Kürsü

Zıtlıklar Arenası

Yıllar var ki, toplum olarak pek çok garip oluşumun hem “fâsit” hem de “sâlih” dairelerini birden yaşıyoruz. Bir yandan geçmişteki inkırazlara rahmet okutturacak kadar büyük çöküşlerin en ürperticileriyle künde künde üstüne devriliyor ve millî, ahlâkî, ruhî temellerimizi, mânâ köklerimizi kendi ellerimizle tahrip ederek bir yerlere varacağımızı sanıyor; diğer yandan da, değişik şafak emâreleri aydınlığında ve ümitlerimizin ufkunda her şeyi bir sabah neşvesi, bir bahar canlılığı içinde duyuyor ve iç içe zıtları beraber yaşıyoruz.

Evet, günümüzün baş döndürücü teknolojisi ve onun vadettiği lüks ve müreffeh hayata koşan çağımız, sadece geçmişten tevârüs ettiğimiz değerleri devirmekle kalmadı; kararlı bir tahrip duygusu -buna sosyal hezeyan demek daha uygun olur zannediyorum- ve vefasızlık hissiyle şanlı mâzimizden bize intikal eden topyekûn inanç sistemimize, an’ane ve geleneklerimize, millî ve dinî dinamiklerimize karşı da apaçık bir savaş ilan etti; etti ve millet ruhunu hem Allah’ından, hem Peygamberinden hem de tarihinden kopararak, ona ne hicranlı, ne hicranlı yıllar yaşattılar. Bu arada pek çok toy düşünce yeni bir kimlik hummasıyla hezeyandan hezeyana koşadursun, bir hayli kimse de bir hiç uğruna harâb olup türâb olup gitti. Bu dönemde her gün yeni bir kıble arayışı, her sabah yeni bir mihraba yöneliş âdeta milletimizin kaderi oldu.. kitleler, tabular arası gel-gitlerin şaşkını, bir oraya bir buraya koşarak ömürlerini hiçler arkasında tüketti ve aylar, yıllar heder olup hiçliğe döküldü. Bu arada ailenin geleneksel o mukaddes hazîresi, hem de bir fantezi uğruna paramparça edilerek hânelerimiz âdeta zıtlıkların çarpıştığı bir arenaya dönüştürüldü. O kuş yuvalarından daha yumuşak, daha sıcak evlerimiz, gelinip konulan, konulup göçülen han ve otel odalarına döndü. Bu talihsiz barınaklarda yaşadığını vehmedenlerse, hep gerçek ve kalıcı saadete hasret, muvakkat zevk u safânın hazlarıyla coştu ve ömürlerini cismâniyetin dar mahbesinde geçiren bedenzedeler gibi yaşadılar.. iradeleri dermansız, gönülleri inançsız, ruhları aç, ufukları karanlık, ümitleri de sarsık olarak…

İlim ve teknoloji adına çağa damgasını vuran milletlerden alınması gerekli olanı alacaklarına Çin’in-Maçin’in levsiyatına talip olanlar, kendi ahlâkî değerlerini ayaklar altına aldı ve varlık içinde yokluğun dilenciliğiyle her kapıda ayrı bir tese’ül örneği sergilediler; sergiledi ve kara bahtlarının öldüren girdapları içinde ruhsuz emellerinin esiri olup gittiler. Hem de, yakın bir gelecekte bir baştan bir başa dünyaya hükmedeceklerini, yıldızlar arası seyahat acenteleri kuracaklarını, varlığın esrarını çözeceklerini, adı konmamış keşiflerle insanın ömrünü uzatacaklarını; hatta ölüme çare bulacaklarını, ihtiraslarının acılarını aşıp tam doygunluğa ereceklerini, yaşadıkları hayatın bugünkü zevk u safâsına yeni derinlikler kazandıracaklarını hayal ettikleri bir dönemde… Bugün, gözleri hâlâ bu yalancı hülyaların büyüsüyle meshûr dünya kadar insan var; dünya kadar insan var ki, gözlerini hakikat güneşine kapayıp vehimlerinde yaktıkları mum ışığıyla hayatı götürmeye çalışmaktalar. Ama, ne hayat vehme ve hayale bina edilecek kadar basit, ne de insanı bekleyen bu upuzun yolculuk bir yalancı mumla geçiştirilecek kadar önemsizdir. Bir yakın gelecekte kim bilir hangi bilinmedik sâikle ümitlerinin bağı bütün bütün çözülünce, topyekûn beklentiler, ipi kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılacak, sağlı-sollu bütün güzergâh beklenmedik şeylerin işgaline uğrayacak, uzaklar yakın, yakınlar uzak olacak, rüyalar yıkılacak, bütün vehimler ve hayaller enkaz altında kalacak, işte o zaman ne o iddialı buluşların, ne tumturaklı felsefelerin ne de o tül pembe ümitlerin hiçbiri kalmayacak; hatta bugün müzelerde, antik çağlara ait teşhir edilegelen eşya değerinde bir hatıra kıymetiyle dahi kalmayacak.

Bilmem ki, varlık-yokluk arası yapayalnız kalmış ve varlığın hiçbir yanından inşirah verici hiçbir cevap alamayan bu bahtsızlara ve bunca yolun, hep mevcudiyetine yürüdüğü bir kavşakta gurbete, hicrana takılıp kalanlara acısak mı, azarlasak mı, yoksa oturup onların hâllerine ağlasak mı..?

Sisin, dumanın gönüllerine oturduğu, çeşit çeşit tersliklerin iradelerini felç ettiği ve ölüm girdapları etrafında dönüp durmayı hayata yürüme zanneden bu bahtsızlara mukabil aynı arenada bir de, gönül gözleri ötelerin temâşâsında, duyguları Hakk’a yönelişin heyecanıyla köpük köpük, elleri sînelerinin bütün zenginlikleriyle Allah’a açılmış ve yağmur yüklü bulutlar gibi kendilerini salmak için esinti intizarına dalmış ruhlar var.. gönüllerindeki iffet duygusu çehrelerinin her çizgisinde nümâyân; insana saygı ve hürriyet hissi davranışlarının en belirgin rengi; üslûpları ve ifadeleri her gönülde sonsuzluk duygusu uyaracak kadar sihirli; tavırları, Hak’la irtibatlarını aksettiren harfsiz, kelimesiz birer beyan; beşerî münasebetleri sımsıcak ve ruhânîlerinki kadar içten; evleri, mektepleri, kışlaları âdeta birer mâbed, mâbedleri de o derinlerden derin ledünnîlikleriyle Cennet kevserleri sunan mukaddes birer sebil intizara dalmış ruhlar…

İşte bunlar, ellerinde kâseler, temiz vicdanların kendilerine yönelmelerini bir fırsat aralığı gibi bekleme heyecanı içinde; karşılık, destek ve tesir intizarına girmeden bulutlar gibi herkesin başından dolaşarak; yağmur olup her tarafa akarak; toprak gibi şak şak olup filizlere bağırlarını açarak, yerinde başlar üstünde, yerinde ayaklar altında, kendi adlarına yaşamayı unutup hep yaşatma sevdasıyla oturur-kalkar ve her yana diriliş üfler dolaşırlar. Evet, bunların yontup şekillendirecekleri dünya ve gelecek nesillere emanet edecekleri tarihî miras, hem bu milletin hem de yarınki kuşakların yüzlerini güldürecektir. Aşk u şevkimizi yeni bir dirilişle ebedileştirecek ve geleceği imar etme adına iradelerimize fer verecek böyle bir “oluşum”, fevvâreler gibi coşan aşkın, Cennet zevkleriyle at başı hâle gelmiş ibadet neşvesinin ve varlığımızı ebedilik şarkılarıyla seslendirecek olan azmin, ümidin, imanın bir son meyvesi, ebede yürümenin de rampası ve rıhtımı olacaktır.

Zıtlıklar Arenası 2

Hâsılı, şimdilerde bir yandan üzerimize sürekli ışıklar yağarken, diğer yandan da hep pis kokulu dumanlar yükseliyor. Neylersiniz, şimdiye kadar hükm-ü kazâ sürekli böyle cereyan ettiği gibi -dileriz uzun sürmesin- bundan sonra da hep böyle devam edeceğe benzer.

“Her şey akar; su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş büyük-küçük kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!” (N. Fazıl)

Sızıntı, Haziran 1998, Cilt 20, Sayı 233

M.Fethullah Gülen

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu