Yıllar var ki, toplum olarak pek çok garip oluşumun hem “fâsit” hem de “sâlih” dairelerini birden yaşıyoruz. Bir yandan geçmişteki inkırazlara rahmet okutturacak kadar büyük çöküşlerin en ürperticileriyle künde künde üstüne devriliyor ve millî, ahlâkî, ruhî temellerimizi, mânâ köklerimizi kendi ellerimizle tahrip ederek bir yerlere varacağımızı sanıyor; diğer yandan da, değişik şafak emâreleri aydınlığında ve ümitlerimizin ufkunda her şeyi bir sabah neşvesi, bir bahar canlılığı içinde duyuyor ve iç içe zıtları beraber yaşıyoruz.
Evet, günümüzün baş döndürücü teknolojisi ve onun vadettiği lüks ve müreffeh hayata koşan çağımız, sadece geçmişten tevârüs ettiğimiz değerleri devirmekle kalmadı; kararlı bir tahrip duygusu -buna sosyal hezeyan demek daha uygun olur zannediyorum- ve vefasızlık hissiyle şanlı mâzimizden bize intikal eden topyekûn inanç sistemimize, an’ane ve geleneklerimize, millî ve dinî dinamiklerimize karşı da apaçık bir savaş ilan etti; etti ve millet ruhunu hem Allah’ından, hem Peygamberinden hem de tarihinden kopararak, ona ne hicranlı, ne hicranlı yıllar yaşattılar. Bu arada pek çok toy düşünce yeni bir kimlik hummasıyla hezeyandan hezeyana koşadursun, bir hayli kimse de bir hiç uğruna harâb olup türâb olup gitti. Bu dönemde her gün yeni bir kıble arayışı, her sabah yeni bir mihraba yöneliş âdeta milletimizin kaderi oldu.. kitleler, tabular arası gel-gitlerin şaşkını, bir oraya bir buraya koşarak ömürlerini hiçler arkasında tüketti ve aylar, yıllar heder olup hiçliğe döküldü. Bu arada ailenin geleneksel o mukaddes hazîresi, hem de bir fantezi uğruna paramparça edilerek hânelerimiz âdeta zıtlıkların çarpıştığı bir arenaya dönüştürüldü. O kuş yuvalarından daha yumuşak, daha sıcak evlerimiz, gelinip konulan, konulup göçülen han ve otel odalarına döndü. Bu talihsiz barınaklarda yaşadığını vehmedenlerse, hep gerçek ve kalıcı saadete hasret, muvakkat zevk u safânın hazlarıyla coştu ve ömürlerini cismâniyetin dar mahbesinde geçiren bedenzedeler gibi yaşadılar.. iradeleri dermansız, gönülleri inançsız, ruhları aç, ufukları karanlık, ümitleri de sarsık olarak…
İlim ve teknoloji adına çağa damgasını vuran milletlerden alınması gerekli olanı alacaklarına Çin’in-Maçin’in levsiyatına talip olanlar, kendi ahlâkî değerlerini ayaklar altına aldı ve varlık içinde yokluğun dilenciliğiyle her kapıda ayrı bir tese’ül örneği sergilediler; sergiledi ve kara bahtlarının öldüren girdapları içinde ruhsuz emellerinin esiri olup gittiler. Hem de, yakın bir gelecekte bir baştan bir başa dünyaya hükmedeceklerini, yıldızlar arası seyahat acenteleri kuracaklarını, varlığın esrarını çözeceklerini, adı konmamış keşiflerle insanın ömrünü uzatacaklarını; hatta ölüme çare bulacaklarını, ihtiraslarının acılarını aşıp tam doygunluğa ereceklerini, yaşadıkları hayatın bugünkü zevk u safâsına yeni derinlikler kazandıracaklarını hayal ettikleri bir dönemde… Bugün, gözleri hâlâ bu yalancı hülyaların büyüsüyle meshûr dünya kadar insan var; dünya kadar insan var ki, gözlerini hakikat güneşine kapayıp vehimlerinde yaktıkları mum ışığıyla hayatı götürmeye çalışmaktalar. Ama, ne hayat vehme ve hayale bina edilecek kadar basit, ne de insanı bekleyen bu upuzun yolculuk bir yalancı mumla geçiştirilecek kadar önemsizdir. Bir yakın gelecekte kim bilir hangi bilinmedik sâikle ümitlerinin bağı bütün bütün çözülünce, topyekûn beklentiler, ipi kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılacak, sağlı-sollu bütün güzergâh beklenmedik şeylerin işgaline uğrayacak, uzaklar yakın, yakınlar uzak olacak, rüyalar yıkılacak, bütün vehimler ve hayaller enkaz altında kalacak, işte o zaman ne o iddialı buluşların, ne tumturaklı felsefelerin ne de o tül pembe ümitlerin hiçbiri kalmayacak; hatta bugün müzelerde, antik çağlara ait teşhir edilegelen eşya değerinde bir hatıra kıymetiyle dahi kalmayacak.
Bilmem ki, varlık-yokluk arası yapayalnız kalmış ve varlığın hiçbir yanından inşirah verici hiçbir cevap alamayan bu bahtsızlara ve bunca yolun, hep mevcudiyetine yürüdüğü bir kavşakta gurbete, hicrana takılıp kalanlara acısak mı, azarlasak mı, yoksa oturup onların hâllerine ağlasak mı..?
Sisin, dumanın gönüllerine oturduğu, çeşit çeşit tersliklerin iradelerini felç ettiği ve ölüm girdapları etrafında dönüp durmayı hayata yürüme zanneden bu bahtsızlara mukabil aynı arenada bir de, gönül gözleri ötelerin temâşâsında, duyguları Hakk’a yönelişin heyecanıyla köpük köpük, elleri sînelerinin bütün zenginlikleriyle Allah’a açılmış ve yağmur yüklü bulutlar gibi kendilerini salmak için esinti intizarına dalmış ruhlar var.. gönüllerindeki iffet duygusu çehrelerinin her çizgisinde nümâyân; insana saygı ve hürriyet hissi davranışlarının en belirgin rengi; üslûpları ve ifadeleri her gönülde sonsuzluk duygusu uyaracak kadar sihirli; tavırları, Hak’la irtibatlarını aksettiren harfsiz, kelimesiz birer beyan; beşerî münasebetleri sımsıcak ve ruhânîlerinki kadar içten; evleri, mektepleri, kışlaları âdeta birer mâbed, mâbedleri de o derinlerden derin ledünnîlikleriyle Cennet kevserleri sunan mukaddes birer sebil intizara dalmış ruhlar…
İşte bunlar, ellerinde kâseler, temiz vicdanların kendilerine yönelmelerini bir fırsat aralığı gibi bekleme heyecanı içinde; karşılık, destek ve tesir intizarına girmeden bulutlar gibi herkesin başından dolaşarak; yağmur olup her tarafa akarak; toprak gibi şak şak olup filizlere bağırlarını açarak, yerinde başlar üstünde, yerinde ayaklar altında, kendi adlarına yaşamayı unutup hep yaşatma sevdasıyla oturur-kalkar ve her yana diriliş üfler dolaşırlar. Evet, bunların yontup şekillendirecekleri dünya ve gelecek nesillere emanet edecekleri tarihî miras, hem bu milletin hem de yarınki kuşakların yüzlerini güldürecektir. Aşk u şevkimizi yeni bir dirilişle ebedileştirecek ve geleceği imar etme adına iradelerimize fer verecek böyle bir “oluşum”, fevvâreler gibi coşan aşkın, Cennet zevkleriyle at başı hâle gelmiş ibadet neşvesinin ve varlığımızı ebedilik şarkılarıyla seslendirecek olan azmin, ümidin, imanın bir son meyvesi, ebede yürümenin de rampası ve rıhtımı olacaktır.
Hâsılı, şimdilerde bir yandan üzerimize sürekli ışıklar yağarken, diğer yandan da hep pis kokulu dumanlar yükseliyor. Neylersiniz, şimdiye kadar hükm-ü kazâ sürekli böyle cereyan ettiği gibi -dileriz uzun sürmesin- bundan sonra da hep böyle devam edeceğe benzer.
“Her şey akar; su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş büyük-küçük kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!” (N. Fazıl)
Sızıntı, Haziran 1998, Cilt 20, Sayı 233
M.Fethullah Gülen
PEYGAMBERİMİZİN KUR’ÂN OKUYUŞU
Efendimizin sesi ve sedası çok güzeldi. O, bülbülleri hayran bırakan sesiyle Kur’ân okumaya başlarken, “Kur’ân okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”1 emrince ‘euzü besmele’ çekerdi.
Kur’ân’ı ‘tecvid’ kurallarına göre tane tane, ‘tertil’ ile yani intizamlı, açık seçik ve hakkını vererek okurdu. Mübarek dudaklarından Rahman’ın ayetleri süzüldüğünde, O’nu ancak ev ahalisi duyabilirdi. Sesini başkalarını rahatsız edecek şekilde dışarıdakilere duyurmazdı. Kur’ân’ı bazen sesli, bazen de sessiz okurdu. İnşirah verici ve etkileyici bir okuyuşa sahipti. Onu dinleyenlerin içini vecd kaplar, kendilerini başka bir âlemde hissederlerdi. Kalplerinde ilahi bir aşk hissi oluşurdu.
Kur’ân-ı Kerim’i ayetlerin sonunda durarak okurdu. Mesela Fatiha’yı okurken: “El-Hamdü lillahi Rabbi’l-âlemin” der ve durur; “er-Rahman’ir-Rahim” der ve durur; “Maliki yevm’id-din” şeklinde dura dura okurdu.2 (Geçiş yapmakta da mahzur yoktur.) Allah Resulü med (uzatma) harfi olan yerleri de uzatarak okurdu. Mesela “er-Rahmaan” daki “mim” harfini uzatır ve “er-Rahiim” derken de “ha” harfini uzatırdı.3 Efendimiz Kur’ân’la öyle haşir neşirdi ki, onu ayakta, oturarak, yaslanarak, yan yatarak4, abdestliyken ve abdestsizken (ezbere okuduğu zamanlarda) okurdu. Onu Kur’ân okumaktan cünüplük dışında hiçbir şey alıkoymazdı.5 Abdullah ibnu Muğaffel’in “Allah Resulünü devenin üstünde Fetih sûresini okurken gördüm.”6 ifadesi ise onun hayatının her anında (günümüz ifadesiyle arabada, evde, uçakta) devamlı Kur’ân’la haşir neşir olduğunu göstermektedir.
Müşriklerin Kur’an Hayranlığı
Allah Resulü aleyhisselatü vesselam gece namazlarında sesli olarak bol bol Kur’ân okurlardı. Öyle ki bu okuyuşu bazen şafak atıncaya kadar sürerdi. Mekkeli müşrikler her ne kadar onun peygamberliğini inkâr etseler de, güzel sesinden ve Kur’ân‘ın cezbesinden
kendilerini alamazlardı. Bir gece, Mekke’nin ileri gelen müşriklerinden Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve Ahnes birbirlerinden haberleri olmaksızın evlerinden çıktılar. Allah Resulü’nün Kur’ân okuyuşunu dinlemek istiyorlardı. Fakat bunu yaparken de kimseye görünmek istemiyorlardı. Gidip Efendimiz’ in evinin yakınlarında bir yere oturdular. Her biri, diğerinin orada bulunduğunu bilmiyordu. O sırada Peygamber Efendimiz de evinde namaz kılmaktaydı. Şafak atıncaya kadar onu dinlediler. Sonra oradan ayrıldılar. Yolda karşılaşınca birbirlerini ayıpladılar ve:
“Artık bir daha buraya gelip Kur’ân dinlemeyelim. Eğer aramızdaki bazı beyinsizler bizi görecek olurlarsa kalplerine şüphe düşer.” dediler. Sonrada oradan ayrıldılar. Ertesi gece yine hepsi aynı yere gelip Peygamber Efendimiz’in evinin yakınında bir yerde durdular ve Kur’ân-ı Kerim’i dinlemeye başladılar. Hepsi de: “Nasıl olsa dün sözleştik.
Bugün gelmezler.” diye düşünüyordu. Şafak ağarıncaya kadar orada birbirlerinden habersiz durdular. Tam evlerine gitmek için ayrılmışlardı ki yolda yine karşılaştılar ve aynı davranışları tekrarlamamak üzere birbirlerine yeniden söz verdiler ve oradan uzaklaştılar. Üçüncü gece yine herkes aynı yere geldi. Peygamber Efendimiz’i şafak ağarıncaya kadar dinleyip oradan ayrıldıklarında yine karşılaşınca:
“Tekrar Muhammed’in evinin yanına gelip Kur’ân dinlememek üzere birbirimize yemin etmeden buradan ayrılmayalım.” diyerek yeminleştiler ve oradan ayrıldılar.7
Mithat Tayyar | Hizmetten
Dipnotlar:
- Nahl, 16/98
- Peygamberimiz’in Şemaili, Ali Yardım s. 383-384
- Zadu’l-Mead, İbni Kayyım, c.2 s. 543
- “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzere yatarken Allah’ı anarlar.”(Al-i İm-
ran, 191) Ayetince hareket ederdi, ahlakı Kur’ândı.
- Zad’ul-Mead, İbni Kayyım, c2 s.544
- Buhari, Fezailü’l Kur’ân 55; Ebu Davut, Salât 355; Müslim, Müsafirin 237
- İbn Hişam, Siretü’n-Nebeviyye,1/315-316;ibn Kesir, tefsir,5/81; Son Peygamber
Hz. Muhammed, Muhammed Ebu Zehra, c2 s. 138
Enes Kanter, Charlotte Hornets’i deplasmanda 109-92 yendikleri maçta sergilediği olağanüstü performansla, Boston Celtics tarihine geçti. Yıldız oyuncu karşılaşmaya damgasını vurdu.
Boston Celtics, yılbaşı gecesinde deplasmanda oynadığı Charlotte Hornets’i mağlup ederken, Enes Kanter harika bir performans sergiledi. 2019 yılının son saatlerinde oynanan karşılaşmada, yıldız basketbolcu 23 dakikada, 13 sayı, 14 ribaunt, 6 blok, 2 asistle double-double yaptı. Kanter, Celtics tarihinde bu istatistikleri yakalayan ilk oyuncu oldu.
4.çeyrekte maç ortadayken, Enes Kanter’in önce savunma ribaundunu alıp, sonrasında rakip potada, 29 saniye içinde iki hücum ribaundu daha alıp buradan 4 sayı bulmasıyla fark bir anda 11 sayıya çıktı. Enes Kanter, maçta 6 blok ile kendisine ait kariyer rekorunu kırarken, rakip oyunculara potayı göstermedi. Enes Kanter, şu anda NBA’de en iyi ribaund alan 5 oyuncu arasında gösterilirken, aldığı süre içindeki istatistiklere göre ise bu alanda zirvede yer alıyor
Maçın en iyi verimlilik puanınıda (+15) elde eden Enes Kanter, maçın oyuncusu seçilirken, bu sezon 4.kez Tommy Awards ödülünü kazandı.
Enes Kanter wins the @dunkindonuts Tommy Award to close out the decade pic.twitter.com/4AyMBRqVne
— Celtics on NBC Sports Boston (@NBCSCeltics) December 31, 2019
ENES KANTER, ‘MVP’ ÖDÜLÜNÜ İSTEDİ
Maç röportajında spiker Enes Kanter’e, kenardan gelerek ortaya koyduğu nefis oyun ve 6 blokluk kariyer rekorunu sorduktan sonra mütevazi cevap istemediğini söyleyince, başarılı sporcu yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ‘Bana MVP ödülünü ver bebeğim’ şakasıyla sözlerine başladı. Kenardan gelmenin kendisi için sıkıntı olmadığını, önemli olanın takımın kazanması olduğunu ve bunun kendisini fazlasıyla mutlu ettiğini söyleyen Enes Kanter, yeni yılda çok daha etkili bir savunma ve oyun ortaya koyacağım diyerek sözlerini tamamladı.
A career-high 6 blks for @EnesKanter tonight: "New Year, New me baby" pic.twitter.com/QFxwkQpiOo
— Celtics on NBC Sports Boston (@NBCSCeltics) December 31, 2019
NBA VE ARKADAŞLARI ÖVGÜ YAĞDIRDI
Takımın lider oyuncusu Kemba Walker; “Ne zaman oyuna girse, takıma çok büyük bir enerji ve sertlik getiriyor. Çok deneyimli, sıra dışı bir lider. Bize her zaman şunu söyler: ‘Eğer ben pota altındaysam, pozisyonu bulunca hiç çekinmeden şutunuzu atın, girmese bile merak etmeyin, ben oradayım ve o hücum ribaundunu alırım.’ Bu, bana ve şut atmayı çok seven arkadaşlarıma inanılmaz bir güven veriyor.
Maç sonrasında açıklamalarda bulunan takım arkadaşı Gordon Hayward, “Enes Kanter, bu maçta harika bir savunma yaptı, âdeta bir ‘dur levhası’ gibiydi ve kimse onu geçemedi, umarım bizim için bir dur işareti olmaya devam eder, Ona ihtiyacımız var” dedi.
Jayson Tatum’da Twitter hesabından, NBA’nin resmi sitesinde yayınlanan Enes Kanter hakkındaki, övgü dolu yazıyı paylaştı.
His teammates were calling him “Stop Sign” Tuesday night. He was calling himself “MVP.”
We’ll just call him the most underrated signing of the offseason. https://t.co/BSdhk15H1e
— Boston Celtics (@celtics) January 1, 2020
ALL-STAR OYLAMASI DEVAM EDİYOR
NBA’nin en büyük görsel şöleni All-Star için hazırlıklar devam ediyor. 26 Aralıkta başlayan All-Star oylaması, 20 Ocak tarihinde sona erecek. Basketbolseverler, NBA App, NBA.com ve Google üzerinden günlük üç oy kullanabilecekler.
2019’un son gününde oynanan maçlardan sonra NBA’de Doğu ve Batı Konferanslarında oluşan sıralama şu şekilde oldu.


Eğer insanoğlu yeryüzünde Allah’ın halifesi, bütün yaratılanlar arasında Hakk’ın gözdesi, topyekün varlığın özü, usâresi ve Yüce Yaratıcı’nın en parlak aynası ise -ki bunun böyle olduğunda şüphe yoktur- onu bu âleme gönderen Zât, kâinatların ruhundaki esrarı keşfetme, dünyanın bağrındaki gizli kuvvet, kudret ve potansiyel imkânları ortaya çıkarma; her şeyi yerli yerinde kullanarak kendisinin ilim, irade, kudret.. gibi sıfatlarına şuurlu bir temsilcisi olma hak, salâhiyet ve kabiliyetini verecektir ki, o, varlığa müdahale ederken ve hilâfet vazifesini yerine getirirken aşamayacağı herhangi bir engelle karşılaşmasın, eşya ile münasebetlerinde çelişkiler yaşamasın, hâdiselerin koridorlarında rahat dolaşabilsin, mâhiyetine dercedilmiş bulunan istidatları inkişâf ettirmede zorlanmasın, ebedlere kadar uzayıp giden arzularını, emellerini gerçekleştirmede beklenmedik mânialara takılmasın.
İnsanoğlunun, bugünkü başarılarıyla ve eserleriyle farklı bir donanım ve imkânlarla dünyaya gönderildiği açıktır. Evet onun, kendisinden kaynaklanan onca münasebetsizliğe rağmen, bugün ulaştığı nokta ve elde ettiği muvaffakiyetlere bakılacak olursa, herhangi bir engele takılmadığı, yaptığı bazı işlerde yanlışlıklara girse de pek çok başarıya imza attığı, iradesinin hakkını yerine getirip varlığı yeniden şekillendirmeye gittiği, dünyayı imar ederek farklı bir konuma getirdiği, bilerek veya bilmeyerek, Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” tebşiriyle anlattığı ve yeni bir vazifeliler kadrosuna işaret buyurduğu semavî ihbarına tam bir ayna olduğu ortadadır.
Gerçi o bazen, meleklerin keşif ve müşahede yoluyla ileri sürdükleri fesat endişesini doğru çıkardığı da olmuştur; ama, böyle kısmî şerlere karşı, onunla gerçekleşen geniş, kalıcı ve Cennet neticeli hayırların sayısı da az değildir. Evet, onun dünyasında nisbî fenalıklara karşı her zaman izafî hayırlar da devam edegelmiştir. İnsanlığın ayları, güneşleri sayılan salih kullar, evliyâ, asfiyâ ve enbiyâ ile, bir kısım kötülüklere, fenalıklara mukabil; hayırlar, güzellikler de her tarafa yayılmış, her yanda yaşanmış ve Allah’ın insana emanet ettiği hilâfet mührünün hakkı, hususiyle de yaratılış gayesinin şuurunda olanlarca kat katıyla edâ edilmiştir. Yaratılış esprisini kavramış bir mü’min, farklı yaratılışıyla mütenâsip farklı düşünce, farklı inanış ve farklı davranış sorumluluğuyla -ki beklenen de odur- bu âleme gönderildiğini anlar ve tavırlarını ona göre ayarlar. Böyle davranması gerektiği insanın zahirî ve batınî donanımından anlaşıldığı gibi, Kur’ân’da onun gerçek kıymetiyle tavırları, davranışları arasındaki münasebetin sık sık vurgulanmasından da anlaşılmaktadır. Yüce Yaratıcı Kur’ân’da: “Ben cinleri ve insanları başka değil, (Beni bilip) Bana kullukta bulunsunlar diye yarattım.” diyerek, insan olarak yaratılışın, hilâfete mazhariyetin, farklı donanımın en önemli gâyesini vurgulamaktadır. Böyle bir ilk hatırlatma, hem önceki nimetlere karşı bir umumî sorumluluk ve teşekkür çağrısı hem de hilâfet vazifesinin temel yörüngesini nazara verme adına önemli bir tembihtir.
En şümullü ifadesiyle kulluk da diyebileceğimiz ubudiyet, varlık ve eşya ile hem-âhenk olmanın, dünya ve içindekilerle uyum içinde bulunmanın, kâinatın sırlı koridorlarında yürürken şuraya-buraya takılmadan yol almanın, sözün özü, otağını tekvinî esaslarla teşriî emirlerin birleşik noktasında kurmuş bulunan insanoğlunun, iç âhengiyle varlık arasındaki dengesini korumanın semavî unvanıdır. Esasen bu âhenk ve bu denge sağlanmadan, insanın insanî değerlere saygı içinde ve onları koruyarak yoluna devam etmesi de mümkün değildir.
İnsan, yaratılış gâyesine uygun hareket ettiği ölçüde varlık ve hâdiselerle olan münasebetlerini korumada da başarılı sayılır. Aksine, yaratılış gâyesine uygun davranmayan ya da kısmen dahi olsa sorumluluklarını aksatan, kendi hedefsizliği ve başıboşluğu yanında, kâinatın dönen dolapları, işleyen çarkları karşısında sürekli müsâdemeler yaşar ve bir mânâda kendi evi, kendi sarayı sayılan bu dünyayı içinde yaşanılmayan bir cehenneme çevirebilir. Daha bugünden bazıları, çok yakın bir gelecekte dünyanın, böyle bir cehenneme çevrileceği endişesiyle tir tir titriyorlar..
Şurası da bir gerçek ki, âdi sebepler plânında varlığın tâbi olduğu cebrî kanunlarla, insanın iradî genel davranışları arasındaki uyumu, ancak ve ancak kâinatları bir meşher, bir kitap gibi hazırlayıp insanoğlunun istifadesine sunan Zât bilir. Böyle bir bilgi kaynağından gelen mesajlar çerçevesinde teşriî emirlere uyum, tekvinî esasların esrarına vâkıf olmanın ve onlarla hem-âhenk bulunmanın da biricik yoludur. Evet insan, ancak bu sayede, bütün varlığın bağlı olduğu kanunlarla müsâdemeden ve boşluklar yaşamadan kurtulur ve kendi evinde, kendi sarayında bulunmanın huzurunu duyar. Aksine, insanın Yaratıcı’sından kopması, O’ndan uzaklaşması onu üst üste kopma-uzaklaşma, varlık ve hâdiselerle müsâdemede bulunma fâsit dairesi (kısır döngü) içine çekecektir ki, böyle birinin iflâh olması mümkün değildir.
İnsanın, Yaratıcı’ya halife olma aktivitesi, O’na inanıp ibadet etmeden eşya ve hâdiselerin esrarına vâkıf olmaya, ondan da tabiata müdahale etmeye kadar fevkalâde geniş bir dairede cereyan eder. Hakikî bir insan bütün bir ömür boyu evvelâ, imanıyla duygu ve düşüncelerini plânlar, değişik ibadet çeşitleriyle ferdî ve içtimaî hayatını düzene sokar, genel muameleleriyle aile ve toplum münasebetlerini dengeler ve arzın derinliklerinden semanın enginliklerine kadar her yerde nev’inin bayrağını dalgalandırarak gerçek bir halife olmanın gereklerini yerine getirip iradesinin hakkını edâ etmeye çalışır; çalışır ve yeryüzünü imar eder, varlıkla insanoğlu arasındaki âhengi korur, arz ve semanın zenginliklerini arkasına alarak, Yaradan’ın emri ve izni dairesinde hayatın rengini, şeklini, şivesini daha bir insanî seviyeye getirmeye gayret eder.
İşte, özünde Allah’a kulluk mânâsını da ihtiva eden gerçek hilâfet budur.! Ve bu aynı zamanda en küçük bir cehdle en büyük bir ihsanın birleşik noktasıdır. İnsanı, kestirmeden böyle bir noktaya ulaştıracak hamlenin adı da ibadettir. Bazılarının zannettiği gibi ibadet sadece bir kısım belirli hareketleri yerine getirmekten ibaret değildir; o şümullü bir kulluk ve kapsamlı bir sorumluluğun unvanıdır.. ve hilâfet namıyla, insan-kâinat-Allah münasebetinin en açık, en net ifadesidir. Eğer ibadet insanoğlunun bütün esaretlerden sıyrılarak Allah’a bağlanma şuurunu kalbe yerleştirmesi, varlığın her parçasında O’na ait güzellikleri, O’na ait nizamları, O’na ait âhenkleri görüp, duyup hissetmenin adı ve unvanı ise -ki öyle olduğunda şüphe yoktur- o herkesle ve her şeyle beraber Hakk’a müteveccih olmanın, her şeyi O’na bağlamanın; bağlayıp her an O’nunla nazarî-amelî irtibatlarını yenilemenin en sıhhatli ve en kestirme yoludur. Şuurla böyle bir yolda yürüyen hiç kimse, kendisinin bir memur, vazifesinin de hilâfet gibi bir pâye ile şereflendirilmenin hakkını edâ etmekten ibaret olduğunda tereddüt etmez; etmez ve şu muvakkat dünya hayatını dolu dolu yaşayıp yaşatmaya; köşe-bucak uğradığı her yere, gayret ve samimiyet mürekkebiyle nâmını yazmaya; elinin ve ününün ulaştığı her noktaya duygularını soluklamaya; zamanın, mekânın her parçasını ona bağladığı düşüncelerini nakşetmek suretiyle bütün dünyaları doldurabilecek bir derinliğe ulaşmaya ve sonsuzu peylemeye yetebilecek bir niyet enginliğiyle yaşamaya çalışacak ve böylece, ebediyetlere namzet olmanın huzuruyla kevn ü mekânları aşan, cennetlere ulaşan en derin ruhânî hazlar içinde dolaşacaktır.
Hele bir de bu insan, tekvinî esaslarda ve teşriî emirlerde, vazife ve sorumluluğu öne çıkararak, yaptığı iş ve hizmetlerin sonuçlarına bağlanmaktan daha çok, onların özünü ve ruhunu takip edebiliyorsa, ne neticelerin umduğu gibi çıkmayışı onu inkisara uğratır ne de kulluk iştiyakından ona bir şey kaybettirir; yaptığı her hizmeti derin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir ve var olmanın en üst kademesi sayılan hakikî mü’minler zirvesine ulaşmanın şükrüyle oturur-kalkar; oturur-kalkar ve asla ye’se düşmez, paniğe kapılmaz ve yol mihnetiyle bıkkınlık yaşamaz.. ye’se düşmek, paniğe kapılmak, bıkkınlık yaşamak bir yana o, nefs-i amelin özündeki o derin lezzetlerle daha bir şahlanarak, Mevlânâ edâsıyla: “Kul oldum, kul oldum, kul oldum/Kullar azat olunca sevinir/Ben ise kul olduğum için şâd ve mesrurum” der, iş ve amelin değerini, ona terettüp eden netice ile değil de, doğrudan doğruya yaptığı vazifenin sıhhati, onun hâlisâne edâ edilmesi ve Hak rızasına muvafık düşmesiyle ölçer ve değerlendirir. Böyle davranarak kulluğunun enginliğini, onu ücretlerle, mükâfatlarla irtibatlandırarak daraltmaz, dünyaya ait sonuçlarla, ilâhî ve uhrevî amelleri dünyevîleştirmez; aksine onu, hep sıfırın sonsuza nispeti içinde mütalâa eder ve ruhunda duyduğu bu ölçüdeki bir nispetin genişlendiriciliğiyle yaşar. Duyguları, düşünceleri ve kalbiyle bu genişliği duyup hisseden biri, Hakk’a kul olmanın rahatlığına erer ve değişik baskılardan kurtulur; kurtulmakla kalmaz, vicdanında ezmeyen, zelil kılmayan bir kapının bendesi bulunduğunu duymakla insanlığını kurtarmış ve gerçek hürriyetini elde etmiş olur. Onun ilk cebrî lütufları değerlendirmesi istikametinde böyle davranması bir vazife, Allah’ın değişik dalga boyundaki lütuflarını devam ettirmesi ise ikinci bir ihsandır.
Eğer insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi ise -potansiyel olarak insanoğlu bu mazhariyetin biricik namzetidir- o, Allah için işleyecek, Allah için başlayacak, Allah için küsecek, Allah için sevecek, O’nun izni dairesinde varlığa müdahale edecek ve ele aldığı her işi O’na niyâbet mülâhazasıyla yerine getirecektir. Dolayısıyla da, ne başarılarıyla gururlanacak, ne yenilgileriyle ümitsizliğe düşecek, ne kabiliyetleriyle övünecek ne de üzerindeki Hak mevhibelerini inkâr edecek; her şeyi O’ndan bilecek ve gördüğü işleri birer istihdam sayarak, her yeni başarısıyla güven yenilemesi mânâsında yeniden bir kere daha Rabb’ine yönelerek itimat ve vefasını haykıracak ve günde birkaç defa Âkifçe ifadesiyle kendi kendine: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, tevfike râm ol…/Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” sözleriyle nefes alıp verecektir. Sürekli gerilimde, her zaman azimli, daima şevk içinde, hep vazife şuuruyla oturup kalkacak ve her zaman hareketlerini, hamlelerini kulluk gâyesine bağladığı için de ne zafer ve başarılarıyla küstahlaşacak, ne de hezimetleriyle inkisarlar yaşayacaktır. Düz yolda yürürken veya yokuş aşağı inerken nasıl bir heyecan ve rahatlık içinde ise, en sarp yokuşlara tırmanırken de aynı azim ve aynı kararlılığı gösterecektir.
Evet o, bir yandan hilâfet vazifesini yerine getirme uğrunda, aklî, kalbî, ruhî, hissî bütün melekelerini harekete geçirerek her türlü tasavvuru aşkın bir performans sergilerken, diğer yandan da, sorumluluğu kapsamına girmeyen neticeler konusunda olabildiğine mütevekkil, teslimiyet içinde, yeni hamleler peşinde, alternatif oluşumlar adına ümitlerle dopdolu ve hep Allah’la irtibat peşindedir.
İşte gerçek mü’min ve tam bir hakikat eri örneği! Bu çizgide niceleri gelip gitmiş ve geçtikleri yerleri cennetlerin koridorları haline getirmiş.. ve niceleri de bu yollarda Hakk’ın vadettiği günlere doğru yürüyorlar. Gelip geçenler de, yollarda onları takip edenler de kendilerine ait özelliklerin kahramanları olarak yaşadılar ve yaşıyorlar. Küçük bir menfezle bile bu imtiyazlıları temâşâ etmek epey zaman alacak.. onlar ve siz müsaade ederseniz; bu konuyu başka bir zamana bırakalım.
Sızıntı, Nisan 1999, Cilt 21, Sayı 243
M.Fethullah Gülen
Başımızda esen haysiyet besteleri: Bacılar | İsmet Macit’in kaleminden
BAŞIMIZDA ESEN HAYSİYET BESTELERİ: BACILAR
“Şimdi saat sensizin ertesi
Yıldız dolmuş gökyüzü ayaydın
Avutulmuş çocuklar çoktan sustu
Bir ben kaldım bir ben kaldım
Tenhasında gecenin avutulmamış ben
Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettin ki bu yaşlar
Utangaç boynunun kolyesi olsun…”
Yusuf Hayaloğlu
Gönülleri yakan kavuran, sevenleri birbirinden ayıran zulüm rüzgarı, uğradığı bahçelerdeki dalları kırdığı, gülleri soldurduğu zor zamanlardan geçiyoruz.
Bu günler hasretin tarifinin yeniden yapıldığı, sofralara konup kalkan nimetlere gözyaşlarının katık edildiği, lokmaların ayrılık acısından boğazlara düğümlendiği ızdıraplı günler.
Geceleri uyuyan yavrularının masum simalarına baka baka ağlayan, eşleri zindanda bacıların ‘bir haysiyet bestesi’ gibi duruşlarını tarihin yeniden yazdığı çileli zamanlar.
Sürecin tereddütsüz baş kahramanı olan bacılar, neneleri gibi yeniden bir varoluş ve duruş destanı yazıyorlar. Üzerine gözyaşlarını damlattıkları mektuplarla vefanın tarifini yeniden yapıyorlar, tıpkı ecdadları gibi…
Cemal Kutay Pembe Mendil adlı eserinde seferberlik yıllarında yaşanan gerçek bir vefa hikayesini şöyle anlatıyor:
“Bir pembe mendil görmüştüm cephane hurçlarımdan birinin içinde. Dört kenarı el işi ajurla işlenmiş, itina ile katlanmıştı. Katlantı yeri toplu iğne ile tutturulmuştu. O gün bu gün açılmadığı, iğne yerinin ipek üzerindeki pas izlerinden anlaşılıyordu.
Ajurların kucaklaştığı yerde iki harf pembe zemin üzerine yeşil ipekle ne de itina ile işlenmişti: D.L
Garip içli bir önsezi ile elime alamadığım bu pembe ipek mendile öylesine dalmıştım ki Eşref Bey sonunda tahmin ve hayal hükümlerinden beni uyardı:
“Bu” dedi. “Teşkilat-ı Mahsusa’da vazifeli zabitlerden birinin hanımı veya aile fertlerinden birinin mektubu olsa gerek. Teşkilat-ı Mahsusa’da hizmet edenlerin adresleri gizli olduğu için mektuplar merkeze gelir, dağıtımı biz yapardık. Bir sebeple sahibini bulamamış olacak, isterseniz açın okuyun.”
O anî irkilmeyi hâlâ duyarım yüreğimde. Bir aile gizliliğine el ve göz atmak hayâsızlığının acısı birden kalbimi burkuvermişti.
Sonra düşündüm. Kim bilir nerede kalmıştı mendilin özlenen sahibi? Galiçya’da mı, Yemen’de mi, Sina Çölü’nde mi? Kafkas’ın buzlu yamaçlarında mı? Çanakkale’de mi? Hangi taşsız şehit kümelerinin içindeydi.
Düşündüm ki pembe mendil de başlı başına tarihtir. Okunması ve okutulması vazifedir. Huşu duygusu içinde iğneyi çıkardım. Katlar arasında ev çiçeklerinin kuru yaprakları vardı. Renk renkti bunlar. Sonra samani dediğimiz açık sarı renkte büyücek bir zarf. İçinde mektupla beraber fotoğraflar da olduğu anlaşılıyordu. Yırtmaya kıyamadım.
Mahremiyetini zamkının koruma kudretine emanet etmek isteyen parmakların olanca gücü ile kapattığı anlaşılan zarfı yırtmadan açmak çok zor oldu.
İki fotoğraf vardı içinde. Birisinde tertemiz bir genç anne yüzü… Çarşaflı, peçesini açmış, iki tarafında bir kız bir erkek iki yavru…
İkinci fotoğrafta aynı çocuklar. Bu sefer genç annenin yerini nur yüzlü beyaz başörtülü yaşlı bir hanım almış… Anneanne veya babaanne.
Evvelâ uzun mektubu sonra fotoğrafların arkasını okudum. Hafızamın, zamanın silemeyeceği yerinin emanetidir o inci gibi güzel yazı.
İmza, pembe mendilin ajurlarının kucaklaştığı yerdeki iki harfi açıklıyordu: Dürdane-Lütfi…
Dürdane Hanım Binbaşı Lütfi Bey’in bugünün söyleyişi ile karısıydı. Mektupta geçen aileniz, refikanız, zevceniz kelimelerinden anladım bunu. Yine mektuptan o yaşlı hanımın Lütfi Bey’in annesi olduğunu anladım. “Muhterem validem, valideniz” kelimeleri geçiyordu.
Önce mektubun tarihine baktım. 19 Ağustos 1915… Birinci Dünya Savaşı’nın içindeyiz. Mehmetçik dokuz cephede dövüşüyor.
Savaşın ağır şartlarının ülke üzerinde etkisini sürdürdüğü buhranlı günlerde Dürdane Hanım, nerede hangi düşmanla savaştığım bile bilmediği zevci Binbaşı Lütfi Bey’e şöyle yazıyordu:
Nimeti Kanımda, Muhabbeti Ruhumda,
Allah’ın lütfü ile iyilerdi. Oğlu Hüsameddin sınıfını pekiyi ile geçmişti. Babasına lâyık bir evlat olmanın ahdi içindeydi. Kızı Mürüvvet beklenen ders yılında mektebe başlama hazırlığındaydı. Eksik olmasın dedesi Rasim Beyefendi alâkadar oluyordu. Elbette ki bu lütufkâr ilgiler, vatanı için savaşan kendisinin doldurulmaz yerinin sahibi değillerdi. Olsundu. Gençtiler. Birlikte daha çok güzel günler göreceklerdi. Hasretler dinecekti.
Savaş çok şeyi değiştirmişti. Kıtlık ve pahalılık vardı. Bahçenin bir bölümünü kendisinin de sevdiği ve tanıdığı Bostancı Murtaza Efendiye sebze bahçesi haline getirtmişlerdi. İhtiyaçlar buradan karşılanıyor, kalanları da bahçesi olmayan komşulara dağıtıyorlardı. Tavukların sayısı artmıştı. El tezgâhında dokuduğu patiska ve mermerşahi ile ev halkının giyecekleri yenilenmişti. Üzerine adını eli ile işlediği iç çamaşırlarını önümüzdeki haftalarda gönderecekti.
Eğer bulunduğu yer soğuksa lütfen bildirsindi. Yün çorap, kazak, atkı örer, bu emek kendisine dünyaların huzurunu getirir, o da onları giyerken zevcesinin yanı başında olduğu duygusu ile teselli bulurdu.
Belki çocukça bulacaktı ama hoşgörsündü: İaşe teşkilatı aylardan beri ilk defa iki okka un vermişti. Bununla kendisinin ve çocuklarının çok sevdiği kurabiyelerden yapmıştı. Şeker olmadığı için yerine pekmez kullanmıştı ama tadı yine de güzel olmuştu. İşte onlardan birkaç tane kavanoza koyup ayırmıştı. Dönünceye kadar saklayacaktı. Onsuz huzurla tadamamıştı.
Sanki bunları neden yazıyordu? Bu anlattıkları onların ayrılmaz bağlarla süregelmiş hayatlarının en tabii, yok olması düşünülemeyecek belirtileri değil miydi?
…
Fotoğrafların arkasındaki satırlarda muhabbet, hasret, vefa, hayranlık, sadakat burcu burcu buhardandı. Fakat şikayetin zerresi yoktu.” (Pembe Mendil-Cemal KUTAY)
Kurduğu cümlelerin yanık bir türkü gibi yüreklere tesir ettiği bir gönül insanı bu mektubu yayınladığı kitabında mektubun bitimine şunları eklemiş:
“Nasıl sormazsınız Dürdane Hanım’ın Lütfi Bey için sakladığı o üç beş kurabiye ne oldu diye? Lütfi Bey’in artık dönmeyeceği anlaşıldığında sessizce atıldı mı, yoksa gözyaşları ile ıslatılıp bir ızdıraba katık mı edildi? Dürdane Hanım başımızda asırlarca esecek bir haysiyet bestesi olarak dimdik duruyor. Onu yıkmadan bizi yıkamayacaklarını bilenler, o fedakâr ve sevgi dolu kalbe nasıl da hücum ediyorlar.”
Bizde diyoruz ki Hocam:
Tıpkı Dürdane Hanım Hanım gibi devrin mazlum ve mağduru; zindanlarda, tecritlerde binlerce ablamız başımızda asırlarca esecek bir ‘haysiyet bestesi’ olarak dimdik durmaya devam ediyor.
İsmet Macit | Hizmetten
Öğretmen Harun Çelik, Arnavutluk’tan yasa dışı biçimde Türkiye’ye deport edilmek isteniyor. Mahkemenin serbest bıraktığı Çelik’i polis zorla havalimanına götürdü.
Öğretmen Harun Çelik, Arnavutluk İçişleri Bakanlığı tarafından mahkeme kararına rağmen Türkiye’ye teslim edilmek isteniyor.
41 yaşındaki öğretmen Harun Çelik, Türkiye’nin iade talebi üzerine 5 buçuk ay önce Arnavutluk’ta tutuklandı. Tüm bu süreyi hapishanede geçiren Çelik hakkında geçtiğimiz hafta mahkeme serbest bırakılması kararı verdi.
Bugün hapishaneden serbest bırakılan Harun Çelik’i karşılamaya giden arkadaşları bir şokla karşılaştılar. Polis hapishane çıkışında Çelik’i gözaltına alarak doğrudan Rinas Airport Havalimanına götürdü. Türkiye’ye deport edilmek istenen Çelik’in gönderilmesine karşı çıkan arkadaşlarıyla polis arasında arbede çıktı.

Çelik Arnavutluk’a itlica talebinde bulunmuş ancak 5 aydır bu talebi işleme konmamıştı.
Arnavutluk polisinin, mahkeme kararı olmadan ve yasal prosedürleri takip etmeden Harun Çelik’i Türkiye’ye deport etmeye çalıştıkları öğrenildi.

Harun Çelik’in Air Albana uçağıyla Türkiye’ye gönderilmek istendiğini belirten arkadaşları, Arnavutluk makamlarını yasa dışı deport kararına karşı durmaya çağırdı.
Harun Çelik, Gülen Hareketi’ne bağlı okullarda öğretmenlik yaptığı için Erdoğan Rejimi tarafından terör suçlusu olarak görülüyor.

Erdoğan Rejimi, son iki yılda 100’den fazla Hizmet Hareketi gönüllüsünü yasa dışı biçimde kaçırdı. Kosova ve birçok Afrika ülkesinden yapılan kaçırmalarda Erdoğan Rejimi’nin yerel polisle çalıştığı ortaya çıktı.