Asırlar var ki, mazlumlardan daha mazlum, mağdurlardan daha mağdur şu bizim dünyâmızın insanı, değişik buuttaki baskılarla gerildikçe gerildi; maruz kaldığı zulümlerle her gün biraz daha sertleşti ve ardı arkası kesilmeyen gadrlerle artık kendi olarak düşünmeye başladı. Bugün Cebel-i Tarık’tan, Himalayalara, Kazan’dan Afrika’nın içlerine, oradan da Balkanlara kadar çok geniş bir sahada “tegallübler, esaretler, tahakkümler, mezelletler” türlü belâlar, türlü felâketlerle inleyen yığın yığın insan vardır. Ve asırlardan beri devam edegelen bu inlemeler bugün yerlerini öfkeye, nefrete hatta patlamalara terketmeye başlamıştır. Şimdi şu binbir felaketin uyardığı bu ülke insanı şayet maddî-mânevî mevcudiyetini koruyup, elindeki bütün dinamikleri kullanarak dirilişini tamamlayabilirse kendisini ispatlamış olacak ve hasımlarının entrika ve şirretliklerine takılıp kalmayacaktır.
Zuhur eden emarelerin aydınlığında diyebiliriz ki; önümüzdeki günler; üst üste alacağı şoklarla zalim dünyânın idbarını, bizim dünyâmızın da ikbalini hızlandıracaktır. Zirâ bu dünyâ, artık uyur-gezerlerin, eşyâ ve hâdiselere sırtını dönerek “Ya Mahşer!” deyip kendini uykuya salanların, kâinat kitabının sırlarına kapalı yaşayanların ve sürekli hasımlarının oyunlarına gelenlerin dünyâsı değil; bu dünyâ hakikata uyanmışların, varlığı didik didik edip onun esrarına yelken açanların, ilimlere açık yaşayanların ve her bakımdan asrıyla hesaplaşmaya hazırlananların dünyâsıdır.
Tarih boyunca bu iklim insanı, zulümle, haksızlıkla, şirkle yaka-paça olmuş, devamlı hak ve adaleti temsile çalışmıştır. Gelecekte de aynı ölçülere sadık kalarak bu târihî misyonu yerine getireceğinde şüphe yoktur. Karşı tarafın bu mevzûda göstereceği şiddet, hiddet, kin ve nefret ise hâlâ onlardan bir şeyler bekleyen bu cephenin gafillerini uyarmak ve emanet devir-teslimini hızlandırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
Bizler, öteden beri, içimizdeki azınlıklara adaletle davrandık. Onların haklarını görüp gözettik. Eşit muamelede bulunduk. Ve kendi vatandaşlarımız gibi hür ve her türlü kayıttan âzâde yaşamalarını temin ettik. Târih, bütün bunlara en sadık şahittir. Onlar ise içlerindeki soydaşlarımızı, dindaşlarımızı daima ezdi, daima esir muamelesi yaptı, daima hicret ettirme yollarını araştırdı, hatta, dinlerini, dillerini, yurt ve yuvalarını terk etmeye zorladılar. Bu durum ise, gelecekte, hem Allah’ın rahmet ve adaleti, hem de mütereddit ve mütehayyirlerin tercihleri adına bizim dünyâmız için avantaj demektir.
Beşer var olduğu günden bu yana, değişik bir kısım ilâhî prensipler vardır ve öyle inanıyoruz ki, bu prensiplere göre çok yakın bir gelecekte bütün zalimler cezalarını görecek ve bütün mazlum, mağdur ve mahkumlar da yeni bir dünyâya uyanacak ve ebedî mutluluğa ereceklerdir.
Evet, zulüm üzere hayatlarını sürdüren Babil’deki Nemrudlar, Mısır’daki Firavunlar, Roma’daki Neronlar ve Asya’daki Moğollar günü gelince târumâr oldukları gibi, bugün, dünyâ-nın dörtbir yanında inançlı insanlara zulüm eden modern Firavunlar da mevsimi gelince yerle bir olacaklardır. Aslında daha şimdiden, pek çoğu çekilip gitmekte, arkada kalanlar da bozgunun hızını kesme hesabıyla meşgul olmaya başladılar bile.
Allah’ın oldurduklarını kimse önleyemez; O’nun soldurduklarını da kimse canlı tutamaz. O bir şey murâd buyurunca, bir lahzada sebeplerini yaratır ve onu vareder. O, birilerinin yoluna su serpince yollar dümdüz olur gider.
Bugün bizim dünyâmız, arzu edildiği seviyede ileri ve müterakki olmasa bile geri de değildir. Hele, hasımlarımızın su yüzüne çıkan düşmanlıkları, dolayısıyla da baskı ve zulümleri, bizleri daha da uyaracak ve toparlanıp her hususta çağı yakalamamızı hızlandıracaktır.
İnsanımız uzun seneler kendisini ayakta tutan dinamiklerden habersiz yaşadı. O İslâm’ın gücünü kavrayamadı, Kurân’ın sırlarını sezemedi ve O’nun ruhundaki cevherleri değerlendiremedi. Ama, bugün onun, kendi dünyâsına dönüşü çok farklı olacaktır. O bu dönüşüyle Kur’ân’ı semâdan yeni inmiş gibi tanıyacak, İslâm’la ilk tanışıyor gibi, onu alabildiğine sıcak bulacak ve önceki nesiller gibi ülfetlerin hâsıl ettiği sathîliklere takılıp kalmayacaktır.
Bu itibarla denebilir ki, hem Müslümanlar hem de insaf dünyâsı için gelecek yıllar, Kur’ân yılları olacaktır. Aslında sağımızda solumuzda, delinen ve çatlayan dünyâların yırtıklarından dışarıya sızan hırıltılar da bunları ifâde etmektedir.
“Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.”
M.Fethullah Gülen
Yeni Ümit, Temmuz-Eylül 1989, Cilt 1, Sayı 5
31 Mart, Bediüzzaman’ın 15 Temmuz’udur.
O dönemde Bediüzzaman, tek bir fert olduğu için hadise kendisi ile sınırlı kalmıştır. Şayet (ilerleyen senelerde olduğu gibi) bir cemaati olsaydı, binlerce, on binlerce insan 31 Mart tezgahından dolayı eza ve cefaya maruz kalırdı…
İdamla yargılandı Üstat. Sanıklardan pek çoğu idam cezası aldı ve hüküm infaz edildi. Ağır ithamlarla yüz yüzeydi. Halkı tahrik etmek, milleti sokağa dökmek, meşru hükümeti yıkmaya çalışmak…
Güya deliller de toplanmıştı. Neydi deliller? Yazdığı yazılar, yaptığı konuşmalar…
Üstat, mahkeme karşısında hiç ama hiç eğilmedi. Kendisini idamla yargılayan mahkemenin başkanı Hurşit Paşa’nın keskin sorularına dimdik ve samimiyetle cevaplar verdi. Mesela “Sen de mi İttihadı Muhammedi’ye dahilsin?” diye sorulduğunda “Maal iftihar!” demiş ve “En küçük efradındanım ancak benim tarif ettiğim vechile…” savunmasını yapmıştır.
Bediüzzaman, kendini müdafaa ederken “On bir buçuk cinayet” işlediğini söylüyor. Cinayetle alakası olmayan hizmetlerini sıralayarak masumiyetini taçlandıracak betimlemeler yapıyor.
Muazzam bir müdafaa!
Sokrates’in müdafaasına hayran kalanların bu savunmayı hiç duymaması Bediüzzaman’ın suçu değil; belki onu kendine üstat sayanların vebalidir…
Üstat önce hizmetini bir cinayetmiş gibi anlatıp sonra sitem dolu bir sessiz çığlıkla kendini savunuyor. Mesela Doğu’da bir üniversite açılması için verdiği mücadeleyi ve kendisine yapılan makamlara ve ücretlere boyun eğmeyişini anlatarak diyor ki “Ben ki bir hamalın oğluyum…” Aslında derin bir sitem vardı söylediklerinde. Aklını ve vicdanını kaybetmeyenlere sesleniyor…
Bediüzzaman’ın bu muhteşem müdafaasından hareketle küçük bir deneme yapmama müsaade eder misiniz? Ben de -haddimi aşarak- cemaatin 11 buçuk cinayetini paylaşmak istiyorum sizlerle:
Birinci cinayet: Eskiden okumak, akademik kariyer yapmak şehirli elitlerin işiydi. Sonra cemaat insanlara köylerinde mahpus yaşamanın çözüm olmadığını söyledi. Devletine küskün Anadolu insanı çocuklarını büyük şehirlerin seçkin okullarına göndermeye başladı. Artık kalacak evleri, yurtları, sığınacak mekanları vardı. Boğaziçi, ODTÜ, Bilkent… O güzelim eğitim kurumları muhafazakâr insanların çocuklarıyla dolmaya başladı.
Ve derin homurtular: “Siz kimsiniz ki statükoyu sarsacak bir yola girdiniz.” Evet kurulu sistem için bu bir cinayetti…
Bu cinayeti işledi cemaat… Demek ki bu günahı (!) işlememesi; Anadolu’nun kısır döngüler içinde kendini harap etmesine sesiz kalması gerekiyormuş…
İkinci Cinayet: Eskiden devlet, kutsanmış, tanrısallaştırılmış bir kavramdı. Beyni yıkanmış kitlelere göre onun gölgesine basılmaz, dipçiğinden şikâyet edilmezdi. Bazı dindarlar ‘kafir devlet’ diye fısıldaşırdı kendi aralarında.
Sonra cemaat “Devlet bizim devletimiz değil mi?” diyerek insanları devlet millet barışmasına davet etti. Başarılı da oldu. Birilerine göre ‘tanrı devlet’ anlayışına şirk koşulmuştu. Bu arkaik ve istibdatçı inancı (devleti ele geçirdiğini düşününce) yobazlar devraldı. Ve “devlette kadrolaşma” diye bir suç uyduruldu. Dün “kafir devlet yıkılacak elbet!” diye slogan atanlar, şimdi devlete tapınıyor, Cemaat’i de ‘devlete sızmakla’ itham ediyordu. Demek devletin tanrı değil, topluma adalet, asayiş ve hizmet getiren bir araç olduğunu söylemek bir cinayetti. Ve bu cinayeti cemaat işlemiş oldu…
Üçüncü Cinayet: Bir zamanlar kendini dindar addedenler dünyayı ikiye ayırırdı. Karşı cephedeki herkesi kötü, kendi saflarındaki herkesi de iyi sanırdı. Keşke karşı tarafı birazcık tanıyabilse ve kendi değerlerini de doğru idrak edebilseydi. Tam bu noktada cemaat “kültürlerarası diyalog” diye bir çırpınış içine girdi. Ve köprüler kurdu. Sen misin haddini aşıp (!) insanlar ve toplumlar arasında diyalog kapılarını zorlayan! Kurulu nefret düzeninin çarkına çomak soktuğu için bir cinayet işlemiş oldu cemaat…

Dördüncü Cinayet: Okullar yaptı, yurtlar inşa etti, üniversiteler kurdu, dershaneler açtı… Anadolu insanının en iyi yerlere gelmesine katkıda bulundu. Oysa bu yerler, kurulu düzenin asalaklarına mahsus ve doğuştan kazanılmış haklardı. Ve cemaat insanların eğitimine müdahale ederek (!) haddini aştığı için cinayet işlemişti…
Azınlık haklarını savunmak, farklı kitlelerin düşünce inanç ve ifade özgürlüğünü müdafaa etmek cemaate mi düşmüştü! Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatleri ile bir araya gelip onların sorunlarının çözümü için platformlar oluşturmak egemen güçleri ürküttü. Cami-cemevi projesi yapmak ya da Ruhban okulunun açılması için çaba sarf etmek, cemaatin haddine miydi! Ezberleri kadar konforları da bozulanlar, cemaati yok etmek istedi. Öyle ya Anadolu’dan daha dün gelmiş, seçkinlerin hiçbir özelliğini taşımayan kişilerin haddine miydi bu işler! Demek cinayet işlemişti cemaat…
Geçen hafta İsviçre pazar günü gazetesi “Le Matin Dimance” ve partner kuruluşu Almanya’nın muteber gazetelerinden “Die Welt”, Fethullah Gülen Hocaefendi ile yapılan mülakatı yayımlamıştı.


Prof.Dr.Stanizai:”Hizmet Hareketi, insanlığa hizmet etmek gibi hakikaten önemli olan işler yürütüyor”
Hizmet Hareketi, insanlığa hizmet etmek gibi hakikaten önemli olan işler yürütüyor.
Prof.Dr. Zaman Stanizai Pacifica Yüksek Enstitüsü’nde İslami Gelenekler profesörüdür. Californiya Eyalet Üniversitesi-Dominguez Hills’de (CSU) siyaset bilimleri dersi vermektedir. Siyaset teorisi ve siyasî kimlik üzerine çalışmalar yapıyor.
“Hizmet Hareketi, insanlığa hizmet etmek gibi hakikaten önemli olan işler yürütüyor. Peygamber Efendimiz, “Sizin en hayırlınız, yaptığı işler sonucunda diğer insanlara faydalı olandır,” buyurmuşlardır. Faydası alınacak şeyler, yalnızca konuşarak değil, hizmet ederek olacaktır.
Hizmet Hareketi’nin, ‘insanlığa hizmet etme’ kavramının, yalnızca beraber anıldığı isim ile değil, aynı zamanda, ortaya koymuş olduğu icraatlarla birlikte, canlı bir örneği olduğunu düşünüyorum.
Onlardaki en yüksek faziletin de, yapılan hizmetlerin yalnızca belli bir dinî topluma has bırakılmaması olduğunu düşünüyorum. Onlar, tüm dünyayı içlerine alıyorlar.”
“Günümüzdeki ‘İslamî hareketlerin’ bu kadar geride bulunmasının, bu kadar katı, bu kadar yabancı düşmanı, bu kadar ben-merkezli olmasının sebebi henüz daha kendi dinimizi kendimizin bilmemesidir.”
“Dolayısıyla, iyi birer Müslüman olabilmemiz için kesinlikle ve kesinlikle eğitimden geçmemiz gerekiyor. Bu eğitimin de halka açık olması gerekiyor.
Hiç bir kısıtlama olmadan, tüm dünyaya hitap etmesi gerekiyor.
Ve dolayısıyla, eğer Hizmet Hareketi ya da Gülen Hareketi, toplumu eğitim yoluyla kalkındırmayı amaçlıyorsa, sağlam hiç bir aklın buna bir itirazı olabileceğini düşünmüyorum.”
Kaynak:Spectra Media
Nesep: Akrabalık, soy, baba tarafından olan soy bağlantısı; çocuğu ana-babasına ve ailesine bağlayan kan ve soy bağını ifade eden bir İslâm hukuku terimidir.[1] Neslin muhafazası İslam dininin son derece önem atfettiği bir husustur. Öyle ki İslam’da bu mevzu insanın ihtiyaçlar yelpazesinin vazgeçilmezlerini teşkil eden “zarûriyyât” kısmında mütalaa edilmiştir. Ayet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا buyurmak suretiyle “sudan bir insan yaratıp onda soy ve nesep var etmesini kudretinin delilleri”[2] olarak sunmaktadır. Fahri Kâinat Efendimiz de (sallâlahu aleyhi ve sellem) bir taraftan cahiliyedeki kabileciliğin tortuları olan soy-sopla övünme anlayışını bertaraf etmeye matuf emir ve tavsiyelerde bulunurken bir diğer taraftan da akrabalık ve hısımlık bağlarını koruma adına nehiy ve inzar edici beyanlarda bulunmuştur:
عَنْ عِرَاكِ بْنِ مَالِكٍ، أنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ: إِنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:
لَا تَرْغَبُوا عَنْ آبَائِكُمْ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ أَبِيهِ فَهُوَ كُفْرٌ
“Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu (yaptığı) küfürdür.”[3] buyuran Efendimiz (sallâlahu aleyhi ve sellem) böylesi ağır bir günahtan insanları menetmenin şiddetini daha beliğ bir surette gösterme adına, bu mezmum işi “küfür” kelimesi ile ifade etmektedir.
Bu hadis-i şerif, gerçek babasını bildiği halde, -her ne sebeple olursa olsun- başka bir insanın kendi babası olduğunu iddia etmeyi helal itikat eden kimse hakkındadır. Zira cahiliyede insanlar arasında bu hadise sık sık vuku bulur ve yadırganmazdı. Yine bir kimse bu yolla başkasının çocuğunu evlat edinir ve artık o çocuk o babaya nispetle anılırdı. Bununla da kalmaz, böyle bir evlat edinme, evlat olarak alınan kimseye nesep, evlenme, boşanma, miras, sıhrî hısımlık gibi konularda öz çocuğun sahip olduğu hakları verirdi. İslamiyet’le birlikte ise bu adet “Evlatlıkları babalarına nispet edin, bu Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin. İçinizden kastederek yaptıklarınız bir yana, yanılmalarınızda size bir sorumluluk yoktur. Allah, bağışlar ve merhamet eder”[4] ayetinin nazil olmasıyla son bulmuştur. Neslin muhafazasına bu denli önem veren İslam’ın, böyle bir şeyi yasakladığını bildiği halde, insanın birtakım dünyevi menfaat ve çıkarları uğruna bunu helal kabul edip, çizilen bu çerçevenin dışına çıkması küfürdür.
Yasaklanmış Olan Bu Adetten Günümüze Kalanlar!
Cahiliye devrinde, asıl babasını inkâr edip de başka birisini baba olarak kabul etme gibi kompleks ifadesi olan ahlâki bozukluklar, günümüzde farklı bir posta bürünmüş ve anne babasından utanma, onları kendisine yakıştıramama şeklinde hastalıklı bir boyut kazanmıştır. Oysaki insanın anne babasına hürmet etmesi ve onları el üstünde tutup saygıda kusur etmemesi için sadece insana ait donanımlara sahip olması yeterlidir. İslam’ın bu konuda insanlara bir rota çizmiş olması dahi insanın insanlığından utanması adına kâfidir. Zira bu, her şeyden evvel insanlığın çözmesi gerekli olan bir problemdir.
Bu kompleksin böyle toplumsal bir hastalığa dönüşmesinde, içinde ahlâki doneler barındırmayan salt sınıfsal bir etiketi, statüsüz veyahut etiketsiz, ama ahlâki olan bir yaşam tarzına önceleyen seküler mantığın tesirini göz ardı etmemek lazımdır. Zira seküler dünyanın değerler skalasında ilk sırayı ahlaki ve faziletli olandan ziyade statü ve konum işgal eder. Bu dünyanın insancıkları, sizi ilk olarak statünüzle muhatap alır. Sekülerizmin darbelerine maruz kalmış bir insanın da böylesi bir toplumsal statüyü elde etmek yahut kaybetmemek uğrunda makyevelist bir mantıkla hareket etmesi kaçınılmazdır. Böyle bir statüyü elde etme yolunda, şayet anne babanın eğitim seviyesi, giyim-kuşamı, konuşması neş’et ettiği ortam vs. bir nakîse bir eksiklik olarak kabul görüyorsa, bu tek dünyalı yaklaşım, kişiyi anne-babasından utanma, onları küçümseme gibi bir yanlışa sevk edebileceği gibi onların toplumdan tecrit edilmesi neticesini de doğurabilir.
Hedefe giden yolda ailenin bir ayak bağı gibi vehmedilmesi asla bir hakikatin ifadesi olamayacağı gibi aksine bir hamakatin teşhir edilmesidir denilse sezadır. Kızmaları bile bizim onlara duyduğumuz sevgiden daha tatlı olan bu şefkat kahramanlarına bu nazarla bakabilmek için, insanın kalbinin bütün bütün çoraklaşmış olması lazımdır. Zira “Anne-baba, insanın en başta hürmet edeceği kutsi iki varlıktır. Onlara hürmette kusur eden, Hakk’a karşı gelmiş sayılır. İnsan, daha küçük bir canlı hâlinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep, anne-babanın omuzlarında ve onlara yük olarak büyür ve serpilir. Bu hususta ne peder ve validenin çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de onların çektikleri sıkıntıların sınırını tespite imkân yoktur. Bu itibarla, onlara hürmet ve saygı, hem bir insanlık borcu, hem de bir vazifedir.”[5] “Bazı insanlar cemiyet hayatında anne ve babalarıyla görünmekten utanıp çekinmekteler. Oysaki bu bir kibir ve büyük günahtır. Allah sizi büyük makamlara getirse, ana-babanız da halâ köyde kaz güdüyor olsa, size düşen onları hep baş göz üstünde tutmanızdır. Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde ‘En faziletli amel, vaktinde kılınan namazdan sonra anne-babaya iyiliktir.’[6] buyuruyor. Bu itibarla da anne-babasına tazimde bulunan birini görünce takdir hisleriyle doluyor ve ona nafile hacdan, umreden dönüyormuş gibi bakıyorum.”[7]
Öte yandan; gerçek insani değerleri özümsemiş hakiki insanların dünyasında, toplumların diriliş ve yükselişi, aile ve aileye ait değerlerin yeniden ihya edilmesine vabestedir. Kişinin anne babasına saygı ve hürmet mevzuunda, zihninin en ücra köşelerinde dahi zaaf göstermemesi aile mefhumuna ait değerler cümlesindendir. Sadece değerlerin ve faziletlerin yok satacağı o din gününde, kişi bohçasına ne koyduğuna dikkat etmeli. Zira hor görülmüş, küçümsenmiş, kendisinden utanılmış, aşağılanmış bir anne-babanın âhı, insana çok ah çektirir ahirette. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak; “sadece kendisine ibadet etmeyi emir buyurduktan sonra, anne ve babaya iyilikte bulunmayı”[8] emreder ki; bu aslında onların nezdi ulûhiyetteki makamlarının bir ifadesidir. Dolayısıyla kişinin onlara hak ettikleri değeri vermesinin yahut vermemesinin onlar açısından kaybettireceği bir şey yoktur aslında. Onların kıymetini bilmek, bilene kıymet kazandırır ve bu, asla bir lütuf da değildir.
Aile kavramına başka bir pencereden bakacak olursak; aileyi oluşturan fertler sadece aralarında var olan kan bağıyla bir bütünlük arz etmezler. Onları aile kılan en önemli unsurlardan biri de, eksik gördükleriyle veya ziyadeleriyle veya tecrübeleriyle birbirlerini kabul etmeleri ve bu kabulün tabii neticesi olan değerleri ve faziletleridir. Dolayısıyla yükseleceksek bir aile olarak yükselmeli, seküler kıstaslar açısından anne-babamızla bu mümkün görünmüyorsa, tek başına yükselmeye bir değer atfetmemeli, bunu bir ar bilmeliyiz. Elimizde güneş de olsa göremeyeceğimiz şeyleri, onlara zifiri karanlıkta dahi fark ettiren tecrübelerini hafife almamalı ve böylesi bir rehberlikten uzak kalmayı da bahtımız adına bir talihsizlik kabul etmeliyiz.
Babanın gölgesi huzur
Ananın duası Hızır…
[1]. Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi, Nesep
[2]. Furkan sûresi, 25\54.
[3]. Sahih-i Müslim, İman, 113.
[4]. Ahzap sûresi, 33\5.
[5]. M. Fethullah Gülen, Ölçüler veya Yoldaki Işıklar, Anne-Baba.
[6]. Sahih-i Müslim, İman, 140.
[7]. M. Fethullah Gülen, Müzakere Notları
[8]. İsra sûresi, 17\23.
Tarihin belli bir döneminde başlayıp, bugünlere kadar uzayıp gelen bir mizaç inhirâfıyla, bize ait değerler hep horlandı, hep hakir görüldü. Bu dönemde, gönlünü bir kısım fantezilere kaptırmış, ruh dünyâsıyla lime lime bazı gençler, bu güzel dünyâmız ve onun, tarihin derinliklerinden gelen paha biçilmez değerlerini hep tiksinti duyan bir ruh haletiyle hatırladı.
Bizi ve dünyâmızı tanımama bahtsızlığı içinde yetişen bu gençler, biraz alafranga olma merakı, biraz da dünümüzü ve bugünümüzü çok iyi bilememelerinden, his ve heveslerinin tesirinde kalıyor; daha kötüsü de his ve heveslerini fikir zannediyor bize ve geçmişimize ait şeyleri değersiz, fazla, hatta sevimsiz ve zevksiz buluyor “şarklılık ve asyalılık” deyip geçiyorlardı. Dünden-bugüne millet çoğunluğunun, sevip-saydığı, zevkle yaşadığı şeyler, onların hissiyatlarına ters geliyor zevklerine dokunuyordu.
Artık bu serâzât gönüllere hem aileleri, hem de bir kısım dînî, millî çevrelerin telkin etmeye çalıştıkları, dine saygı ve mukaddeslere hürmet gayretleri de alâka görmeden hebâ olup gidiyordu. Aslında onlara, devrin idrak ve anlayışına göre ve çağın diliyle dînî ve millî değerleri tefsir edip yorumlayacak çapta, ne bir edip ve şairleri, ne de bir mütefekkir ve üstatları yoktu. Üstelik bunlar, hislerinin en amansız, iradelerinin en dermansız, nefislerinin en îmansız ve tecrübelerinin de en yetersiz olduğu buhranlara açık gençlik dönemlerini yaşıyorlardı.
Vâkıa, her zaman gençlik ve çocukluk dönemleri, beşerî duygu ve düşüncelerin galeyâna geçtiği, her fikrin, beraberinde bir kısım romantik mülâhazalar da getirdiği, muhâkeme, his ve mantığın birbiriyle çarpıştığı tuhaflıklar ve gariplikler devresidir ama; o günkü gençlerin heves ve hevâ kaynaklı boşlukları bütün bütün farklılık arz ediyordu.
Bu gençler, milletin bütün târihî değerlerini red ve inkâr ediyor, bir çırpıda her şeyi değiştireceklerini sanıyor ve bu mevzuda karşılarına çıkacak bilumum problemleri rahatlıkla halledeceklerine inanıyorlardı. Hayat ve medeniyetin güzelliklerini, masmâvi bir sabahın tâzeliği içinde tahayyül ediyor ve âdeta her şeye renkli bir cam arkasından bakıyor gibi hayallerle oynaşıyorlardı.
Kendi dünyâlarından habersiz ve nankörce yetişen, bu değişip başkalaşmaya açık gençler, çarçabuk dış tesirlerde kalıyor, başka iklimlere ait hususiyetlere gönül kaptırıyor ve başka nizamlara âşık oluyorlardı. O günleri görmüş ve o günlerin alafranga terbiyesiyle yetişmiş hemen bütün nesiller, içinde yetiştikleri topluma muarız yaşamayı âdeta huy edinmiş; ona ait hiçbir şeyi tasvip etmiyor; millî ve târihî değerleri “şarklılık ve asyalılık” diye red ve tezyif ediyor ve her gün bize ait değerlerden birine başkaldırışa geçiyor, sonra da hezeyândan hezeyâna yalpalayıp duruyorlardı.
Böylece, hep aynı anlayış, hep aynı duyuş ve aynı sezişle yabancılaşmaya meyillenmiş bu serâzâd gönüller, hep hülyâlı hisler içinde yüzerken “memnu”lar birer birer yokediliyor, “meşru’lar-gayr-i meşrular” izâfîlik telâkkisiyle askıya alınıyor ve hayat dümdüz hâle getiriliyordu.
Belki zamanla düşünce fasılları değişiyor, ortaya yeni akımlar çıkıyor ve bu yeni akımlardan yeni akıntılar meydana geliyordu, ama özden kaçış ve uzaklaşışta herhangi bir değişme olmuyordu. Aksine o sürekli, bitevî ve geri dönmeme tabiatı içinde sürüp gidiyordu. Yakın târihe kadar da bütün seyyiat ve utandırıcılığıyla devam edip durdu.
Ancak belli bir dönemden sonra, yavaş yavaş, bu moda düşünceler üzerinde de hazânlar esmeye başladı, hezeyânın o gürül gürül sesi kısılmaya yüz tuttu ve her yerde esen serin rüzgârların tesiriyle sarsılıp tir tir titreyen vücutlar, kendilerine yeni sığınaklar aramaya koyuldular.
Artık hayatın neşesi bütün bütün kaçmış ve bir zamanlar çağlayanlar gibi coşan o mest ü mahmûr ruhlar, şimdi karların eriyişiyle derelerin yolunu tutan boz bulanık sular gibi bulanmış; dünyâları tamamen tozduman olmuş ve âdeta her yerede bir “son” duyulmaya başlamıştı. Ruhlar burkuntularla bükülüyor, gönüller hasretlerle kıvranıyor ve o eski halâvetli ihtişamlar bir bir vedâ ediyordu.
Tam bu dağılış ve çözülüş anında idi ki, Semâvî Ses, bu alabildiğine yorgun ve tükenmiş ruhlar üstünde beyan mızrabını bütün yakıcılığıyla hareket ettirerek seslerin en tesirlilerini ve nağmelerin en uyarıcılarını duyurdu ve onlara âdetâ bir yeni dirilişin sûrunu öttürdü.
İşte, o zaman, pek çok kimse, birden, tâli’in en uzak köşelerine, en uzak bucaklarına uyandı ve şimdiye kadar bildiği bu dünyâyı bir başka türlü hissetmeye, bir başka türlü duymaya başladı.
Gayrı bundan böyle, bir bir kendi dünyâsından kopup gidenler, bir bir dönüp gelecek.. hevâ ve hevesine uyarak birer birer aydınlık ve sıcak yuvalarından uzaklaşanlar, mantık ve muhakemenin nurlu yoluyla yeniden eski yurtlarına avdet edecek.. bütün bütün dağılıp uzaklaşanlar, tekrar derlenip toparlanacak ve bir kuru sevda uğruna mecnûnlar gibi yollara dökülenler, birer kara sevdalı olarak târihî mefkûreleri etrafında kümelenip kenetleneceklerdir.
Öyle anlaşılıyor ki, bir zamanlar utandırıcı bir göçle, kendi dünyâlarını terk edenler, çok yakın bir gelecekte, hem de dinleri, dilleri, edebiyatları, idealleri, ahlâkları, sanatları, düşünceleri, mektepleri ve idareleriyle ana yuvalarına dönecek ve asırlık bütün hicranlardan kurtulacaklar…
M.Fethullah Gülen
Sızıntı, Temmuz 1989, Cilt 11, Sayı 126
Respect Graduate School’un online Kuran Tilaveti dersleri devam ediyor. Tamamiyle online verilen derslere öğrenciler dünyanın dört bir yanından katılabiliyor.
Kadın ve erkek sınıfları ayrı olan program, Dr. İsmail Büyükçelebi rehberliğinde oldukça kaliteli bir hoca kadrosu ve muhatapların ihtiyaçları gözetilerek hazırlanmış beş ayrı seviyeden dersleriyle, bu zamana dek Kur’an okumayı öğrenememiş, ya da tecvid, meharic-i huruf gibi konularda eksikleri olan hemen her yaştan öğrencinin ihtiyacını karşılıyor.
Program içerisinde Kur’an okumayı bilen ancak okumasını hızlandıramamış öğrenciler için ayrı bir sınıf açıldı. Bu dönemki dersler 12 haftadan oluşuyor ve 10 kişiyi aşmayan sınıflarda öğrenciler ehliyetli hocalardan birebir ders görme imkanı buluyor. Derslerin gün ve saatleri bilhassa hayatı yoğun geçen yetişkinler gözönünde bulundurularak hazırlandı. Online eğitim vasıtasıyla insanların evlerine kadar ulaştırılan eğitim hizmeti bu zamana kadar Ku’ran okumasını geliştirememiş olanlar için artık mazeret bırakmıyor. Zira Kur’an okumanızı geliştirmek size bilgisayarınızın tuşu kadar yakın! İlgi duyanlar derslere www.respectgs.us adresinde Türkçe Dersler başlığı altından kayıt olabiliyor.
İsmail Büyükçelebi, ders ve programların amacını şöyle özetledi: ”Kur’an-ı Kerim’i düzgün okumanın şartı üçtür.
1-Harfleri mahreçinden çıkarmak,
2-Harflerin sıfatlarını vermek,
3- Tecvit kaidelerine riayet etmek.
Biz verdiğimiz bu Kur’an derslerinde hedefimiz; bu üç şartı öğretmek ve talim dersleri ile bunları pekiştirerek kardeşlerimizin düzgün Kur’an okumalarını sağlamaktır.
Bir de kardeşlerimiz Kur’an-ı Kerim okurken lahm-i celi ve lahn-i hafi denilen büyük ve küçük hatalara düşmekten onları korumaktır.
Kardeşlerimizin çoğunun da bu derslere ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz. Buna muvaffak olabilmek için de en ehliyetli hocaları bulup onlarla bu dersleri devam ettiriyoruz inşallah.”
Sizde Kur’an-ı Kerimi güzel okumak istiyorsanız geç kalmış değilsiniz.Kayıtlar devam ediyor.
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Mü’minlerin Helâki İftiraktadır” yazısında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) Allah’tan talep ettiği üç duasından ikisinin kabul edilip, ümmetinin tefrikaya düşmemesi duasının kabul edilmemesinin nasıl anlaşılması gerektiğinin izahında önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Ne var ki, inananların da cürüm işledikçe birbirlerine düşmeleri, birlik ve beraberliklerini kaybetmeleri, ihtilaf ve iftiraklarla hırpalanmaları mukadderdir. İşte, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Efendimiz, böyle bir felaketin ümmetinden uzak olması için de dua dua yalvarmış; ancak, bazılarını tahmin ettiğimiz ama ekseriyetini bilemeyeceğimiz pek çok hikmete binâen Cenâb-ı Hak, Habîb-i Edîb’inin bu niyazına “kabul” mührü vurmamıştır.
Kanaatimce, bu hikmetlerden birisi, insan iradesine dikkat çekmek ve ittifakın iradeye vâbeste bir mesele olduğunu bildirmektir. Vifak ve ittifakın temini için insanlardan iradelerinin hakkını vermeleri istenmektedir. Şüphesiz, “hissî kardeşlik” de önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve iradîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gereklidir. Mü’minlerin anlaşıp birleşmelerinde ve birbirlerini sevmelerinde esas olan, hissîlikten öte, duygu, düşünce, inanç ve itikat birliğinin, içtimaî mutabakatı iktiza etmesine bağlı mantıkî kardeşliktir. Bundan dolayıdır ki, Nur Müellifi, meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini nazara vermiştir.”
Hissî Değil, İradî Kardeşlik…
Hocaefendi neticede kalpleri ısındırıp, kardeşlik duygusunu inkişaf ettirenin Allah (cc) olduğunun şuuruyla O’na yakarışta bulunmanın beraberinde, şart-ı âdî olarak da pratik hayatta bazı şeyler yapılmasının fiilî dua yerine geçeceğine dikkat çekerek şu enfes tesbitleri yapmaktadırlar: “Evet, insan, bir odun parçası ya da bir sürünün şuursuz azası değildir ki, cebren başkalarıyla ittifak etsin ve bir araya gelsin. Onun farklı düşüncelerinin, şahsî mülâhazalarının ve bir kısım aykırılıklarının olması gayet tabiîdir. İnsandan beklenen, her söylenene hemen boyun eğmesi, haricî zorlamalarla bir noktaya gelmesi ve diğer insanlarla taşlar misali şuursuzca omuz omuza vermesi değildir; ondan istenen, bazı iç tepkilerini ve reaksiyonlarını irade, mantık ve muhakemesiyle bastırması ve vifakı iradî-mantıkî olarak gerçekleştirmesidir…”
İnsanlar birbirlerinden çok farklı olarak yaratılmış olduklarından dolayı ihtilafa yol açacak çok sayıda sebepler mevcuttur. Denebilir ki, aslında bu fitri bir durumdur veya realitenin gereği budur. Farklılıkların yol açabileceği bu ihtilafları ortadan kaldırmak için ise çok ciddi bir cehd ve gayret ortaya koymak gerekmektedir. Fıtrattan gelen veya içinde doğup büyüdüğümüz kültür ortamı ve terbiye sisteminden kaynaklanan iç tepkileri ve reaksiyonları bastırmak için ise iradenin hakkının verilmesi, mantık ve muhakeme yoluyla bunların tadil edilmesi lazımdır.
Başarı ve başarısızlığın en önemli bir sebebi olarak uhuvvet, vifak ve ittifak…
Hocaefendi aynı yazıda başarı ve başarısızlığın en önemli bir sebebi olarak da uhuvvete dikkat çekmektedirler: “Allah Teâlâ mü’minleri muvaffak kılacak ve muvazene unsure bir millet hâline getirecekse, bunu aralarındaki vifak ve ittifaka mükâfat olarak ihsan edecektir. Evet, vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhî (Allah’ın mü’minleri başarılı kılması) için pek mühim bir davetiyedir…
Binâenaleyh, şayet bir beldede ya da bir birimde başarısızlık varsa, orada bir fiyasko yaşanıyorsa veya beklenen netice bir türlü elde edilemiyorsa, bunun sebebi de her şeyden once uhuvvet ruhunun korunup korunamadığında aranmalıdır. Birlik şuurunu yitirmiş, kardeşlik hislerini kaybetmiş ve birbirinin kurdu hâline gelmiş kimselerin başarılı olmaları ve ortak hedeflerine ulaşmaları mümkün değildir. Hele adanmış ruhlar arasında bulunanlardan, tefrikaya düşmüş olduğu hâlde i’lâ-yı kelimetullah yolunda muvaffakiyeti yakalayabilmiş ve başarılı kalabilmiş
insan göstermek neredeyse imkânsızdır.”
Başarılı olmak ve başarısızlıktan kurtulmanın yegane yolu uhuvvetten geçmektedir. Buna muvaffak olabilmek için de insanın cüz-i iradesinin hakkını vermesi, ciddi manada cehd ve gayret göstermesi gerekmektedir. İnsanlar bu hususta ellerinden geleni yapmakla mükellefdirler. Ama böyle büyük bir neticenin elde edilmesi için bunlar yetmeyecektir.
Nitekim ayet-i kerimede buna işaret edilmektedir: “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” Kulları, üzerlerine düşen maddi ve manevi hususlara riayet ettikten sonra bu neticenin meydana gelmesini Allah’tan (cc) beklemelidirler. Allah’tır ki kalpleri uzlaştırıp, bir vifak ve ittifak meydana getirir. O (cc) istedikten sonra böyle bir netice için gerekli olan şartları hazırlar.
Ruh ve mana köklerimizle bütünleşinceye kadar bu imtihanlar devam edecek…
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Düşmanlıklara Karşı Tavrımız” başlıklı bamtelinde bu konuyu değerlendirdiği şu enfes yoruma da bir bakalım: “İcabında birileri karşınıza çıkabilir. Sizi imha etmeyi düşünebilirler. Orada dimdik durmanız, sahip çıktığınız hakikati müdafaa etmeniz, kaçmamanız lazım. Bunun gibi bir şeye, imara, insanlığı yeniden inşa etmeye, imanla ve sevgiyle insanları uzlaştırmaya, bir vücudun uzuvları haline getirmeye gönül vermişseniz şayet, karşı taraf sizinle uğraşacaktır. Siz kafayı ona çok takmayacaksınız. Hazreti İbrahim gibi “Rabbena aleyke tevekkelna ve ileyke enebna ve ileyke’l-masir” Allah’ım sana güvendik, sana dayandık, sana inabede bulunduk, netice itibariyle dönüş sanadır”. İster muvaffak kılarsın, isterse kılmazsın. İster zaferyâb edersin, isterse etmezsin…
Düzelmeye ihtiyacımız var. Hâlâ kalplerimiz telif (yumuşamamış) edilememiş. Hâlâ birbirimizi yürekten sevemiyoruz. Hâlâ birbirimizin meziyetleriyle iftihar edemiyoruz. Hâlâ birbirimizin başarılarını alkışlayamıyoruz. Dünya bizimle uğraşıyor. Koskocaman dünya, farklı zeminlerde, cepheler oluşturmuş, taarruz planları hazırlıyor. Fakat biz hâlâ birbirimizle uğraşıyoruz. Birbirimizin aleyhinde yazılar yazıyoruz, televizyonlarda birbirimizin aleyhinde yayınlarda bulunuyoruz. Birbirimize sövüp saymayı marifet sayıyoruz. Oysa ki tevfik-i İlahi’nin (Allah’ın muvaffakiyet, başarı ihsan etmesinin) en büyük vesilesi vifak ve ittifaktır. Allah (cc) vifak ve ittifaka ulaşmamız için bizi hırpalıyor. Bizi potalardan geçiriyor. Özümüzü bulabilmemiz, kendimiz olabilmemiz için bizi imtihan ediyor. Ve bu imtihanlar devam edecek kendimiz oluncaya kadar. Ruhumuzu buluncaya kadar. Ruh ve mana köklerimizle bütünleşinceye kadar bu imtihanlar devam edecek.”
Kader-i ilahinin yaşanan hadiselere izin vermesindeki çok önemli bir hikmet de, hizmet insanlarının aralarında tessüs etmeleri gereken uhuvvet, vifak ve ittifakın gerçekleştirilmesidir. Bu vifak ve ittifak olmadan tevfik-i ilahiyeye nail olunamaz ve dolayısıyla da hedeflenen gaye ve başarılara ulaşılamaz. Bu sırra binaen, Allah (cc) hizmet insanlarını hırpalamaya devam ediyor. Yaşanan ortak mağduriyetlerin de etkisiyle aralarındaki vifak ve ittifak vesileleri kuvvetlenmektedir. Bu hususa muvaffak olup kendimiz olacağımız ana kadar da imtihanlar bitmeyecektir. Hizmet insanları bu sürecin bitmesini istiyorlarsa, himmet ve gayretlerini bu noktaya teksif etmelidirler.