,
Yazarlar

Marifetullah – 2 | Mehmet Ali Şengül

Allah İsim ve Sıfatlarıyla Bilinir.
Allah (cc), mekandan münezzehdir, şekilden müberrâdır. Allah, Mâlum-u meçhuldür. Zâtı ile bilinmesi mümkün değildir. İnsanlar ancak, Cenâb-ı Hakk’ı isim ve sıfatlarıyla tanırlar. Allah’ın isimleri sonsuzdur. Bir rivâyette 99, başka bir rivâyette 1001 ismi olduğundan bahsedilir.
Ebû Hüreyre (ra) şöyle rivâyet etmiştir: “Allah’ın 99 ismi vardır. Yüzden bir eksik. Bu isimleri bir kimse ezberlerse (hıfz) Cennete girer. Allah tektir, teki sever.” (Buhârî)
“Allah’ın 99 ismi vardır, yüzden bir eksik. Kim bunları sayarsa (ihsâ) Cennete girer.” (Buhârî, Müslim, Nesâî, Tirmizî)
İmâm-ı Nevevî, bu konuda şunları söyler: “İlim ehli, bu Hadis’in münhasıran doksan dokuz Esmâ-i İlâhiye olduğuna delâlet etmediğini ittifakla söylemişlerdir. Yâni bu, Allah’ın doksan dokuz isminden başka ismi yok demek değildir. Hadisten maksat, doksan dokuz ismi sayan/hıfzeden kimsenin cennete gireceğini haber vermektir. Yoksa sâdece isimleri, doksan dokuz sayısına hasretmeye yönelik bir ihbar değildir.
Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım! Senden kendine verdiğin her isimle ve katındaki gayb ilminde saklayıp da kullarına muttalî kılmadığın isimlerinle,  Sana niyazda bulunurum.”(Ahmed bin Hanbel, İbn-i Hibban, Hâkim)
Yine Hz. Peygamber Efendimiz (sav)’in bir başka duâsı da şöyledir: “Allah’ım! Sana karşı senâyı sayıp bitiremem; Sen kendini nasıl senâ ettiysen öylesin.”(Müslim)
Bundan başka Nevevî, Allah’ın bin, ya da bin bir ismi olduğunu ifâde eden kimselerin görüşlerine temas eder. Bu arada Ebû Bekr İbnu’l-Arabî (543/1148) gibi âlimlerin, bu rakamları az gördüklerini ve neticede Esmâ-i Hüsnâ’yı belli rakamlarla sınırlandırmanın mümkün olmadığı görüşüne vardıklarını belirtir. Nevevî, kendisinin de bu görüşe destek verdiğini ifâde ederek, Allah’ın zâtı tek ise de, isimlerinin sonsuz olduğunu kaydeder. (Nevevî) İbn Hacer de, Nevevî’nin bu görüşüne katıldığını belirtir.
Evet, Esmâ-i İlâhiye mâlum, Allah’ın sıfatları iki katogoride ele alınmaktadır. Sıfât-ı Zâtiyye ve Sıfât-ı Sübûtiyye.
Allah’ın Zâtî sıfatları:
a) Vücut; Varolmak, Allah vardır ve yokluğu düşünülemez. Haşir sûresi 22 ve 23. âyetlerde şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’tır gerçek İlâh! O’ndan başka yoktur İlâh. Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O Rahmandır, Rahîmdir. Allah’tır gerçek İlâh, O’ndan başka yoktur İlâh.”
“O Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir. Allah, müşriklerin iddiâlarından münezzeh ve yücedir.”
 
b) Kıdem; Allah”ın varlığının başlangıcı yoktur.
Hadid sûresinin 3.âyeti açıkça işâret etmektedir:
“Evvel O’dur, Âhir O. Zâhir O’dur, Bâtın O! O, her şeyi hakkıyla bilir.”
 
c) Bekâ; Ebediyyet, sonu bulunmamak.
Rahman sûresinin 26. ve 27. âyetlerinde şöyle beyân  buyurulmuştur: “Yerin üstünde olan herkes fânîdir.” “Ancak senin azamet ve kerem sâhibi Rabbinin Zât’ı bâkî kalır.”
 
d) Vahdâniyyet; Tek ve benzeri olmamak.
İhlâs Sûresi, Cenâb-ı Hakk’ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır: Hz. Peygamber Efendimiz’e hitâben Allah (cc);  “De ki: O, Allah’tır, gerçek İlahtır ve Birdir.” “Allah Samed’dir. Allah hiç bir şeye muhtaç değil, herşey O’na muhtaçtır.” “Ne doğurdu, ne de doğuruldu.” “Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu, hiçbir şey O’na denk değildir”
e) Muhâlefetün Li’l-hâvâdis; Sonradan yaratılanlara benzemez. Bu sıfata, Şûrâ sûresinin 11. âyetinde açıkça işâret buyurulmuştur: “….O’nun benzeri hiçbir şey yoktur, O her şeyi hakkıyla işitir ve görür.”
f) Kıyam Binefsihi; Allah, Kendi zâtı ile var olan, zevâli olmaksızın kâim  bulunan ve var olmak için başka bir varlık ya da nedene muhtaç olmayandır.  Âl-i İmrân Sûresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “Allah o İlahtır ki, Kendinden başka ilah yoktur. Hay O’dur, kayyûm O.”
Allah’ın Sübûtî sıfatları ise;
a) Hayat; Allah dâima diridir.
Furkan sûresi 58.âyette; “Ölümsüz, diri olan Allah’a güven ve O’nu tesbih et!…” diye buyurulmaktadır.
b) İlim; bilmek.  Allah geçmiş ve geleceği, gizli, açık her şeyi bilir.  Âl-i İmran sûresi 29.âyette; “İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de, açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da, yerde olanları da bilir…” buyrulmaktadır.
c) Sem’î; işitmek, Allah her şeyi işitir.
Nisâ sûresi 134. âyet şöyle nihâyet bulur:  “…Allah işitir ve görür”.
d) Basar; görmek. Allah her şeyi görür.
Bakara sûresi 233. âyet şöyle son bulmaktadır: “…Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür “.
e) İrâde; dilemek. Allah diler ve dilediğini yapar. İrâde, ikiye ayrılır:
Tekvîni irâde (yaratmak): Cenâb-ı Hakk Bakara sûresi 117.âyette şöyle buyuruyor:  “O gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir şeyi yaratmak isteyince sadece “ol!” der, oluverir”
Teşrîi irâde: Allah’ın muhabbet ve rızâsı demektir. Yüce Allah Bakara sûresi 185.âyette;  “…Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez” buyuruyor.
Bir de akâidde, irâde-i külliye ve irâde-i cüziyye vardır.
İrade-i külliye, Allah’ın yarattığı bütün varlıklar üzerindeki hâkimiyetidir.
İrâde-i cüziyye ise, sırr-ı teklifin gereği olarak Allah’ın insanları sorumlu tutmak için onlara verilen irâdedir.
f) Kudret; Gücü yetmek. Allah sonsuz kudret sâhibidir, her şeye gücü yeter. Yüce Allah Bakara sûresi 164.âyette; “Muhakkak ki Allah, her şeye kâdirdir, gücü yetendir” buyurmaktadır.
g) Kelam; Söylemek. Allah söz sâhibidir. Kur’an, Allah’ın kelâm sıfatının tecellisidir, İlâhî bir beyandır. Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah Mûsâ’ya hitabetti” veya “Allah, Mûsâ’ya da hitab ile konuştu”(Nisâ sûresi, 164) Ayrıca Bakara sûresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur: ” … Onlardan Allah’ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır…”
h) Tekvin; Yaratmak. Allah yaratıcıdır. Kâinattaki her şeyi yaratan O’dur. Allah Teâlâ Yâsin sûresi 82.âyette şöyle buyurur: “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu, sadece o şeye “ol!” demektir, hemen oluverir..”
Allah, sıfât-ı sübûtiyesinin bâzılarından cüz-î olarak insanlara ve diğer mahlûkâta da vermiştir. Allah’ın tekvin sıfatına bağlı, fiilî sıfatları da vardır.
Halk etmek; yaratmak demektir. Mahlukâtın yaratmaya hiçbir zaman gücü yetmez.
A’raf sûresi 54.âyette; “Rabbiniz O Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da arşa istivâ buyurdu. O Allah ki geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürür. Güneş, ay ve bütün yıldızlar hep O’nun buyruğu ile hareket ederler. İyi bilesiniz ki; yaratmak da, emretmek yetkisi de O’na mahsustur. Evet,  Rabbülâlemin olan Allah ne yücedir!” buyrulmaktadır.
İnşâ: Yaratılan maddeleri bir araya getirerek, farklı şeyler meydana getirmektir.
İbdâ: Eşi ve benzeri olmayacak şekilde Allah’ın yaratmasıdır. Hücreleri biraraya getiririp canlıları yaratması gibi.
İhyâ: Allah’ın hayat vermesi, bir canlıyı diriltmesi, yaşatması demektir.
İmâte: Allah’ın hayata son vermesi, öldürmesidir.
Terzik: Allah’ın yarattığı canlıların rızıklarını da yaratması ve hayatlarını devâm ettirmesidir.
Halk-ı şer, şer değil; kesb-i şer, şerdir. Burada insanın irâdesi devreye girmektedir. Bu hususta Allah’ın yaratıp emrine verdiği şeyleri hayırda kullanırsa istifâde eder, kötüye kullanırsa hem kendine, hem başkalarına zarar verir.
Meselâ, ateş ve enerji, insan hayatında çok büyük fayda ve maslahatlara sebep olmaktadır. İnsan,  ateşi  ve  enerjiyi müsbet veya menfî yönde kullanmakla fayda veya zarar görür.
Ölümle sona erecek dünyâ, bir misâfirhânedir. Burada kimse kalıcı değildir. Kişi; hayır ve şer, günah ve sevab adına ne yaparsa, bu dünyâda olmasa da âhirette mutlaka karşılığını görür. Küçük suçlar küçük, büyük suçlar büyük mahkemelerde görülür. Mazlumların hakkı mutlaka zâlimlerden alınır. Allah âdildir, aslâ kullarına zulmetmez.
Mahkeme-i Kübrâ’da adâlet mutlaka gerçekleşecektir. Orada kimse kimseyi kandıramaz. Orada yalan geçerli değildir. Kalblerde ve niyetlerde olan bütün sırlar, o gün ortaya dökülecektir.
Vukû bulan belâ ve musîbetler de, çok farklı netîcelere bağlı olarak cereyan eder. Herkes seviyesine göre imtihan olur. Ya sabreder kazanır veyâ isyân ile kaybeder. İnsan;  dünyâya bakan yönüyle musîbet zannedilen, tahammülü zor durumlarla imtihan edilirse, sabretmelidir. Nice musîbet gibi görünen şeylerin neticesi, insanları şaşırtacak kadar güzelliklerle doludur. Tahammül edilip katlanılırsa, mükâfatı, öbür tarafta pek büyüktür; Cennettir, Cemâlullah’tır.
Zâriyat sûresi 56.âyette Cenâb-ı Hak; “Ben insanları ve cinleri ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurmaktadır. Abdullah ibn-i Abbas Hazretleri (ra) âyetteki ‘kulluk etsinler’ kelimesini, ‘Beni bilsinler’ olarak tefsir etmektedir. O’nu bilen, O’nu sever. O’nu seven O’nun emirlerine aslâ muhâlefet etmez.
Allah, insanı dünyâ mektebine talebe olarak göndermiş ve netîcede imtihâna tâbi tutmaktadır. İnsanın vazîfesi ise; irâdesinin hakkını vermek sûretiyle Kur’an’ı düstur, Efendimiz’i (sav) rehber kabul ederek bu imtihânı başarı ile vermeye çalışmaktır.

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı