‘Hukuksuzluklara imza atan hakim ve savcılar bakın sizi neler bekliyor? ‘
Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanı Talip Aydın, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi’ne bağlı olan Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’nun Türkiye’ye yönelik yazısını paylaştı.




Yıllar var ki, gözlerimiz yollarda ve geleceğin hülyâlı mâvilikleri içinde varlığı en temiz ruhlardan daha temiz, düşüncesi çağın bütün problemlerini çözecek kadar güçlü, sînesi meleklerin gönülleri kadar yumuşak ve iradesi cehennemler karşısında dahi “pes” etmeyecek kadar sağlam, ideal bir nesil bekleyip durduk. Hakk’ın inayetinin temsilcisi, böyle bir neslin geleceğine dair ümidimiz olmasaydı, upuzun bir boşluk döneminde ye’se kapılmadan, çözülüp dağılmadan varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildi. Nebilerin vadinde, velilerin sırlı ifadelerinde onunla tanıştıktan sonra, her gece düşlerimizde onunla selâmlaştık, her gün hülyâlarımızda onunla coştuk ve geldik bu günlere ulaştık.
Çehrelerinin akı, kurtuluş günümüzün sabahı bu ay yüzlüler, hayallerimize girecekleri âna kadar gündüzün geceden farkı yoktu; bizler de bu karanlık âlemin uyur-gezer hayaletleriydik. Şafaklarımız onların emareleriyle tüllenince, daha çok bir mezarı andıran bu düşkünler diyarı da güllerle, çiçeklerle kızarmaya başladı. Eğer bir muhalif rüzgâr esmezse, onların ağızlarının suyuyla bir gül bahçesine dönen yamaçlarımız, gelecekte bütün insanlık için, ruhun, manânın tütüp durduğu, dolayısıyla da huzûr ve itmi’nanın soluklandığı, ötelere açık tenezzüh yerleri haline gelecektir.
Geleceğin dünyâsı onlarla o kadar aydınlıktır ki, o aydınlık çağa göre ay, ancak bir zerre, güneş, o devrin kutlularının geçtikleri yerlere ışık saçan bir kandil, varlık bu iklîmde, okunaklı bir kitap ve muhteşem bir meşher, dörtbir yanda duyulan nağmeler de peygamber kardeşliğine namzet bu kudsîlerin dokunaklı sesleridir.
Onların yaşadığı zaman diliminde söz pazarları bulaşıklardan temizlenir; azgınların ağızlarına gem vurulur, bütün başıboşların ipleri çekilir.. söz, söz sultanlarıyla buluşur, tanışır ve âlem onların soluklarıyla dolar-taşar.
Evet, onlar, bir kere İsrafil gibi sûra üfleyince, birkaç asırdan beri kendilerini ölüm uykusuna salmış ne kadar uyur-gezer varsa birdenbire dirilecek.. o güne kadar rüyâlarla teselli olan bütün bahtsızlar uyanacak; şurada-burada hırıltılarla dolaşıp duran ve şeytanın ümitsizlik bestelerini seslendirenlerin de sesleri kesilecektir.
Onlar, bütün peygamberlerin mutlak vârisi, insanlığın iftihar tablosu Nebiler Sultanı’nın da en has mirasçıları olduklarından, bir manâda, tıpkı o ufuk insan gibi, Âdem Nebi’den sadakat ve vefâ, Nuh peygamberden azim ve kararlılık, Hz. İbrahim’den hilm-u silm ve teslimiyet, Musa (as)’dan mücâdele ve fütüvvet, Hz. İsa-Mesih’ten mülayemet ve müsamaha tevarüs etmişlerdir.
Dünden bugüne bu vasıflardan sadece birkaçıyla bile çok ölü gönüller dirilmiş ve çok ümranlar kurulmuştur. Bunların bütününün bir anda ve bir kadroda bulunması, vesilelik açısından yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt” için öyle müthiş bir kuvvet kaynağıdır ki, bu kaynağı temsil edenler, bugün olmasa da yarın, zirveleri tutup insanlığın kaderine hükmedebilirler.. elverir ki, Cenâb-ı Hakk’la, aralarındaki mîsâkı bozup çeşit çeşit inhiraflara düşmesinler…
Evet, bugün insanlık yeni bir kurtuluş bekliyor. Öyle anlaşılıyor ki, dünyâ çapındaki bu büyük işi gerçekleştirecek yegâne güç de çağımızda, Hakk rahmetinin temsilcileri sayılan peygamber vasıflarıyla serfirâz bu altın nesil olacaktır ve ilklerinkine yakın bu şeref berâtının sonu da bunların ünvanlarıyla mühürlenecektir.
Yer yuvarlağı onların çevkanlarının ucunda, yaratılış gâyesine uygun çizgiyi bulacak ve felek onların destanlarını mırıldanıp duracaktır. Bunlar sayesinde yeryüzü, son bir kere daha bilgisizlik ve görgüsüzlükten arındırılacak; küfür ve dalâlet, cehâlet ve hayâsızlık Kaf dağının arkasına atılacak ve öteden beri, sâlim düşüncenin değişmez, tükenmez kaynağı ve Kudret-i Sonsuz’un en son mesajı Kur’ân, bütün ışık tayflarını sanat ve ilimlerin önüne sererek, sanatkâr ve ilim aşıklarına onların mübarek gayretleri içinde iman ve ma’rifet zevklerinin en erişilmezlerini duyuracaktır.
Yaşlı dünyâ ve kaddi bükülmüş insanlık onlar sayesinde, ruhu kendine has çizgileriyle, düşünceyi ötelere ait derinlikleriyle, iradeyi o baş döndürücü çap ve çalımıyla, son bir kere daha görüp tanıyacak, müşâhede edip anlayacaktır.
Ey, henüz ufukta küçük bir belirti iken, gönüllerimize ışık ve ümit salıp, dillerimizin bağını çözen mukaddes nesil ve ey mübârek solukları, asırlardan beri ciğeri yanmış sevdalıların merhem ve tiryaki nurlu gençlik! Kalk, seninle temsil edilen manâdan gözlerimize ışıklar çal ve yalancıların mumlarını söndür! Kalk, hasretle yolunu bekleyenlerin, hicranla inleyenlerin âhlarını dindir! Kalk ve arslanlar gibi öyle bir kükre ki, çakallar bir daha görünmemek üzere inlerine girip saklansınlar ve yedi cihan senin velvelenle dolup taşsın! Kalk, Yaratan aşkına, gençliğinin hakkını ver ve karakuralara kendini ispat et! İspat et ve aç herkese sîneni açabildiğin kadar; kalmasın kinin, nefretin bozguna uğramadığı bir tek yer! Öyle insanca davran ki, yılanlar, çıyanlar bile utanıp deliklerine girsinler! Kalk, önümüzü kesen ve istikbal adına endişelerimizi sarsan, ne kadar karanlık düşünce, sis ve duman varsa, hepsini elinin tersiyle bir tarafa it ve bize, aşk, ümit ve mürüvvet neşideleri söyle! Söyle ki, artık kabuslu rüyâlardan ve baykuşca çığlıklardan usandık!
Sızıntı, Nisan 1990, Cilt 12, Sayı 135 M.Fethullah Gülen
Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet’e dair İzlenimler
Alexei Smith, Los Angeles Katolik Başpiskoposluğu Başkan Yardımcısı’dır. Başpiskoposluğun Rahipler ve Dinlerarası Çalışmalar Derneği’nde çalıştı. Beş yıl Güney Kaliforniya Dinlerarası Konsey başkanlığını yaptı, ve 2007 yılında Valley Dinlerarası Konseyi tarafından “Dini Liderlik Ödülü” ne layık görüldü.
Alexei Smith’in Hizmet Hareketi Hakkındaki Görüşleri
“Diğer İslamî hareketler, kurumlar vb. açısından değerlendirdiğimde, Hizmet Hareketi’nin, insanî yardım, diyalog ve eğitim üçlüsünün yaşayan ve somut bir örneği olduğunu düşünüyorum.”
“Sayın Gülen’in ‘Sevgi ve Hoşgörü’ adıyla İngilizce’ye çevrilen kitabını okudum. Başlığı çok ilgimi çekti.
Normalde, ‘Tolerans’ ya da ‘Hoşgörü’ kelimesini çok kullanmıyorum çünkü bu, benim için, ‘sana katlanmaya razıyım’ gibi bir negatif mana içeriyor.
Fakat, Sayın Gülen’ın ‘hoşgörü’ kelimesini o manada kullanmadığını anladım.
Bir sözünde diyor ki, “Aç açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun.”
Ve bu bana bir açıklığı ifade ediyor; benim seni, senin de beni zenginleştirebileceğin düşüncesine açık olduğunu ifade ediyor.
Dinler-arası diyalog için mükemmel bir tanımdır bu.”
“Hizmet Hareketi’nin faaliyetlerini kısıtlama ya da kınamaya yönelik herhangi bir girişim beni ziyadesiyle üzer.
Çünkü onları, Sayın Gülen’i ve bütün bu hareketin gayretlerini, İslam dünyasında parlak bir ışık, gelecek adına bir ümit ışığı olarak görüyorum.”
İlk yayın tarihi: 3 Nisan 2014
Kaynak:Spectra Media
Mültecilerle empati kurmayı ve toplumda duyarlılık oluşturmayı hedefleyen Walk For Refugees yürüyüşünün ikincisi 15 Şubat’ta Londra Greenwich’te başlayacak.Yürüyüş sonunda gönüllüler 50 bin euro bağış toplamayı umuyor.

Sosyal hayatın en önemli problemlerinden birisi de toplumda fitne ve fesada sebebiyet verecek, insanları korkuya sevk edecek, birlik ve beraberliği sarsacak yalan, uydurma haber ve iddialardır. Tarih boyunca hemen her toplum ve topluluk, bu türlü bilinçli saldırıların muhatabı olmuştur. Allah Resûlü’nün hicretinden sonra ete kemiğe bürünmeye başlayan Müslüman toplumu da bu tür sinsi saldırılara maruz kalmıştır. Kur’ân, (…وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ..) yani “..Medine’de, erâcif üretip yayanlar…” buyurarak onların varlığından Müslümanları haberdar etmiştir. İbn-i Abbas’ın yorumuyla bunlar, fitne ve fesat peşinde koşan, İslam toplumunu gam, hüzün ve yeiste boğmak için yalan haber/bilgi üreten ve bunları yayan kimselerdir.1
Bu gürûh, özellikle Allah Resûlü’nün Müslümanların emniyet ve güvenliğini, birlik ve beraberliğini temin ve tesis etmek için yaptığı hamleleri boşa çıkartmaya çalışır ve bu çerçevede gönderdiği/göndereceği seriyyelerle ilgili olumsuz haberler üretir ve bunu yayarlardı. Girdikleri her mecliste, “Müslümanların gönderdiği seriyye hezimete uğradı ve birçoğu öldürüldü. Göreceksiniz hiçbiri geriye dönemeyecek…” gibi haberler üretir, yorumlar yapar, kehanette bulunur, bunlarla Efendimiz’in itibarını ve ona olan güveni yok etmeye, müminlerin ise kuvve-i maneviyelerini kırmaya çalışırlardı. Takip ettikleri bu stratejiyle yeni oluşmakta ve güçlenmekte olan İslam toplumunun moral ve motivasyonunu alt üst etmeyi, Müslümanların içine korku ve ümitsizlik salmayı hedefliyorlardı.2
Yalan Haber Üretenler, İlahî Laneti Hak Eder!
Kur’ân, Medine’de kamuoyunu yalan haber ve bilgilerle etkileyip Müslüman toplumun emniyetini, asayişini, ahlak ve huzurunu sarsmaya çalışan bu kimselerin, Cenab-ı Hak katında lanete uğrayacaklarını belirtir ve onları şöyle ikaz eder: “Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bozgunculuk bulunanlar ve Medine’de devamlı uydurma haberler üretip ortalığı karıştıranlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, Biz onlara karşı sana emir ve hakimiyet veririz de sonra lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşuluk edebilirler.”3
İslam’da “ircâf/yalan ve uydurma haberler üretip yayma”, bu ayetle yasaklanmış ve haram kılınmıştır.4Buna göre mesnetsiz iddialarla insanları birbirine düşürmeye ve aralarında güven bunalımı çıkarmaya çalışanlar, Müslümanların kardeşliğine, vifak ve ittifakına zarar verecek şekilde yalan haber üretenler ve yayanlar, toplumun güven duyduğu kimseler hakkında dedikodu üreterek onlara duyulan itimadı sarsmaya gayret edenler, mü’minlerin eksik, kusur ya da yanlışlarını araştırarak ifşa edenler, bunlarla bir toplumun iç huzur ve ahengini sarsarak yok edenler ve böylece inananların vahdetine zarar verip gücünü kıranlar…, suret-i haktan gözükseler de hepsi bu ayetin muhatabıdırlar. Zira bütün bu eylemler, Allah’ın lanetini celbeden, razı olmadığı tavır ve davranışlardır.
Hamle Heyecanını Kıranlar
Kur’ân’ın bahsettiği ve Medine’de bu tür faaliyetlerle ashâb-ı kiramın maneviyatını, moral ve motivasyonunu sarsarak onları zaafa uğratmaya çalışan bu kimselerin, birçok misali vardır. Mesela Ebu Süfyan, Uhud’dan ayrılırken “Seneye Bedir’de buluşup çarpışalım mı?” diye meydan okumuş, Allah Resûlü de buna “Evet!” demişti. Gün gelip çatınca Ebu Süfyan Bedir’e gelmeye korkmuş; Müslümanların cepheye çıkmasını engellemek için Nuaym İbn-i Mes’ud ile anlaşmış ve onu, Medine’ye göndermişti. Zira İslam ordusu Bedir’e kadar gider de kendisi gitmezse, korkusundan gelemediği ortaya çıkacaktı. Nuaym gelmiş ve Medine’de her mecliste, “Mekkeliler, çok kalabalık bir ordu toplayıp yola çıktılar. Sakın ha siz o ordunun karşısına çıkmayı düşünmeyin. Zaten çıksanız da karşı koyamaz kaybedersiniz. Eğer bir savaş olursa akıbetiniz Uhud savaşından daha kötü olur.” gibi sözlerle propaganda yapmaya başlamıştı.
Nuaym, bu haber ve yorumlarıyla belli kimseler üzerinde tesirli de olmuştu. Bu arada münafıklar ve Yahudiler de boş durmuyor, Nuaym’ın söylemlerini destekleyecek mahiyette konuşmalar yapıyor, “Muhammed ve ashâbı, böyle güçlü bir ordunun elinden asla kurtulamaz!” diye karamsar tablolar çizerek Müslümanların cesaretini kırıyorlardı.5 Nispeten başarılı da olmuşlardı. Haberi alan müminler ister-istemez bunu kendi aralarında konuşuyor ve birbirleriyle paylaşıyorlardı. Hz. Osman bu propagandaların Müslümanların üzerinde ne kadar tesirli olduğunu şöyle anlatır: “Hepimiz bu konuşulanlardan etkilenmiştik. O kadar ki hiç kimsenin gazveye çıkma niyeti kalmamıştı. Ta ki Allah, Müslümanların içine, insî-cinnî şeytanların attığı bu korkuyu giderdi ve basiretlerini açtı…”6
Yalan Habere Karşı Allah Resûlü’nün Tavrı: Kararlılık
Nuaym’ın yalan haber ve propagandalarla halkın moral ve motivasyonunu bozduğu ve Müslümanların cepheye çıkma istek ve arzularını kırdığı bilgisi, çok geçmeden Efendimiz’e ulaştırılınca, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i çağırarak bu durumu istişare etti. Her ikisi de kendisine, “Ya Resûlallah! Allah, dinini galip ve Nebi’sini aziz kılacaktır. Onlarla buluşmak üzere söz verdik. Biz gazveye çıkmayıp geri kalmayı istemeyiz. Kaldı ki sözleştiğimiz yere gitmezsek onlar bizim kendilerinden korktuğumuzu düşünürler. Gidelim! Vallahi bunda Senin için hayır vardır.” dediler. Her ikisinin de böyle düşünmesine çok sevinen Allah Resûlü, ashabını topladı ve hak bildiği yolda azim ve kararlılığını şu cümleleriyle ortaya koydu: “Varlığımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki hiç kimse gelmese bile ben, tek başıma Bedir’e çıkacağım.”7 Allah’ın inayeti ve Peygamber Efendimiz’in bu sağlam duruşu ve sözleri, yalan haber ve bilgilerle Müslümanların içine atılan şüphe, tereddüt, gevşeklik ve korkuyu gidermiş, kurulan komployu bozmuştu.
Kötü Sözleri ve Asılsız Haberleri Yayanlar!
Her toplumun içinde kötü sözleri, asılsız haberleri, delilsiz iddia ve ithamları, hayasızlığı/ahlaksızlığı yayarak bundan nemalanmak isteyen bir grup çıkabilir. Bunlar bazı insanların suizan, yalan, mübalağa, kurgu, yorumu kesin bilgi gibi sunma, iftira, karalama, dedi-kodu ve gıybet gibi zaaflarından beslenebilirler. İşte Kur’ân, bir taraftan bu tür söz ve davranışların haram olduğunu bildirirken diğer taraftan bunları yaymayı/paylaşmayı ve yaygınlaştırmayı da şiddetli bir şekilde yasaklar: “Müminler arasında kötülüklerin, çirkin söz ve davranışların (fuhşiyâtın) yayılmasını/yaygınlaşmasını arzu eden kimseler için dünya ve ahirette gayet acı bir azap vardır. Allah bilir siz bilemezsiniz.”8 Dolayısıyla sadece kötü söz ve fiilleri yaymayı arzu edenler cezaya çarptırılıyorsa bizatihi onu üretip piyasaya sürenleri bekleyen azap elbette daha büyük olacaktır.
Bunun önemli misallerinden birisi ifk hadisesidir. Münafıklar, Hz. Âişe validemiz hakkında asılsız iddialarla iftira kampanyası başlattıklarında Müslümanlardan az da olsa etkilenenler olmuştu. Bu iftirayı sağda solda dillendiriyor ve uhrevî mesuliyetini düşünmeden başkalarıyla da paylaşıyorlardı. Bunun apaçık bir iftira olduğu inen ayetlerle ortaya konulunca bu kimselere had cezası da uygulanmıştı. Zira daha doğruluyu ortaya konulmamış bir söylentiyi, doğru olabileceği zannıyla acele edip dillerine dolamışlardı. Kur’ân yapılan bu yanlış karşısında şu ölçüyü getirmişti: “Siz, iftirayı dilden dile yayıyor, hakkında tam bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızda söylüyorsunuz; bunu da önemsiz sanıyorsunuz. Halbuki Allah katında o büyük bir şeydir. O söylenti kulağınıza geldiğinde “Bunu konuşmak/yaymak bize yakışmaz, Fesubhanellah, bu apaçık bir iftiradır demeli değil miydiniz? Eğer gerçek müminseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor.”9
Erâcif Yayanlara Karşı Allah Resûlü, Toplumu Uyarıyor
Peygamber Efendimiz de idare ettiği İslam toplumunu sarmak için Medine’de yaşayan “murcifûn” tarafından asılsız haber ve iddialarla yürütülen bu türlü yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı Müslümanlarda bir şuur oluşturmak ve toplumda bu bilincin gelişmesini temin etmek adına sürekli uyarı ve ikazlarda bulunmuştur:
“İddia edildiğine göre” sözü, bir adamın omuzlarında ne kötü bir yüktür!”10, “Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter!”11, “Kişiye, yalan olarak, her duyduğunu yayması yeter.”12, “Ey dilleriyle iman etmiş fakat henüz imanın kalplerine girip yerleşmediği kimseler! Müslüman topluma eziyet etmeyin, onları ayıplamayın ve kötülüklerini/sürçmelerini araştırıp yaymayın, Kim bir Müslüman kardeşinin günahlarını araştırıp ortaya çıkarma ve yaymanın peşine düşerse, Allah da yaptığının karşılığı olarak onun günahlarını bir şekilde ortaya çıkarır ve onu, günahlarıyla evinin içinde binitinin üzerinde dahi olsa rezil-rüsvay eder.”13
Dolayısıyla herkes bu Nebevî beyanların dikkat çektiği tehlikelerden korkmalı, yalanın yayılmasına ortak olmamalı ve başkalarının ayıplarını araştırıp paylaşmamalı aksine kendi eksikleriyle meşgul olup tövbe ve istiğfara yönelmelidir.
Haberi Yaymada Tek Ölçü Doğru Olması mı?
Kur’ân, “Kendilerine İslam toplumunun güvenliğini ilgilendiren veya müminler arasında ümitsizlik ve paniğe yol açabilecek bir söylenti ya da önemli bir haber ulaşınca, olayın içyüzünü araştırmadan ve sebep olabileceği zararları hiç düşünmeden hemen onu sağa-sola yayarlar…” buyurur ve doğru da olsa içeriği itibarıyla İslam toplumunu sarsacak, kamuoyunu menfi etkileyecek haberler karşısında müminlere nasıl hareket etmeleri gerektiği şöyle ders verir: “Halbuki bu haberi duyar duymaz, onu Resûlüllah’a ve aralarındaki yetki sahibi kimselere iletmiş olsalardı, o yetkililer/uzmanlar arasından bu tür haberlerden doğru hüküm çıkarma becerisine/tecrübesine sahip olanlar, onu titizlikle araştırıp haberin aslını ortaya çıkaracak ve buna karşı neler yapılması gerektiğini bilecek, daha isabetli karar vereceklerdi.”14
Doğru ya da yalan toplumda yayılacak haberlerin bazısının çok olumsuz ve tehlikeli sonuçları olabilir. Aslı olmayan haberlerin verdiği zarar kadar haberin veriliş tarzı, habere katılan yorum, ilave ve sunumda yönlendirmeler de ciddi sonuçlar doğurabilir. Bunun için haberin doğruluğu kadar, o haberin yayılıp-yayılmaması gerektiği ve haber yapılacaksa nasıl verilmesi gerektiği meselesi de önem arz etmektedir. Görüldüğü üzere Kur’ân, bu hususta “haberin içeriği ve yayılıp yayılmaması gerektiği konusunu mutlaka yetkili ve alanın uzmanlarına danışarak karar verme” ölçüsünü koyar. Aksi takdirde “haber için habercilik” anlayışı, toplumlara fayda ve huzur değil felaket getirir. Her haberin sosyal yansıması dikkate alınmalıdır.
Allah Resûlü de kendisine ulaşan bir haberi hemen insanlarla paylaşmıyor; içeriğine bakıyor, topluma büyük etkisi olacak haberleri ilgili ve yetkili şahıs ya da şahıslarla istişare ediyor ve ortaya çıkacak menfi sonuçları kontrol etme adına çok dikkatli ve tedbirli hareket ediyordu. Mesela Mekkelilerin, Bedir’in intikamını almak için harekete geçtiklerini haber veren mektup, Kuba’da bulunduğu bir sırada Kendisine ulaşınca yanına vahiy kâtibi Hz. Übey İbn-i Ka’b’ı çağırmış, mektubu ona okutmuş ve mektuptaki mesajı, gizli tutması adına kendisine sıkı sıkı tembihte bulunmuştu. Ardından Ensar’ın önde gelenlerinden Hz. Sa’d İbn-i Rebî’nin evine gitmiş ve yaklaşan büyük tehlikeyi, sadece ona haber vermiş, kanaatini almış ve kendisinden de bu bilgileri hiç kimseyle paylaşmamasını istemişti. Efendimiz’in buradaki temel maksadı, halkın tehlikeyi bir anda haber alıp paniğe kapılmasının dolayısıyla böylesi kritik bir zamanda ikinci bir krizin ortaya çıkmasının önünü almaktı. Gerekli bütün görüşmeleri yapacak, atılacak adımları ve alınacak önlemleri tespit edecek ve sonra bu haberi, en uygun şekil ve zamanda halka duyuracaktı.
Sonuç
Kur’an’ın, münafıkların yanında özellikle “murcifûnu” da farklı bir kategori olarak zikretmesi, onların hem tespit ve teşhis edilmeleri hem münafıklar kadar zararlı olabilecekleri hem de mutlaka yakın takibe alınmaları gerektiği dersini de vermektedir. Yalan söylemek bir nifak sıfatı olduğu gibi sarsıntıya sebebiyet verecek yalan ve asılsız haberler üretmek ve doğruluğunu tahkik etmeden bunları yaymak ve paylaşmak da bir nifak sıfatı olacağından her mümin bu hususta mutlaka dikkatli olmalı ve hassas davranmalıdır. Ürettikleri dedikodu ve yalan haberlerle toplumları kirleten ve vahdetini sarsanlar, Allah’ın kendilerini lanetleyip cezalandıracağından korkmalı ve yaptıkları bu kötü işten tövbe edip vazgeçmelidirler. Yoksa bu tür haber ve paylaşımlarla, girdikleri kul haklarından dolayı dünya ve ahirette kurtulmaları mümkün olmayacaktır. O gün yaşayacakları pişmanlık ise girdikleri haklar ölçüsünde katmerleşecektir.
Akıl, iman ve sağduyu sahibi hiçbir kimse, insanların şahsiyet ve onurunu hedef alan “Murcifûn” gürûhunun ürettiği yalan, yanlış, asılsız bilgilerin takipçisi/taşıyıcısı olmamalı ve bunların yayılmasına en küçük bir katkı da bulunmamalıdır. Allah Resûlü’nün ifadesiyle, “Bir Müslüman’ın kanı ve malı diğer müminlere haram olduğu gibi şahsiyeti/onuru/ırzı da haramdır.”15 Dolayısıyla insanların haber alma kanalları üzerinden doğruluğu tam tahkik edilmemiş bilgi ve haberleri paylaşarak Müslümanın/ların ırzlarını, onur ve şahsiyetlerini çiğneyenler, manen kardeşlerini öldürüyor ve cinayet işliyorlar demektir.
Not: Konuyla alakalı daha geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/seytani-bir-tuzak-yalan-haber/#.XiVSKS3BJN0
Yazar: Dr. Selim Koç
Dipnot:
- Bkz. Kurtûbî, Ahzab Sûresi 60. ayetin tefsirinde
- Tahir İbn Âşur, Ahzab Suresi 60. ayetin tefsirinde
- Ahzab, 60-61
- Bkz. Kurtûbî, Ahzab Sûresi 60. ayetin tefsirinde
- Bkz. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/326
- Vâkıdî, el-Meğâzî, I/326
- Vâkıdî, el-Meğâzî, I/278, 326; İbn Sa’d, Tabakât, II/45
- Nur, 24/19
- Nur, 24/15-17
- Ebu Davud, Edeb 80 (4972)
- Ebu Davud, Edeb 87 (4992); Edeb 40 (4876, 4877)
- Müslim, Mukaddime 5 (4482)
- Tirmizî, Birr 85 (2032)
- Nisa, 4/83, Tefsiri bir meal yapılmıştır.
- Müslim, Birr 10 (2564); Ebu Davud, Edeb 40 (4882); Tirmizi, Birr 18 (1927)
Eksiksiz tam bir yenileşme, ancak, ruh, zekâ, his ve irâdenin müşterek gayretleriyle mümkündür. Ruh gücünü, bütünüyle kullanmak, geçmişten gelen bilgileri eksiksiz değerlendirmek, sürekli olarak ilhâm ve mâneviyât esintilerine açık kalabilmek, körükörüne taklitlere takılıp kalmamak ve her zaman nizâmîliği tâkip etmek… İşte mantıkî yenileşmenin bir kaç dinamiği!
Ruh zinde, zekâ canlı, his hüşyâr, irâde de sıhhatli ise, bugün, geride veya ileride olmanın, üstte veya altta bulunmanın hiçbir önemi yoktur. Kim olursa olsun, ruh ve irâdesiyle var olabiliyor ve yolunda ilerlemeye tâlip ise, bugün gerilerin gerisinde de bulunsa, yarın zirveleri tutacağı muhakkaktır.
Çin, o hârika surlarını inşâ ve o ileri ahlâkî ve içtimâî prensiplerini hazırlayıp insanlığa takdîm ettiği dönemde, Avrupalı insan, henüz mağaralarda yaşıyordu. Nebîler sayesinde, şarkın dört bir yanı Cennet bahçelerinin ihtişâmına ulaştığı hengamda, Londra şehrinin üzerine kurulduğu yerler, ayıların, kurtların, içinde serbestçe dolaşabildiği ormanlardan ibaretti. Ninova’da, Bâbil’de, Karnak’ta beşerî hârikalar devri sürerken, Sorbonlar, Oksfordlar, Cambridgeler henüz rüyâlara bile girememişlerdi. Batılı “Ortaçağ” deyip karaladığı bir zaman dilimini -ki gerçekten de onun için öyleydi- koskoyu bir cehâlet, bir vahşet içinde idrak ederken, İslâm dünyâsı, Endülüsleri, Bağdatları ve Buharalarıyla, ileride Avrupalıya da ilhâm kaynağı olabilecek rönesansını yaşıyordu…
Cihan varoldu olalı, hiçbir şey kararında kalmamış; gelenler gitmiş, gidenlerin yerlerini başkaları almış ve onları da daha başkaları takip edip durmuştur. Bir zamanın azizleri, başka bir zamanın perişanları; perişan ve derbeder olanları da azizleri olarak ortaya çıkmışlardır. Bu itibarla bugün aziz görünenlerin yarın zelîl, bugün zelîl sayılanların da yarın aziz olamayacakları iddia edilemez.
Dün üzerinde silindirler geçmiş gibi yerle bir edilen Japonya, bugün dünyâyla hesaplaşma yolunda… Dün kolu-kanadı kırılıp bir tarafa itilen Almanya, bugün başkalarının korkulu rüyâsı… Öyleyse, bizim dünyâmız neden yerinde kalakalsın! O da pekâla kendine gelip toparlanabilir, toparlanıp çağı ile hesaplaşabilir. Kaldı ki, görünebildiği kadarıyla, bu dünyâ da yeniden derlenip toparlanma, geçmişini onlara borçlu bulunduğu târihî dinamiklere yönelme ve hızlı bir mâneviyât topluluğu haline gelme devresine girmiş sayılır.
Bir asırlık bilgi ve tecrübe birikiminin yanında, Avrupa’nın zulüm, tahakküm ve yıllardan beri süregelen sinsice ezme politikaları da onun metâfizik gerilimini bir hayli arttırdığı düşünülecek olursa vasat müsâit ve şartlar da tamam demektir. Buna mukabil, hasım dünyâ ise bohemlik, lâahlâkîlik, mâneviyât buhranları ve cismânî hayat cenderesinde canı gırtlağına gelmiş olma gibi çözülüş sebepleriyle karşı karşıya bulunmaktadır ki, bu haliyle onun için, bugün olmasa da yarın bir inkirâz kaçınılmaz gibi gözükmektedir.
Bir zamanlar, kısmen dahi olsa, milletimizi de saran zafer ve muvaffakiyet sarhoşluğu, dolayısıyla da, rahat, rehâvet, tenperverlik, bugün Batı topluluğunu bütünüyle kıskacına almış ve adım adım onu ölüme götürmektedir. Harp ü darpten usanmış ve uzaklaşmış, kendini her gün biraz daha dünyânın câzibe ve sûrî güzelliklerine kaptırmış bu maddeci yığınlar, bir gün bütün bütün mukâvemetleri kırılacak ve kendilerini, etrafında dönüp durdukları girdabın “ile’l-merkez” gücüne karşı koruyamayacak, ya başka kuvvet kaynaklarına takılıp başka bir hâl alacak veya tamamen sahneden silinip gideceklerdir. Varsın onlar şimdilik, dünyâyı fethettiklerinden, onu zapt u rabt altına aldıklarından dem vuradursunlar; gelecek, onlara pek de tebessüm edeceğe benzemiyor.
Evet, Bâbil’den, Mısır’dan, Yunan’dan, Bizans’tan, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra, batı toplumları da, bir manâda, devirlerini tamamlayıp, bugünkü fonksiyonları itibariyle, târih sahnesinden silinecek ve yerlerini daha inançlı, daha dinç, daha kararlı ve hayata bakışları daha farklı bir kısım yeni milletlere bırakacaklardır.
Dünden bugüne yıkılışa giden yollar hep aynı olmuştur. Başlangıcı, bir-iki asır ötelere dayanan bizim yıkılışımız da aynı çizgide cereyan etmiştir. Dinî salâbetimizi muhafaza edememiş ve vahdet-i rûhiyemizi koruyamamış, ananelerimizi devam ettirememiş; gelecek adına hazırlanamamış, gerilememiş; genç nesilleri bu çizgi ve bu anlayışa göre yetiştirememiş; millet olarak genç kalamamış; dolayısıyla da ardı-arkası kesilmeyen iç ve dış sarsıntılara mukavemet edemeyerek tıpkı içi boşalmış bir çınar gibi devrilivermiştik.
Şimdi ise, karşı tarafın binbir rezâlet ve sefâhet içinde adım adım bir ölüm çukuruna doğru kaymasına mukâbil; biz ve bizim çizgimizde olan milletler, sürekli zirvelere doğru yükselmekteyiz.
Bugüne kadar, bâtıl üzerine kurulmuş bir dünyâyı, bize hep başka türlü anlattı, başka türlü gösterdi; kuvve-i mâneviyemizi kırdı ve fert fert hepimizi felç ettiler. Batı’nın sanâyi ve teknolojik gelişmeleri karşısında şok olmuş aydınlarımız, çağa göre kendilerini yenileyeceklerine, bize ait bütün değerleri terk etmek ve duyguda, düşüncede bütün bütün Batılılaşmak gibi korkunç bir târihî yanlışlık içine girdiler. Tabii, ne tam Batılılaşabildi, ne de kendi dünyâlarında kalabildiler: Öz gitti, mânevî değerler yıkıldı, millet ağacı sarsıldı; ama bütün bunların karşılığı olarak, kendi değerleriyle Batı’yı yakalamak da mümkün olmadı. Olamazdı da; zirâ, ruh yüceliğine, insânî değerlere binâ edilmemiş bir medeniyet, çağlar boyu manâ ve ruhla haşr u neşr olmuş bir millet için bütünüyle benimsenemez ve kabullenilemezdi. Nitekim öyle de oldu. Oldu ama, bu arada millet de kendi ruhundan pek çok şey kaybetti.
Bütün seyyiâtına rağmen Batı, şimdiye kadar bizlere hep bir fazilet kaynağı olarak gösterildi; fenalıklarına bütün bütün göz yumuldu; iyiliklerinin de habbeleri kubbeler gibi destanlaştırıldı.. alkışlandı ve alkışlatıldı; kitleler aldatıldı ve bu bâzicede olan da yine millete oldu.
Şimdi, yeni bir devre başlıyor. Bu devrede çözülme ve çökme sırası onlarda.. tabiî doğrulup kendine gelme sırası da biz ve bizim gibi milletlerde. Bu yeni tekevvünün hızlı veya yavaş yavaş cereyan etmesi, “esbâb-ı âdiye” içinde, Allah’ın irâdesini temsil edip alkışlayanların gayretlerine bağlı. İnsanlardaki gayret ve teşebbüsler birer duâ farz edilecek olursa, Kudret-i Sonsuz’un bu mevzûdaki halk ve icâdına, bu duâlara icâbet nazarıyla bakılabilir.
Bu itibarladır ki, ne istediğimizi çok iyi bilmeli ve isteyeceğimiz şeyleri sebeplere riâyet çerçevesi içinde istemeliyiz.
Maalesef bizler, Tanzimat’tan bu yana bir türlü, ne istediğimizi belirleyebilmiş, ne de bunları usûlü dairesinde ifâde edip tatbikâtına geçebilmişizdir. Hiç bir zaman ülkenin terakkisi için bilinmesi lâzım gelen içtimâî ve iktisâdî kâideleri bilememiş, milletin istidat ve kabiliyetlerini değerlendirememiş, onun ahlâkî ve mânevî yapısını hep kulakardı etmiş.. sadece ve sadece bir zamanlar Batılı devletlerin yükselmesine esas teşkil eden dinamikleri görmüş.. görmüş ve onları değişmez, yanıltmaz esaslar sayarak bir bir kopya etmiş ve şanlı milletimizi mevhum bir kazanç uğruna muhakkak bir zarara uğratmışızdır.
Oysa ki, her şeyden evvel, asırlardan beri milletimizin kanıyla, canıyla bütünleşmiş dinî, millî, ahlâkî ve harsî değerlerimiz korunup kollanmalı ve başkalarından alınacak şeyler de ona göre alınmalıydı. Böyle bir hareket daha tabiî, daha fıtrî olurdu; dolayısıyla da daha çok semere alınabilirdi. Ne acıdır ki, bizde öteden beri devam edegelen bütün ıslâhat hareketlerinde, bu önemli husus hep ihmâle uğramış ve hep gözardı edilmiştir. Ricâ ederim, bugün maddî terakkînin zirvesinde dolaşan ülkeler, daha işin başında iken, kendilerince mükemmel saydıkları bugünkü kanunları hazırlayıp, o kanunları hayatlarına hâkim kıldıklarından dolayı mı yükselmişlerdir; yoksa, terakkî ettikçe daha değişik şeylere ihtiyaç duyup ona göre yeni içtihat ve yeni kanunlar mı vazetmişlerdir..?
Aslında, her meselede onları isabetli görmek, bizim için doğruyu bulamama mevzûunda çok ciddi bir inhiraf; onları kopya ederken dahi, doğru-dürüst kopya edememe de bir basiretsizlik ve bir ayıptır.
Bizler, ta Mustafa Reşit Paşa’dan Mithat Paşa’ya, O’ndan Genç Osmanlılara, onlardan da İttihatçılara kadar kat’iyyen bunları düşünememiş; kendi insanımızı hep, Fransız, İngiliz, Alman gibi mütâlaa etmiş ve onlardan aldığımız düşünce sistemlerini tıpkı konfeksiyon elbise gibi, milletimizin başına geçirmek istemişizdir.
Tanzimat ve onu takip eden dönemlerdeki ferman ve kanunnâmeler hep bu anlayış içinde hazırlanmış, hazırlanırken de “Düvel-i muazzama” ya şirin görünme hedeflenmiş.. ama kat’iyyen toplumumuzun temel yapısı hesaba katılmamış.. bu ferman ve kanunnâmelerin getirdikleri, götürecekleri hiç mi hiç düşünülememişti. “Gülhâne Hatt-ı Hümayûn” u binbir tantana ve debdebe ile okunurken halk kitleleri şöyle dursun, bu tumturaklı kelimelerden, cümlelerden devlet ileri gelenleri bile pek bir şey anlamamışlardı.
Şayet Üçüncü Selim’den bu yana gelen devlet adamlarımız, çeşit çeşit ıslahat fermanları adı altında millet ve ülkenin geleceğiyle alâkalı plânlar teklif ederken, dinî, değerlerimizi ve millî kültürümüzü muhafazada da biraz olsun hassasiyet gösterebilselerdi milletçe şimdiye kadar bir hayli mesafe almış olacaktık. Ama her ıslahat döneminde bu cihet hemen hemen hep kulakardı edildi ve zaten anomali doğan Tanzimat ve Meşrutiyetler de doğmalarıyla ölmeleri bir oldu.
Islahat hareketlerine başladığımız o günlerde, bizimle beraber yola çıkan milletler, bugün maddî terakkînin zirvelerinde dolaşıyorlar. Bunun sırrını keşfetmek için oturup uzun uzadıya düşünmeye lüzum yok. Dün, ülke içinde mesâîlerini tanzim edip mükemmel bir iş bölümü yapabilenler, belli bir ölçüde de olsa, kendi aralarında emniyet ve güven duygusunu yaygınlaştıranlar, millî ve târihî değerlerini koruyabildiklerince koruyabilenler bugün birer millet oldular. Âkıbeti ümit vadedici olmasa bile, birer millet…
Şimdi, istirhâm ederim, milletimiz için muasır milletler seviyesinde ciddi bir mesâî tanziminden, mükemmel bir iş bölümünden ve yine bizim ölçülerimiz içinde emniyet ve güven duygusunun yaygınlaştırılmasından; her yeri başlıbaşına eşsiz birer pırlanta sayılan o dinî ve millî değerlerimizi koruyup kolladığımızdan söz edebilir miyiz…?
Bütün bu menfi hususlara rağmen, insanımız hâlâ her yönüyle canlı, geleceğe açık, ne olduğunun ve ne olmak istediğinin şuurunda, mükellefiyetlerini yerine getirmeye kararlı ve baştakilerin hazırlayacağı imkânları beklemektedir. Öyle inanıyoruz ki, şâyet bir muhâlif rüzgâr esmezse milletimiz; târihî tekerrürlerle açılan yollarda devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini bir kere daha alacaktır ve Hakk’ın inâyetiyle bunu önlemeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.
Sızıntı, Şubat 1990, Cilt 12, Sayı 133 M.Fethullah Gülen
Vefa’nın İstanbul’da bir semt adı olmadığını bir kere daha gösterdiler.
Evlerini, aşlarını, düşlerini, kısacası her şeylerini paylaştılar.Türkiye’deki zulümden kaçıp gelen kardeşlerine hem
kapılarını hemde gönüllerini açtılar.
Dünyanın dört bir yanında uzun zamandır, deyim yerindeyse kardeşlik destanları yazılıyor.
Vefanın ete kemiğe büründüğü adreslerden biri de bu sefer Almanya’nın NRW eyaletinde bulunan Siegen şehriydi.
Muhacir aileler kendilerine zor günlerde sahip çıkan Ensar(yerli) aileleri unutmadılar.Yeni Almanyalılar İnisiyatifi öncülüğünde Ensar ailelerin onuruna yemek düzenledi.
Teşekkür yemeğinde buluşan aileler bir kere daha birbirlerine kenetlendiler.
Muhacir aileler Ensar ailelerine güle ve küçük hediyeler armağan ettiler.
Duygu dolu anların yaşandığı programda birlik ve beraberlik vurgusu yapıldı.