Yazarlar

Başımızda esen haysiyet besteleri: Bacılar | İsmet Macit’in kaleminden

"Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettin ki bu yaşlar utangaç boynunun kolyesi olsun…”

BAŞIMIZDA ESEN HAYSİYET BESTELERİ: BACILAR

 “Şimdi saat sensizin ertesi
Yıldız dolmuş gökyüzü ayaydın
Avutulmuş çocuklar çoktan sustu
Bir ben kaldım bir ben kaldım
Tenhasında gecenin avutulmamış ben
Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettin ki bu yaşlar
Utangaç boynunun kolyesi olsun…”

 Yusuf Hayaloğlu

 

Gönülleri yakan kavuran, sevenleri birbirinden ayıran zulüm rüzgarı, uğradığı bahçelerdeki dalları kırdığı, gülleri soldurduğu zor zamanlardan geçiyoruz.

Bu günler hasretin tarifinin yeniden yapıldığı, sofralara konup kalkan nimetlere gözyaşlarının katık edildiği, lokmaların ayrılık acısından boğazlara düğümlendiği ızdıraplı günler.

Başımızda esen haysiyet besteleri: Bacılar | İsmet Macit'in kaleminden 2

Geceleri uyuyan yavrularının masum simalarına baka baka ağlayan, eşleri zindanda bacıların ‘bir haysiyet bestesi’ gibi duruşlarını tarihin yeniden yazdığı çileli zamanlar.

Sürecin tereddütsüz baş kahramanı olan bacılar, neneleri gibi yeniden bir varoluş ve duruş destanı yazıyorlar. Üzerine gözyaşlarını damlattıkları mektuplarla vefanın tarifini yeniden yapıyorlar, tıpkı ecdadları gibi…

Cemal Kutay Pembe Mendil adlı eserinde seferberlik yıllarında yaşanan gerçek bir vefa hikayesini şöyle anlatıyor:

“Bir pembe mendil görmüştüm cephane hurçlarımdan birinin içinde. Dört kenarı el işi ajurla işlenmiş, itina ile katlanmıştı. Katlantı yeri toplu iğne ile tutturulmuştu. O gün bu gün açılmadığı, iğne yerinin ipek üzerindeki pas izlerinden anlaşılıyordu.

Ajurların kucaklaştığı yerde iki harf pembe zemin üzerine yeşil ipekle ne de itina ile işlenmişti: D.L

Garip içli bir önsezi ile elime alamadığım bu pembe ipek mendile öylesine dalmıştım ki Eşref Bey sonunda tahmin ve hayal hükümlerinden beni uyardı:

“Bu” dedi. “Teşkilat-ı Mahsusa’da vazifeli zabitlerden birinin hanımı veya aile fertlerinden birinin mektubu olsa gerek. Teşkilat-ı Mahsusa’da hizmet edenlerin adresleri gizli olduğu için mektuplar merkeze gelir, dağıtımı biz yapardık. Bir sebeple sahibini bulamamış olacak, isterseniz açın okuyun.”

O anî irkilmeyi hâlâ duyarım yüreğimde. Bir aile gizliliğine el ve göz atmak hayâsızlığının acısı birden kalbimi burkuvermişti.

Sonra düşündüm. Kim bilir nerede kalmıştı mendilin özlenen sahibi? Galiçya’da mı, Yemen’de mi, Sina Çölü’nde mi? Kafkas’ın buzlu yamaçlarında mı? Çanakkale’de mi? Hangi taşsız şehit kümelerinin içindeydi.

Düşündüm ki pembe mendil de başlı başına tarihtir. Okunması ve okutulması vazifedir. Huşu duygusu içinde iğneyi çıkardım. Katlar arasında ev çiçeklerinin kuru yaprakları vardı. Renk renkti bunlar. Sonra samani dediğimiz açık sarı renkte büyücek bir zarf. İçinde mektupla beraber fotoğraflar da olduğu anlaşılıyordu. Yırtmaya kıyamadım.

Mahremiyetini zamkının koruma kudretine emanet etmek isteyen parmakların olanca gücü ile kapattığı anlaşılan zarfı yırtmadan açmak çok zor oldu.

İki fotoğraf vardı içinde. Birisinde tertemiz bir genç anne yüzü… Çarşaflı, peçesini açmış, iki tarafında bir kız bir erkek iki yavru…

İkinci fotoğrafta aynı çocuklar. Bu sefer genç annenin yerini nur yüzlü beyaz başörtülü yaşlı bir hanım almış… Anneanne veya babaanne.

Evvelâ uzun mektubu sonra fotoğrafların arkasını okudum. Hafızamın, zamanın silemeyeceği yerinin emanetidir o inci gibi güzel yazı.

İmza, pembe mendilin ajurlarının kucaklaştığı yerdeki iki harfi açıklıyordu: Dürdane-Lütfi…

Dürdane Hanım Binbaşı Lütfi Bey’in bugünün söyleyişi ile karısıydı. Mektupta geçen aileniz, refikanız, zevceniz kelimelerinden anladım bunu. Yine mektuptan o yaşlı hanımın Lütfi Bey’in annesi olduğunu anladım. “Muhterem validem, valideniz” kelimeleri geçiyordu.

Önce mektubun tarihine baktım. 19 Ağustos 1915… Birinci Dünya Savaşı’nın içindeyiz. Mehmetçik dokuz cephede dövüşüyor.

Savaşın ağır şartlarının ülke üzerinde etkisini sürdürdüğü buhranlı günlerde Dürdane Hanım, nerede hangi düşmanla savaştığım bile bilmediği zevci Binbaşı Lütfi Bey’e şöyle yazıyordu:

Nimeti Kanımda, Muhabbeti Ruhumda,

Allah’ın lütfü ile iyilerdi. Oğlu Hüsameddin sınıfını pekiyi ile geçmişti. Babasına lâyık bir evlat olmanın ahdi içindeydi. Kızı Mürüvvet beklenen ders yılında mektebe başlama hazırlığındaydı. Eksik olmasın dedesi Rasim Beyefendi alâkadar oluyordu. Elbette ki bu lütufkâr ilgiler, vatanı için savaşan kendisinin doldurulmaz yerinin sahibi değillerdi. Olsundu. Gençtiler. Birlikte daha çok güzel günler göreceklerdi. Hasretler dinecekti.

Savaş çok şeyi değiştirmişti. Kıtlık ve pahalılık vardı. Bahçenin bir bölümünü kendisinin de sevdiği ve tanıdığı Bostancı Murtaza Efendiye sebze bahçesi haline getirtmişlerdi. İhtiyaçlar buradan karşılanıyor, kalanları da bahçesi olmayan komşulara dağıtıyorlardı. Tavukların sayısı artmıştı. El tezgâhında dokuduğu patiska ve mermerşahi ile ev halkının giyecekleri yenilenmişti. Üzerine adını eli ile işlediği iç çamaşırlarını önümüzdeki haftalarda gönderecekti.

Eğer bulunduğu yer soğuksa lütfen bildirsindi. Yün çorap, kazak, atkı örer, bu emek kendisine dünyaların huzurunu getirir, o da onları giyerken zevcesinin yanı başında olduğu duygusu ile teselli bulurdu.

Belki çocukça bulacaktı ama hoşgörsündü: İaşe teşkilatı aylardan beri ilk defa iki okka un vermişti. Bununla kendisinin ve çocuklarının çok sevdiği kurabiyelerden yapmıştı. Şeker olmadığı için yerine pekmez kullanmıştı ama tadı yine de güzel olmuştu. İşte onlardan birkaç tane kavanoza koyup ayırmıştı. Dönünceye kadar saklayacaktı. Onsuz huzurla tadamamıştı.

Sanki bunları neden yazıyordu? Bu anlattıkları onların ayrılmaz bağlarla süregelmiş hayatlarının en tabii, yok olması düşünülemeyecek belirtileri değil miydi?

Fotoğrafların arkasındaki satırlarda muhabbet, hasret, vefa, hayranlık, sadakat burcu burcu buhardandı. Fakat şikayetin zerresi yoktu.” (Pembe Mendil-Cemal KUTAY)

Kurduğu cümlelerin yanık bir türkü gibi yüreklere tesir ettiği bir gönül insanı bu mektubu yayınladığı kitabında mektubun bitimine şunları eklemiş:

“Nasıl sormazsınız Dürdane Hanım’ın Lütfi Bey için sakladığı o üç beş kurabiye ne oldu diye? Lütfi Bey’in artık dönmeyeceği anlaşıldığında sessizce atıldı mı, yoksa gözyaşları ile ıslatılıp bir ızdıraba katık mı edildi? Dürdane Hanım başımızda asırlarca esecek bir haysiyet bestesi olarak dimdik duruyor. Onu yıkmadan bizi yıkamayacaklarını bilenler, o fedakâr ve sevgi dolu kalbe nasıl da hücum ediyorlar.”

 Bizde diyoruz ki Hocam:

Tıpkı Dürdane Hanım Hanım gibi devrin mazlum ve mağduru; zindanlarda, tecritlerde binlerce ablamız başımızda asırlarca esecek bir ‘haysiyet bestesi’ olarak dimdik durmaya devam ediyor.

İsmet Macit | Hizmetten

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu