Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kırık Testi serisinin 16’ncı kitabı olarak hazırlanan “Dert Musikisi” raflarda yerini aldı.



İdeal bir cemiyet, ideal fertlerden meydana gelir. Parça ve parçacıkları günâhlardan ibaret hezeyan yığınlarına gelince, bunlar, iyiye, güzele ve hayırlara kapalı bir kısım kuru kalabalıklardır.
İdeal insan veya eskilerin ifadesiyle, meleklere ait vasıflarla serfirâz ‘kâmil insan’ ‘And olsun Biz insanı en güzel biçim ve mahiyette yarattık’ meâlindeki âyet veya âyetlerle, maddî-mânevî suret ve şekillerin, en göz alıcısı, en mükemmeli ve tam ‘ahsen-i takvîm’ sözüne uygun olarak yaratılmış olmayı takdir ve ‘Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arzettik.. bunlar onu yüklenmekten kaçındı ve korktular da, onu insan yüklendi…’ şeklindeki beyanlarla, görülüp bilinen varlıklar arasında sonsuza kadar yükselmenin tek namzedi ve her şey olmaya müsait istidat ve kabiliyetlerle donatılmış bulunmanın şuurunda ve kendisine bahşedilen ilk mevhibeleri değerlendirmesini bilen basîret ve idrak insanıdır.
Evet o, ilâhî birer lütuf olan ilk mazhariyetlerini değerlendirip, hayatını vahy ve ilhâmların altında sürdürmeye gayret ederek, irâdesinin hakkını verip ve bu ilk ihsanları yediveren başaklar gibi geliştirip ölümsüzleştirebildiği ölçüde kâmil insan olma yoluna girmiş sayılır.
İdeal insan; ‘Hayat nedir, ölüm nedir, varlık nedir, kendisinin varlıkla alâkası nedir, kulluk nedir, itaat nedir, günâh nedir, sevap nedir, musibetler nedir ve bunların insanoğluna musallat olması nedendir?’ gibi binbir bilmecenin, onun dimağında anaforlar meydana getirmesine karşılık, vicdanında çakıp duran hikmet parıltılarından, ruhuna akseden ilhâm esintilerinden örüp ortaya koyduğu nurdan helezonların tâ zirvesine yükselerek, oradan her şeyin perde arkası ‘melekût’unu sezer, anlar.. sonra da hayret ve hayranlığın hasıl ettiği sevgi ve mehâbetle ruhun ilk kaynağına yönelir ve itminan soluklar. Bu noktaya ulaşmış bir ruh ne ihsanlarla şımarır, ne de mahrumiyetlerle sarsılır. Nimet ile nikmeti, kahr ile lütfu bir tutar, bir görür; başkalarının şımarıp küstahlaştığı, karamsarlaşıp yeisle inlediği aynı anda o, çölde gül bitirmesini, kamıştan şeker çıkarmasını bilir, kaybetme kuşağında dahi sürekli kazanır.
Evet o, en amansız musibetler karşısında, en ürpertici girdaplar içinde dahi hep, kendini, başarı ve muvaffakiyetlere doğru uzayıp giden upuzun bir imtihan koridorunda yürüyormuş gibi hisseder.. ve en zorlu, en çetin dakikalarında dahi ötelerden gelen huzur ve üns esintilerini ruhunda duyar, Allah’a hamd ve senâ hisleriyle iki büklüm olur.
İdeal insan, gücü her şeye yeten, sözü her yerede geçen bir Kudret-i Sonsuz’a îmanı sayesinde, her zaman güven ve itminanın en erişilmezine mâlik sayılır.. ve kalbinin derinliklerine doğru kök salmış dupduru inancı; ruh dünyâsına, akıl almaz buudlar kazandıran tasavvur, düşünce ve itikadı onu ihsaslar üstü öyle bir noktaya ulaştırır ki; eğer kendini bu derinliklere âşina bir kulakla dinleyebilse ‘Korkma, mahzun olma! Sana söz verilen Cennetlerle neşelen’ veya ‘Selâm sana! Yapageldiğin güzel işlerin, güzel amellerin mükâfatı olarak gir ebediyet otağı Cennetlere..!’ sesini işitecek ve zevklerin en erişilmezini yaşayacaktır.
İdeal insan; hayatını, yürekten inandığı ötelere göre tanzim edip yaşayacağından, her zaman cürüm, cinayet, zulüm ve rezâletlerden uzak kalmaya çalışacak ve nefsiyle mücahedesi sayesinde başıboşluk ve bohemliğe düşmeyecektir.. gözleri sürekli dost güzelliklerinin cilvelendiği yamaçlarda, kafası ebedler duygusuyla sermest; gönlü, ruhânîlerin konup kalkmasına açık bir gönül bahçesi gibi pırıl pırıl ve rengârenk.. o da bu tılsımlı iklimin, gezip gören, düşünüp araştıran mütâlâacısı ve seyyahı…
Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu cismanî hazlarını takip edip, nefsanî isteklerin zebunu olarak yaşamasına rağmen bir türlü doygunluk ve itminana ulaşamamasına mukabil, mefkûre insanı hep huzurlu ve itminan içinde olmanın yanında, ilim ve irfanıyla insanlığa hâdim, cesaret ve şecaatla yeryüzünden zulüm ve haksızlığı kaldırmaya kararlı.. yerinde ‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’, kadirnâşinaslara karşı afv u safh ile kanatlı; yerinde de muharebe meydanlarında tepeden-tırnağa yara-bere içinde.. vücudu delik-deşik; urbası kızıl kanla boyanıp bayrak rengini almış.. mızrağı kırık ve kılıcı kesmez olmuş ama, yine de atını mahmuzlayıp saflar yarmasını, sîneler deşip kelle almasını ve bir arslan gibi zâlimleri pençe-i kahrıyla lerzân etmesini bilen ruh insanıdır.
Bu ruh insanı, Allah’tan gayrı her şeyin fâni ve geçici olduğuna inandığı için, kimseye ve hiçbir şeye serfurû etmez, madde karşısında aldanmaz.. mâlik bulunduğu her şeyi İslâmiyet ve Müslümanlık yolunda, uhrevîlere has bir duygu ve düşünce ile değerlendirir.. eşyâ ve hâdiseleri pamuk gibi hallaç eder.. mesaisini milletin mutluluğu istikametinde ve hususiyle de gelecek nesiller adına en hayatî noktalarda yoğunlaştırır ve ‘Yaşasın gelecek nesiller’ diyerek arkasına bakmadan çeker gider.
O, hep Hak rızâsı ve doğruluk peşindedir. Ne bedeni adına hakk-ı temettu, ne de ruhu hesabına keramet ve hârikalara mazhariyet onun bakışını bulandıramaz. Allah’a kulluğu en büyük değer sayar ve bu değerler ölçüsü içinde en küçük kulları dahi kendinden yüce bilir ve onları başına tâc yapar. Onlardan gelebilecek sertlik, huşûnet ve hazımsızlık ateşlerini basar sînesinde söndürür.. ve edeb-erkân bilmeyenlere, kötülüklerin, iyiliklerle nasıl savulabileceği yolunu gösterir. Onun bu yumuşaklardan yumuşak ikliminde, yıldırımlar, şimşekler ışık içinde doğar, ışık içinde gelişir ve gözlere gönüllere ziyâ olur gider.. onun aydınlık atmosferinde her an ayrı bir Nemrud’dan ateş ‘berd-u selâm’ olur da haşin ve hırçın ruhlara ülfet ve ünsiyet üfler.
Öyle zannediyorum ki, bizler bir kısmımız itibariyle henüz bu seviyeyi yakalayamadık.. ve yakalayamadığımız için de kötülükleri iyilikle savmasını bilemiyor, sertliklere sertlikle, kine, öfkeye öfkeyle mukâbele ediyor, heva ve heveslerimizi fikir sanarak sürekli aldanıyor ve İslâm uğrundaki mücadelemize hislerimizi karıştırıyor ve böylece kazanma kuşağını tutmuş olmamıza rağmen çok defa kaybediyoruz.
Eğer İslâm’ın zâtî güzellik ve câzibesi, Kur’â’nın da gönüllere hayat üfleyen o altın nefesi olmasaydı, bizim bugünkü eksik ve kusurlu temsilimizle, yüce da’vâ ve mukaddes emanet hâlihazırdaki noktaya ulaşması dahi mümkün değildi…
Sızıntı, Haziran 1990, Cilt 12, Sayı 137 M.Fethullah Gülen
İhlâs bütün amelleri, ibadetleri, hizmetleri sadece Allah emrettiği için yapmak ve karşılığında Onun rızasından başka bir şey beklememektir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri konuyla ilgili şöyle der: “Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir.” (Lem’a’lar, 17. Lem’a, 13. Nota)
“İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.”
(İşaratü’l-İ’caz) Bu sohbetimizde ayetler ve hadisler rehberliğinde ihlâsı ve onun 9 özelliğini işlerken 21. Lem’a’nın düsturlara kadar olan giriş kısmını okuduk.
Twitter’da takip için: https://twitter.com/CemilTokpinar
Tek Parti döneminde üretildiğini düşündüğüm, din adamlarını aşağılayan, yakışıksız bir hikaye vardır. Hikayeye göre adamın bostanına bir öküz, bir de hoca girer. Adam oğluna: “Git, önce hocayı çıkar, öküz karnı doyunca çıkar; ama Hoca doymak bilmez” diye tembihler.
Her ne kadar AKP ve Diyanet din adamlarını gerçekten hikayedeki hoca tipine dönüştürse, İslami/ahlaki kural tanımaz, güç karşısında secde eden din adamı modelini teşvik etse de hikaye kabul edilebilir değil. Ne var ki aktörleri değiştirilerek aynı hikaye pek çok kesime/duruma uyarlanır.
Hizmet Hareketi son dönemde herkes tarafından ötekileştirildi, dışlandı, aşağılandı. Hayatında trafik suçu bile olmayan, sicili tertemiz insanlar bütün suçların faili olarak sunuldu. Adeta, Hz. Ademden bu tarafa ortada kalmış ne kadar faili meçhul suç, cinayet varsa Cemaate yüklendi. Nasıl olsa bir kara çalınmıştı ve kimsenin savunmaya cesareti yoktu. Savunmaya kalkanı da kodese tıkıyor susturuyorlardı.
Cemaat gökten inmiş bir topluluk mu? suç işleyemez mi?
Elbette işleyebilir.
Her toplumsal kesim gibi onların içinden de suçlular, kötüler hatta katiller çıkabilir. İslam hukukunun ve modern hukukun en temel esası olan “suçun şahsiliği” ilkesi gereği suça bulaşanlar bulunur ve cezalandırılır. Ama “irtibat” ve “iltisak” diye suç uyduramazsınız! Çocuğunu okula göndermeyi, bankaya para yatırmayı, sendikaya üye olmayı, sarma sarmayı, maklube yemeyi “terör delili” kabul edip 6 yıl 3 aydan başlayan cezalar veremezsiniz!
Bazı dostların Cemaatin başarısız olduğu, hata yaptığı bazı konuları üretilmiş suçlamalarla bulamaç hale getirip sunması ayrı bir bahsin konusu.
Cemaat uzaydan inmiş bir topluluk, aliens değildi. Herkesin en az bir yakını cemaatin ya okuluna, ya dershanesine gitti. Liberalinden milliyetcisine bütün sağ kesimler maklube sofrasına kaşık salladı. Yakın zamana kadar insanlar zaptedemediği çocuklarını “terbiye olsun” diye cemaat mensuplarına teslim ediyordu. “Devletin yapamadığını yapan”, dünyanın her yerinde bayrağımızı dalgalandıran, her coğrafyaya el uzatan bir eğitim, iyilik ve yardım hareketiydi. Toplantılarına katılmak ve poz vermek için koca koca adamlar yarışıyordu.
Aslında herkes oradaydı ve herşey herkesin gözü önünde oldu. Tarihin en büyük hırsızlık vakası suçüstü edilene kadar herşey normaldi. Toplumun en düşük suç ortalamasına, en yüksek eğitim seviyesine sahip, şiddetten uzak durma kararlılığını her fırsatta ilan eden, kendilerini “asayişin temsilcisi” gören insanlar bir anda ve toptan şeytanlaştırıldı. Erdoğan’ın “bir savcı 3 polisle sizi terör örgütü ilan ederim” demesinden sonra “terörist” muamelesi görmeye başladı. Milyonlarca mensubu olan bir kesimin toptancı şekilde, toplumun en mücrimleri haline gelmesi hayatın olağan akışına ters. Akla, mantığa, vicdana aykırı. Dünyanın hiçbir yerinde, biraz kafası çalışan, biraz düşünebilen hiç kimse toplumun en düşük suç ortalamasına sahip kesiminin bir anda “terörist” olmasına inanmaz; zaten inanmıyor. Ülkenin her noktasına 1200 okul, 15 üniversite, binlerce yurt açan, fakir çocukları dağ köylerinden toplayıp, eğitip hayata kazandıran ve en küçük şiddet telkininde bulunmayan terör örgütü olmaz; olamaz. Bunu kabul edenlerin akli melekelerinin çalışıp çalışmadığını tetkik etmek gerekir. Akil ve baliğ iseler bir vicdan taşıyıp taşımadıklarına bakılmalıdır.
Hırsızlar taifesi milletin malını talan ederken suçüstü edildikleri için cemaate karşı bir kuyruk acısıyla, intikamla hareket ediyor. Bu nedenle ölçü, insaf, vicdan dinlemeden ne bulursa cemaate atıyor. İmkan olsa insanlık tarihinin bütün suçlarını cemaate yükleyecekler ama suçlamayı ancak Menderes’in İdamına kadar götürebiliyorlar.
CHP zihniyeti, Ulusalcı tayfa Cemaatten oldum olası hazzetmedi. Ergenekoncu, Derin yapıların Cemaatle ilgili başka bir kuyruk acısı vardı. Onlar da Cemaat karanlık odalarda çevirdiği planları deşifre ettiği, kendileri lehine kurulmuş statükoya çomak soktuğu için cemaatten nefret ediyordu. Ahmet Altan’ın ifadesiyle Hırsızlar ve darbeciler ittifak edince, kadılar da onlar için hüküm vermeye başlayınca Cemaate “terör örgütü” olmak dışında bir seçenek kalmadı.
Aradan yıllar geçti, Gezicilerden CHP’lilere, ABD’li papazdan Alman gazeteciye, HDP lideri Demirtaş’a kadar herkes bir şekilde F.TÖ çuvalının içine sokuldu ve bu ahlaksız suçlamadan nasibini aldı. Ama CHP dahil pek çok kesim tartışmayı hak, hukuk, adalet, suça mesnet maddi delil, yasada tanımlanan suç ve onunla ilgili eylem üzerinden değil F.TÖ üzerinden sürüdürüyor. Muhtemelen CHP, AKP Ergenekon yardımıyla devrilirse aynı çuvalı kendi muhalifleri için kullanmak istiyor. Erdoğan’ın sahip olduğu sınırsız, denetimsiz güç ve yetki çoklarının ağzını sulandırıyor. Eğer güçlü ve toplumsal bir hukuk, demokrasi talebi olmazsa Erdoğan’ın mevcut güç ve yetkilerini kullanmak isteyen yeni aktörler, diktatörler çıkacaktır.
Baştaki sevimsiz hikayeye dönecek olursak, son dönemde her suçun faili ilan edilen, her olumsuzluğun fatura edildiği Cemaat bostandan çıktı.
“Cemaatten” diye yargının üçte birini tasfiye ettiniz; yetinmedi hapislere doldurdunuz.
Emniyetten, TSK’dan, bürokrasiden, eğitimden, akademyadan, hayatın her alanından “irtibatlı, iltisaklı” diye bu insanları kazıdınız.
Aileleriyle birlikte 2-3 milyona varan mağdur oluşturdunuz.
Yetmedi, “kripto cemaatçi” diye bir kaç fasıl daha kazıma yaptınız.
Hem hırsızlar, hem darbeciler açısından muteber Doğu Perinçek: “Türkiye’deki Cemaat oluşumu artık temizlendi, toparlanıp, yeniden bir tehlike oluşturması mümkün değil” dedi.

Peki Cemaat/Camia hayattan dışlanıp, ölüme, yokluğa mahkum edilince ülke huzura kavuştu mu?
Sözde her suçun faili “terör örgütü” bitirilince memleket düzeldi mi?
Cemaatin tüm okulları kapatıldı, öğretmenleri atıldı; eğitim daha mı iyi? Yoksa hepten mi çöktü?
“İrtibatlı iltisaklı” yargıçlardan öte, zabıt katiplerine, gardiyanlara kadar temizlik yapıldı, adalet hukuk şimdi daha mı iyi?
İstikbale, İpek’e.. Anadolu sermayesine çöktünüz, şimdi ekonomi daha mı iyi?
“Cemaat Medyası” diye onlarca medyayı kapattı, gazetecileri hapislere doldurdunuz. Şu anda basın daha mı özgür, daha mı güvenilir?
15 Vakıf Üniversitesine ilave 7.000’den fazla akademisyeni “cemaat bağlantılı” diye attınız, ama üniversiteler yerlerde sürünüyor.

Cemaat gitti, ama adaletin kırıntısı kalmadı. Ekonomi yüzyılın krizini yaşıyor. Eğitim içler acısı. Üniversiteler liseden beter, niteliksiz, yetersiz kadrolarla dolu.
Cemaat gitti, dinden nefret eden bir nesil geliyor.
Cemaat gitti, hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, taciz, tecavüz, kadın cinayeti, çocuk istismarı, uyuşturucu, alkol kullanımı patlama yaptı.
Herkesle oturup konuşabilen aydın, eğitimli dindarlar gitti, meydan yobazlara, din tacirlerine kaldı. Cemaat faaliyetlerini milletten yardım toplayarak yapıyordu. Şimdi, hazineye gitmesi gereken vergiler çocuk tecavüzcüsü dini vakıflara aktarılıyor. Camiler siyasi arenaya dönüştü.
Cemaat gitti, hırsızların, darbecilerin, katillerin, her türlü suç örgütünün korkuları bitti..
Cemaat çıktı, memleket hırsızlara, yolsuzlara, din tüccarlarına, suç şebekelerine, (gerçek) darbecilere kaldı!
Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yesinler, afiyet olsun!
Kaynak:Mahmut Akpınar-TR724
“Sizden faziletli ve varlıklı olanlar;
yakınlarına, yoksullara
ve Allah yolunda hicret edenlere
vermekte kusur etmesinler,
affedip geçiversinler.
Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?
Ve Allah Gafûr ve Rahim‘dir”
Nur Suresi-22
Mü’minin kalbi imanın suladığı bir cennet bahçesidir. Meyvesi merhamet, gülü sümbülü ise afdır. Af, kalbin amelleri arasında belki de en zor olanıdır. İntikam ve mukabele-i bil misil nefse tatlı gelse de kalbini Rabbine senkronize etmişlerin karakteri değildir.
Af, Kur‘an terbiyesi almış, sünnet ikliminde yetişmiş olanların tarzıdır. Onların hayatının mayası ve acı da olasa faydalı şerbetidir. Toplumları ayakta tutan iksirdir af. İnsanlığı hakiki mana ufkuna taşımak için gönderilen iki büyük rehber; Kur’an ve Efendimiz (sav) merhameti ve affı hayatın merkezine koymuştur.
Her şeye rağmen af diyen şu ayet Hz Ebu Bekir (ra) hakkında nazil olmuştur: “Sizden faziletli ve varlıklı olanlar yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affedip geçiversinler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah Gafûr ve Rahim‘dir” (Nur Suresi-22)
Fahreddin er-Razi diyor ki: “Hz Ebubekir (ra), İfk Hadisesi’nde kızı Hz Aişe’ye atılan iftiraya inanan hatta bunu konuşan Hz Mistah‘a (ra) infâk etmeyeceğine yemin etmişti. Mistah ise, onun teyzesinin oğlu olup, elinde yetişmiş bir yetimdi. Hz Ebu Bekir, hem Mistah’a hem de onun yakınlarına yardım ediyordu. İfk ile ilgili ayet inince Hz Ebu Bekir (ra) onlara: “Kalkın, defolun. Artık ne siz bendensiniz ne de ben sizdenim. Hiç biriniz artık yanıma yaklaşmayın” dedi.
Bunun üzerine onlar nereye gideceklerini kime başvuracaklarını bilemez bir şekilde çıktılar. Derken Hz. Peygamber (sav), Hz Ebu Bekir’e (ra) Allah Teâlâ’nın onları kovmamasını emreden bir ayet indirdiğini haber vermek üzere bir adam gönderdi. Hz Ebu Bekir (ra) haberi alır almaz tekbir getirdi ve buna çok sevindi. Hz Peygamber (sav) bu ayeti ona okudu: “Allah’ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz?” ayetine gelince; Hz Ebubekir (ra):”Evet, Ya Rabbi beni affetmeni can-u gönülden arzu ederim.” deyip yaptıklarından vazgeçti. Evine gidince Hz Mistah ve yakınlarına haber salıp onları kabul edeceğini bildirerek: “Allah’ın indirdiği hüküm başım gözüm üstüne… Size yaptığımı ve söylediğimi, Allah size gazab ettiğini (önceki ayette) bildirdiği için yapmıştım. Fakat Allah sizi affedince, ‘Size merhaba hoş geldiniz.’ diyorum.” dedi ve Mistah’a daha önce yaptığı yardımın iki mislini yapmaya başladı.
İfk Hadisesi ile ilgili siyer yazarları diğer bir vakıayı da şöyle anlatırlar:
İfk hadisesinde iftirayı atanlar Hazrec kabilesine mensup münafıklardı. Ne var ki, aynı kabileden bazı saf yürekli müslümanlar da inanarak iftiranın bir anda büyüyüp yayılmasına sebebiyet vermişlerdi. Bu durum Ensar’ın diğer kabilesi Evslileri son derece üzmüş hatta Evs’in büyüğü Hz Sa’d bin Muaz (ra) fitneyi körükleyen Hazrecliler hakkında ağır konuşmuştu.
Ancak bu sözler Hazrecin büyüğü Hz Sa’d bin Ubade’ye (ra) dokunmuş ve Hz Sa’d bin Muaz’a (ra) aynı üslûpla karşılık vermişti. Bunun üzerine iki Sa’d’ın aralarına kırgınlık girmişti.
Efendimiz (sav) Hz Âişe Annemizin (ra) ma’sumiyetini haber veren âyetlerin inmesinden sonra Sa’d’ler arasındaki kırgınlığı ortadan kaldırmak istedi ve bu maksatla önce Hz Sa’d bin Muaz’a (ra) uğradı. Onun elinden tutup yanına Evs’in ileri gelenlerini de alarak Hz Sa’d bin Ubade’nin (ra) evine gitti. Hz Sa’d bin Ubade, misafirlerine yemek hazırlattı hep birlikte yediler. Efendimiz (sav) daha sonra da Hz Sa’d bin Ubade’yi (ra) elinden tutup bazı Hazreçlilerle birlikte Hz Sa’d bin Muaz’ın evine gitti. Hz Sa’d bin Muaz da yemek çıkardı. Efendimiz (sav) İslam’a büyük hizmetleri geçmiş iki Sa’d’ın arasındaki kırgınlık ve küskünlüğü böylece gidermiş oldu.
Yeryüzünü bir kalp ve gönül beldesi haline getirmek için gelmiş olan Efendimiz (sav) müminlerin kalbinde ne kardeşlerine ne diğer insanlara karşı en ufak bir kin ve öfke kalsın istemiyordu. Allah O’nu öyle edeblendirmiş ve eşine atılan iftiraya kananları ve yayanları bile affetmesini emretmişti. Sulhun müessisleri affı ve merhameti yüreklerinin mayası haline getirecekler. Zira Sünnet-i seniyyeyi kendine rehber edinen merhametli yüreklerden başka birşey beklenmez ki…
Yazar: İsmet Macit
Bugün, aşk, pek çoğumuzun sînesinde pas tuttu; mürüvvet avuçlarımızın içinde, göz göre göre gül yaprakları gibi kurudu ve savruldu.. ümit, kolu-kanadı kırık, şurada-burada sürüm sürüm.. himmet ve cesâretlerimiz ise, şiddetli fırtınalar şöyle dursun, en küçük esintiler karşısında dahi savrulup gidecek kadar zayıf… Böyle bir zemin ve atmosferde, varlığımızı muhafaza ve devam ettirmek için, öyle sarsılmaz irâde ve yüksek himmetlere ihtiyacımız var ki, dünyâ; gülle, bomba olsa başında patlasa, her şeyi altüst olup bütün düzeni bozulsa; orduları kırılıp etrafı dağılsa, bulutlar başına ölüm yağdırıp yerden kaynaklar ölüm fışkırtsa, yollar bütünüyle gidip sarpa sarsa, köprüler yıkılıp her yanı su alsa, hiçbir şey olmamış gibi atını mahmuzlayıp “ileri!” diyebilsin ve ölümün kol gezdiği yerlerde, kanıyla, teriyle güller bitirsin.. Süleyman peygamber gibi, rüzgârlara binip kurak ve çorak yerlere yağmur olup yağsın; ölü gönülleri irem bağları gibi donatsın.. zâlimlerin “hayy-hû” yunu kessin, mazlumların imdâdına yetişsin.. taşa-toprağa altın olma yolunu gösterip, kömürden elmas, zehirden panzehir çıkarsın.. akrebin kuyruğunu kırıp kendi ağzına soksun ve yılanın dişinin dibine şeker-şerbet akıtsın…
Evet, öyle sihirli oyunlar göstersin ki, bir kaç asırdan beri bütün insanlığı, hususiyle de bizim insanımızı çeşitli göz-bağcılıklarla tesir altına alan bilumum büyücülerin oyunları bozulsun.. şeytanla hemhâl olanların meclislerine ateş düşşün.. fitne bayraktarlığı yapanların ödleri kopsun.. kinin, nefretin ocağı sönsün ve yıllardan beri bıkmadan, usanmadan din düşmanlığı yapanlar da nedâmetle iki büklüm olsun ve kıvransın..!
Bu irâde ve himmet insanlarının gelişi, bizim milletimiz için olduğu gibi, bir manâda topyekün insanlığın kurtuluşunu da beraberinde getirecektir. Bugün bütün insanlık, sefil, derbeder ve perişandır; dünyâ çapında hemen her şey elden ayağa düşmüştür: Söz sofrası şuursuz sarhoşların elinde.. düşünce, yedi dünyâya karşı dilencilik yapanların sermayesi.. ilim, her şeyi maddede arayanların oyuncağı.. bilim ürünleri, küfür hesâbına istismar vâsıtası… Her ağızdan yükselen ayrı ayrı ses, her kafadan çıkan farklı farklı düşünce, görgü, bilgi ve töre mahrumu yığınları bütün bütün şaşkına çevirdi ve huzursuzluk unsurları haline getirdi.
Şimdi, bütün bu menfî durumların yanında ve ışığın, rehberin de güven vermediği gece kadar karanlık bir dönemde, kitlelerin inandırılıp uyarılması için, kederini sözlerine karıştıracak, hasret ve hicranlarını göz yaşları haline getirip kurak ve çorak yerlerin bağrına salacak.. her yere uğrayıp herkesi ziyaret edecek; uğrayıp ziyaret ettiği yerlere, gönül nağmelerinden mesihî soluklar gibi diriltici besteler duyuracak öyle söz, hâl ve gönül erleri ister ki, bu güne kadar tekrar bertekrar aldatılmış ve artık kimseye güveni kalmamış kalabalıklar, bu yeni ses ve söze inansın, uyansın ve o sözün yankıları içinde sonsuzluk arayışına geçsin; geçsin de, Cebrâil kanadı takmış gibi, bir solukta “mevkib-i arş” olup gökler ötesi âlemlere ulaşsın…
Yıllar var ki, kalabalıklar, bu seviyede, onun derd ü ızdırâbından anlayacak ve elemlerini ruhunda duyup yaşayacak samimileri bekleyip durdu. Uğradığı her yerde onları aradı.. karşılaştığı herkese onları sordu; aradıkları hakkında tam bir bilgiye sahib olmasa bile, bunların, gönlündeki gamlara gam çekmeye namzed gönüllüler olabileceğini vicdânında duydu ve onların hülyâlarıyla teselli oldu.
Ey, yıllar yılı gamı pinhân edip, gam zebûnu yaşayanlar! Bakın, artık önünüzde karanlıklar birer birer yırtılıyor ve yırtılan karanlıkların ötesinden bir başka nağmeler geliyor. Sabahın erken saatlerinde, bizlere soluklarını böyle duyuranlar, önümüz-deki günlerde seslerini tâ yıldızlara kadar yükselteceklerdir. Duyduğunuz ses, gördüğünüz ışık yalancı şafaklara âit olsa bile sevinin; çünkü, bütün yalanlar gibi, yalancı şafağın ömrü de kısadır, çabuk geçer.. önünüzde sizi, hakiki dosta kavuşturacak gerçek bir sabah var..! Gayrı, ses, renk, ışık sizi dostça selâmlayıp, dostça ses verince, gama, tasaya ne gerek var..!
Dilleriniz, geleceğin neşideleriyle coşsun.. gönülleriniz hâtiflerin sesleriyle dolsun.. göz pınarlarınızdan sevinç yaşları dökülsün ve sağda-solda hâlâ tütüp duran, iblisin sisli-dumanlı ateşlerini söndürsün! Öyle zannediyorum ki, artık, asırlık hasretleriniz sona erdi. Ve şimdi, sizler, ruh âlemine açılan bir sırlı kapının önünde bulunuyorsunuz. Gayrı, çevkana dönmüş gibi olan boynunuz mahviyet ve tevâzu içinde bir halka gibi olmalı; olmalı ki, acz u fakr Hızır gibi imdadınıza koşsun.. aşk u şevk size kanat olsun.. sonsuza yelken açan gemiler gibi, bulunduğunuz sâhilden ayrılırken her menzilde ona enîs olup onun güzelliklerini seyredesiniz…
Bu ledünnîliğinizle, gelecek zamanın kapısında, sizi selâmlayan melekler.. “Ebedî kalmak üzere esenlikle girin ora-ya.” diyecekler; vicdanlarınız da bu lütûf ve bu iltifata: “Hamd olsun o Allah’a ki, bizlere karşı vadini yerine getirdi ve bizleri arza vâris kıldı.” sözleriyle mukâbele edecek ve şükranla iki büklüm olacaklardır.
Sızıntı, Mayıs 1990, Cilt 12, Sayı 136 M.Fethullah Gülen
İslam tarihinde, ilmiyle meşhur olan kişilerin başında şüphesiz, ibn Hacer gelir. Adı veya lakabı Hacer olan yedinci dedesine nisbetle İbn Hacer yani “Taşın oğlu” diye meşhur olmuştur.
Rivayet edildiğine göre, İbni Hacer’in dedesi çok âlim bir zattır. Mısır’da kadılık yaptığı dönemde halk tarafından çok sevilir. Mesleği gereği kendisine zaman zaman taraf tutması ve haksız hüküm vermesi için uygunsuz teklifler gelir. Kesenin ağzı açılır, paranın miktarı havalarda uçuşur. O, bu tekliflere hiçbir zaman iltifat etmez. Üç günlük dünya menfaati için, Rabbinin emri dışına çıkmayı aklının ucundan bile geçirmez.
Fakat bir gün bu teklif, devletin yüksek mercilerinden gelir. Kendisine yüksek makamlar, köşkler ve maaşlar teklif edilir. Kabul etmediği takdirde de baskılara uğrayacağına dair tehditler alınca, hiç düşünmeden makamından istifa eder. Zalimlerin tarafında olmaktansa aç kalırım daha iyi, der.
İstifa etme sebebi etrafta kısa sürede duyulur. Bazı insanlar devlete karşı gelinemeyeceğini ve yapılan istifanın ahmakça olduğunu söyler. Hem o kadar para ve makamı elinin tersiyle itmesini safça bir hareket olarak değerlendirirler.
Kadı efendi, bir süre eski birikimleriyle hayatını devam ettirir. Çünkü devlet yetkilileri günümüzün zalimleri gibi tüm malına el koymamışlardır. Ama zamanla elinde avucunda ne varsa biter ve geçim sıkıntısı başlar. İnsan düşmeye görsün, yakınları bile yanından bir bir uzaklaşır. Baskılardan dolayı iş bulmakta da zorlanır. Nihayet bir süre sonra, bir taş ocağında işe girer. Artık o, bir kadı değildir. Bir taş kırıcısıdır. Kalem tutmuş eller için taş kırmak hiç kolay değildir. Elleri nasır tutmaya başlar, ama olsun, o helal bir şekilde ekmeğini taştan çıkartır. O günden sonra kendisine ‘taş’ anlamına gelen ‘Hacer’ diye seslenilir. Evet artık adı Taştır ama gönlü güldür.
Yıllar sonra Allah, bu güzel kadı efendinin soyundan, İbn Hacer El-Askalani’yi verir. İbn Hacer çok zengin bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Henüz dört yaşındayken babasını kaybeder. Babası, ilim sahibi olmasını istediği için, daha küçük yaşlardayken bile onu birçok ilim meclisine götürür. Vefat edeceğini anlayınca, oğlunu birisi alim, diğeri tüccar olmak üzere iki arkadaşına emanet eder.
Arkadaşları bu emanete çok iyi sahip çıkarlar. İslami ilimlerde çok yüksek bir dereceye ulaşan İbn Hacer, başta hadis olmak üzere, tefsir, fıkıh, edebiyat olmak üzere birçok alanda 279 eser yazmıştır. Kendisine hadiste müminlerin lideri anlamına gelen “emirul-müminin fil’hadis” denmiştir. İlim için bir çok seyahatte bulunmuş, Hac için Mekke’ye geldiğinde ise Kabe’de zemzem içerken, Zehebî derecesinde hadis hâfızı olmak için dua ettiği söylenir. Kendisi gerçekten Buhari seviyesinde bir alimdir.
Babası gibi ticaretle uğraşmış aynı zamanda, baş kadılık görevi de dahil bir çok devlet görevinde bulunmuştur.
Mütevazi bir kişiliğe sahip olan İbn Hacer az konuşur, kimseyi gücendirmemeye dikkat eder. Talebelere şefkatli davranır, isteklerini geri çevirmez. İbn Hacer memuriyetinden aldığı maaşları çeşitli hayırlara sarfeder, görevli gittiği yerlerde devlet parasıyla hazırlanan şeyleri yemez, ayrıca fakirlere yardım eder. Seyahatlerinde ve rahatsızlandığında bile teheccüd namazını kılar, her fırsatta oruç tutar.
Kader anlamında çok enteresan bir tevafuktur ki, vefatına yakın zamanlarda İbn Hacer’in derslerine, babasıyla birlikte beş yaşlarında bir çocuk gelir. Kendisi gibi küçük yaşta babasını kaybedecek olan bu çocuğun adı, Celalettin Suyuti’dir. İbn Hacer’i çok seven Suyuti’nin babası, bir kadıdır. Vefat edeceğini anlayınca, oğlunu hocasına ve bir ilim arkadaşına emanet eder.
Daha sonra ilimde çok ilerleyen Suyuti, İbn Hacer gibi döneminin en yüksek alimlerinden biri olur. Başta tefsir ve hadis olmak üzere neredeyse her alanda bir eser yazar. Celaleyn Tefsiri en meşhurudur. Yine tevafuktur, Suyuti Kabe’de zemzem içerken “Allah’ım beni tefsirde alim yap.” diye dua etmiştir.1
Bediuzzaman hazretleri, Suyuti’nin, Resuli Ekrem efendimiz ile yetmiş defa yakazaten görüşmüş bir gönül büyüğü olduğunu söyler.2
Bu iki zatı örnek vermede ki amacım şudur ki; Allah kendi davasına hizmet eden hiç kimseyi zayi etmez. Onların ömürlerini bereketlendirir. Amel defterini kapatmaz. Cennete giden yolları onlara kolaylaştırır.3 Evlatlarına torunlarına bir şekilde sahip çıkar. Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.4 Fermanı açık bir şekilde başımızın üzerinde durmaktadır. Her ne kadar yurtiçinde veya yurtdışında binlerce kardeşimiz mağdur görünsede, Rabbim hikmeti gereği onlara, bir şekilde sahip çıkacaktır.
Zalimlere gelince, onlar görünürde istediği kadar hayır, güzel amel ve ibadet yapsınlar. Hepsi heba olup gidecektir. Allah katında bu tür insanların yaptığı ibadetler, dualar asla makbul değildir.
Bir defasında hacda ağlayarak dua eden birisini Peygamber Efendimize gösterdiklerinde, Allah resulü şöyle buyurmuşlardır: “Yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Böyle birisinin duasını Allah nasıl kabul eder ki?”5
Evet, sırtımızda taş taşıyalım, balyozla taş kıralım, ama zalimin yoluna onu destekleyecek bir kaldırım taşı bile koymayalım. Biz yapacağımız güzel hizmetlere bakalım.
Dipnotlar:
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi