,
Yazarlar

Uygun Bir Ortam | Safvet Senih

M. Fethullah  Gülen Hocaefendi uygun bir ortam için şunları söylüyor:
‘Kişi sevdiğiyle beraberdir.’  (Buhari, Edeb 96) Peygamber sözü. Öyleyse anne-baba için çocuklarına ARKADAŞ  BULMAK  çok mühimdir. Çocuğun, duygu ve düşüncesinin şekillenmesinde arkadaş çevresi katiyen ihmal edilmemelidir. Eğer çocuk BOZUK BİR  MUHİT  edinmişse, onu bir an evvel oradan koparmalı ve itimat ettiğiniz başka bir yere göndermelisiniz. Hatta içinde doğup geliştiği mahallede etrafını kötü arkadaşlar sarmışsa, belli yollarla mutlaka onu, o arkadaşlara karşı izole etmeli, başa çıkamıyorsanız okuldan alıp başka bir beldeye göndermelisiniz. Ancak orada da ilk tanışacağı arkadaşlarının dindar, iffetli, namuslu olmalarını sağlamalısınız.
“Nerede olursa olsun çocuk, içine girdiği muhitte hemen dînî havayı görmeli, başkalarıyla daha çok yüksek düşünceler etrafında kaynaşmalı ve hemdem olmalıdır. Belki anne sinesine taş basacak, baba da kesesinin, cüzdanının ağzını açma mecburiyetinde kalacak ama, Allah’ın hem kendisine, hem de evlâdına azap edeceği günlerin endişesiyle oturup kalkacak, bu günü ve yarını adına, YILAN –ÇIYAN  anne-babası  olmamaya çalışacaktır. Bazen çocuk, ders çalışmak veya ödev yapmak için birinin evine gidecektir; bu durumda da yine gözünüz hep onun arkasında olacaktır.
“Evet çocuk arkadaşlarının evine gitmeli; ama o evlerin taşı, toprağı, duvarı Allah demeli, millet demeli; EZÂN-I  MUHAMMEDΠ okunduğunda seccadeler  serilmeli, aile efradı saf bağlamalı ve cemaatle namaz eda edilmelidir. Evet işte böyle evlerdeki gençlerle arkadaşlık kurulması ve çocuğunuzun böyle bir eve gidip gelip ders çalışması engellenmemeli, hatta teşvik edilmelidir. Aksine onun gidip geldiği ev, nefsaniliğin şahlandırıldığı günahlara açık yamaçlar gibi ise siz çocuğunuzu kaybetmiş sayılırsınız.”
“Hocaanne Ve  Ailesi” isimli kitapta şöyle deniliyor: ‘Refia Hanım oğlunu abdestsiz emzirmiyor, onunla ilgilenirken Kur’an ve salavatı dilinden düşürmüyordu. Kur’an okunan, namaz kılınan, sahabe ve Osmanlı döneminden kahramanlık hikâyeleri anlatılan bir ortamda, babaannesi Munise Hanım’ın gözyaşları ile süslediği dualarla büyüyen hocaefendi’ye ilk kelimeleriyle beraber küçük ezberler de yaptırıyordu annesi. Pek çok çocuk gibi büyüklerinin yanında SECCADE  SERİP  NAMAZA o da   duruyordu. İki yaşından sonra sabah namazlarına da kaldırmaya başlamıştı annesi. Dört yaşından itibaren BEŞ  VAKİT  DÜZENLİ  NAMAZ kılan ve hiç aksatmayan Hocaefendi, bu dönemdeki namazlarını ‘Belki bir kısmını yanlış kılmışımdır’  diye düşünerek gençlik yıllarında kaza edecekti. Annesi, yine dört yaşında gece yarısı uykudan kaldırarak Kur’an okumayı öğretmişti ona. Okumayı öğrendikten bir ay sonra Kur’an’ı hatmetmişti. (Dede)  Şâmil Ağa, (hatim) duasını yapmak için büyük bir yemek verdi köy halkına. Hocaefendi bütün bu kalabalığın kendisi için toplandığının farkında bile değildi. Misafirlerden birinin ‘Senin bugün düğünün oluyor’  dediğinde çok utandığını söyleyecekti yıllar sonra. O günden hatırında kalan sadece bu sahne vardı.
“Hocaefendi küçük yaştan itibaren daima büyüklerle  beraber oturmayı ve onların anlattıklarını dinlemeyi âdet edinmişti. Evlerine sık sık hocalar, şeyler gelir, sohbet ederlerdi. Hocaefendi (o yaşta) onları dikkatle dinler, sanki kelime kelime hafızasına kaydederdi. Sohbet meclisi dağıldıktan sonra Munise Hanım ve Refia Hanım içerde neler anlatıldığını sorunca birebir naklederdi. Belki aynı üslubla, aynı duygularla ifade eder, içerideki havayı onlara yansıtırdı. Munise Hanım onu ağlayarak dinler, âdeta kendinden geçerdi. Hocaefendi, Râmiz Hoca’nın Cuma hutbelerini de gelip evde annesine ve baba annesine birebir aktarırdı. Bazen (ablası) Nurhayat Hanım müdahale eder ‘Hafız!  Bak gelip anlatma, sen anlatınca anam ağlıyor, anam (baba annem Munise Hanım) da ağlamaktan başka bir şey bilmiyor’ derdi. Munise Hanım ise, hem ağlar hem de anlatması için onu teşvik ederdi.
“Hocaefendi, küçük yaşlarından itibaren anne baba hakkına riayet ediyor, onlara saygısızlık etmemek için âzami gayret gösteriyordu. Özellikle annesinin sözünü dinliyor, ne söylerse mutlaka yapmaya çalışırdı. Mesela bir düğüne giderlerken onu da götürmüştü Refia Hanım. Kendi yanında bir sandalyeye oturtmuş, bütün çocukların koşturup oynadığı o ortamda geri dönene kadar ayağa bile kalkmamıştı. Başka bir zaman Refia Hanım, yaptığı bir şeye kızmış, ceza olsun diye bir yerde tek ayak üstünde durmasını söylemişti. Ancak iş telaşıyla yanından ayrılınca o halde unutmuştu. Aklına gelince yanına varıp baktığında evladının aynı yerde aynı şekilde durduğunu gördü. ‘Oğlum hadi ben unuttum, sen bari indirseydin ayağını.’  deyince Hocaefendi, bir ömür boyu terk etmeyeceği hassasiyetini şöyle ifade etmişti: ‘Sen söylemeden nasıl indiririm, hakkına girerim yoksa!’
“Ailesine, kardeşlerine, akraba çocuklarına çok bağlıydı Hocaefendi. Kimseyi incitmez, kavgalara tartışmalara karışmaz, oyunları uzaktan seyrederdi. İşe gönderilmediği zaman evde oturup kitap okumayı tercih ederdi. Dışarıdan çocukların kavgasına dair sesler geldiğinde (kendisi de bir çocuk olduğu halde), çıkar, herkesi sustururdu. Munise Hanım ‘Komutan çıktı, susturur şimdi bunları.’ derdi. Hocaefendinin yaşına göre olgun tavırları çevresindeki büyüklerde de bir saygı uyandırırdı.
