Şanlı devirlerimizi bütün ihtişamıyla ihya edip geriye getirmek, “dünü” bir kere daha yaşamak gibi imkânsızdır. Ne var ki, milletçe varlık ve bekâmız, bu muhteşem devirlerle çok alâkalı ve içli-dışlıdır. Bizim de ona karşı lakayt kalmamız mümkün değildir.
Bu önemli hususu çok iyi bilen düşmanlarımız, dünden-bugüne, bize olan düşmanlıklarını bütün bir târih boyu bizi ayakta tutan hayâtî dinamikleri yıkmak ve millete millet ruhunu unutturmak istikâmetinde teksif etmişlerdir.
Evet, asırlardan beri millet düşmanlarının, bu millete karşı en sinsi, en şeytânî plânları dâima onun ruh ve vicdanını şanlı geçmişinden koparma, onu millî değerlerine karşı yabancılaştırma ve özünden uzaklaştırma istikâmetinde olmuştur. Zira, millî ve dînî değerlerinden mahrum edilen milletlerin, en emin kuvvet kaynaklarını, en müstahkem siperlerini kaybedeceklerini onlar da çok iyi biliyorlardı. Onun için öteden beri, sürekli olarak, ruh kökümüze, mukaddeslerimize, geçmişe ve geçmişlerimize hücum edip, onları karalamadan geri kalmadılar.. kalamazlardı da; çünkü bizler, o kök, o değerler ve o ölülerin semereleri ve devamlarıydık…
Her milletin, asırlar boyu, varlığını onlara borçlu bulunduğu değerlere saygı duyması, onları, yerinde ta’zim, yerinde de hasretle anması gayet tabiîdir. Hele bu değerler, o milletin rüyâları ve hülyâları haline gelerek nesiller ve nesiller boyu onların hatıralarında yaşamış; irâdelerine fer, ruhlarına şevk, ümitlerine de payanda olmuşsa…
Bizler, bugüne kadar hâtıralarımızda devam edegelen, çağlar ve çağlar boyu gönüllerimizde yaşayan dînî ve millî değerlerle ayakta kalabildik ve bugünlere gelip ulaştık. Bu itibarla, kaç asır sonra gelirsek gelelim kendimizi onlardan hiç mi hiç uzak hissetmedik. Onlar da bizden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, duygu ve düşünce dünyâlarımızda hep dipdiri ve taptâze kaldılar.
O devirler, her şeyimizle bizlere, ruhlarımıza, güç kaynaklarımıza, göz kamaştırıcı ihtişamlarımıza dâyelik yapmış mübârek zamanlardır. Onun için her millette olduğu gibi, bizim için de soyunda muhteşem devirlerin temsil edildiği mâzi, elbette pek çok yönleriyle câzibedar ve büyüleyici olacaktır. Ve elbette ona karşı lakayt kalınamayacaktır. Kışlar, karı-soğuğu; geceler, karanlığı-yalnızlığı; gündüzler, aydınlığı-renkliliği; tabiat, rengârenk manzaraları-meşherleri; şehirler, köyler sihirli iklimleri -gelin endamları; ufuklar, sonsuza açık buğuları- hüzünlü atmosferleri; düzlükler, hülyâlı güzellikleri – gönüllerimizi çalan büyüleriyle ruhlarımıza bir şeyler mırıldanarak, sık sık bizleri, içinde bulunduğumuz zamandan uzaklaştırıp, geçmişin ferah-feza yamaçlarında ve onun hülyâ dolu iklimlerinde gezdirirken, ona karşı nasıl lâkayd kalınabilir ki..!
O devirler, kendi çocukluk ve gençliğimizi yaşadığımız aynı anda, şanlı geçmişimizi omuzunda bayraklaştıran soylu şehit ve gâzilerimizle buluşup kaynaştığımız mukaddes diyarlar ve mübârek zamanlardır. O devirler, analarımızın sevgi ve mehâbet tüten yüzleri, atalarımızın sarsılmayan ümit ve emelleriyle tımâr edilmiş öyle mübârek bir bahçedir ki, her an ayrı ayrı güzellik ve ihtişamları, her mevsim başka başka çiçek ve meyveleriyle hâlâ başlarımızı döndürmekte, hâlâ gönüllerimize Cennet râyihaları salmaktadır.
Bizler, o eski günlerin ve o eski güzelliklerin, yeni bir edâ ile esip ruhlarımızı okşamasından anlıyoruz ki, meğer o ilâhî günlerin sesi de -sükûtu da, ızdırabı da- zevki de, hâlin ma’nâsız zevkine- safâsına nispeten âdeta bir cennetmiş…
Yakın geçmişimizde bizler, bir hayâlî gelecek adına mâzideki bütün güzellikleri hafife aldık ve nicelerini tahrip ettik. kim bilir, bu sorumsuzca davranışlarla ne değerler yıkılıp gitti; ne hayâtî dinamikler nesillere unutturuldu..! Bâri şimdi olsun, va’dedilen şeylerin birer vehimden ibaret olduğunu anlayıp, heder olan bunca zaman, bunca sa’y için oturup ağla-yabilseydik..! Ama, ihtimal ki, henüz yitirdiğimiz bunca târihî değerin kıymetini idrak edemedik…
Bizim için hep değerler dünyâsı olan geçmiş, daima tâze, daima enfes ve daima en büyüleyici bir zaman dilimi olmuştur. Onun bu eskimeyişi, tâzeliği ve büyüleyiciliği içindir ki, hep ona itimat eder ve onu severiz. Bizler, zaman zaman sarsılırız; zaman zaman kuvvetlerimiz za’fa uğrar, cesaretlerimiz kırılır, ama o, solmadan, pörsümeden, bütün ihtişam ve debdebesiyle hep devam eder. Evet, o ihtiyarlayıp yıkılma, hazâna uğrayıp savrulma bilmez. Yeryüzü zaman zaman şekil değiştirir; karalar deniz, denizler kara, bağlar dağ, dağlar da bağ olur ama, kendi güzellikleriyle geçmiş, olduğu gibi kalır. İşte, bizler de onu, böyle hiçbir gücün yerinden kımıldatamadığı bu yönleriyle sever, bu yönleriyle kalbimizin en mûtena yerinde muhâfaza ederiz.
Civanlar yaşlanır, yaşlılar ölür, ölüler çürür.. sevgiler gider, aşklar söner, neşeler bulanır.. irâdeler felç olur, ruhlar yıpranır, gönüller kararır ama, zihinlerde birer “yâd-ı cemîl” olarak yaşayan geçmişin ibret dolu, ders dolu, hayat ve canlılık dolu cennetleri ne sararır, ne de solar.
O, yamaçlarının güzelliği, zirvelerinin vakûr ve mehâbetli duruşu, bahçelerinin cennetleri andıran renkliliği, çiçeklerinin hazan bilmeyişi ve insanının kendi özüne, kendi ruh köküne sımsıkı bağlı kalışıyla daima güzel ve daima sevimli olmuştur.
Bu sevimli dünyâ, bize ait bütün zamanlar ve o zamanlar içinde elde ettiğimiz kıymetlerin akıp akıp meydana getirdiği öyle bereketli bir havuzdur ki; bizler, bu efsanevî zenginliğe sahip olduğumuz ve bu tükenmez hazinenin başında bulunduğumuz sürece ne yokluk görür, ne de sıkıntıya düşeriz. Bu hazine, asırlar boyu devam edegelen ve en değerli pırlantalardan daha değerli, daha sağlam, daha güzel dinî ve millî hayatımızın esasları sayılan cevherlerin mecmû’udur. Ve yeryüzünde onun kıymetine denk kıymet de yoktur.
Bizler, ne zaman samimi bir yürekle ona yönelsek, hemen onun o tılsımlı kapıları ardına kadar açılır; aradığımız her şeyi, onun o sihirli iklîminde bulur ve iliklerimize kadar âdeta, yeniden varlığa erdiğimizi duyarız ki, bir adım daha atsak şanlı cedlerimizle yüzyüze gelecek gibi oluruz.
M.Fethullah Gülen
Sızıntı, Eylül 1989, Cilt 11, Sayı 128
‘Devlet olarak sizin temel haklarınızı koruyamadığımız için çok üzgünüm. Umarım bu olay hepimiz için ders olur.’
Orizont okullarında çalışan 7 öğretmenin dönemin Moldova istihbarat yetkilileri tarafından Erdoğan rejimine teslim edilmesinin yankıları sürüyor.Moldova yargısı işin peşini bırakmamakta kararlı.
Moldova Başsavcısı bir buçuk yıl önce kaçırılan öğretmenler için kamera karşısına geçip özür diledi.Başsavcı açıklamasını Türkçe olarakta yaptı.
Necdet Çelik o anları sosyal medya hesabı Twitter’dan duyurdu.
Başsavcı ”Devlet olarak sizin temel haklarınızı koruyamadığımız için çok üzgünüm. Umarım bu olay hepimiz için ders olur.’ ifadelerini kullandı.
Moldova'da Türk öğretmenlerin kaçırılmasında istihbarat başkanı Vasile Botnari suçunu itiraf etti. Savcı iddianameyi mahkemeye gönderdi. Başsavcı Türkçe özür diledi: ''Devlet olarak sizin temel haklarınızı koruyamadığımız için çok üzgünüm. Umarım bu olay hepimiz için ders olur.'' pic.twitter.com/rJurP0qaqc
— Necdet Çelik (@necdet_celik) February 5, 2020
Peki daha önce Moldova’da ne olmuştu?
6 Eylül 2018’de Moldova’nın üç farklı şehrinde yapılan operasyonla 7 Türk öğretmen, dönemin başbakanının güvenlik şirketine ait elemanlarca kaçırılmış, ertesi gün öğretmenlerin Türkiye’ye gönderildiği ortaya çıkmıştı.
Öğretmenlerin Kişinev’deki avukatları, olayı uluslararası mecraya taşımıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kaçırılan 7 öğretmenden 5’inin Moldova makamlarına önceden yaptığı iltica başvurusuna dayanarak Kişinev’i, mağdur ailelere 25’er bin euro ceza ödemeye mahkum etmişti.
Moldova’da Orizont okullarında çalışan 7 öğretmenin yasa dışı ve insan haklarına aykırı şekilde Türkiye’ye sınır dışı edilmesine ilişkin 11 ay sonra açılan soruşturmada ise iki kişi gözaltına alınmıştı.
Mahkeme dönemin İstihbarat Kurumu (SIS) başkan yardımcılığı görevini yürüten Alexandru Baltaga’ya 30 gün ev hapsi verdi. Gözaltındaki diğer isim olan Göçmenlik ve İlticaBürosu (BMA) şefi Olga Poalelungi, yurt dışı yasağıyla serbest bırakıldı. Ancak Poalelungi, İçişleri Bakanlığı emriyle açığa alınmıştı.
Tamamı halen cezaevinde bulunan öğretmenlerden beşi, 6 yıl ile 12 yıl arasında hüküm giydi.
Kaynak:Necdet Çelik
Yaratılışındaki sair hayvanata olan faikıyeti sebebiyle insan, Cenâb-ı Hak tarafından dünyanın imarıyla vazifelendirilmiş tek varlıktır. Burada henüz daha ilk nazarda kulun şükre medar iki üstünlüğü göze çarpar ki bunlar;
- Mevcutlar âleminin en mükemmeli olarak yaratılması.
- Arzı her yönüyle imar etmeye halife olarak tayin olunması.
Zahir batın bütün güzelliklerin en göz alıcılarının mazharı olan insanın “her nimetin şükrü kendi cinsindendir”[1] fehvasınca, ahlaken de bu güzelliğe ayine olması gerekmektedir ki, en güzel mahiyette yaratılmış olma nimetinin şükrünü eda etmiş olabilsin. Burada kulun en güzel surette yaratılmış olması, insan denen bu abidenin sadece dış cephesine münhasır değildir. O aynı zamanda iç dizaynı (kalb hayatı, ruh dünyası) ile de müzeyyen bir abidedir. Öyle ki; Cenâb-ı Hak kulunu böylesi bir kıvamda yarattığını beyan[2] ile şu hususu nazarlarımıza sunuyor adeta: Ey ruh dünyası, kalb hayatı ve cismaniyetiyle en güzel surette var ettiğim kulum! Sen bu faikıyetlerle donanmış olarak yaratılmanın şükrünü, evvela bu hususiyetinin farkına varıp bu güzellikleri tahrip etmemek; saniyen, bütün bu ahlâk ı âliye ile çevreni ve insanlığı mamur ve müzeyyen hale getirmekle eda edebilirsin. Aksi takdirde bu nimetin şükrünü eda etmekten cüda düşmüş olacaksın.
Evet, bütün güzelliklerin en güzelleri ile güzelleştirilmiş olarak yaratıldığını müdrik bir insanın, yaşadığı hayat ve hayalleriyle bu kıvamın uzağında kalması kendisini böylesi paha biçilmez değerlerle donatan Rabb’e (celle celâluhu) karşı nankörlüktür. Aynı şekilde İslamî ahlakın en kâmil mertebesinin mümessili olabilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen, pes heveslerin zebunu olmak da insanın kadir bilmezliğinin remzidir. Bu cümleden hareketle, Makyavelist bir mantık, güzel ahlakı kemale erdirmek üzere gönderildiğini[3] beyan buyuran bir nebiye ümmet olma iddiasının ispatı asla olamaz.
İnsanın İslam’la kazandığı ahlaki donelerin zaman zemin şartı yoktur. Ahlaklı olmak ancak her zaman ve zeminde mütedavil ise bir değer ifade eder ve ancak bu şekilde bir inanan insan duruşu elde edilebilir. İnsanın, çalma fırsatı bulamayan hırsızın kendisini en namuslu insan olarak addetmesi nev’inden, avuntu ve kuruntularla teselli olması ne kendi adına ne de inandığını iddia ettiği değerlerin menbaı adına bir değer ifade etmektedir. Mazlum ve mağdur iken savunduğun yüksek ahlaki değerlerini, insanlar sen muktedir iken mumla arar hale gelmişlerse, burada bir ahlaki problem var demektir. Mağdur iken İslam’ın ahlaki ilkelerini nazara verip, yetim malı yemenin, kamu malını -amiyane tabirle- iç etmenin ve hele de alın teriyle kazanılmış olan şahsi malları devlet gücü kullanarak gasp etmenin haramlığından dem vuruyor, fakat muktedir iken bizzat kendin bu gasp işini organize ediyorsan, inandığını iddia ettiğin değerlere karşı hıyanet içerisindesin demektir. Neticede Hz. Ömer Efendimiz’in ifadesiyle; “helalin hesabının, haramın ise azabının” olacağı o günde, yüzü kara, akıbeti ise kapkara olanlar arasında haşre çağırılacaksın demektir.
Ebu Ümame’nin (radıyallâhu anh) Resulûllah Efendimiz’den naklettiği hadis-i şerif mevzumuza ışık tutması bakımından son derece ehemmiyet arz etmektedir:
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:
مَنِ اقْتَطَعَ حَقَّ امْرِئٍ مُسْلِمٍ بِيَمِينِهِ، فَقَدْ أَوْجَبَ اللهُ لَهُ النَّارَ، وَحَرَّمَ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ
فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ: وَإِنْ كَانَ شَيْئًا يَسِيرًا يَا رَسُولَ اللهِ؟
قَالَ: وَإِنْ قَضِيبًا مِنْ أَرَاكٍ
Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Kim yemin etmek suretiyle bir Müslümanın hakkını elinden alırsa o kimseye Allah cehennemi vacip kılar, cenneti de haram kılar” buyurdu.
Bunun üzerine bir adam, Resulullah’a (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Ey Allah’ın Resulü! Müslümanın elinden alınan bu hak, az bir şey olsa bile (yine bu ceza geçerli) mi?” diye sordu.
Resulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa böyledir” buyurdu.[4]
***
Bir Müslümanın malına Allah’ı da şahit tutarak göz koymak ve onu gasbetmek iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Bunlardan ilki;
- Hadis-i şerifte de geçtiği şekliyle; bir Müslümanın bir diğer Müslümanın malından Allah’ı da (celle celâluhu) şahit koşarak hak koparmayı yahut o malı bütünüyle gasp etmeyi helal itikat etmesi, Allah’ı iftirasına -haşa- ortak etme cürmünü irtikâp etmiş olacağından ötürü, kendisini küfre götürür. Ve bu insan için cennet haram ve cehennem de vacip olur.
- İkincisi bunu irtikâp etmeyi helal kabul etmese bile günah olduğunu bile bile yine de ele geçirmesi ise cehenneme girmesine sebeptir. Malını ele geçirdiği Müslümandan helallik almadığı sürece de cennete giremeyecektir.
Bugün inanan insanlara yapılan muameleleri bu iki açıdan tahlile tabi tutacak olursak şu hususlara temas etmek mümkündür: Bir Müslümanın, değil bir başka Müslümanın hakkını gasp etmesi, bir gayr-i Müslim’in hakkını dahi bu suretle ele geçirmesi haramdır, zulümdür. Bunun dahi nezd-i ulûhiyette bir ikabı mutlaka vardır. Hal böyle olunca, inanan insanların yine inanan insanlara bu zulmü reva görmesinin bedeli ise nasıl olacaktır biraz düşünelim!
Çalınan yahut gasp edilen mal, hangi yolda sarf ediliyor olursa olsun, sahibine iade olunmadıkça ve sahibinin de bu manada helalliği alınmadıkça, çalan kişiye yahut kişilere daima günah üreten bir bataklık halini alacaktır.
Gasp edilen mallar; zayıf, bakıma muhtaç ihtiyaç sahibi insanların ihtiyaçlarının temini noktasında sarf edilen bir mal ise şayet, bu hırsızlık sebebiyle kendisine yardım ulaşamayan her insanın vebali de o çalan insanın boynunda bir urgan, ayağında cennete yürümesine mani bir pranga olacaktır.
Hele bir de bu gasp edilenler şahsi mülk değil de fakir fukaraya yardım etmek, inanan insanların ahlaken ıslahı adına, üç beş hamiyetperver insanın bir araya gelip bir vakıf mantığıyla kurdukları bir hayır kuruluşu ise, bu gayeye matuf yapılan faaliyetlerin önünü almış olmaktan dolayı da ayrıca bir azaba müstahak olacaklarından şüphe edilmemelidir.
Bu günahın belki de cezaca en amansızı ve elimi ise, devleti yönetme pozisyonuna getirilen insanların halktan alınan vergileri, toplanan yardımları, devlet hazinesindeki halkın paralarını kendi saltanatını inşa ve o saltanatın şaşasını artırma noktasında heder ve zayi etmesidir. Zira bu daha önce zikri geçen hiçbir hakka benzemez. Çünkü bu bir kamu malıdır. Kamu ise ana rahmindeki bebeğinden çocuğuna, gencinden yaşlısına, alilinden zayıfına, yetiminden öksüzüne kadar toplumu oluşturan bütün insanlardan müteşekkildir. Böylesine geniş bir dairenin hakkını meşru olmayan yollarla zimmetine geçirmenin ne günümüz seküler hukuk normlarında ne de İslam hukukunda bir dayanağı vardır. Böylesine dayanaklardan yoksun temelsiz her uygulamanın da insanı götürüp yaslayacağı yer ateştir hafizanallah.
Ebu Bekir Şibli hazretleri kul hakkı ile alakalı kendi muhasebesinde şöyle der: “Üzerimde bir dirhem kul hakkı vardı. Onun sahibi için, bin dirhem sadaka vermiştim. Bununla beraber, hâlâ gönlüme ondan ağır bir şey gelmez.”
Abdullah İbni Mübarek hazretleri; “Haram olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekten daha sevaptır” buyurmuştur. Ulemanın önde gelenleri ise, “Haksız alınan bir kuruşu sâhibine geri vermek, kabul olan altı yüz hacdan daha sevaptır” buyurmuşlardır.
Bu manada Goethe’nin şu sözü son derece ironik ve resmedicidir: “Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar.”
Keşke bilselerdi, bu sistemli gaspa karşı dik duranların derdi ellerinden alınan malları mülkleri değil. Onların derdi, insanlığın ihyası adına gönderilmiş bir ahlak dininin itibarının yine kendi müntesiplerince gasp edilmesidir. Zira hakikatler ne kadar parlak ve cazip olursa olsun ona ayinedarlık etme iddiasıyla ekranlarda arz-ı endam eden cahil örneklerin sergilediği yanlışlıklar, temsil edemeyenlerin değil hakikatlerin omuzuna hamledilecektir.
Cenab-ı Hak böylesi bir vebal ile huzuruna gelen kullarından olmaktan muhafaza buyursun bizleri!..
[1]. El- Muğni, İbni Kudame, 3/88.
[2]. Tin sûresi, 95/4.
[3]. Hakim, Müstedrek, 2/670; Beyhaki, Sünen-i Kübra 10/191.
[4]. Sahih-i Müslim, İman, 218.
Başını kaldır çevrene bak ve dünü-bugünü birarada görmeye çalış! Herşeyin muntazam bir tempoyla değişip gelişmekte olduğunu; dün minik bir tomurcuk, kuru bir tohumcuktan ibaret olan filizlerin, dânelerin boy atıp başak bağladıklarını, ayağa kalkıp çiçekler açtıklarını görecek ve hayretten hayrete gireceksin…
Evet, tıpkı baharda, otların, ağaçların, hatta bütün canlıların urbalarını giyip formalarını takması ve her biri kendine has renk, şekil, keyfiyet ve edâ ile gözlerimizi kamaştırıp gönüllerimizi coşturması, başlarımızı döndürüp bakışlarımızı bulandırması misillü; dünyânın dörtbir yanında, değişik renk, değişik şekil ve değişik şîvede, fakat hepsi de o tek ve biricik gerçek etrafında olagelen en mevzun değişmeler, en dengeli gelişmeler birbirini takip etmekte ve adetâ Kudret-i Sonsuz, bütün handikaplara rağmen, içiçe baharlar gibi peşipeşine hârikalar ve mucizeler sergilemekte.
Evet, her biri birer cansız kaya parçasına dönmüş dağlara-tepelere, dağlarda-tepelerde kütükleşen ağaçlara, ağaçlar arasında kalakalmış cansız cenazelere, evlek evlek sular yürümekte.. yıllar yılı ayaklarımızın altında ölü gibi yatan toprak hayat olup fışkırmakta.. hava, su, yeşil yapraklara, renk renk çiçeklere ve tatlı meyvelere doğru sessiz sessiz akıp gitmekte…
Artık, bugünün dün; yarının da bugün olmayacağını daha iyi seziyor ve daha iyi anlıyoruz. Bugün ufukta bize göz kırpan güneş, dünkü o solgun yüzlü güneş değil. Yarının pırıl pırıl güneşleri de bugünün küsuftan sıyrılmaya çalışan güneşleri gibi olmayacaktır.
Bak daha şimdiden, her tarafta renkler, desenler ve şekiller; renkler, desenler ve şekiller üzerinde billûrlaşan duygular, düşünceler, anlayışlar her gün daha da netleşiyor berraklaşıyor ve çizgi çizgi özüne doğru kayıyor!
Aslında bu umumî değişme ve gelişmeyi, kendimizde görüp göstermemiz de mümkündür. Rica ederim, bugünkü nesillerin dünkü nesiller olduğunu iddia edebilir miyiz? Sen dünkü “sen”, beriki de dünkü “o” mudur? Demek ki yarınki sen “sen”, o da “o” olarak kalmayacaktır.
Öyle ise bugünden irâdenle diril ve bir çağlayan gibi özüne doğru akmaya çalış! Zaten, etrafındaki bu canlılık ve dirilmelere adapte olamaz, duygu ve düşüncelerinle bu gürül gürül akıntıya kendini salamazsan olduğun yerde kalakalıp, kuruman kaçınılmaz olacaktır.
Bu canlılık, bu gelişme, bu kaynaşma ne muhteşem, ne göz kamaştırıcı! Bu pırıl pırıl baharın alkışçıları; temsilcileri ne mübârek ve ümitlerin bittiği aynı noktada çölleri cennetlere çevirerek irâdelerimize fer kazandıran kudret ne muazzam ve mübeccel..!
M.Fethullah Gülen
Yeni Ümit, Ocak 1989, Cilt 1, Sayı 3
Sahabe ve Kur’ân
Allah Resulü Kur’ân’ın öğrenilmesi ve ezberlenmesiyle alakalı büyük müjdeler vermiş, sahabe efendilerimiz de bu müjdelere layık olmak ve Kur’ân’a hizmetçi olabilmek için canla başla çalışmışlardır.
Allah Resulünün çok sevdiği arkadaşı, Hz. Ebu Bekir efendimiz, Mekkelilerin kendisini şehirden sürgün etmek istediği, Kabe’de namaz kılmasına izin verilmediği bir dönemde evinin bahçesine, İslam da ilk mescid sayılan bir cumba (Evin dışına yapılmış kafesli bölüm) yaptı.
O, cumbada namaz kılarken sesli Kur’ân okuyarak kılıyordu. Bunu gören Mekkeli müşrikler, kadın, çocuk, yaşlı genç demeden onu seyre dalıyor ve okuduklarını hayranlıkla dinliyorlardı. Bu insanlarda, en çok hayret uyandıran şey ise Ebu Bekir Efendimizin ağlamasıydı. Onlar daha önce ağlayan bir erkek görmemişlerdi. O ise Kur’ân’ı içinde hissederek okuyor ve okumanın hakkını veriyordu.
Sahabe efendilerimizin çoğu Kur’ân’ı Mushaf’a bakarak okurlardı. Kur’ân’ı yüzünden okumakta, ona bakmak ve tutmakta daha fazla sevap olduğu için onunla hemdem olurlardı. Damad-ı Nebi olan Hz. Osman, Kur’ân’ı yüzünden okuduğu için iki Mushaf eskitmiştir. Hz. Aişe annemiz de mushafa bakarak Kur’ân okurdu. Sahabe efendilerimiz bir gün geçse de Kur’ân’a bakamasalar üzüntü duyarlardı. Hz. Cabir’in rivayetine göre Allah Resulü ashabının Kur’ân’dan uzaklaşmaması için: “Okuyun. Her okuyuş güzeldir.” buyururlardı. Yani hatalı da olsa, kusurlu da olsa okumak okumamaktan daha iyidir.1
Sahabe efendilerimiz Kur’ân’ı anlama ve ezberleme gayretindeydiler. Allah Resulünün Kur’ân’ı şu dört kişiden birinden öğrenin dediği Abdullah ibni Mesud: “Biz Kur’ân öğrenirken bir kişi (amelle ilgili ayetlerden) on ayet öğrendiğinde, anlamını öğrenip gereğince amel etmedikçe öbürüne geçmezdi.” demektedir.2 Peygamberimizden bu şekilde yetmiş küsur sûre alıp öğrendiğini de söyler.3
Ezberlenen şeyi muhafazanın en önemli şartlarından birisi hiç şüphesiz tekrardır. Ebu Musa bu konuda Resulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Şu Kur’ân’ı muhafazaya itina gösterin. Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e kasem olsun Kur’ân’ın (hafızalardan) kaçması, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından daha kolaydır.”4
Sahabe efendilerimizden Abdullah b. Mesud, Zeyd b. Sabit, Ubey ibni kab; tabilerden Abdurrahman ibni Yezid, Alkame, İbrahim en-Nehai yedi günde bir hatim indirirlerdi.
Sahabe efendilerimiz kendilerine Kur’ân okunduğunda hüzünlenir ve ağlarlardı. Ebu Hureyre’nin anlattığına göre:
“Şimdi siz bu söze mi şaşıyorsunuz? Hep gülüyorsunuz, ama ağlamıyorsunuz.” mealindeki ayetler inince, Peygamberimize talebelik yapan Suffe ashabı ağladı; onların gözyaşlarının yanaklarından aşağıya süzüldüğü görüldü. Allah Resulü onların etkilendiğini sezince, kendisi de ağladı. Resulü Ekrem ağlayınca, biz de ağladık. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Allah korkusundan ağlayan bir kimse ateşe girmez. Günahta ısrar eden de cennete giremez. Ne var ki, eğer sizler, hiç günah işlemeseydiniz, Allah başka bir topluluk yaratırdı; onlar günah işlerdi; O da onları bağışlardı.” buyurdu.5
Dipnotlar:
1. Ebu Davud, Salât 139(830)
2. Taberi, Camiu’l-Beyan, 1/35
3. Buhari, Fezailül Kur’ân 8
4. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân 23; Müslim, Salâtü’l-Müsafirin 231(791)
5. Beyhaki, Şuabu’l-İman 1/489(798)
Yorum: Mithat Tayyar