Yazarlar

Hâlâ Öğüt alan yok mu? | Z.Hicran Yıldırım

Yeryüzünde yüzlerce harabe…hepsi ayrı bir mücrim kavmin akıbetine emare ve hepsi birer ayet gibi gözler önünde…yok mu ibret alacak, yok mu?…’ 
İdris Aleyhisselam
İdris Aleyhisselam, Şit Aleyhisselam’ın torunlarındandır. Elbiseyi diken ilk insan olarak kabul edilir. Kendisine 30 sayfa indirilmiştir. Risale-i Nur’da Mektubat isimli eserde Birinci Mektup’ta beş kısma ayrılan hayat tabakalarından üçüncü tabakada Hazreti İsa (as) ile birlikte bulunmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri, bu konuyu şöyle açıklar:
‘Hayatın beş tabakası var… 
Birinci Hayat Tabakası: Bizim hayatımızdır ki, pek çok kayıtla sınırlıdır.
İkinci Hayat Tabakası: Hazreti Hızır ve İlyas’ın (aleyhimesselam) hayat mertebeleridir ki bir derece serbesttir. Yani onlar, aynı anda pek çok yerde bulunabilirler. Bizim gibi sürekli, beşerî ihtiyaçlarla sınırlanmamışlardır. İstedikleri zaman yer, içerler; fakat bizim gibi buna mecbur değillerdir. Eşyanın perde arkasını gören şuhud ve keşf ehli evliyanın Hazreti Hızır ile yanlışlığına ihtimal verilmeyecek bir ittifakla nakledilen hikâyeleri, bu hayat tabakasını aydınlatır ve ispat eder. Hatta velilik makamlarından biri vardır ki, “Hızır makamı” denir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve onunla görüşür. Fakat bazen o makamın sahibi, yanlış bir şekilde, bizzat Hazreti Hızır zannedilir.
Üçüncü Hayat Tabakası: Hazreti İdris ve İsa’nın (aleyhimesselam) hayat tabakalarıdır. Onlar, beşerî ihtiyaçlardan sıyrılıp meleklerin hayatı gibi bir hayat mertebesine girerek nuranî bir letafet kazanmışlardır. Âdeta misalî bir beden letafetinde ve yıldız gibi parlak bir nuraniliğe sahip dünyadaki cisimleriyle göklerde bulunurlar.
Dördüncü Hayat Tabakası: Şehitlerin hayatıdır. Kur’an’ın açık ve kesin hükmüyle şehitlerin kabir ehlinin üstünde bir hayat mertebeleri vardır. (Bakara sûresi, 2/154; Âl-i İmran sûresi, 3/169)
Evet, şehitler dünya hayatlarını hak yolunda feda ettikleri için Cenâb-ı Hak kusursuz keremiyle onlara berzah âleminde, dünya hayatına benzer fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayat ihsan eder. Onlar öldüklerini bilmez, yalnız daha iyi bir âleme gittiklerini bilirler.
Tam bir saadet içinde lezzet duyar, ölümdeki ayrılık acısını hissetmezler. Gerçi kabir ehlinin ruhları bâkidir, fakat onlar öldüklerini bilir; berzahta aldıkları lezzet ve hissettikleri saadet, şehitlerin aldığı lezzete yetişemez. (Âl-i İmrân sûresi, 3/157; Nisâ sûresi, 4/74)
Berzah âlemindeki ölüler ile şehitlerin kabir hayatını hissedişleri farklıdır. Şehitlerin bu şekilde bir hayata mazhar oldukları ve kendilerini sağ bildikleri sayısız vaka ve rivayetle sabit ve kesindir.
Mesela şehitlerin efendisi Hazreti Hamza’nın (radiyallâhu anh) kendine sığınanları koruması, onların dünyaya ait işlerini görmesi ve gördürmesi gibi defalarca şahit olunan pek çok hadiseyle, bu hayat tabakası aydınlatılmış ve ispat edilmiştir.
Hatta benim Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Yanımda, benim yerime şehit olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum sırada, defnedildiği yeri bilmediğim halde bence sadık bir rüyada, yeraltında bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şehitlerin hayat tabakasında gördüm. O, beni öldü biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor, fakat Rusların istilasından çekindiği için yeraltında kendine güzel bir sığınak yaptığını zannediyordu. İşte bu basit rüya, bazı şartlar ve işaretlerle, geçen hakikate dair bana gözümle görmüş gibi kesin bir kanaat vermiştir.
Beşinci Hayat Tabakası: Kabir ehlinin ruhanî hayatlarıdır. Evet, ölüm bir mekân değiştirmedir, ruhun salıverilmesi ve vazifeden terhistir; idam, hiçlik ve yok oluş değildir. Sayısız örnekle evliyanın ruhlarının surete bürünmesi ve keşf ehline görünmesi… kabirdeki bazı kimselerin uyanıkken veya uykudayken bizimle münasebeti… bize gerçeğe uygun haberler vermeleri gibi pek çok delil, o hayat tabakasının varlığını aydınlatır ve ispat eder.’ (Mektubat, s. 11-12)
İdris Aleyhisselam ile ilgili olarak en sağlam bilgi az da olsa, Kur’an-ı Kerim’de geçen ayetlerde mevcuttur.
“(Ey Muhammed)! Kitapta İdris’e dair söylediklerimizi de an. Çünkü o, dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik.” (Meryem, 19/56-57).
“(Ey Muhammed)! İsmail, İdris, Zü’l-kifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar iyilerdendi.” (Enbiyâ, 21 /85-86).
Taberi’nin naklettiğine göre, Hazret-i Adem ve Şit’ten (as) sonra gelen ilk peygamber İdris Aleyhisselam’dır. Peygamber olduğunda henüz Adem Aleyhisselam hayattaydı. Kabiloğullarına peygamber olarak gönderilmişti. Kavmini Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uymaya davet etti. Ancak, kavmi onu dinlemedi.
İdris Aleyhisselam, Hazret-i Adem ve Hazret-i Şit’e (as) gönderilen ilahi metinleri de üzerinde taşırdı. Hesap, tıp, yazı yazma sanatı ve terzilik gibi birçok ilim dalıyla uğraştı İdris Aleyhisselam.
Peygamber Efendimiz’in (sav) Miraç Gecesi’nde İdris Aleyhisselâmla görüşmesi:
Peygamberimiz (sav) Miraç Gece’sinde, Cebrail Aleyhisselâmla birlikte dördüncü kat göğe yükseldiği zaman, orada, İdris Aleyhisselâmla karşılaştı. Cebrail Aleyhisselâma:
“Kim bu?” diye sordu.
Cebrail Aleyhisselâm:
“Bu, İdris Aleyhisselâm’dır! Selâm ver ona!” dedi. Peygamberimiz, selâm verdi. O da Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra: “Hoş geldin, safa geldin salih kardeş, salih Peygamber!” dedi ve hayırla dua etti.
Nuh Aleyhisselam
Nuh Aleyhisselam, Hazreti İdris’ten (as) sonra gönderilen ve onun soyundan olan bir peygamberdir. Nuh Aleyhisselam diğer insanlarda görülmeyen üstün meziyetlere sahipti.
Peygamberlik vazifesi ile vazifelendirildiğinde önce kendisine yakın gördüğü kişilere gizli gizli tebliğde bulundu. Zamanla tebliği her tarafa yaymaya çalıştı. Ancak, ona inanmak istemeyenler kulaklarını tıkıyorlar, kendisini gördüklerinde başlarına elbiselerini çekerek moralini bozmaya çalışıyorlardı.
Nuh (as) senelerce hiçbir engele takılmadan kendisine verilen vazifeyi yerine getirmeye devam etti. Müşriklerin ileri gelenleri inananlara türlü türlü eziyetler yapmaya başladılar. Peygambere inanan, fakir ve alt tabakadaki insanlarla alay ettiler. Bir insanın peygamber olamayacağını iddia ettiler. Onlar, her şeyi makam, kuvvet ve madde ile değerlendiriyorlardı.
Nuh Aleyhisselam’a, fakirlerin imana gelmelerine mani olduklarını, onları kovması halinde imana geleceklerini söylüyorlardı.
“Sana düşük seviyeli kimseler tabi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!” (Şuara Suresi, 111) diyorlardı. Amaçları, imana gelmek değil, müminlerle Peygamberin arasını açmaktı. Teklifleri reddedilip, fakirlerin kovulmayacağı cevabını almaları üzerine hiddetlenerek tehditlerde bulunmaya başladılar:
“Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!” (Şuara Suresi, 116)
Bir türlü hidayete yanaşmayan Hz. Nuh’un (as) kavmi, peygamberlerinin kendilerini korkuttuğu azabı dilleriyle istiyorlardı.
Bu taşkınlıklar karşısında Nuh (as) Yüce Allah’a döktü içini:
“Ey Rabbim! Kavmimi gece gündüz imana çağırdım. Fakat ben davet ettikçe onlar daha çok kaçtılar. Her ne zaman onları bağışlaman için Senin mağfiretine çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, beni görmemek için elbiselerini başlarına geçirdiler. İnat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh Suresi, 5, 6, 7)
Hz. Nuh, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle 950 sene kavminin içinde kalmış ve yıllarca kavmini hak ve hakikate davet etmişti.
‘Çok önce Biz Nûh’u halkına resul olarak gönderdik. O da aralarında bin yıldan elli yıl eksik kaldı. Netice de onlar zulümlerine devam ederken tufan onları boğdu.’ (Ankebût Suresi, 29/14)
Hakarete maruz kalmış, hırpalanmış, dövülmüş fakat hakkın hatırını âli tuttuğundan, kızmadan, öfkelenmeden onların kapılarını çalmaya devam etmişti. Öyle ki onun tebliğ ve irşat mevzuundaki cehd u gayreti karşısında hâlâ inatlarını devam ettiren insanların durumu en sonunda gayretullaha dokunmuştu.
O gün ona inanan çok az insan vardı. İş öyle bir noktaya gelmişti ki, Hz. Nuh (as) Cenâb-ı Hakk’a ellerini açıp mağlup düştüğünü itiraf etmek ve Rabbinden kâfirlere karşı yardım dilemek zorunda kalmıştı. Böyle bir nebinin duâsı elbette ki reddedilemezdi ve edilmemişti de. Kur’ân bize bu hâdiseyi oldukça tafsîlatlı bir biçimde anlatır:
‘Bu putperestlerden önce Nuh kavmi de kulumuzu yalanlayarak, ‘delidir’ demişlerdi ve onun yolu kesilmişti. O da ‘Ben mağlup düştüm bana yardım et!’ diye Rabbine yalvarmıştı. Biz de bunun üzerine gök kapılarını, boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık; derken her iki su takdir edilen bir ölçüye göre buluştu. Onu tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik. Kavmi tarafından inkâr edilmiş olan Nuh’a mükâfat olarak verdiğimiz gemi, bizim gözetimimizde yüzüyordu. And olsun ki biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık. Hâlâ Öğüt alan yok mu? Benim azabım ve uyarmam nasılmış?’ (Kamer Suresi, 54/9-16)
Yapılan zulüm ve haksızlıkların gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu eşik aşıldıktan sonra artık Allah affetmez. İşte kavminin inkâr ve temerrütleri gayretullaha dokunduktan sonra, Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a gemi yapmasını emretmişti.
Cenab-ı Hakkın öğretmesiyle Hz. Nuh bir gemi yaptı. Kendisine iman eden üç oğlu ile birlikte mü’minlerin tamamı seksen kişi idi. Hz. Nuh, gemisini inşa ederken bile kavminin şakileri gelip gidip ona sataşmaya devam etmişlerdi.
Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şöyle anlatır: 
“Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler ise her ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh, ‘Siz’ dedi, ‘şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir. Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, ayrıca ahiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini yakında görüp öğrenirsiniz.” (Hûd sûresi, 11/38-39)
Azabın yaklaştığı anlarda kavminin hâlâ küfür, inat ve temerrütlerini devam ettirmeleri ve her fırsatta alay etmeyi sürdürmeleri karşısında bile Hz. Nuh, tavrını hiç değiştirmemişti.
Gemiyi bitirince de iman edenleri çağırarak onları gemiye almış ve Allah’ın takdirini beklemeye koyulmuştu.
Gemiye Hz. Nuh’a inananlar bindi. Her hayvandan da bir çift alındı. O, gökten bardaktan boşanırcasına yağmurlar yağmaya, yerden sular kaynamaya başladığı anlarda bile kavmi aleyhine: “Hani bir şey olmaz diyordunuz. Alın ağzınızın payını!” şeklinde tek bir söz söylememişti.
Yerden fışkıran sular ve gökten yağan yağmur kısa zamanda her tarafı deryaya çevirdi. Gemide bulunanlardan başka bütün insanlar ve canlılar helak oldu. Tufan dindikten sonra gemi Musul civarında bulunan Cudi dağına oturdu.
Kur’ân-ı Kerim bu hadiseyi tafsilatıyla bize anlatır:
‘Nihayet emrimiz gelip de tennur kaynadığı zaman (tandırdan sular kaynamaya başlayınca) Nuh’a dedik ki: “Her hayvan türünden erkekli dişili ikişer eş ile haklarında helâk hükmü verilmiş olanları hariç olmak üzere, aileni bir de iman edenleri gemiye al!” Zaten beraberinde iman eden pek az insan vardı.
Nuh dedi ki “Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim gafurdur, rahîmdir” (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).
Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken, Nuh biraz ötede olan oğluna: “Evladım, gel sen de bizimle gemiye bin de kâfirlerle beraber kalma!” diye seslendi.
O: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım!” dedi. Nuh ise: “Bugün Allah’ın helâk emrinden koruyacak hiçbir kuvvet yoktur. Ancak O’nun merhamet ettiği kurtulur!” der demez, birden aralarına dalga girdi ve oğlu boğulanlardan oldu.
Kâfirler boğulduktan sonra yerle göğe: “Ey yer suyunu yut ve ey gök suyunu tut!” diye emir buyuruldu. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cudi üzerinde yerleşti ve “Kahrolsun o zalimler!” denildi.
Nuh Rabbine hitâb edip: “Ya Rabbî, dedi, elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!”
“Ey Nuh!” buyurdu Allah, “O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi.O halde, hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Cahilce bir davranışta bulunmayasın diye sana öğüt veriyorum.”
“Ya Rabbî, dedi, hakkında kesin bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana merhamet etmezsen, her şeyi kaybedenlerden olurum.”
“Ey Nuh! denildi, sana ve beraberinde bulunan mümin topluluklara Bizim tarafımızdan bir selâmet ve çok bereketlerle gemiden in! Gelecek nesiller içinde niceleri de olacak ki onları dünyada bir müddet yaşatacağız, sonra da Biz den onlara gayet acı bir azap dokunacaktır.”
İşte bunlar gayb olan birtakım haberlerdir. Onları sana Biz vahyediyoruz.Halbuki bu vahiyden önce onları ne sen, ne de milletin bilmezdiniz. Öyleyse onların red ve inkârlarına karşı sabret, dişini sık ve şüphen olmasın ki hayırlı âkıbet müttakilerindir (Sonunda kazananlar, Allah’ı sayıp O’nun emirlerini çiğnemekten sakınanlar olacaktır).’ (Hud Suresi, 11/40-49)
Hâlâ Öğüt alan yok mu? 
‘Hz. Nuh (as) nübüvvetle serfiraz kılınmış bir peygamberdi. Ve başında peygamberlik tacı vardı. O başkasının değil; Allah’ın memuruydu ve insanları, Allah’a kul olmaya davet ediyordu. Halbuki kavmi ona, ‘mecnun’ diyordu. Aslında onların bu ifadeleri, peygamberdeki imanın kemaline işaret ederdi. Çünkü o toplumda içtimai hayatın dengeleri alt-üst olmuş ve bütün değer ölçüleri tersine dönmüştü. Böyle olunca da bir peygamber elbette ki onların ölçülerine göre dengeli görülemezdi…
Ona ‘mecnun’ diyeceklerdi ve dediler de. Zira bu şanı yüce nebi, onların bozduğu cemiyeti baştan sona yeniden imara çalışıyordu. Ve böyle bir insan, elbette diğerleri arasında bu yaftayla damgalanacaktı. Ondandır ki, Allah Resûlü (sav) bir hadîslerinde, bir mü’mine mecnun denmesini onun imanının kemali olarak ifade etmişlerdir. (Müsned, 3/68; 6/18; Tirmizi, Zühd, 39)
Bunun üzerine Hz. Nuh (as) kavminin isyanı karşısında ellerini açtı ve Rabbine duâ etti:
‘Rabbim, ben mağlubum, bana yardım et!’ dedi. Allah (cc) da onun, o azgın kavmini suya batırdı. Üstten ve alttan gelen sularla hepsini boğup helâk etti. Belki bu Atlantis medeniyetiydi, belki de bir başka medeniyet… bu azgın insanlar ister Atlantik Denizi’ne batırılmış olsunlar, ister bir başka denize…fark etmez. Hâdise şu idi; başlarında bir peygamber olmasına, o peygamber her an emr-i bi’l-maruf yapmasına rağmen bir medeniyet batırılıyordu. Çünkü o peygamber mağlup düştüğünü ilan etmişti.
Ayet, onların ve Hz. Nuh (as)’un durumunu anlattıktan; yani kavminin sular içinde boğulup, Hz. Nuh (as) ve yanındakilerin bir vapurla korunmalarını dile getirdikten sonra soruyor: ‘Yok mu ibret alan?’
Mü’min, her şeyden evvel bir emniyet insanıdır. Ondan zarar gelmesi söz konusu değildir. İçtimaî hayat, onlarla sigortalıdır. Bütün insanlığa karşı durumu böyle olmakla beraber mü’min, inanan insanlara karşı daha bir sıcak ve derindir. Onun için Allah (cc) ve Resûlü (sav)’nden kendisine intikal eden güzellikleri herkese anlatma durumundadır. İçinde yaşadığı toplumu bir taraftan imara çalışırken, diğer taraftan da onları çeşitli zararlardan koruma mevzuunda fevkalâde içten ve hassas davranır. Bu vazifeyi yüklenmek istemeyenler, esasen kendilerine birer üstünlük nişanesi gibi verilen ‘mü’minlik’ ünvanına tepki gösteriyorlar demektir.
Evet, en küçük daireden -ki kalb dairesidir- en büyük daireye kadar, mü’minin kendi durumuna göre bir kısım vazifeleri vardır. Hane, köy, belde, millet ve topyekûn insanlık, ulaşacaksa, onun elindeki nurlu beyanlarla aydınlık ufuklara ulaşacaktır. Muhatapları anlamasa, idrak etmese dahi, onun bu mevzudaki ihmali başkalarının mahrumiyetini netice verdiğinden önemli bir vebal ve eksikliktir.
Aynı zamanda, küfür ve ilhadın önüne geçilmezse, berheva olan sadece kâfir ve mülhidler olmayacak, onun kendisi de bu yıkımdan nasibini alacaktır. Öyleyse mü’min, asgarî, bu noktadan hareketle, ’emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker’ yapmalı ve bir umumî felakete meydan vermemelidir.
Bu hususu tenvir sadedinde Allah Resûlü (sav) bir hadîslerinde şöyle buyururlar:
‘Allah’ın emirlerini yerine getirenle getirmeyenlerin misali, aynı vapurda yolculuk yapan kimselerin misali gibidir. Bunlardan kimisi üst katta, kimisi de alt kattadır. Altta bulunanlar, kardeşlerini rahatsız etmemek için su almak istediklerinde, yukarıdakilere biz kendi yerimizde bir menfez açsak deyip, geminin tabanından bir delik açmaya yeltenseler, yukarıdakiler de bu duruma göz yumsalar, her iki taraf da batmaya maruz kalacaktır.’ (Buhari, Şerike, 6; Müsned, 4/268,269)
Allah Resûlü’nün (sav) bu ifadeleri bir temsildir. Nebiler Serveri (sav), çok ciddî bir içtimâî meseleyi, temsil suretinde dile getirmekte ve bizim anlayış seviyemize göre ifade etmektedir. Burada gemiyi delmek isteyenlerin arzuları, ilk bakışta masumane görünebilir. Fakat doğacak akıbet, hiç de masum sayılabilecek gibi değildir.
Bu hadîsten hareketle denilebilir ki, dünya, Hz. Nuh’un (as) gemisi gibi bir gemidir. Bütün insanlık hiçbir tercih hakkı olmaksızın o gemiye binmiş durumdadır. Zira bu dünyada herkes, aynı zeminde yaşamak zorundadır. Bu gemideki hayat nizamı, bizi buraya bindiren Zat’a aittir. Başkalarının bu nizamı ihlale ve çiğnemeye hakları olamaz. Ve böyle bir durumda hususî hayat da söz konusu değildir.’***
İçinde bulunduğumuz gemiyi korumak, onu batmaktan muhafaza etmek hepimizin vazifesidir…
Devam edecek…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu