Soru: Hazreti Üstad’ın, “Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de!” cümlesini nasıl anlamalıyız?
Cevap: Çağın devasa kâmetinden önce yaşayan Hazreti Ebû Bekir Efendimiz (radıyallahu anh) Hallac-ı Mansûr, İmam Rabbanî ve daha başka Hak dostları da buna benzer sözler söylemişlerdir. Onlar, adeta cehennem kapısında duran sıyanet meleği gibi davranmış ve insanların oraya yuvarlanmaması adına sürekli çırpınıp durmuşlardır. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, kollarını makas gibi açmış ve “Burası çıkmaz sokak!” demişlerdir.
O, en başta dünyasını feda etti
Hazreti Pîr, bu sözünde ilk olarak başkalarının imanını kurtarmak için dünyayı terk ettiğinden bahsediyor. Hakikaten onun hayatına göz atan bir insan, baştan sona bütün bir ömrün bu sözü tasdik ettiğini görecektir. Zira onun seçmiş olduğu hayat tarzı normal bir insan için yaşanabilecek, dayanılabilecek gibi değildir. Onun bütün hayatı sürgünler, hapishaneler, zindanlar, baskılar ve mağduriyetlerle doludur. Kimi zaman hapishane hücresini bile yeterli bulmamış ve onu -o pak ruh beni mazur görsün- kendilerince helâ gibi bir yere tıkmışlardır. Üstelik soğuk ve dondurucu kış günlerinde bu hücrenin pencerelerini de açmış ve adeta onu ölüme terk etmek istemişlerdir. Hatta bunlarla da yetinmeyerek onu tam on dokuz defa zehirlemişlerdir. Hapishanelerdeki maddi işkence ve zulümler bir yana, bu devasa kâmet, dışarıda da peşine takılan mahalle bekçileri tarafından takip edilmiştir.
Hâlbuki Hazreti Pir, eğer isteseydi, başkaları gibi makam ve mevki sahibi olabilir, herkes gibi rahat ve lüks içinde yaşayabilir ve dünya zevklerinden faydalanabilirdi. Zira o, çok erken dönemden itibaren büyük plan ve projeler üretebilen sağlam bir kafa yapısına sahipti. Konuştukları ve yazdıklarıyla kitlelere tesir ediyordu. Daha meşrutiyet yıllarındayken yaşanan kargaşalarla ilgili Sünûhat isimli eserini yazmış ve bu eserinde problemlere çözüm olabilecek pek çok disiplin ortaya koymuştu. Aynı şekilde Muhakemât isimli eserini yazdığında ulemanın bile ezberini bozmuştu. Anadolu’yu gezerek isyana hazırlanan aşiretleri ikna etmiş; meydanlarda yaptığı konuşmalarla da asi zümreleri yatıştırmıştı. Divan-ı Harp’te yargılandıktan sonra duygu ve düşüncelerinden hiç taviz vermeyerek avazı çıktığı kadar, “Yaşasın zalimler için cehennem!” diye bağırabilecek ölçüde de bir cesarete sahipti.
Eğer böyle muhteşem bir dimağ azıcık dünyayı düşünseydi ve çevresindekilere mümaşat yapsaydı elde bir gülde bir yaşardı. İstiklâl mücadelesini takip eden yıllarda mecliste bir koltuk da o kapar, orada uslu uslu oturur ve böylece sürekli iltifat görürdü. Kendisine aidât-ı mestûre yani günümüz ifadesiyle örtülü ödenekten bir kısım servetler, imkânlar tahsis edilirdi. Başkaları gibi onun da bağları, bahçeleri, yalıları, villaları olurdu ve böylece refah içinde, dünyevi hayat itibarıyla bir şekilde gül gibi yaşayıp giderdi. Fakat o, davası uğruna bunların hepsini elinin tersiyle itmesini bildi ve başkalarının imanını kurtarma adına kendisi katlanılmaz bir hayata talip oldu.
Ahireti feda ne demek?
Öte yandan Hazreti Bediüzzaman, milletin imanını kurtarmak için ahiretini de feda ettiğini ifade ediyor. Bu hususta bile nefsini düşünmüyor. Yani o, Allah’la münasebetini güçlendirme adına bir köşeye çekilerek inziva hayatı yaşama, erbaînlere girme, şahsî terakkisini gerçekleştirme, zevk-i ruhaniye açılma, keşif ve kerametler izhar etme, el ve etek öptürme gibi yollara da girmiyor. Milletinin imanını selamette görme meselesi onun biricik gaye-i hayali haline geldiğinden, dünyeviliğe talip olmadığı gibi uhreviliğe de talip olmuyordu. Peki, onun ahirette Allah’tan bir beklentisi yok muydu? Vardı elbette. Fakat bunu Allah’ın fazlından, kereminden, hususi rahmetinden bekliyordu.
Burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki Hazreti Pîr ve onunla aynı duygu ve düşünce çizgisini paylaşan insanlar, milletiyle bütünleşmiş ve umumî bünyenin bir parçası haline gelmişlerdir. Onlar adeta o bünyenin kafasının içinde yer alan nöronlardan bir tanesi olmuşlardır. Dolayısıyla onlar, acısıyla tatlısıyla bünyede olup biten her şeyi derinden derine duyar ve bundan çok ciddi manada etkilenirler. İşte böyle bir insan Hazreti Ebû Bekir gibi, “Vücudumu öyle büyüt ki, cehennemi ben doldurayım ve oraya başkaları girmesin!” diyebileceği gibi “Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” da diyebilir.
Fakat Üstad’ın sahip olduğu bu vicdan enginliğine sahip olmayan birinin bu sözleri hakiki manada anlaması mümkün değildir. Evet, bir insanın bu fedakârlık ufkunu anlayabilmesi için, insanların bugün çektikleri muhakkak azabın yanı sıra daha sonra çekecekleri mukadder ve muhtemel azabı da kendi içinde bir yangın gibi hissedebilmesi gerekir. Bu ise bütün insanlığı kucaklayan engin bir vicdana sahip olmaya bağlıdır. Siz isterseniz buna evrensel vicdan da diyebilirsiniz. İşte böyle bir vicdana sahip insanlar, başkalarının elemleriyle üzülür, lezzetleriyle de sevinirler. Öyle ki dünyanın neresine ateş düşerse düşsün, onları da yakar. Zira onlar bu ateşin acısını vicdanlarında duyarlar.
Bu itibarladır ki, herkes için diyemesek de bizim gibi sıradan insanların bu engin mülahazaları tam manasıyla anlayabilmeleri mümkün değildir. Biz belli ölçüde varsa çocuğumuzun, eşimizin, arkadaşımızın elemlerini duyabilsek de, bütün insanlığı kucaklayabilecek bir engin vicdana sahip değiliz. Böyle bir marifet ufkuna ve vicdan enginliğine açılmadığımız için de çok defa o büyük zatların çektikleri ızdırabı anlamakta güçlük çekiyoruz.
Bir zaman tanıdığım birisini Yaşar Hoca’nın bir vaazına götürmüşlerdi. Merhum her zamanki gibi vaazında derin bir heyecanla ve gözyaşlarıyla konuşmuştu. Ben, misafir arkadaşın bundan etkilendiğini düşünürken onun, “Bu adam niye böyle pis pis hıçkırıp duruyor!” dediğini işitmiş, hayret etmiş ve çok üzülmüştüm. Bir tarafta anlama ve hissetme kabiliyetinden mahrum kaba bir düşünce, öbür yanda ise dışa akseden inceliğin numunesi engin bir vicdan vardı. Böyle engin bir vicdanın duyup hissettiklerini anlamak ise onunla aynı ufku paylaşmakla mümkündü.
Allah hakkı her şeyin önünde olmalı
İşte Şah-ı Geylanî, Hazreti Gazzâlî, İmam Rabbanî ve Hazreti Bediüzzaman gibi zatlar çok geniş bir daireye kilitlendiklerinden ve çok geniş bir alanla alâkadar olduklarından dolayı kendilerini düşünmemişlerdir. Böyle bir abide şahsiyeti tanıma bahtiyarlığına ermiş olanlara gelince onlar da, aynı fedakârlık ufkunu paylaşma peşinde koşmalıdır. Evet, adanmış ruhlar hiçbir zaman, hayatın tadını çıkarmak için, yaz günlerinde dağların tepelerine çıkıp kış bastırdığı zaman sahile inerek yalılarda keyif sürme gibi düşünceler arkasında koşmamalıdır. Onlar akıllarına gelebilecek bu tür mülahazaları çok rahatlıkla ayaklarının ucuyla itmesini bilmelidir. Ama bunun yanında onlar keşif ve keramet gösterme, insanların içini okuma, metapsişik mülahazalar içinde dolaşma, ruhanilerle beraber kanat çırpma gibi manevî füyuzât hislerinden de fedakârlık göstermeli ve kendilerini sadece milletin imanını kurtarmaya adamalıdırlar. Talip olunmadığı halde gelen bu tür manevi füyuzât hisleri karşısında ise “Acaba Allah beni bununla imtihan mı ediyor?” endişesini taşımalı ve aynı zamanda “Allah’ım eğer bunlar istidraç değil de Senin birer lütfun ise Sana hamd ederim. Fakat ben bunlara talip değilim.” diyecek kadar da bu konuda mert bir duruş sergilemelidirler. Esasında böyle temkinli bir yaklaşım aynı zamanda Allah hakkını her şeyin önünde görme demektir.
Burada yanlış anlaşılabilecek bir noktaya dikkat çekmekte fayda olabilir: Ahiretini feda veya manevî füyuzat hislerinden fedakârlık, ibadet ü taati, evrâd u ezkârı terk veya ihmal etmek demek değildir. Bilakis bunları mümkün mertebe en üst seviyede yerine getirmekle beraber, hedefte keşf u keramet, ruhanî zevk ve lezzetler değil, kulluk vazifesini yerine getirme ve duyup tattıklarını başkalarına da duyurup tattırma vardır. Hem zaten ibadet ü taat, evrâd u ezkâr ile kendi imanını muhafaza altına almayan birinin başkasının imanını kurtarması mümkün değildir.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, insanın kendisini düşünmeyerek sürekli yaşatma duygusuyla oturup kalkması, hep O’nu hecelemesi, insanlığı düşünerek gecelemesi bir peygamber vasfıdır. Ötede insanlar belirli kategorilere ayrılırken din, iman, Allah, Kur’an ve insanlık için çırpınıp duranlar da inşallah peygamberlerle birlikte haşr olacaktır. Bu yüzden himmetler âli tutulmalı, yaşama duygusu bir kenara bırakılıp hep yaşatma ideali peşinde koşulmalıdır.
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen
You Tube aracılığı ile yayın yapan Focus kanalında ‘Hukuk Penceresi’ programında Türkiye’deki hukuksuz yargılamalarda kullanılan araçlar tartışıldı.
Günümüz çarpık dindarlık tipolojisi üzerine | Prof.Dr.Muhittin Akgül
Ege Denizi ve Meriç Nehrin’den Yunanistan’a geçmeye çalışırken vefat edenler Almanya’daki Offenbach İnisiyatifi öncülüğünde anıldı.

Offenbach Markt Platz’da toplanan katılımcılar basın açıklamasının ardından, Meriç Nehri ve Ege Denizi’ni temsilen Main Nehri’ne gül bıraktı.

Anmada, Meriç Nehri’nden Yunanistan’a geçmek isterken akıntıya kapılarak vefat eden 9 yaşındaki Nurefşan Teke’nin annesi Neslihan Teke’nin anlattıkları da okundu.
Tek evladını kaybettiğini aktaran Neslihan Teke, kızının Meriç’te boğularak vefat ettiği anlara ilişkin şunları söyledi:
“Gece yarısı 4 kişi bota bindi. Açıldık… Kıyıda bekleyen bir kişi ‘Baba batacaksınız’ diye bağırdı. Bottakilerden biri panikledi ve suya atladı. Dengemiz bozuldu ve Nurefşan’la beraber suya düştük. Ben yüzme biliyordum. Kızımı tutmaya çalıştım ama çok akıntı vardı. Dayanmak güçtü. Saat 03.00 civarıydı. Hava çok soğuktu ve çocuğuma ‘Nefes al, kendini bırakma, bana sarıl’ diye seslendim. O sırada herkes bir tarafa dağıldı. Bir can pazarı yaşandı. Kızım elimden kayıp gitti. Nehrin ortasında bir dal parçasına tutunmuş halde 3 buçuk saat soğuk suda kaldım. Ölümle artık burun burunaydım. Kızım gitti benim yaşamamın ne anlamı var artık. ‘Şu dalı da bırak gitsin’ diye bir ses içimden sesleniyordu.”

I3V OFFENBACH İnisiyatifi’nin anma programında yaptığı basın açıklamasında ise şu ifadelere yer verildi:
“21. yüzyılda yaşanan bir dram… Ve ne yazık ki 9 yaşındaki Nurefşan Teke ne ilk ne de son kurban. Türkiye’de artık kendilerine hayat hakkı tanınmayan milyonlarca insan var. Almanya’daki Reischtag yangınını hatırlatan bir kurgunun üzerine bina edilen 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi hala aydınlatılabilmiş değil ama aradan 5 yıl geçmesine rağmen OHAL şartları sürüyor ve hukuk askıda. Her gün yeni ve ağır insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Türkiye’yi yasal yollardan terk etmesine izin verilmeyen sivil soykırım mağdurları Meriç ve Ege Denizi’ni geçerek Yunanistan’a ulaşmaya çalışıyor. 9 yaşındaki Nurefşan Teke de onlardan biriydi. Babası, hakkındaki soruşturma sebebiyle 5 yıldır zorunlu olarak yurt dışındaydı. Nurefşan’ı ölüme götüren süreç ise 3 yıl önce başladı. 3 yıl önce Nurefşan Teke annesi Neslihan Teke ile Afrika’da bir ülkede yaşayan babasının yanına gitti. Türkiye’ye döndüklerinde polis pasaportlarına el koydu. Oysa anne Teke hakkında her hangi bir soruşturma yoktu. Pasaportlar kanuna aykırı şekilde ellerinden alındı. Mağdur anne ve kızı uzun süre pasaportlarının geri verilmesini bekledi. Ancak olmadı. Nurefşan babasını çok özlediği için annesi kızının ısrarına dayanamadı ve Meriç Nehri’ni geçerek artık istenmedikleri ülkeden kaçmaya karar verdiler. Ne yazık ki Nurefşan başaramadı. Hiçbir suçu olmayan masum bir çocuk daha Meriç’in soğuk sularında hayatını kaybetti. Anne Neslihan Teke hala Türkiye’de rehin. Babası ise Türkiye’ye dönüp kızının mezarını dahi ziyaret edemiyor.

Teke Ailesi’nin yaşadığı dram Türkiye’de son 5 yıldır kayıtlara giren yüz binlerce hak ihlalinin en acı örneklerinden biri. İşkence kötü muamele gözaltında kaybedilme vakalarına her gün yenileri ekleniyor. En büyük mağdurlar ise çocuklar, Uluslararası toplumu ve Avrupa Birliği yetkililerini Meriç’te ve Ege’de yaşanan çocuk ölümlerini durdurma adına daha fazla duyarlı olmaya çağırıyoruz. Her olay sonrası birbirinin benzeri metinlerle Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetini kınamanın yeterli olmadığını artık hepimiz biliyoruz. Avrupa Birliği liderlerinden Türkiye hükümetinin hukuka ve demokrasiye dönmesi için daha net adımlar atmasını talep ediyor ve bekliyoruz.”

“Eğer her şeyin, kesinlikle her şeyin hazır olduğu anı beklersek, hiçbir zaman hiçbir şeye başlayamayız.” Turgenyev
Pedro bataklık üzerine şehri kurarken kimse bir rüya şehre dönüşeceğini tahmin edemezdi herhalde. Petersburg, Amsterdam örneklemesi, Neva nehri üzerindeki muhteşem köprüleri ve beyaz geceleri ile bir ilham şehrine dönüşür zamanla.
Dostoyevski’nin başyapıtı olan Karamazov Kardeşler ,Suç ve Ceza’nın başkahramanı Rodion Raskolnikov bu şehirde yaşıyorlar adeta…
Dostoyevski’nin mirası bu şehirde pek çok yerde, özellikle de Nevsky Bulvarı’nda yaşıyor.
Tolstoy, Çehov, Turgenyev ve Soljenitsin hala nefes alıp veriyorlar gibi..
Puşkin’in meşhur şiiri Bakır Atlı’nın ilham kaynağı idi bu sokaklar. Ömrünün son dönemlerini yaşadığı Puşkin Evi dev şairin son ikametgahı idi. Ukrayna asıllı Gogol ,Petersburg Öyküleri ile toplumun içindeki sosyal uçuruma dikkat çekiyordu. Zenginlerin, fakirlerin dünyasına ustaca el atıyordu.
Babalar ve Oğullar’ ın kahramanı Bazarov ümitsiz bir dünyanın çırpınışını yansıtıyordu. Batı ve Doğu arasında sıkışmış, dini kullanmak yerine gerçekliğe ve sosyal olaylara eğilmiş bir münzevi yazar Turgenyev’in Petersburg yine ilham kaynağı oluyordu.
İlham veren bu şehre ilham yüklü insanların yeniden yüzyıl sonra gelmesi ile başlar bizim hikayemiz. İsimleri Ivan, Anton, Nikolay veya Aleksandr değildi belki ama İsmail, Selim, Sami, Saffet veya Ali idi. İsimleri tarihte kayıtlı pek çok kahramanlar vardı.
Belli ki yılların gönüllerde birikmiş ilhamlarını, sağnak olup boşaltacakları toprakları bulmuşlardı. Suyun kurumuş topraklarla buluşması gibi yanan sinelere bir akış oldu.
Petersburg’da ilk defa Türkiye’den gelen eğitim sevdalılarına kucak açan bazı dostlar oldu. Herşeye rağmen komünizmin ağır paletleri o narin vicdanları bozamamıştı. Yollar zamanda bir tünel olup buraya gelen insanlık sevdalıları ile buluşmuşlardı.
Zor olan gerçekleşti ve bir eğitim ocağı tütmeye başladı. Yanılmıyorsam 94 lü yıllarda başlayan bu ilham verici proje Moskova için de örnek teşkil etti.
664 nolu Okul kısa zamanda çok başarılara imza attı. Olimpiyatlarda köklü uluslararası birçok okulu geride bıraktı.
Petersburg’un en başarılı Fiz-Math sayısal okulunu Fizikçi arkadaşlardan birisi ile ziyarete giderler. Okul yetkilileri, profesörler,akademisyenlerden daha çok Fizikçi arkadaşa inanılmaz hürmet ve ilgi gösterirler.
Bu başarıların sırrı nedir diye sorulduğunda ise okul yetkilileri arkadaşı göstererek; işte bu öğretmenler gibi öğretmenlerden öğreniyoruz gerçek başarıyı derler.
Petersburg’da 664 nolu okulu gezmeye gelen Fransız Başkonsolosu ,bizim de okulumuz vardı kapattık,bu işi nasıl yapıyorsunuz diyerek hayranlığını ifade eder.
Vefat eden bir kız öğrencinin cenazesine katılan eğitimciler ailesinden daha çok üzülürler. Bir öğretmen ve belletmenin takım elbiseleri ile çamurlu mezara öğrencilerini son yolculuğuna uğurlamak için gözyaşları ile girmeleri, mezar başındaki Ruslar’ı gözyaşlarına boğar.
Petersburg 300 yıl kutlamalarında iki çok önemli şeref madalyası verilir.Ömürlerinin en verimli yıllarını bir idealist projeye bağlayıp,iki ülke eğitimine kendilerini adamış, iki önemli eğitimciye İsmail ve Ali Beyler’e verilen şeref madalyası,aslında Anadolu insanının fedakar çalışmalarına takdim edilmişti.
Çaykovski’nin nağmeleri Senato Meydanı’ndaki Pedro’nun Bakır Atlı heykelinin üzerinden Neva nehrine doğru daha ahenkli akıyordu artık.
Hizmetten | Mustafa Ertuğrul
“Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!” | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Yalan söyleyenleri, iftira edenleri Allah’a bırakın. Cenâb-ı Hak, فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “O halde, bu şerefli Söz’ü yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.” (Kalem, 68/44) buyuruyor; “O yalan söyleyenleri Bana bırak!” diyor Allah Rasûlü’ne. Yalan söyleyenleri, iftira edenleri, tezviratta bulunanları, insanları karalamaya çalışanları… Utanmadan “Okudum!” diyenleri, okumadıkları halde; her şeyi çarpıtanları, altını-üstünü kesip biçip şekillendirenleri… Bunlarla dine hizmet eden insanları itibarsızlaştırmayı hedef alanları, bırakın Allah’a!.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!” deyin, bırakın Allah’a!.. O (celle celâluhu) görüyor. Siz, sabrınızla test ediliyorsunuz; yani, sizi size gösteriyor; yoksa O (celle celâluhu) biliyor; Semî’, Basîr, Karîb…
Bâtılı tasvirin safi zihinleri idlâl edeceği ifade ediliyor. Fakat bâtıldan insanları uzak tutma adına onun kötülüğünün de anlatılması gerekiyor. Bu iki husus arasındaki denge nasıl kurulmalıdır?
Cevap: Öncelikle bir şeye “kötü” diyerek onun kötülüğünü anlatmakla, onun detaylarıyla tasvirini yapmanın birbirinden farklı olduğunun bilinmesi gerekir. Fert ve topluma zarar veren tavır ve davranışlardan insanları uzaklaştırmak, soğutmak ve bu tür kötülüklere karşı onlarda bir tiksinti hissi uyandırmak için elbette onların kötü olduğunun söylenilmesi, onlar hakkında uyarıda bulunulması gerekir. Fakat bu yapılırken, o kötü fiil ve davranışlar renk renk, çizgi çizgi resmedilip zihinlerde somut fotoğraf oluşturacak şekilde ortaya konulmamalıdır. Zira meselenin tam bir fotoğrafı çekilerek ortaya konulması, bazılarında söz konusu fiillere karşı arzu ve temayül oluşturabilir.
Bu itibarla, yapılan işin maksadının aksiyle neticelenmemesi için bâtıl olarak isimlendirilen kötülük ve günahlar tafsile girilmeden icmalen zikredilmeli, akabinde onların zararları anlatılmalı, gerek dünyada gerekse ahirette insanın başına getireceği olumsuz âkıbet ifade edilmelidir. Mesela sürekli günah işleyip kötülük peşinde koşan birine, mânevî füyûzat hislerini yitireceği, ibadet ü taatinden zevk alamayacağı, basiretinin köreleceği, ihsaslarını harekete geçiremeyeceği, ihtisas dünyasından habersiz yaşayacağı, şeklî Müslümanlıktan kurtulamayacağı, Allah’ı sadece nazarî olarak bileceği, O’nun huzurunda bulunuyor olma şuuruna ulaşamayacağı gibi hususlar hatırlatılabilir. Yani bir günahı tasvirden daha ziyade o günahın sebebiyet vereceği kötü âkıbete dikkat çekilebilir.
Negatif çağrışımların yıkıcı tesiri
Bilindiği üzere şeytan insanı günaha sürükleme adına ondaki bazı negatif duyguları çok iyi değerlendirir. Dolayısıyla bu duyguların uyanmaması ve uyarılmaması çok önemlidir. Bâtılı tasvir adına ifade edilen şeyler ise, bu duyguların uyanması adına birer saik ve çağrışım gibidir. Bunlar insandaki bu potansiyel duyguları harekete geçirir. Şeytan da bu durumu fırsat bilir, negatif çağrışımları kullanarak insanları tesiri altına almaya çalışır ve onları fenalıklara sevk eder.
Bâtılı tasvir dediğimizde daha çok beşerî garizeleri harekete geçirecek mevzular akla gelir. Fakat meseleyi sadece şehevanî hislere bağlamak da doğru değildir. Anlatıldığında insanlarda onu yapmaya karşı bir arzu ve istek oluşturabilecek her türlü kötülük için aynı husus geçerlidir. Mesela siz ikiyüzlülüğün nasıl bir kötülük olduğunu anlatmak istiyorsunuz. Şayet siz meseleyi detaylandırırken onu artistik bir maharet olarak algılanacak şekilde insanlara takdim ederseniz, bazı zihinlerde o kötü sıfata karşı bir beğeni duygusunun oluşumuna sebebiyet verirsiniz. O hâlde mesâvi çerçevesi içinde yer alan bütün tavır ve davranışlarda terhip edalı bir üslûp takip edilmeli ve bunları irtikâp eden insanların hesap gününde nasıl bir cezayla karşı karşıya kalacakları anlatılmalıdır.
Hatta şirki tasvir ederken bile çok hassas davranılmalıdır. Mesela Cenâb-ı Hakk’a şerik koşulan ve -hâşâ ve kellâ- sanki birer mabud ve maksutmuş gibi kendilerine teveccüh edilen bir kısım cisim ve objelerin isimlerini tekrar edip durmaya, hatta herhangi bir zaruret yoksa tasrih etmeye gerek yoktur. Bu tür şeyler icmal edilmeli ve daha çok Allah’a şirk koşan bir insanın ebedî saadet yurdunu kaybedeceği, ebedî bir Cehennem hayatıyla karşı karşıya kalacağı üzerinde durulmalıdır.
Aynı şekilde anne-babaya karşı gelme, yalan yere şahitlikte bulunma, hırsızlık yapma, iftira etme, gıybet yapma gibi meseleler arz edilirken, bu günahlara karşı muhataplarda imrenme duygusu hâsıl edecek tafsilattan kaçınılmalı, icmalî bir üslûp takip edilmeli ve asıl olarak bütün bu günahların akıbetlerine dikkatler çekilerek insanlarda bunları işlemeye karşı bir mukavemet hissi oluşturulmalıdır.
Aslında bu metot, peygamber üslûbudur. Mesela Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil afetlerinden ve zinadan uzak durmanın insan için nasıl bir kazanç vesilesi olduğunu anlatma adına şöyle buyurmuştur: “İki çene arasını ve apış arasını koruma hususunda bana teminat verin, Cennet’e gireceğinize teminat vereyim.” (Buhârî, rikâk 23) Görüldüğü üzere burada mesele muğlâk ve müphem bir şekilde icmalen muhataplara sunulmuş, bu iki hususta sağlam durulduğu takdirde elde edilecek mükâfat nazara verilmiştir.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, bâtılı tasvire maruz kalan insanın zihin kirliliği günlerce belki haftalarca devam edebilir. Hatta olumsuz bir kısım şeyler ibadet ü taat esnasında bile onun zihnini meşgul edebilir. Bu açıdan insan bu tür menfiliklere karşı mesafeli durma hususunda daha başta güçlü ve kararlı olmalıdır. Bütün bunlardan uzak durup kaçınmanın yanında, aynı zamanda o, sürekli zihnini iyi ve güzel şeylerle doldurmaya çalışmalıdır. Öyle ki insan, korteksindeki hangi dosyaya el atarsa atsın karşısına hep güzel sözler, güzel düşünceler ve güzel tablolar çıkmalıdır. Ezkaza bir şekilde gözü, kulağı, zihni kirlendiğinde veya kalbine olumsuz bir şey girdiğinde ise ona uzun ömür tanımadan, hiç vakit kaybetmeksizin hemen en yakın seccadeye koşmalı ve o arınma kurnasının altında kirlerinden temizlenmeye çalışmalıdır.
Temiz bir zihin ve güzel âkıbet
Hususiyle günümüzde çarşıda, pazarda hatta bizim için en korunaklı mekânlar olan evlerimizde dahi zihinlerin çok ciddî bir kirliliğe maruz kaldığı bir gerçektir. Bu gibi negatif tasvir ve görüntüler ise zamanla insanın kuvve-i hafızasını ve korteksini kirletir. Oraya yığılan bu kirli bilgiler daha sonra insanı ciddî mânâda meşgul eder ve ondaki bir kısım kötü duyguları tetikler. İnsan zihnindeki bu türlü resimler, onun his ve düşünce dünyasını baskı altına alarak kendi arzu ve isteklerini dayatır. Hatta fırsatını bulduğunda insanın iradesini felç eder ve onu, ahiret hayatını mahvedecek haram ve günahlara sürükler.
Evet, bütün bu olumsuz tasvir ve görüntüler zamanla insanda bir şuuraltı müktesebatı oluşturur ve onun rüyalarını bile kirletmeye başlar. Oysaki insan, rüyalarında bile nezih olma azmi içinde bulunmalıdır. Aslında biz, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dualarını rehber edindiğimizde, akşam yatarken okuduğumuz dualarla, “Ey emanette emin olan Allah’ım! Ben duygu, düşünce ve hayallerimi Sana emanet ediyorum. Onların kirlenmesine fırsat verme ki, ben uykudan uyandığım zaman bir kısım kirli duygularla uyanmış olmayayım!” mülâhazalarıyla Allah’a sığınıyor ve böylece gece ufkumuzu da Cenâb-ı Hakk’ın sıyanetine emanet ediyoruz. Bir insanın bu kadar hassas hareket etmesi, hiç şüphesiz onun ahiret hayatı hesabına çok önemlidir. Bilinmesi gerekir ki, onun bu mevzudaki her türlü niyeti, duası ve cehdi sevap defterine yazılır. Hatta yerine göre insanın hayallerinin kirlenmemesi, şuuraltı müktesebatının duygularını baskı altına almaması, ihsas ve ihtisaslarının temiz kalması adına göstereceği böyle bir ceht, onun yüz rekât namaz kılmasından daha önemli olabilir. Ne var ki, insanın rüyalarında bile temiz âlemlerde gezmesi, bağ ve bahçelerde yaseminlikte yürüyor gibi reftare dolaşması ciddî bir azim ve kararlılıkla iradenin hakkının verilmesine bağlıdır.
Esasında bir insan kendisini hataya sevk edecek sebeplerden ve hata düşüncesinden ne kadar uzak durursa, günaha girmeme adına o kadar selâmette demektir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,
اَللّهُمَّ بَـاعِـدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْـرِقِ وَالْمَغْرِبِ
“Allah’ım, doğu ile batının arasını birbirinden uzak tuttuğun gibi, benimle hatalarımın arasını da uzak tut.” (Buhârî, daavât 44)
diye dua etmek suretiyle, hatadan uzak durmanın ehemmiyetine işaret etmiştir. Çünkü kendisini kenardan köşeden de olsa, işin içine salan bir insan, belli bir zaman sonra akıntıya kapılacak ve bir daha da kenara çıkmaya imkân bulamayacaktır. Evet, eğer insan bir kere isyan deryasına açılırsa, daha sonra bir daha kenara çıkamayabilir. Bu sebeple o, sürekli zihnini, fikrini, hissiyatını temiz tutma gayreti içinde olmalı, nefsanî ve şeytanî tuzaklara karşı da sürekli tetikte ve teyakkuzda bulunmalıdır.
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen
Sevgili dostlar, sırlarla dolu bir günü yaşıyoruz. Berat gecesi ve berat günü..
Elli senelik bir ibadet sevabının kazanılabileceği bir gece.. Hepimize mübarek olsun..
Berat veya beraet, Arapça bir kelimedir. Borçtan kurtulma, temize çıkıp aklanma, ceza veya sorumluluktan kurtulma gibi mânâlara gelir. Berat kandili, Allah’ın ekstra rahmet, lütuf ve mağfiretiyle tecelli ettiği bir gecedir. Bu gecede kullarına af ve bağışlanma kapılarını ardına kadar açtığı; dua eden müminlerin dualarına icabet ettiği, günahlarını affettiği, yapılan ibadetlere başka zamanlara göre kat kat daha fazla mükâfat verdiği bir gecedir.
Berat gecesi ile ilgili hadis-i şeriflere bakıldığında bu gecesinin sağanak sağanak rahmet ve mağfiretle dolu mübarek bir gece olduğu görülmektedir. Bereketlerle dolu bu gecede dualara icabet edilir. Bu gecenin rahmetinden, mağfiretinden istifade edebilmek için kalbin selim olması, kin, nefret, buğz ve düşmanlıktan arınmak gerekmektedir.
Af ve mağfiret gecesi
Bu gecenin içinde neler gizlendiğini ve hangi sırlarla dolu olduğunu Hazreti Âişe’den (radıyallâhu anhâ) rivayet edilen bir hadis-i şeriften öğreniyoruz: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Allah Teâlâ Şaban ayının 15. gecesi dünya semasına rahmet, mağfiret ve lütuflarıyla tecelli eder. Tecelli eder de koyunlarının çokluğu ile bilinen Kelb kabilesinin koyunlarının kıllarının sayısından daha çok insanı affeder.” (Tirmizî, savm 39; İbn-i Mâce, ikame 191; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/238)
Berat gecesinden Kur’an’da açıkça bahsedilmese de bazı müfessirlere göre Duhan suresinin başındaki şu ayet-i kerimeler bu geceye işaret ediyor:
{حم} {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} {إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} {فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} {أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} {رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ}
1 – Hâ, Mîm. 2 – Açık olan ve gerçeği açıklayan bu kitaba yemin ederim ki;
3 – Biz onu kutlu bir gecede indirdik. Çünkü Biz haktan yüz çevirenleri uyarırız. Müfessirlerin çoğuna göre “bu mübarek gece” Kadir gecesidir. Bazıları ise bu gecenin Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berat gecesi olabileceği üzerinde dururlar.
4-6 – O, öyle bir gecedir ki her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile, o zaman yazılıp belirlenir. Rabbinden bir rahmet olarak hep resuller göndermekteyiz. Muhakkak ki O, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir. (Duhan sûresi, 1-6)
Kur’an’ın Kadir gecesinde indirilmeye başlandığı Kadir suresinde açıkça ifade edilmektedir. Bu konuda kendisine bir soru sorulan Abdullah ibn Abbas, Kur’an’ın iki nüzûlü olduğunu, birisinin levh-i mahfuzdan dünya semasına, diğerinin ise Allah Resûlü’ne indirilmesi şeklinde olduğunu söyler. Ona göre Kur’an Berat gecesi levh-i mahfuzdan dünyaya en yakın semaya topluca indirilmiş ve Kadir gecesinde de Peygamber Efendimiz’e parça parça indirilmeye başlanmıştır.
Hz. Ali efendimizin Celcelutiyye isimli kasidesindeki şu beyit Duhan suresinin sağlam sırlar hazinesi olduğunu ifade ediyor:
55- بِقَافٍ وَنُونٍ ثُمَّ حَام۪يمٍ بَعْدَهَا
وَفِي سُورَةِ الدُّخَانِ سِرّاً قَدْ أُحْكِمَتْ
Kâf, Nun sonra Hâ, Mîm ile (bu mukattaa harflerle başlayan surelerin sırları hürmetine) ve aynı zamanda Duhan suresinde muhkem (sağlam) sır hürmetine bu himayeni gerçekleştir Allahım!
Şaban ayı amellerin Allah’a yükseltildiği bir ay..
Üsame b. Zeyd (radıyallâhu anh) bir gün, Allah Resûlü’ne sordu:“Yâ Resûlallah, başka hiçbir ayda, Şaban ayında tuttuğunuz kadar oruç tuttuğunuzu görmedim. Bunun sebebi nedir?”
Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu cevabı verdi:
Şaban, amellerin, âlemlerin Rabbi Allah’a yükseltildiği bir aydır. Amellerim Allah’a yükseltilip arzedilirken ben oruçlu olmayı seviyorum.”(Nesâî, savm 70)
İmam Şafii Hazretleri, beş gecede yapılan dualara icabet edileceğine dair kendilerine bir rivayet ulaştığına dikkat çekerek, bu beş gecenin; Cuma, Ramazan ve Kurban Bayramı geceleri, Recep ayının ilk gecesi ve Şaban ayının ortasındaki gece (Berat gecesi) olduğunu söylemiştir. (Münavî, Feyzü’l-Kadir, 3/454; İbn-i Hacer, Telhisu’l-Habîr, 2/80)
Bu kutlu gecede neler yapılması gerektiğini Hz. Ali efendimizin rivayet ettiği şu hadis-i şeriften öğreniyoruz:
Hazreti Ali’den (radıyallâhu anh) rivayete göre, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Şaban ayının ortasına geldiğiniz zaman, gecesini ibadet ederek gündüzünü de oruç tutarak geçiriniz. Allah o gece güneş batınca dünya semasına rahmet, mağfiret ve lütuflarıyla tecelli eder ve fecir doğana kadar ‘Yok mu benden af isteyen affedeyim; yok mu benden rızık isteyen rızık vereyim; yok mu musibete uğramış olup da derdine derman arayan ona afiyet vereyim. Yok mu şöyle yok mu böyle.’ der.” (İbn-i Mâce, ikame, 191; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/258)
Bu hadis-i şeriften çokça namaz kılarak, dua ve yakarışlarla Rabbimizden af dileyerek, bütün problemlerimizin çözülmesi için dua ederek bu geceyi değerlendirmenin, yarın da oruç tutarak bu bereketten istifade etmenin tavsiye edildiğini görmekteyiz.
Dua ve yakarışlarıyla bir başka olan Bediüzzaman hazretlerinin Berat gecesi ile ilgili dikkat çeken değerlendirmelerini olduğunu görmekteyiz:
“Beraat Gecesi, bütün senenin kutsî bir çekirdeği ve insanlığın kaderinin programı olması açısından, Kadir gecesi gibi mukaddestir. Kadir gecesinde her bir amelin, okunan Kur’an’ın her bir harfinin sevabı otuz bin olduğu gibi, Beraat gecesinde de yirmi bine kadar çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’ân’la, istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”
“Her bir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhûrede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir.” (Bediüzzaman Said Nursi, 14. Şua)
Bu kadar çok affa, mağfirete rağmen bu geceden nasipsiz olanlar da var:
Muaz b. Cebel’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ, Şaban ayının ortasındaki gece, ayrı hususi bir mağfiret ve rahmet tecellisinde bulunur; müşrik ve (kalpleri düşmanlık hissiyle dolu olup Müslüman kardeşine kin ve nefretle davranan) müşâhin kimseler hariç herkesi affeder.” (Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr, 20/108; Evsat, 7/36; İbn-i Mâce, ikame 191)
Ebû Sa’lebe (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ, Şaban ayının ortasındaki gece, ayrı hususi bir mağfiret ve rahmet tecellisinde bulunur: Bu gecede müminleri affeder, kâfirlere mühlet verir, kin ve nefretle hareket edenleri de -bu kötü özelliklerini bırakıncaya kadar- kin ve nefretleriyle baş başa bırakır. (Taberanî, Mu’cemü’l-Kebîr, 22/224; Beyhaki, Sünen-i Suğra, 3/431)
Ramazan’a doğru adım adım yaklaştığımız bu günler aynı zamanda Ramazan ayındaki oruca hazırlanmak için oruç tutulması tavsiye edilen günlerdir. Efendimizin Şaban ayında başka zamanlardan daha fazla oruç tuttuğunu Hz. Aişe annemizden öğreniyoruz:
Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:
“Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Şaban ayında bazen oruca öyle devam ederdi ki, ‘Bu ay hiç yemeyecek.’ derdik. Bazen de öyle oruç tutmadığı zamanlar olurdu ki, ‘Bu ay hiç oruç tutmayacak!’ derdik. Ben, O’nun Ramazan dışında bir ayın tamamını oruçlu geçirdiğini görmedim. Herhangi bir ayda da Şaban ayında tuttuğundan daha fazla oruç tuttuğunu görmedim.” (Buhari, savm 52; Müslim, sıyam 175)
Bu mübarek gecede neler yapılabilir?
Hadis-i şerifte “gecesinde kıyamda olun” tavsiyesine uyarak çokça namaz kılınabilir. Geçmişte kılamadığı namazları olanlar o namazları kaza edebilirler. Tesbih namazı gibi nafile namazlar kılınabilir.. Özellikle korona virüse yakalanmış hastalar için iki rekat hacet namazı kılıp şifa bulmaları hacet duası yapılabilir..
Çevremizde ve bütün dünyada sıkıntı çeken, ihtiyaç içinde kıvranan, muztar, darda kalmış insanlar için, hiç bir suçu olmadığı halde haksız yere hapislerde tutulan masumlar için, anne babaları hapislerde olan hasta yavrular için, bu gecenin hürmetine Allah’tan bütün bu sıkıntıların giderilmesi için dua ve niyazda bulunulabilir.
Bütün okuyucularımın Berat Kandilini tebrik ediyor, elli senelik bir ömür sevabına nail olmalarını Rabbimden niyaz ediyorum..
Değerli dostlar Efendimizin bu gece okunabilecek bazı dualarını sizlere arz etmek istiyorum.
Efendimizin dilinden dualar
Seyyidül istiğfar
اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ بِنِعْمَتِكَ وَأَبُوءُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي إِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ
“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin!Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum; gücüm yettiğince ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde durmaktayım.Yaptığım kötülüklerin ve işlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin, üzerimdeki nimetlerini yüce huzurunda minnetle anıp, itiraf ederim. Aynı şekilde günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü senden başka hiçbir kimse günahları affedip bağışlayamaz.” (Buhârî, De’avât, 2, 15)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَا نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ
Allahım, Efendimiz Hz. Muhammed (sav) ve Onun nebi ve resûl kardeşleri üzerine, mahlûkatın adedince, Zâtının rızası, Arşının ağırlığı ve kelimelerinin mürekkeplerince salât eyle.
Afıyet duası
اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْعَافِيَةَ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ
Allah’ım! Senden dünyada ve ahirette afiyet istiyorum.!
اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ فِي دِينِي وَدُنْيَايَ وَأَهْلِي وَمَالِي
Allah’ım! Dinimde ve dünyamda, ailemde ve malımda Senden afv u afiyet istiyorum.
اللَّهُمَّ عَافِنِي فِي بَدَنِي اللَّهُمَّ عَافِنِي فِي سَمْعِي اللَّهُمَّ عَافِنِي فِي بَصَرِي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ
Bedenime afiyet ver Allah’ım! Kulağıma afiyet ver Allah’ım! Gözüme afiyet ver Allah’ım! Senden başka ilah yok Allah’ım!
Şifa duaları
اَللَّـهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، مُذْهِبَ الْبَأْسِ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شَافِيَ إِلَّا اَنْتَ
شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا
Ey bütün insanların Rabbi, ey acı ve ızdırapları gideren Allah’ım! Bu hastalığa da şifa ver. Şifa veren ancak Sensin; Senden başka Şâfi yoktur. Öyle bir şifa lütfet ki, hastalıktan hiçbir iz bırakmayacak şekilde olsun.
اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبَرَصِ وَالجُنُونِ وَالجُذَامِ وَمِنْ سَيِّئِ الْأَسْقَامِ
Allah’ım! Alaca hastalığı, aklî rahatsızlık, cüzzam illeti gibi marazlardan ve daha bilip bilmediğimiz bütün kötü hastalıkların şerrinden Sana sığınırım.
بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ، فِي الْأَرْضِ، وَلَا فِي السَّمَاءِ، وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Ne yerde, ne gökte adının anılmasıyla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle korunuyorum ki, O Semî’ ve Alîm ’dir.” (Ebu Davud, 5088)
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ وَالْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَالْجُبْنِ وَالْبُخْلِ وَضَلْعِ الدَّيْنِ وَغَلَبَةِ الرِّجَالِ
Efendimiz sabah akşam 3 defa “Allahım, üzüntüden, tasadan, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borcun altında iki büklüm olup ezilmekten ve insanların galebe ve tasallutundan Sana sığınırım.” diye dua ederdi.
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * نِعْمَ المَوْلَى وَنِعْمَ النَّصيرُ﴾
وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ
“Allah bize kâfîdir. O ne güzel vekildir!” “(O) ne güzel mevlâ ve ne güzel yardım edicidir!” Güç ve kuvvet, ancak yüce ve azîm olan Allah’ındır.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ النَّارِ وَفِتْنَةِ النَّارِ وَعَذَابِ الْقَبْرِ وَشَرِّ فِتْنَةِ الْغِنَى وَشَرِّ فِتْنَةِ الْفَقْرِ وَمِنْ شَرِّ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ *
Allahım, ateşin azabından, ateşin fitnesinden, kabir azabından, zenginliğin şerrinden, fakirlik fitnesinin şerrinden ve Mesih-i Deccal’ın fitnesinin şerrinden Sana sığınırız.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنَ الْقَسْوَةِ وَالْغَفْلَةِ وَالْعَيْلَةِ وَالذِّلَّةِ وَالْمَسْكَنَةِ وَنَعُوذُ بِكَ مِنَ الْفَقْرِ وَالْكُفْرِ وَالْفُسُوقِ وَالشِّقَاقِ وَالسُّمْعَةِ وَالرِّيَاءِ وَنَعُوذُ بِكَ مِنَ الصَّمَمِ وَالْبَكَمِ وَالْجُنُونِ وَالْجُذَامِ وَسَيِّئِ الْأَسْقَامِ
Allahım, kalb katılığından, gafletten, fakirlikten, zilletten ve miskinlikten Sana sığınırız. Fakirlikten, küfürden, fısktan, muhalefet edip düşmanlık çıkarmaktan, başkaları duysun ve görsün diye bir şey yapmaktan Sana sığınırız. Sağırlıktan, dilsizlikten, delilikten, cüzzamdan ve kötü hastalıklardan Sana sığınırız.
اَللّٰهُمَّ إِنِّاَ نَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِنَا وَقِلَّةَ حِيلَتِنَا وَهَوَانِناَ عَلَى النَّاسِ
اَللّٰهُمَّ اٰتِ اَنْفُسَنَا تَقْوَاهَا وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلٰيهَا
Allahım, gücümüzün zayıflığını, çaremizin azlığını ve insanlarca önemsenmeyişimizi Sana şikâyet ediyoruz. Allahım, nefislerimize takvâ bahşeyle ve nefislerimizi günahlardan temizle; Sen (onu) temizleyenlerin en hayırlısısın; Sen, onun velîsi ve mevlâsısın.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ زَوَالِ نِعْمَتِكَ وَتَحَوُّلِ عَافِيَتِكَ وَفَجْأَةِ نِقْمَتِكَ وَجَمِيعِ سَخَطِكَ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ
Allahım, nimetinin zevalinden, afiyetinin değişmesinden, azabının ansızın gelip-çatmasından ve gazabına sebeb olacak şeylerden Sana sığınırız, ey Rahmân, ey Rahîm, ey Celâl ve İkram Sahibi; yâ Hayy, yâ Kayyûm.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَغَلَبَةِ الْعَدُوِّ وَشَمَاتَةِ الْعِبَادِ *
Allahım, borca batmaktan, düşmanın galebesinden ve kulların, başımıza gelenlerden dolayı sevinmesinden Sana sığınırız.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ وَالْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَالْجُبْنِ وَالْبُخْلِ وَضَلْعِ الدَّيْنِ وَغَلَبَةِ الرِّجَالِ
Allahım, üzüntüden, tasadan, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borcun altında iki büklüm olup ezilmekten ve insanların galebe ve tasallutundan Sana sığınırız.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ قُلُوباً أَوَّاهَةً مُخْبِتَةً مُنِيبَةً فِي سَبِيلِكَ *
Allahım, Senden âh u efgân edip Sana dua dua yalvaran, Sana karşı saygı ile dopdolu olan ve Senin yoluna yönelen kalbler diliyoruz.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالْفَوْزَ بِالْجَنَّةِ وَالنَّجَاةَ مِنَ النَّارِ
Allahım, Senden, rahmetini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, her türlü günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, Cennet’le serfiraz olmayı ve Cehennem’den kurtuluş dileriz.
اَللّٰهُمَّ أَصْلِحْ لَناَ دِينَناَ الَّذِي هُوَ عِصْمَةُ أَمْرِناَ وَأَصْلِحْ لَناَ دُنْيَاناَ الَّتِي فِيهَا مَعَاشُناَ وأَصْلِحْ لَناَ اٰخِرَتَناَ الَّتِي فِيهَا مَعَادُناَ وَاجْعَلِ الْحَيَاةَ زِيَادَةً لَناَ فِي كُلِّ خَيْرٍ وَاجْعَلِ الْمَوْتَ رَاحَةً لَناَ مِنْ كُلِّ شَرٍّ
Allahım, her işimin esası olması itibariyle dinimi ıslah et, içinde geçimim olan dünyayı ıslah buyur, döneceğim yer olan ahiretimi de ıslah et, hayatı, her türlü hayırları artırmama vesile kıl, ölümü de her türlü şerden kurtulup rahata ermeme vesile yap.
اَللّٰهُمَّ أَحْيِناَ مَا كَانَتِ الْحَيَاةُ خَـيْـراً لَناَ وَتَوَفَّناَ إِذَا كَانَتِ الْوَفَاةُ خَيْراً لَناَ
Allahım, Yaşamamız hayırlı olduğu müddetçe bizi yaşat, vefatımız hayırlı olduğunda da bizi vefat ettir.
اَللّٰهُمَّ أَلْهِمْناَ رُشْدَناَ وَأَعِذْناَ مِنْ شَرِّ أنْفُسِناَ *
Allahım, bize, kendimizi bulmayı ilham et. Bizi nefislerimizin şerrinden koru.
اَللّٰهُمَّ إِنـَّا نَسْأَلُكَ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَتَرْكَ الْمُنْكَرَاتِ وَحُبَّ الْمَسَاكِينِ وَأَنْ تَغْفِرَ لَناَ وَتَرْحَمَناَ وَإِذَا أَرَدْتَ فِتْنَةَ النَّاسِ فَتَوَفَّناَ غَيْرَ مَفْتُونٍ *
Allahım, Senden, hayırlı işler yapmayı, kötülükleri terk etmeyi ve fakirleri sevmeyi, bizi bağışlamanı, bize merhamet etmeni ve insanların fitnesini murad buyurduğunda, fitnelere dûçâr olmadan bizi vefat ettirmeni dileriz.
وَنَسْأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ وَحُبَّ عَمَلٍ يُقَرِّبُناَ إِلَى حُبّـِكَ
Resûlullah (sas), Davud (as)’ın: “Allahım! Senden, Senin sevmeni, Senin sevdiklerinin sevgisini ve beni Senin sevgine yaklaştıracak amelin sevgisini dilerim.” şeklinde dua ettiğini bildirmiştir[1]:
اَللّـهُـمَّ مَتّـِعْناَ بِأَسَمْاَعِـناَ وَأَبْصَارِناَ وَاجْعَلْهُمَا الْوَارِثَ مِنّـاَ وَانْصُرْناَ عَلَى مَنْ ظَلَمَناَ وَخُذْ مِنْهُ بِثَأْرِناَ
Allahım, gözümüzden ve kulağımızdan bizi yararlandır ve (ölünceye kadar) onları sıhhat ü afiyette kıl. Bize zulmedenlere karşı yardım ihsan eyle ve bize zulmedenden intikamımızı al.
اَللّٰهُمَّ إِنّاَ نَسْأَلُكَ فَوَاتِحَ الْخَيْرِ وَخَوَاتِمَهُ وَجَوَامِعَهُ وَأَوَّلَهُ وَاٰخِرَهُ وَظَاهِرَهُ وَبَاطِنَهُ وَالدَّرَجَاتِ الْعُلَى مِنَ الْجَنَّةِ اٰمِينَ
Allahım, Senden, hayrın başını ve sonunu, en kapsamlı olanlarını, evvelini ve âhirini, açığını ve gizlisini ve Cennet’te en yüksek dereceleri dileriz. Âmin.
اَللّٰهُمَّ نَجِّناَ مِنَ النَّارِ وَنَسْأَلُكَ مَغْفِرَةً بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْمَنْزِلَ الصَّالِحَ اٰمِينَ
Allahım, Cehennem ateşinden beni koru. Senden, gece-gündüz mağfiret ve sâlih bir menzil istiyorum, Âmin.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ جَهْدِ الْبَلَاءِ وَدَرْكِ الشَّقَاءِ وَسُوءِ الْقَضَاءِ وَشَمَاتَةِ الْأَعْدَاءِ *
Allahım, aile efradının çokluğundan ötürü fakirliğe düşmekten, şekavetin gelip çatmasından, takdirin kötüsünden ve düşmanların başıma gelen şeylere sevinmesinden Sana sığınırız.
اَللّٰهُمَّ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ *
اَللّٰهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قُلُوبَناَ عَلَى دِينِكَ *
Allahım, ey kalbleri evirip çeviren, kalblerimizi taatine doğru çevir.
Ey kalbleri evirip çeviren Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَارْضَ عَنَّا وَتَقَبَّلْ مِنَّا وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ وَأَصْلِحْ لَنَا شَأْنَنَا كُلَّهُ *
Allahım, bizi bağışla, bize merhamet et, bizden razı ol, bizden kabul buyur, bizi Cennetine koy, Cehennem’den koru ve her halimizi, her işimizi ıslah eyle.
اَللّٰهُمَّ زِدْنَا وَلَا تَنْقُصْنَا وَأَكْرِمْنَا وَلَا تُهِنَّا وَأَعْطِنَا وَلَا تَحْرُمْنَا وَاٰثِرْنَا وَلَا تُؤْثِرْ عَلَيْنَا وَأَرْضِنَا وَارْضَ عَنَّا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
Allahım, (nimetlerini) artır, eksiltme; bizi yücelt, hor hakir etme; bize lütuflarda bulun, mahrum eyleme; bizi tercih et, başkalarını bize tercih etme; bizi razı et ve bizden razı ol ey merhametlilerin en merhametlisi.
اَللّٰهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ *
Allahım, Seni zikir, Sana şükür ve güzelce ibadet etmemiz için bize yardım et.
اَللّٰهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي الْأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الْاٰخِرَةِ Allahım, bize, bütün işlerimizin sonunu, akibetini hayırlı kıl. Dünyada rezil olmaktan ve ahiret azabından bizi koru.
اَللّٰهُمَّ اقْسِمْ لَنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ وَمِنْ طَاعَتِكَ مَا تُبَلِّغُنَا بِهِ جَنَّتَكَ وَمِنَ الْيَقِينِ مَا تُهَوِّنُ بِهِ عَلَيْنَا مَصَائِبَ الدُّنْيَا وَمَتِّعْنَا بِأَسْمَاعِنَا وَأَبْصَارِنَا وَقُوَّتِنَا مَا أَحْيَيْتَنَا وَاجْعَلْهُ الْوَارِثَ مِنَّا وَاجْعَلْ ثَأْرَنَا عَلَى مَنْ ظَلَمَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى مَنْ عَادَانَا وَلَا تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا وَلَا تَجْعَلِ الدُّنْيَا أَكْبَرَ هَمِّنَا وَلَا مَبْلَغَ عِلْمِنَا وَلَا تُسَلِّطْ عَلَيْنَا مَنْ لَا يَرْحَمُنَا *
İbn Ömer diyor ki: Resulullah (sas)’in ashâbı için:
“Allahım, bizimle Sana isyanın arasına girecek ölçüde Senden korkmayı, bizi Cennetine ulaştıracak derecede Sana itaati ve dünya musibetlerini önemsetmeyecek miktarda yakîn ihsan et. (Allahım,) Bizi yaşattığın sürece kulaklarımızdan, gözlerimizden ve kuvvetimizden yararlandır,..
…Ve onları (ölünceye kadar) sıhhat ü afiyette kıl. İntikamımızı bize zulmedenlerin üzerine sal ve bize düşmanlık edenlere karşı bizi muzaffer eyle. Bizleri dinimizle alâkalı musibetlere maruz bırakma, dünyayı en büyük gayemiz, düşüncemiz ve ilmimizin varıp dayandığı son nokta yapma ve bize merhamet etmeyecekleri üzerimize musallat etme.” duasını okumadan bir meclisten kalktığı pek az olurdu: [2]
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالْفَوْزَ بِالْجَنَّةِ وَالنَّجَاةَ مِنَ النَّارِ *
Allahım, Senden, rahmetini celbeden şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, her türlü günahtan selâmette olmayı, her türlü iyiliğe nâil olmayı, Cennet’i elde etmeyi ve Cehennem’den kurtulmayı dileriz.
اَللّٰهُمَّ لَا تَدَعْ لنَا ذَنْباً إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا دَيْنًا إِلَّا قَضَيْتَهُ وَلَا حَاجَةً مِنْ حَوَائِجِ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ هِيَ لَكَ رِضاً إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ *
Allahım, üzerimizde, bağışlamadığın günah, gidermediğin gam ve tasa, ödemediğin borç, rızana uygun dünya ve ahiret ihtiyaçlarından yerine getirmediğin bir ihtiyaç bırakma ey merhametlilerin en merhametlisi.
اَللّٰهُمَّ اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ *
Hz. Enes (ra) diyor ki: Peygamberimiz (sas) en çok şu duâyı ederdi:
“Allahım, bize dünyada ve ahirette iyilik ver ve Cehennem azabından bizi koru.”[3] Bu duâ Kur’an-ı Kerim tarafından da övülmüş ve bu duayı okuyanların büyük bir kazanç elde edecekleri bildirilmiştir.(Bakara,2,202)
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنْتَ الْمُسْتَعَانُ وَعَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَلَاحَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بـِاللّٰهِ *
Ebu Ümame diyor ki: Peygamberimiz (sas)’in yanında idik.
“Birçok dua ettin, onları ezberleyemedik. Birçok dua daha ettin, onları da ezberleyemedik.” dedik. “Bunların hepsini içine alacak bir dua öğreteyim.” dedi ve şu duayı okudu:
“Allahım, nebîn Hz. Muhammed (sav)’in Senden istediği her hayrı Senden istiyor, yine nebîn Hz. Muhammed (sav)’in Sana sığındığı her şerden de Sana sığınıyoruz. Her hususta yardım adına dayanılan Sen ve mesajını başkalarına ulaştıran Sensin. Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır.”[4]
[1] .Tirmizi, Daavât 73.
[2] .Tirmizi, Daavât 80.
[3] .Buhari, Edebü’l-Müfred, 295.
[4] .Tirmizi, Daavât 89.
Hizmetten | Hüseyin Yağmur
CANLI YAYINIMIZ BAŞLADI…
Ramazanın habercisi , kaderlerin yazıldığı , insanlığın beraat ettiği ve hikmetleri saymakla bitmeyen bir gece Beraat Kandili. Değerlendirilmesi gereken önemli gecelerin de başında geliyor.
Öyle ki Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin gecenin öneminden şu sözlerle bahsediyor: “Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. “(Şualar)
Hizmetten YouTube ve MC EU TV kanalları olarak BU AKŞAM Berat Kandili Özel CANLI yayını ile huzurlarınızda olacağız.
Barış Cem Kaya moderatörlüğünde gerçekleştireceğimiz programımızın konuğu İlahiyatçı Adem Kalaç olacak. Kalaç, Berat gecesinin önemini ve nasıl değerlendirmemiz gerektiğini anlatacak.
Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başlayacak programımız sizler için özel hazırladığımız kliplerle devam edecek. Gecenin sonunda İlahiyatçı Muhammed Aydoğmuş Hocamız dua edecek.
27 Mart 2021 Cumartesi(BU AKŞAM) sizleri Hizmetten You Tube ve MC EU TV ekranlarına bekliyoruz.
27 Mart 2021 Cumartesi
19.30 Berlin
21.30 İstanbul
13.30 Newyork
20.30 Maputo
Yer: Hizmetten YouTube Kanalı ve MC EU TV