“Aile içinde sahabe menkıbeleri, Ahmediye, Muhammediye tarzı kitaplar ve Hocaefendinin ‘klasik roman’ diye nitelendirdiği, Ebu Müslim Horasaniler gibi İslamın ilk dönemine ait kitaplar okunuyordu. Hocaefendi de (o yaşlarda) bunları okumuş fakat zaman içinde bunlar ona hafif gelmeye başlamıştı. 7-8 yaşlarında iken bir gün kardeşi Sıbğatullah Bey’i ‘Gel, sana bir şey öğreteceğim’  diyerek dama (evin üstüne) çağırdı. Hatıranın devamını Sıbğatullah Bey anlatıyor:  (…)
“Hocaefendi, ilkokula devam ederken (8-9 yaşlarında) bir taraftan da ailenin en büyük çocuğu olarak her türlü işe yardım ediyordu. Bazen annesine bile destek oluyor, etrafı toparlıyor, yatakları toplayıp kaldırıyor, odaları süpürüyor, bulaşıkları yıkıyordu. Ayrıca inekleri koyunları gütme işi de ona düşmüştü. Gün içinde bunca yorulmasına rağmen, o yaşında yine geceleri okuyarak geçirmek istiyordu. Fakat bir gün çok yorulmuştu. Muhtemelen uzun yaz günlerinden biriydi. Yatsı namazını kılmadan uzanmış, biraz dinlenip kalkmayı planlamıştı. Evladını çok seven, her halini dikkatle takip eden Refia Hanım, onun namaz kılmadan yattığını fark etmişti. Geceler çok kısa olduğu için kalkamama tehlikesi vardı. Hocaefendinin başucuna gelip ‘Namazını kıl öyle yat, ben de yorgunum seni kaldıramam belki’ dedi. Hocaefendi, ‘Ana çok yorgunum, kalkar kılarım’ diye cevap verince, Refia Hanım çok üzüldü. Fakat ne kızdı, ne bağırdı. Sadece ellerini kaldırıp şöyle dua etti: ‘Bu benim oğlumdur Allah’ım, namazını kılmadan yattı. Benim evimde Sana âsi, isyankar bir kulun vardır Allah’ım. Yatağa şimdi sıcak, girdi. İnşaallah sabah sopsoğuk bulurum yatakta.’  Hocaefendi ömür boyu unutmadı bu hadiseyi. Fakat ailesinde bu konudaki hassasiyet sadece annesiyle sınırlı değildi. Babası da namaz hususunda benzer bir hassasiyete sahipti. Hocaefendi bir sohbetinde bu konuyla alâkalı şunları söyleyecekti:
“Babam çok dindardı. Çok gözü yaşlı bir adamdı. Vaaz ederken ağlardı. Sahabenin, adı anılırken bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlardı. Kendi evladını dinlerken de öyle hıçkıra hıçkıra ağlardı. Annem de ona denk dindarlıktaydı. Ve annem delice severdi. Ya Rabbi ben ondan evvel ölürsem delirir bu kadın delirir. Çünkü o kadar bağlıydı. Benim için ölürdü ama öleceği ayrı bir şeyi vardı, Allah işe irtibatı. Bu evde beynamaz olmasın. Ben o gün sabaha kadar hep ürperdim. Validem, işin ilmini yapmadan, belki pedagojiyi, psikolojiyi tahsil etmeden, derinlemesine İslam’ın ruhaniyetine de vâkıf olmadan o günkü Türk toplumunun genel ahlâkından oldukça derin seviyeli nasibini almış birisiydi. Çünkü ailesi, yetiştiği muhit dine kilitli bir aile idi. Olması gerekenin de üstünde oldukça mazbut, bazı şeyleri o zaman bile fazla görülebilirdi. O babam o annemle el ele vermiş, evin bahçesinden dışarıya çıkarsam hazan vurmuş gül gibi solarım diye korkarlardı. Ben bunları unutamam. Böyle olmalı mı idi, bu tam dengeli sayılır mı, sayılmaz mı? Bu meselelerde onların bu meseleye karşı duyarlılığına bakacaksınız. Benim yetişmem mevzuunda istidadım yokmuş, kabiliyetim yokmuş ve irademi salmışım, böyle olmuşum başka mesele ama ben Allah’ın babama anneme ihsanını, o ihsanın anne ve babadan akıp bana gelmesini inkâr edemem. Babam 7-8 yaşında beni alıp yaz günlerinde kısa gecelerde yatsı namazına götürürdü. On buçukta namaza duracaksınız. On birde namaz bitecek. Sabah namazında da elimden tutup beni kaldırır, sabah namazına götürürdü. Ben çok defa dalar orda uyurmuşum. Cemaatten gelir, horultuya beni uyarırlarmış. Namazdan sonra da babam elimden tutar getirir eve ama hep götürürdü. Rabbim ona bir ihsanda bulunmuş. Şuur ihsanında bulunmuş. Ve ben bu iklimde yetişmişim. Yağmur gibi onun duyguları düşünceleri benim başıma yağmış.”
 

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı