Almanya’nın Avrupa Birliği (AB) dışındaki ülkelerden nitelikli göçmen alımını kolaylaştıracak kanun 1 Mart 2020’de yürürlüğe giriyor. Alman vatandaşlığına geçmek ya da Almanya’da süresiz ikamet izni alabilmek için aranan şartlar neler?


Varlığın mânâ buudu, ona açık olanlar için kat’iyen bir vehim, bir hayal, bir kuruntu, bir hezeyan değil; o bir vak’a ve bir iç sistemdir. Varlığımızın kabul edilir şekildeki izahı, hayatımızın sırrı, yaratılışımızın gâyesi, ebediyetle alâkalı arzularımızın gerçekleşmesi ve bütün bu hususlarla alâkalı düşüncelerimizin inandırıcı ve tatmin edici olabilmesi, vehimlerimizin, kuruntularımızın eriyip gitmesi ancak böyle bir mânâ buuduyla kabil görünmektedir. Mânâ buudu icmâlî imanın yolu, marifetin, onu zirvelere taşıyan ışıktan helezonu, aşk u iştiyakın burakı, cezb u incizabın da çağrısıdır. Her mü’minin kâinat görüşü, her marifet erinin yol azığı, her aşığın iç dinamizmi, her hak erinin sönmeyen heyecanı hep o buudun engin havuzundan beslenir. Köklerini böyle bir mebde’ ve kaynağa salmış ruhlar, gönüller ve bu ruhlardan, gönüllerden taşan duygular, düşünceler öyle metafizik bir manzûme teşkil ederler ki, bu sayede, mikro âlemden makro âleme kadar her şey anlaşılır bir tertibe girer ve âdeta her kelimesi yerli yerine oturmuş düzgün bir cümle hâline gelir.
Sebepleri, sâikleri bahis mevzuu olmadan herhangi bir şeyin sevilmesi, ona aşık olunması düşünülemeyeceği gibi, herkesin, her zaman mânâ buuduna açık bulunması da söz konusu değildir. Bazıları, daha doğarken ona açık olarak doğar, bütün bir ömür boyu bu istidadını geliştirir ve belli bir devreden sonra da topyekûn mekanları, zamanları kuşatacak bir istiâba ulaştırırlar. Bunlar, sonsuz denecek ölçüde, mânâ ve metafizik derinliğe bir iştiha içinde hayatlarını sürdürür ve yol boyu hiç doyma bilmeyen açlar gibi yaşarlar. Aynı yollarda, âlemin elde ederek doygunluğa ulaştığı, bulup ülfet ettikleriyle zaman zaman isteksizleştiği maddî ve cismanî fenomenlere bedel bunlar, realitenin sınırlarını aşkın, kalbî hayatlarıyla doludizgin hep sonsuz bir iştiyakla yepyeni yollarda yürür, farklı menzillerde konaklar, uğradıkları her menzili o andaki hâli ve öncekiler sonrakilerle olan münasebetleriyle bir hikmete bağlar; marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî adına sürekli bir arzu, bitmeyen bir iştiyakla Mecnun gibi “Leylâ” der dolaşır ve ufuktan ufka koşarlar.
Yaratılanın Yaratan’la böyle bir aşk u iştiyak münasebeti, fâni ve gelip geçici varlıkların başkalaşma ve özüyle ikinci bir var oluşa ererek sonsuzlaşma ufkudur. Diğer bir yaklaşımla böyle bir münasebet, aşığın kendi varlığından sıyrılarak, nurânîleşip, mânevîleşip, mâşukunun varlığında eriyerek bütün bütün O’nun iradesine teslim olmasıdır. İşte, böyle mânevî bir zirveleşme sayesindedir ki, bu noktaya ulaşan her ruh, kendi saffeti ölçüsünde şeffaflaşır, zerre iken bütün varlığı istiâb edecek bir genişliğe ulaşır ve topyekûn kâinatların bir “ahsen-i takvîm”i hâline gelir. İmanla başlayıp marifetle gelişen, muhabbetle derinleşip aşkla sonsuzlaşan böyle bir münasebet, Hakk’ın bizde aradığına bizim bir çeşit cevabımızdır ki; böyle bir münasebet içinde her zaman kemmiyetsiz-keyfiyetsiz Allah görünür ve hep sonsuz bir huzur dalgalanır durur. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bütün enbiyâ ve evliyâya uzanan çizgide binlerce ruhu, hatta çizgi farklılığı içinde Musset’ten Pascal’a, St. August’tan Jeans’a kadar binlerce aşk kahramanını pervaneler hâline getiren böyle bir haz ufkuna karşılık; insanın düşünce atmosferini karartan, onun gönlünü kasvetle bürüyen, hatta bütün bir hayatı onun için kuyu içinde kuyu hâline getiren firavunca zulüm ve çalım, nemrutça inhiraf ve çarpıklık, Nietzsche’ce hezeyan ve çılgınlık, Schopenhauer veya Maarrî’ce ufuksuzluk ve bedbinlik ise tam bir müstatil flâkettir. Birincilerin bu dünyayı, insanî kemalât ve semavîleşmenin bir helezonu gibi kullanmalarına mukabil, ikinciler, kendi ruhlarında hasıl ettikleri karanlıklara gömülerek kendilerini ebedî ölüme mahkûm etmişlerdir.
Daha baştan mânevî hayata açık olanlar, ya da sürpriz bir inayetle sonradan böyle bir ufka uyananlar -yer yer yolları karanlıklara uğrasa da- hep ışıkla iç içe yaşar ve ömür boyu ziya avlarlar. Öyle ki bunların her sıkıntısı yeni bir açılmanın başlangıcı, her ızdırapları da bir yeni vilâdetin doğum sancısıdır.
Evet, yeryüzünde hemen bütün inşirahlar her zaman, sıkıntıyla beslenmiş ve tazyiklerin bağrında gelişmiş; her aşk u şevk dönemi de bir ızdırap ve çile faslıyla gerçekleşmiştir. Yunan düşüncesi kemalini tefekkür ve tecessüs vadilerinde aşk u ızdırapla elde ettiği gibi, Rönesans hareketi de hakikat aşkı ve araştırma iştiyakıyla beslenerek gelişmiştir. Bu ölçüde diğer tarihî tekerrürler devr-i dâiminin mânâ buudu ise üzerinde hususî olarak durulmaya değer ayrı bir konu…
Bizim dünyamızda sonsuzluk tutkusu, hakikat aşkı, sistemli tefekkür ve tecessüs başka hiçbir millette olmayacak ölçüde bir patlama dönemi yaşamış ve doğrudan doğruya ya da dolaylı yollarla asırlarca cihana ışıklar saçmıştır. Böyle bir altın çağın arkasının getirilmesini çok arzu ederdik.! Ama ne acıdır ki, sayılamayacak kadar pek çok sebepten ötürü zaman, sonraki dönemlerde bizim aleyhimizde beklenmedik acı yorumlar ortaya koymuştur. Bugün yeniden zamanın cereyanına kendi boyamızı çalabilmemiz için insan üstü gayretlere ihtiyaç var. Böyle bir gayret sergileyip çile ve ızdırapla gerçek karakter ve istidadımızı öne çıkararak, düşünce ve hayat dantelâmızı ona göre örgüleyeceğimiz âna kadar da sürüm sürüm olmamızın yanı başında, ne kendi orijiniyle dinî hayat, ne san’at, ne ilim, ne de kendi kaynaklarımızdan beslenen bir ahlâkî hareket mümkün görülmemektedir; mümkün görülmemektedir, zira marifet ve aşk sermayesinden mahrum fertler gibi, aynı mahrumiyeti yaşayan milletler de çökmeye, çözülüp dağılmaya mahkûmdurlar.
Evet, mânâ derinliği olmayan ve metafizik düşünceye kapalı bulunan ruhlar, gün gelir bütün bütün hayatî dinamiklerini kaybederek, tamamen hazan yemiş yapraklar gibi savrulur giderler.
Bir millet bu hâle gelince, yavaş yavaş kültür hareketleri durgunlaşır, genç-ihtiyar her kesimiyle toplum yorgunlaşır, ilim yuvaları şablonculuğa teslim olur; düşünce ve ilim sözcükleri gerçek mânâ ve muhtevâlarını yitirir.. ve her şey talihsizleşen ilim yuvalarının aktörlerine bir caka ve çalım vesilesi hâline gelir. Oysaki, Eski Yunan’da olduğu gibi hicrî 4. asırda, bütün İslâm dünyasında ve batının Rönesansa yürüdüğü yıllarda o müthiş gelişmeler hep binbir sancının bağrında filizlenmiş; hakikat aşkı ve marifet sevdasıyla beslenmiş; san’atla, teknolojiyle resimlendirilmiş, sonra da toplumların ruh ve mânâ değerleriyle uzlaştırılarak tarihe emanet edilmiştir.
Bir-iki asır var ki, bizim dünyamızda tam bir körlük, ciddî bir ruh zaafı ve kalb aritmisi yaşanmaktadır. Öyle ki gözler hiçbir şey görmemekte, kulaklar hiçbir şey işitmemekte, vicdanlar da, her şeyi maddede arayanların “hay-huy”u arasında kendi seslerini duyuramamaktadır. Böyle bir dünyada ilim kör, diyanet topal, san’at mefluç, idare teâruzlar-tesâkutlar ağında tutarsız, siyaset çıkar ve alkışa endeksli, ilim adamları madalya ve plaket peşinde, genç nesiller çakırkeyf, serâzat ve hezeyan içinde, kuvvetliler de istibdat ve zulme kilitli, buna karşılık yığınlar da meskenet ve zilletle inim inimdir. İşte böyle bir toplumda, okuyan, düşünen, araştıran, san’at düşleyen çok insan olabilir; ama bunlar içinde çeşitli sefaletlere başkaldıran ve gönüllerinin derinliklerinde inzivâya çekilerek kendi ruh gücünü keşfetmeye çalışan insan sayısı fevkalâde azdır. Buna karşılık, her biri bir putun peşinde, her biri bir beklentinin tarassudunda, ilme saygısız, ahlâka karşı bîgâne, hakikat tutkusu itibarıyla sığ ve kendi değerlerine sahip çıkma açısından da olabildiğine vefasız fertler de sayılmayacak kadar çoktur. Gariptir, böyle bir toplumda, hafife alınan ve her zaman küçük görülen halk yığınları hem sesleri, hem sözleri, hem de şahsiyetleri itibarıyla, kafaları kalbleri kadar karışık, duyguları düşünceleri kadar tutarsız ve sürekli mihrap değiştirip duran bir kısım elit kesimden daha istikrarlı bir görüntü sergilemektedirler.
Zannediyorum, millet olarak bizim başka şeye değil, bizi böyle bir fakirlik ve uyuşukluktan kurtaracak ve bize kendi ruhumuzun sesini duyuracak “ateşten sîne”lere ihtiyacımız var. Öyle anlaşılıyor ki, bu samimî sîneler her biri âdeta bir mağma gibi gönüllerinden fışkırtacakları lavlarla, milletimize her yerde yeni mecralar meydana getirip, bizi talihimizin ufkuna yönlendirecekleri âna kadar hep bu durgunluğumuzun dezavantajlarını yaşayacak, günde birkaç defa ölüp ölüp dirilecek ve kat’iyen belimizi doğrultamayacağız. Her yerde metafiziğe ve mâneviyâta yönelmenin başladığı şu günlerde, Allah’tan, iradelerimize fer, ufuklarımıza da aydınlık bahşetmesini diliyoruz.
Sızıntı, Mart 1998, Cilt 20, Sayı 230
M. Fethullah Gülen
Sorularla Hizmet Rehberi #1: Zor Tepeleri Aştıran Güç : Kardeşlik Soru : Hiç gıybet etmeyerek birbirimizi candan, ciğerden hatta çoluk ve çocuktan daha ziyade sevebilecek, birbirimiz için ölebilecek kardeşliği anlatır mısınız? Bunu da siz bildiğiniz gibi, çoklar da az da olsa dinlemişlerdir. Bazı ana hatlarıyla soruyu okurken benim de aklıma geldiği gibi, çok arzettim çokları da arz etti bu işi. Ben bir şeye inanıyorum; hani şu her şeyi Rabbimize verme işinde de nankör nefsimi de inandırmaya çalışıyorum. Kendi davranışlarıma zahiren terettüp etmiş gibi bazı şeyleri görürken bile onlara isyan etmek istiyorum, hayır diyorum. Bunlar da Rabbimin, sakın bunlara sahip çıkma. Sen sahip çıkarsan dar elin, dar imkanın, senin ruhun, senin bünyen, onun bitirici güçleri, mahrumiyeti belki Allah’ın ihsanlarını güdükleştirecek, bitmez hale getirecektir. Rahmetin sonsuz sinesinde gelişmeye bırakıver onları, terkediver diyorum. Kendini Rabbime eş-ortak kabul etme diyorum. Hatta senin şahsi ef’al-i ihtiyariyen vardır; yemen, içmen, gözünü açıp kapaman, el ve ayağını hareket etmen, soluk alman, bunlara kadar her şeyi Rabbine ver. Kenara çekil, o zaman o iş teminat altına alınmış olur, karışma diyorum. Bu mevzuda çok kıskancım. Rabbim’e karşı, birinin şerik olmasına karşı çok kıskancım. Rabb de haddi zatında öyle kıskanç. Azamet ve Kibriyasıyla kendi işlerine kimsenin karışmasını istemez, sahip çıkmasını da istemez. Bir bu husus, bana göre çok önemli bir husus. Bunu bu usul içinde üç beş maddenin içine sokup defaatla arz etmiştim. …
ohbetin yazılı haline aşağıdaki linkten ulaşabilirsniz: https://drive.google.com/open?id=1jaT…
Yayınlarımıza destek olmak için: https://www.patreon.com/cinarmedya
Kanalımıza abone olmak için: https://www.youtube.com/c/cinarmedya
Sosyal medya hesaplarımız: Twitter: https://twitter.com/cinar_medya
Instagram: https://www.instagram.com/cinar_medya
Ses Platformlarında Çınar Medya: Soundcloud Podcast Ses https://soundcloud.com/cinar-medya
Spotify Podcast Ses https://open.spotify.com/show/0Y7Irnv…
Deezer Podcast Ses https://www.deezer.com/show/402142
Google Podcast Ses https://tinyurl.com/y3mf29ms
İtunes Podcast Ses https://podcasts.apple.com/de/podcast…
Video Platformlarında Çınar Medya: İtunes Podcast Video https://podcasts.apple.com/de/podcast…
Spotify Podcast Video https://open.spotify.com/show/1Mcy7zd…
İnstagram Video-IGTV https://www.instagram.com/cinar_medya…
Lumina okulları öğrencisi, soydaş Edis Memiş, Köstence’de açık ara farkla yılın adamı seçildi.
Yerel Ziua Constanta gazetesi, ‘Köstence’de yılın adamı’ oylamasında şehrin tanıtımına, sağlık ve kültür hayatına katkı sunan 15 kişiyi aday gösterdi. 10 gün süren oylamada, Köstence Bilgisayar Lisesi (ICHC) son sınıf öğrencisi Edis Memiş, rakiplerine açık ara fark attı.
Gazetenin dün duyurduğu sonuçlara göre, soydaş öğrenci, kullanılan 1300’ü aşkın oyun yüzde 64’ünü alarak Köstence’de yılın adamı oldu.
Oylamada, ünlü tenisçi Simona Halep oyların yüzde 10’unu alırken, il genel meclisi başkanı Marius Horia Tutuianu oyların yüzde 8’ini alarak üçüncü oldu.
Matematik olimpiyatçısı Edis Memiş, ulusal ve uluslararası çapta kazandığı çok sayıda madalya ile Köstence’nin adını duyurdu. Soydaş öğrenci, geçen yaz İngiltere’de düzenlenen uluslararası matematik olimpiyatlarında altın madalya kazanmıştı.
İngiltere’deki yarışmada topladığı puanla, dünyada ilk 15 öğrenci arasına giren Edis Memiş, geçtiğimiz günlerde Harvard üniversitesinde okumaya hak kazandı.
Yıllar var ki bu ülkede, ruh da ruh ufku da sürekli anlamsız görülmüş hatta hafife alınmış ve horlanmıştır. Bilhassa bir kısım müstağriblerle, bazı inkılâpçı geçinenler “değişim” ve “dönüşüm” adı altında, varlık ve bekâmızın özü, esası sayılan metafiziği de, ruhu da, ruhun getirdiklerini de her zaman küçümsemiş ve bütün bunlara düşman kesilmişlerdir.. düşman kesilmişlerdir; zira bunlar, ne ruha ne de ruh ufkuna dair hiçbir şey bilmemektedirler. Aslında, her şeyi maddeye irca ederek muhakemelerini hep fizik endeksli sürdürmek isteyenlerin, ne ruhu, ne metafiziği, ne de manevî olanı görmeleri mümkündür. Ruhu, manevî olanı görmeleri bir yana, çağdaş pozitivistler, rasyonalistler kadar olsun, bunların maddeyi ve eşyayı görüp değerlendirdikleri dahi söylenemez.. evet bunlar, tasavvur ve tasarıları itibarıyla olabildiğine sathî, mantık ve muhakemeleri cihetiyle fevkalâde sığ; üslupları açısından da hep çocuksu ve hırçındırlar.. akılları ihsas dünyalarıyla sınırlı; ilhamları madde ile çevrili; düşünce ufukları da olabildiğine dar ve tek buudludur.
Ruh, mânâ ve metafizik, bizden, ihsaslarımızı aşkın ve içgüdülerimizin ötesinde daha engin ufuklar istediği için, bir kısım maddeci banalların bunları anlayamayacağı, dolayısıyla da bunlardan hoşlanmayacağı muhakkaktır. Diğer bir yaklaşımla bu, ruh ufkunu, metafiziği anlamayanların düşünce çizgisini aşağıya çekmek gayretlerinden de kaynaklanabilir. Evet, bu küçük insanlar, ruhu, mânâyı, metafiziği devreden çıkarınca, kendilerine entel görünme fırsatı doğacaktır. Bunların sürekli; çoktan Avrupa’da ruh ufkunun da metafizik düşüncenin de kaldırılıp bir kenara atıldığından dem vurmaları, işin içyüzünü bilmeyen kitleler için, her zaman bir aldanma ve kayma vesilesi teşkil edebilir; hatta fanteziye açık bir kısım hercâi gönüllere müessir de olabilir. Ancak, bugünkü Batı’nın oluşumunda önemli bir esas sayılan bilim düşüncesi -temelde maddeciliğe müesses olsa da- hiçbir zaman ruh, mânâ ve metafiziğe karşı bütün bütün kapanmadı. O, her zaman, ruh ve mânâ mazmununu, pozitivist ve rasyonalist felsefe ile tam telif edemese de ne Eflatuncu düşünceden tamamen uzaklaşabildi, ne Paskal ve S. J. Jean’ı görmezlikten geldi, ne de Bergson’un metafizik dünyasından uzak kalabildi.. evet hemen her dönemde bu türden düşünce ve ilim adamları, hep bugünkü Batı’nın oluşumunda birer temel unsur olarak vazife görmüş ve nâzım rol oynamışlardır. Oysaki, bizdeki “değişim” ve “dönüşüm”lerde ruh ve mânâ ufku bütün fakülteleriyle eski bir metâ imiş ya da anlaşılmaz bir kısım paradokslardan ibaretmiş gibi ya kaldırılıp bir kenara atılmış veya tahkir ve tezyif edilerek “ilericilik”, “aydınlık”, “Batıcılık” gibi bir zümre tarafından kutsanan mevhum ve izafî değerlere kurban edilmişlerdir. Hem de yerlerine hiçbir şey konmadan kurban edilmişlerdir.
Eğer ruh ufku varlığın perde arkasına açılma ve metafizik de varlığı bir küll hâlinde ele alıp değerlendirme ise -ki genelde öyle olduğu kabul edilmekte- o olmadan ne varlık ve hâdiseleri kendi çerçeveleri içinde, hakikatlerine uygun olarak yorumlayıp seslendirmek, ne de kâinatın özünü, Yaratıcı’yla alâkasını ve bizim O’nunla münasebetimizi idrak etmemiz mümkün olacaktır; zira kâinat ve onun ruhunu bilmek, hele bu bilginin pratikte neye yaradığını kavramak, bilimin ortaya koyduğu esaslar içinde, farklı branşlara göre, ayrı ayrı usûl ve metodlarla tahlil ve tetkik etmekle bu birbirinden kopuk bilim parçacıkları kat’iyen bize beklediğimiz neticeyi vermeyecektir.. beklediğimiz neticeyi vermesi bir yana; varlığın mânâ ve muhtevası bütün bütün kaynayıp gidecek ve tetkike aldığımız eşya, karşımızda bir kısım cansız resim ve şekillerden ibaret kalacaktır. Onun için biz, varlığı ruh ufkuyla duymayı ve metafizik bir mercek altında temâşâ etmeyi, onu bütün buudlarıyla görmenin ve değerlendirmenin biricik yolu olarak görüyor; böyle bir yolu ihmal etmeyi de, mantığı tâkatinin üstünde işleri yorumlamaya zorlama; aklı, mahsusât fanusu içine hapsetme ve muhakemeyi de duyular dünyasıyla sınırlandırma sayıyoruz ki, kendimizi dinleyebildiğimiz, ruhumuza kulak verdiğimiz ölçüde, vicdanlarımızın buna isyan ettiğini duyacak, mantık ve muhakemelerimizin bize başkaldırdığına şahit olacağız…
Bugüne kadar hemen her büyük düşünce akımının temelinde metafizik ve ruh ufkunun müessiriyeti mutlaka söz konusudur. Bütün eski dünya, Samilerden İbranilere, Aramilerden Turanilere, Tevrat’tan Vedalara, Upanisatlardan Avestalara ve Gatarlara, yeni dünya, Zebur’dan İncil’e, Kur’ân’dan Sünnet’e metafizik bir çağlayan içinde ve ruh ufkunun vesayetinde gelişmiş ve şekillenmiştir. Kant’tan Hegel’e, Leibniz’ten Jean’a metafizik kahramanlarını inkâr etmek bugünkü Batı’nın özünü bilmemek demektir.
Modern ilim düşüncesini, ruhla, mânâ ile savaştıranlar, eşyanın perde önünden de perde arkasından da hiçbir şey anlamayan, fizik-metafizik sınırlarını kavrayamamış ve tefekkür yetenekleri bulunmayan muhakemesiz mukallidlerdir. Hâlbuki, bilimin de, ilmin de beslendiği temel kaynak metafizik düşünce ve ruh ufkudur. Tarih boyu bütün ilmî hamleler bu kaynaktan beslene beslene gelişmiş; ilim düşüncesi onun büyülü, engin sonsuzluk televvünleri ve gönüllerimize akan ilhamları sayesinde bugünlere gelip ulaşmıştır.
Eğer bundan sonra bir kere daha ilmin aydınlık atmosferinde yeni bir dünya inşa etmeyi düşünüyorsak -ki düşündüğümüze şüphe yok- bunu ancak, o engin metafizik mülâhazalarımızla vicdanlarımızdan ruh ufkunu temâşâ ede ede gerçekleştirmemiz mümkün olacaktır. Zaten yakın tarihimiz itibarıyla böyle önemli bir hususu ihmal ettiğimizden dolayı değil midir ki, onca çabaya rağmen, milletimizde bir türlü ne ilim aşkı, ne ilim düşüncesi, ne de Batı standartlarında bir ilim felsefesi geliştirememişizdir.. geliştirememişizdir; çünkü hakikat aşkı, ilim aşkı ve ilim düşüncesiyle kitlelerin gönlüne inememişizdir.
Bugün, ilim veya bilim adına kullandığımız esaslar, hayat-kâinat ve varlık felsefemiz, başkaları tarafından daha önce ortaya atılmış nazariyelerdir.. ve bunların nüveleri de kat’iyen bizim mantığımız, bizim muhakememiz, bizim sancılarımız ve bizim gayretlerimizin ürünleri değildir. Bizim ızdıraplarımızın, bizim fikir çilelerimizin, bizim ilhamlarımızın ve bizim hafakanlarımızın doğurmadığı şeylerden istifade etmeye kalkmak -hele doğrudan doğruya olursa- ruh velûdiyetimizi öldürmek ve düşünce hayatımızı kısırlaştırmak demektir.
Gerçek ilim düşüncesi, metafizik tecessüs ve ruh ufku sayesinde, varlığın herhangi bir parçası ve kâinatın herhangi bir disiplini karşısında, her zaman o parça ve o disiplini eşyanın bütününe bağlayan âlemşümul bir görüşü, bir yorumu bize anlatan düşüncedir. Böyledir; zira o, bütünü birden kompoze edebilmenin sihirli formülünü ihtiva etmektedir.. evet, parçanın verdiği ilham ve sezişler bazen belirsizliğe, izah edilmezliğe takılıp kalmalarına mukabil, bütün, kendi tamamiyetinin referansı sayılır.
San’at düşüncesinde ruh ufku ve metafizik âdeta buut farklılığının remzi gibidir.. hatta denebilir ki, san’at telâkkisi gerçek renk ve derinliğini ancak böyle bir ufuk sayesinde ortaya koyabilir. Zira san’atkârın yaptığı şey; bizim iç duygularımızın varlıkla münasebetini yakın takibe almak ve bu ihsaslarla içinde köpürüp-duran his, heyecan ve hafakanlarını yorumlayıp seslendirmek, seslendirdikten sonra da bunları uygun kombinezonlar içinde bize sunarak benliğimizde sürekli, her şeyin, kendi asıl kaynağına karşı çırpınıp durduğunu resmetmektir. Değişik bir ifade ile san’atkâr; eşyadan herhangi bir unsur ve kâinattan herhangi bir televvün karşısında, duygularına akan ve ruhunu saran ilhamları birbirine bağlayarak, kaynaştırarak ve bütün nomen ve fenomenleri bir araya getirip, her şeyi bir küll hâlinde bize takdim edebilen bir metafizik kahramanıdır.
Evet, parçaların ihsası, gerçek bir ilmî düşünce referansı olmadığı gibi, hakikî bir san’at ufku ilham etmekten mahrumdur. Yakın tarihimiz itibarıyla san’at düşüncesindeki “kem-kümler”imiz, tutarsızlığımız, bir türlü “biz” olamayışımız, monotonluğumuz, dolayısıyla da tatminsizliğimiz böyle bir perspektif darlığından kaynaklansa gerek.. evet varlığın, bir bütün hâlinde müşahede, mütâlâa ve değerlendirme rasathanesi de diyebileceğimiz böyle bir ruh ufkumuz olmazsa, san’at dâhileri yetiştirmemiz şöyle dursun, sıradan san’atkârlarla san’atta tatmin ufkuna ulaşmamız kat’iyen söz konusu olamayacaktır.
Bir kere daha hatırlatalım ki, ilmin de, düşüncenin de, san’atın da, hatta fazilet, ahlâk ve kültürün de beslendikleri en önemli hayatî kaynak, böyle bir ruh ufku yoluyla ulaşılacak gerçek metafizik felsefedir. Güç ve müeyyideleri kendi düşünce zeminimizin ürünü böyle bir felsefe ile, parça parça olan bilgi kırıntıları bütün hâline gelecek; lâhut dairesinden imkânın en uçtaki sınırına kadar her şey mahrutî olarak duyulup hissedilecek ve çok yeni yorumlarla daha enginlere açılma imkânları doğacaktır.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, ruh ufku olmayan, dolayısıyla da kendi metafizik düşünce sistemini kuramamış milletler, kat’iyen şablonculuktan kurtulamaz, kendileri olamaz ve hiçbir zaman kendi âidiyetlerini hissedemezler. Sürekli bir hercâilik içinde bir o tarafa, bir bu tarafa yönelir.. bazen “ötekiler” dediği kimselerden bir şeyler dilenir, bazen de berikilerden.. ama, hep bir ruh ve kalb aritmisi ile sarsılır durur.. ve arkadan gelenlere de sadece ve sadece zikzaklar çizme metrukâtı miras bırakır. Evet, dünden bugüne iyi bir metafizik düşünce ile kendi şahsiyetlerini inşa edememiş milletler ve kimlik bunalımıyla ruhta lime lime olmuş yığınlar, yolun sonunda kendi kendilerini de inkâr etme mecburiyetinde kalmışlardır.
Birkaç asırlık taklitlerimiz, bu taklitlerden kaynaklanan kararsızlıklarımız, hem bizi, hem yetiştirdiğimiz nesilleri, hem de arkadan gelenleri şaşkına çevirmiş, farklı düşüncelerin çarpıştığı arenalara itmiş ve millet fertlerini birbirinin kurdu hâline getirmiştir.
Biz şimdi, gözlerimiz ufuklarda, milletçe bizi, inançsızlıktan, sebatsızlıktan, kararsızlıktan ve taklitçilikten kurtararak, kendi metafizik düşünce sistemimize, kendi san’atımıza, kendi ahlâkımıza kavuşturacak irade erlerini ve dünü-bugünü-yarını bir nokta gibi görüp değerlendirebilecek ruh kahramanlarını bekliyoruz.
Sızıntı, Kasım 1996, Cilt 18, Sayı 214 M.Fethullah Gülen
Ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın. (A’raf, 7/16-17) “. Şeytan insanoğluna olan düşmanlığının şiddetinden dolayı insanları Allah’tan (cc) uzaklaştırıp dalalete düşürmek için her türlü yolu kullanmaktadır.
Şeytan beşer tarihi boyunca edindiği tecrübelere binaen, işlerinde iyice profesyonelleşmiştir. Her insan için uygulayabileceği çok farklı stratejilere sahiptir. Soldan ne şekilde yaklaşacağı hususu esasen bellidir. Soldan yaklaşarak saptıramadığı insanlara ise sağdan yaklaşmaktadır. Sağdan yaklaşma hususunda kullandığı taktikler ise çok çeşitli ve genelde de pek iyi bilinmediğinden dolayı verdiği zararlar çok daha fazla olmaktadır.
Şeytanın sağ taraftan yaklaşması hususunda Fethullah Gülen Hocaefendi “Varlığın Metafizik Boyutu” adlı eserinde şöyle bir açıklama yapmaktadır: “Yani yaptıkları hayırların içine dahi şeytanlık karıştıracağım. Hasenâtlarını süslü-püslü göstererek yaptıklarını bulandıracağım. Bazen de, iyiliğe giden yolları onlar için kapamaya çalışacağım. Ve bid’atleri yaygınlaştırmak suretiyle dinin ruhunu onlara unutturacağım. Küçük bir âdâp dahi kabul edilemeyecek fiilleri, onlara din diye kabul ettireceğim. Onlar da dediklerimi yapacaklar ve dinin temel prensiplerini ihmal veya terkte hiç mahzur görmeyecekler.”
Şeytan hizmet insanlarını türlü türlü işlerle meşgul etmektedir…
Şeytanın kullandığı taktiklerden bir tanesi de hizmet insanlarına bir takım meşgaleler bulmak suretiyle, onları asıl vazifelerini yapmaktan alıkoymasıdır.
Üstad Hazretleri biraderzadesi Abdurrahman’ı eda edeceği misyonunun bir varisi olarak görmüşlerdir. O’ndan bahsederken “ gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı maneviyem” olarak bahsetmektedirler. Bu ağabeyimize Millet Meclisi’nde ve sağlık bakanlığında memurluk vazifeleri verilmiştir. Üstad Hazretlerinin kendisine varis olacağı hususunda çok ümitler beslediği bu ağabeyimize verilen memuriyetler ve evlilik, potansiyel olarak namzet bulunduğu çok önemli hizmetlerden O’nu alıkoymuştur.
Şua’larda, Üstad Hazretleri dünyevi bir takım sıkıntıların bizleri meşgul edeceğine şöyle dikkat çekmektedirler: “Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb, ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. Öyle de bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız, yarasıyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder”
Günümüzde de başlarına gelen hadiselerin etkisiyle hizmet insanlarının hayatları değişmiş, sahip oldukları imkanlar ellerinden alınmış ve zaruret içerisinde sıkıntılı bir hayatı yaşamak durumuna düşmüşlerdir. İster istemez, bu zorlu hayat onların kalplerini ve ruhlarını kendiyle meşgul etmektedir ki, bu durum onların asıl ehemmiyetli olan vazifelerini aksatmalarına yol açabilmektedir.
Bugün için, hizmet insanlarını meşgul edecek meseleler çok daha fazladır. Özellikle yaşanan süreçte maruz kaldığı zülümler ve mağduriyetler onları iyice hadiselerin içine çekmiştir. Görsel ve yazılı medayada konuşulan, yazılan bir çok konular ve olaylar dolaylı ya da dolaysız onlar hakkındadır. Böyle olunca bu hadiseler ve haberler sürekli olarak onları meşgul etmektedir. Hocaefendi bu durumdan olan rahatsızlığını bahsettiği bir sohbetinde, hizmetler ile ilgili yaşanan hadiselerin zihnini çok meşgul ettiğinden bahsetmektedirler. Konumuna binaen, böyle bir duruma düşmekten kendisi kaçınamasa da, hiç olmazsa hizmet insanlarının bundan kendilerini korumalarının ve meşgul olmak suretiyle kendilerini yapacakları hizmetlerden alıkoymamalarının luzumuna vurgu yapmaktadırlar.
Bizler dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Hocaefendi “Öze Bağlı Kalma Ve Dağınıklıktan Sıyrılma” başlıklı yazısında “Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir?” sorusuna cevap verirken önemli hususlara temas etmektedirler. “Her şeyden önce “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” ayetinde ifade edildiği gibi, mü’minlerin iç dünyalarına yönelmeleri ve öncelikle onun ıslahı için çalışmaları gerektiğinin önemi üzerinde durulmuştur: “Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. ”
Yazının devamında Hocaefendi, bizler yaşadığımız hadiselerin şoku, tesiri ve meşgul etmesiyle, asıl meşgul olmamız gereken kendimizi ihmal edersek, zamanla, Allah’tan kopabileceğimizden, kalbimizle Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfları yaşayabileceğimizden bahsetmektedirler: “Manevî körlüğe maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır. Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir. O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır.”
Adanmışlar kendi meselelerine konsantre olarak dağınıklıktan sıyrılmalıdırlar…
Hocaefendi sürekli şer şebekelerinin ürettiği hadiselerle meşgul olmanın yol açabileceği hayati tehlikelere ise şu şekilde ışık tutmaktadırlar: “Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız.
Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhimize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. Her iki kesim de bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir. Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz. Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.”
Hocaefendi meydana gelen hadiseler karşısında nebevi duruşun nasıl olması gerektiği hususunda ayrıca şu tesbitleri yapmaktadırlar: “Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır. Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir. Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar. El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır. Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.”
Prof. Dr. Osman Şahin | TR724



[Fethullah Gülen | Hizmet] Prof. Dr. Sophia Pandya, yüksek lisans ve doktora derecelerini California Üniversitesi-Santa Barbara’da Dinî Çalışmalar üzerine yaptı. Kadın ve İslam konularına yoğunlaşan Pandya, Gülen-Hizmet Hareketi ve Uluslararası Faaliyetleri: Çağdaş İslam’daki Fedakârlık Etkinlikleri Üzerine Örnek Olay İncelemeleri adını taşıyan kitabın editörlüğünü yaptı. “Hizmet Hareketini, oldukça takdir edilesi bir dini hareket olarak görüyorum. Kesinlikle.” “Bazen mikrofonu aşırı görüşteki insanların eline vermenin zararları olabiliyor. Onlar kendi etraflarındaki sınırları çok katılaştırabiliyorlar. ‘İslamiyet budur, bunu yapar, ve bunun dışında kalanların hepsi Cehennemliktir,’ gibi yargılara varabiliyorlar. Sonra, Hizmet diye bir oluşum geliyor ve diyor ki, ‘Biz etrafımızda böyle sınırlar çizmek istemiyoruz. Hatta, bu sınırları bütün bütün yıkmak istiyoruz. Biz, bütün bir insanlığı kapsayacak sınırlar çizmek istiyoruz. Hatta, yalnızca insanları değil, hayvanları da, Allah’ın yarattığı tüm varlıkları da kapsayan sınırlar..’ Böylece, akademisyen Diana Eck’in şu tanımına varıyoruz.. Kendisi bu durumu şöyle tarif ederdi.. Hizmet felsefesi, ‘dışlayıcıların’ yaklaşımına karşı, daha ‘katılımcı, ve kabul edici’ bir yaklaşım sergiliyor.” “Gönüllüler çok çalışıyor, zamanlarından fedakarlıkta bulunuyorlar. Dolayısıyla, zamanla onların da sesleri güçleniyor. Hem bir Müslüman, hem bir İslam profesörü, hem de genel olarak bir dinî bilimler profesörü olarak, bu tür ‘kabul edici ve kapsayıcı’ projeleri görünce gurur duyuyorum, mutlu oluyorum.”
Ey çocuk
Karanlık gecelerin
Geç kalmış şafağında
Minik ellerin semaya açıldığında
Seni incitenlere söyle
Allah unutmayacak
Ey çocuk
İki heceli zindandan
Mehmetlerine mektup yazar analar
Seni beton duvarlara terk edenlere söyle
Allah unutmayacak
Ey çocuk
Hasretle beklediğin baban
Zulmün cenderesinden çıkıp sana geldiğinde
Sen ona koşarken attığın çığlık
Semada yankılanırken
Kalbini incitenlere söyle
Allah unutmayacak
Ey çocuk
Hasta yatağında,
Ne olur babam gelsin artık dediğinde
Gözlerinin içine sükûtun çığlı ile bakan
Gözü yaşlı annene söyle
Allah unutmayacak
Ey çocuk
Çaresizliğe terkedilen
Yavrular, analar, babalar var
Evladının ziyaretinden dönerken
Hakka yürüyen yürekler var
Geride kalanlara söyle
Allah unutmayacak
Ey çocuk
Esaret zindanında
Annen hakka yürüdü haberini alırken
Cenazesine dahi gidememenin çaresizliği ile
Kalbi pare pare olan mazluma söyle
Allah unutmayacak
Ey çocuk
Evladından ayrılan analara
Yuvasından koparılan babalara
Yetim bırakılan evlatlara söyle
Allah unutmayacak…
Ey çocuk
Satırlarım senin için
Dualarım senin için
Gözyaşlarım senin için
Ve seni anlamak istemeyenlere söyle
Allah unutmayacak…
Ali Vefa
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi