyor iken, kendisini göklerde uçuyor görür. İşte böyle biri, kendini uçuruma sürükleyecek çok tehlikeli bir yola girmiş demektir. Hâlbuki Hazreti Pîr-i Mugan’ın mülahazasıyla, insan sevdiklerine fevkalade makamlar vereceğine, davada fevkalade sadakat göstermelidir. Kardeşlerini, dünyaya değiştirmeyecek ölçüde çok sevmeli, fakat onların boynunu kıracak mübalağalı övgülerden de her zaman kaçınmalıdır.
Dericinin elindeki deri misali
Tarihimize baktığımızda, sultanlardan şairlere, onlardan Hak dostlarına kadar pek çok büyük zatın kendilerini hep yerden yere vurduklarını görürüz. Her biri ayrı bir yüce kamet olmasına rağmen onlar kendilerine hiçbir zaman bir kıymet-i harbiye takdir etmemişlerdir. Zaten iddiada bulunan bencil insanların bir şey olması da mümkün değildir. Onlar, fantezilerden bir türlü sıyrılamazlar. Zira onlar sürekli kendilerini ifade etme lüzumunu duyarlar. Bunu gerçekleştirebilmek için de hakikatleri yeterli görmez, fantezilere girer, riya ve süm’a (başkasına gösterme ve duyurma) gibi daha başka yollara tevessül ederler.
Mesela bir gün birisi kalkar, İmam Buhârî üzerine konuşmaya başlar. Fakat bakar ki, söylediklerine çok da iltifat edilmiyor. Zira bunlar, bütün hadisçilerin bildikleri bilgilerdir. O, sözleriyle dikkatleri kendi üzerine çekemediğini görünce daha orijinal bir şeyler söyleme ihtiyacı duyar; ardından âhiretin varlığıyla ilgili farklı bir mülâhazada bulunur ve klasik bir monist gibi ifadeler kullanarak dikkat çekmeye çalışır. Esasında o söylediklerinin de, Şeyh Bedrettin Simavî’nin Varidat isimli eserinde söylediklerinden bir farkı yoktur. Hatta Aristo’nun öteki âleme ve ruha dair ileri sürdüğü düşüncelere baktığınızda da benzer tenakuzlarla karşılaşabilirsiniz. Orijinal diye ortaya koyduğu bu telakkilerin kendisinden önce nice insan tarafından seslendirildiğini anlayınca bu sefer ne diyeceğini düşünmeye başlar ve farklı bir fantezi adına ruhların devr-i daiminden bahisler açar. Ne var ki o şahıs, hakikatleri bulma ve duyurma arayışında olmadığı için nefsini tatmin adına sahnelediği orijinallik gösterileri hep hüsranla neticelenir.
Oysaki Allah, bizi kul yaratmıştır ve insan için kulluk payesinden daha büyük bir paye yoktur. Neden Cenâb-ı Hakk’ın bizi kul olarak yaratmasıyla iktifa etmeyelim, bunu yeterli bulmayalım? Bize düşen vazife, O’na gönülden teveccüh etmek ve O’nun rubûbiyet ve ulûhiyetine karşı ciddî bir ubûdiyetle mukabelede bulunmaktır. Kaldı ki Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla ubûdiyet, bize daha önce lütfedilen nimetlere karşı bir şükürdür; daha sonra verilecek nimetler için bir mukaddime değildir. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.384 (Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal)) Bundan dolayıdır ki sırf belli mazhariyetlere ulaşmak niyetiyle Allah’a kullukta bulunmak doğru değildir. Allah dilerse karşılıksız lütuflarda bulunduğu gibi kulluk karşılığı olarak da engin rahmetinden lütuf ve ihsanlarda bulunabilir. Fakat bu, beklenmez. Ücret ve mükâfatını baştan almış bir kul olarak bize düşen, Allah’a karşı sürekli hamd ve şükür duyguları içinde olmaktır.
Allah’a kul olmayan bir insan nefsine kul olur. Nefsine kul olan insan ise sadece kendisi için yaşar ve kendini dünyanın merkezi olarak görür. Böyle bir insana egosantrist denir. Sürekli kendisiyle meşgul olan, kendi ufku, kendi düşünceleri, kendi mülahazaları hatta kendi kamet-i bâlâsı, edası ve endamı karşısında hayranlık duyan bir insana da narsist denir. Böyleleri sadece kendi yaptıklarını ve ortaya koyduğu başarıları beğenir ve bunlarla övünür, başkalarını beğenmesi ise mümkün değildir. Bu tür insanların övgü ve senalarla tatmin oldukları da görülmemiştir. Onlar sürekli hep daha fazlasını ister. Tabii böyle bencil ve narsist kişiliklerin, insanlığa faydalı herhangi bir iş ve icraatları da olmaz.
Mütevazı insanlardır ki, Allah (celle celâluhû) onları nice hayırlı işlere vesile kılar. Şairin dediği gibi,
Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebat.
Mütevazı olanı rahmet-i Rahman büyütür.
Yani tohum toprağın bağrına düşmeyince feyze mazhar olamaz. Yüzü yerde olanları da Allah (celle celâluhû) ekstra lütuflarla kamet-i bâlâ hâline getirir. İşte Şâh-ı Geylânî, işte Muhammed Bahauddin Nakşibend, işte Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, işte Hazreti Pîr-i Mugan. Aradan asırlar geçmesine rağmen hâlâ onların evradını okuyor ve eserlerinden istifade ediyoruz. Onların her birisi unutulmayan simalar hâline gelmişler. Çünkü onlar, mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini nefyetmenin kahramanları olmuşlar. Kendilerini yok sayıp bütün himmetlerini Allah’ı ispata vermişler. O’nun varlığını nazara verip, kendilerini sıfırlamışlar. Başka bir ifadeyle onlar kendilerini vücud-u ilâhinin gölgesinin gölgesi olarak görmeye hasretmiş, Allah da onlara öyle bir vücud-u cavidani vermiş ki, hâlâ içimizde yaşamaya devam ediyorlar. Hem içimizde öyle bir yaşıyorlar ki, bazen odama girdiğimde, mesela bir Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî Hazretleri veya bir Abdülkadir Geylânî Hazretleri’yle karşılaşacağım gibi geliyor bana. Gönlümde o kadar canlı yaşıyorlar. Evet, onlar Allah’ı ispata koşmuş, Allah da onları öyle bir tespit buyurmuş ki, onların her biri, asırlar geçmiş olmasına rağmen, bize yol gösteren birer rehber gibi vazife görüyor. Yedi sekiz asır sonra bile biz hâlâ onların evradına müracaat etmek suretiyle günümüzün problemlerine çare arıyoruz. Bundan daha güzel tespit mi olur?
Hâsılı, tekebbür, büyüklenme, maalesef günümüzün en yaygın hastalıklarından biridir. Zafer ve muvaffakiyet neticesinde ise bu hastalık insanı helake sürükleyecek ölçüde tehlikelidir. O hâlde başarı ve güzel neticeler karşısında bize düşen, bütün bunları Rabbimizden bilmek ve O’na karşı hep hamd u sena duyguları içinde iki büklüm olmaktır.
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen
Hizmet gönüllülerine terörist diyememek yandaş gazetecinin içine oturmuş
Romanya’daki Hizmet gönüllüleri ve kurumları için sarf ettiği nefret söylemi nedeniyle davalarla boğuşan Türk gazeteci, sonunda isyan bayrağı açtı. Avukatının dahi kendisini susturduğunu söyleyen gazeteci, yandaş meslektaşların ilgisizliğinden yakındı.
15 yılı aşkın süredir Romanya’da gazetecilik yapan Hamdi Yılmaz, Hizmet gönüllülerine yönelik menfi tutumunu 15 Temmuz sonrasında nefret söylemine dönüştürdü. Hizmet hareketi gönüllülerine ‘terörist’, çalıştıkları kurumlara ‘terör yuvası’ suçlamalarında bulunan Yılmaz, hakkında ardı ardına açılan davalardan bunaldı.
Hukukun işlediği ülkede bir insana ısrarla terörist dersen aldığın cezaya boyun bükeceksin; böyle ciyaklamayacaksın. Sana gaz verenlerin hiçbiri arkanda durmuyor; onlara ne kadar çemkirsen az! pic.twitter.com/kzdUajL2H8
— Necdet Çelik (@necdet_celik) March 29, 2021
AVUKATIM BİLE BENİ SUSTURUYOR
Beş dava ile boğuşmaktan düştüğü çaresizliği gazetesine ait youtube kanalında anlatan Yılmaz, duruşmalarda kısıtlanmaktan şikayet etti. Avukatı tarafından, ‘‘Aman terör örgütü deme, sakın terörist deme, müdahale ederiz.’’ telkiniyle susturulduğunu ileri süren gazeteci Yılmaz, elindeki iddianameyi göstererek ‘’Bu dava dosyasını Türkçe’ye çevirecek insan yok. Ben bunu okuyacağım, anlayacağım, sonra da kendimi savunacağım. Bu mümkün mü?” diye sitem etti.

DEVLET İMKANLARIYLA ATIP TUTMAK KOLAY
İmkansızlıklar içinde elinden gelen mücadeleyi verdiğini anlatan Hamdi Yılmaz, yaşadığı sıkıntıların kulak ardı edildiğini söyledi. Gazeteci Yılmaz, Türkiye’deki yandaş gazetecilere şu sözlerle sitem etti: “Masa başında atıp tutmak kolay. Devlet, jandarma, adli kurumlar senin arkanda. Orada bu mücadele çok rahat, çok kolay. Benim Bükreş’te çektiğim sıkıntıları Türk basınında hiçbir Allah’ın kulu görmedi, görmüyor. Neymiş efendim; onların propagandası olurmuş. Allah’tan korkun!’’
Hakkında açılan hakaret davalarından birinde 30 bin ley (6 bin euro) tazminat ödemeye mahkum olan Hamdi Yılmaz hakkında Tuna Vakfı’nın 1 milyon ley (220 bin euro) istemiyle açtığı tazminat davası Bükreş mahkemesinde sürüyor.
Hizmetten | Necdet Çelik-Romanya
Enes Kanter’in takımı yine kazandı: Zafer kanserle tek başına mücadele eden Hakan Dağdeviren için
NBA’de bu sabaha karşı oynanan maçta Portland, Toronto’yu 112-117 mağlup etti. Enes Kanter, galibiyeti anne ve babası tutuklu olan kanser hastası 11 yaşındaki Hakan Dağdeviren’e adadı.
NBA’de Batı Konferansı’nda mücadele eden Portland Trail Blazers, Doğu Konferansı’nda yer alan Toronto Raptors’a konuk oldu. Kovid-19 nedeniyle Raptors maçlarını bu sezon Kanada’da değil Florida eyaletinin Tampa kentindeki Amalia Arena’da oynuyor. İki takım arasında geçen hafta gerçekleşen takaslar nedeniyle maç öncesinde samimi görüntüler ekranlara yansıdı. Uzun yıllar Portland forması giyen Rodney Hood ve Gary Trent Jr. Toronto’ya giderken, Kanada ekibinin oyuncusu Norman Powell’da Portland ekibine takaslanmıştı. Rodney Hood eski takımına karşı 11 sayı atarken, Gary Trent 6 sayıda kaldı.
Norman Powell’da Portland’a 13 sayılık katkı yaptı. Maçın başlaması için yapılan hava atışında eski takımının sahasına geçen Norman Powell izleyenleri gülümsetti. Maça kenarda başlayan ve toplamda 17 dakika süre alan Enes Kanter, 10 sayı, 8 ribaund, 1 asistle karşılaşmayı tamamladı. Uzun süren sakatlığının ardından 2.maçına çıkan Yusuf Nurkiç 19 dakika süre aldığı karşılaşmayı 10 sayı, 4 ribaund 2 asistle tamamladı.
ENES KANTER, HAKAN DAĞDEVİREN’İ GÜNDEME TAŞIDI
Enes Kanter maç sonrasında sosyal medya hesabından paylaştığı twitle Toronto Raptors galibiyetini Hakan Dağdeviren’e adayarak dünya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştı. 11 yaşındaki kanser hastası olan Hakan Dağdeviren’in anne ve babasının kitlesel baskılar nedeniyle tutuklandığını, ilerleyen hastalığına rağmen tahliye edilmediğini yazdı. Hakan’a şu anda bakan dedesinin de benzer suçlamalar nedeniyle tutuklandığını ve şu anda davasının tutuksuz olarak devam ettiğini ilave etti.
Delirip değnekle dolaşasım var,
‘Akıllı ol !’ diyene sataşasım var…
Düşünmek bir emir, İlahi ikaz,
Düşünmedik diye, her taraf enkaz..
Hırs ile tamahı topla, çarp bine,
Her şeyi batırdı yerin dibine…
Öyle bir battı ki adavet, kine,
Bir değil bin leke bulaştı dine…
Haberi yok icma, hadis, kitaptan,
Doğru sonuç çıkmaz yanlış hesaptan…
Gemiyi karaya oturttu kaptan,
Merhamet bekliyor, ahmak, kasaptan…
Binlerce umudu heba eyledik,
Cılk bir yumurtadan civciv bekledik…
Halife (!) sarayda, rahat, yatıyor,
Bir millet topyekün battı, batıyor…
Şimdi çok geç artık, yol sarpa sardı,
Oysa basit, kesin, çözümler vardı…
Akıl iflas etti, mantık kayboldu,
Baharın bağrında çiçekler soldu…
Bal diye sunulan, aslında yaldı,
Bal hadi neyse de, kovanı çaldı…
Sağa sola yalan haberler saldı;
Son umut; İlahi inayet kaldı…
Binlerce hesabın, vebali benim,
Gene de rahmete sonsuz güvenim…
Gözüme mil çekip bağlayasım var,
Yaylı tambur gibi ağlayasım var…
Hizmetten | Ahmet Selim