Bir baba evladının cenaze namazını kılamıyor! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
*Hakkımızda Cenâb-ı Hak, ne takdir etmiş ise, onu seve seve karşılarız.
* O’ndan gelen şeylere karşı hoşnutluk, menfî yönden ibadet sayılan çok önemli bir husustur; vesile-i kurbet olur.
* Üzülmemek elden gelmez. Allah (celle celâluhu), “iman” verdiği gibi, “irade” verdiği gibi, aynı zamanda bir “duyarlılık” da vermiştir. Duyacaksın, hissedeceksin ama bütün bunlar karşısında sabredeceksin!..
* Söylemek doğru değil belki ama benim kardeşlerim… Cenazelerinde bulunamadım, gidemedim. Öyle bir zulüm irtikâp ediliyor ki, kânunu yok, kuralı yok, sağlam bir mesnedi yok!..
* Bir baba, evladı orada vefat ediyor. Bir acı vefat… Bir sızı halinde onun içine düşüyor ama gidip evladının cenaze namazını kılamıyor. Neyse ki biz burada gıyâbî kılıyoruz. Gıyâbî mi, zuhûrî mi? Nezd-i Ulûhiyet’te hangisi daha fazla hora geçer? Onu kestirmek mümkün değil.
* Belki de bu, ona şimdiden ulaştı; kefenin içinde, çoktan bir bişâret halinde ona sundular melekler. Münker-Nekir, sizin burada bi-zahri’l-gayb yaptığınız duaları ona ulaştırdılar ve dediler ki: “Sana مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ وَمَا دِينُكَ؟ diye sormaya lüzum yok! Tâ bilmem nerede, kaç bin kilometre ötede, senin için namaz kıldı, Fatiha okudu, dua ettiler!
* “Ayağa batan bir diken” bile günahı alıp götürüyorsa ve iyilik adına “bir taşı yoldan kaldırıp atmak sizin günahlarınıza kefaret oluyor ise… Ne demek evladın ölmesi, annenin ölmesi, babanın ölmesi, kardeşin ölmesi ve insanların ızdırap içinde inlemesi!.. Yavrunun annesinden-babasından koparılması ve topyekûn insanlara bir sefalet, bir ızdırap yaşatılması!.. Bunların hepsi insanın içine bir “zehir” gibi damlar ve insanın canını yakar.
* O Rahmân u Rahim Hazretleri, bunları hiç karşılıksız bırakır mı?!. “Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?” Verdiğin, ortaya koyduğun şeylerin on katını, yüz katını sana verir.
Gözetme, mülâhazaya alma, intizarda bulunma, kontrol etme ve kontrol edildiği şuuruyla yaşama mânâlarına gelen murâkabe; hâl ehlince Allah’tan gayri her şeyden alâkayı keserek kalben Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ilm-i ilâhî’nin her şeyi kuşatmış olduğu inanç ve mülâhazasıyla nefsini menhiyâta karşı gemleyip ve hayatını Allah’ın emirleri ışığı altında dizayn edip yaşamaktan ibaret görülmüştür.
Murâkabeyi; her zaman Hakk’ın murâdını takip etme ve Cenâb-ı Hak tarafından takip edilme mülâhazasıyla iç ve dış bütünlüğü içinde, hayat ve davranışlarımızı ciddi bir çizgide sürdürme şeklinde de yorumlayabiliriz. Bu da ancak, Cenâb-ı Hakk’ın, insanın her hâline nâzır bulunduğuna; yani onun sözlerini duyar ve işitir, ahvâlini bilir ve değerlendirir, yaptıklarını görür ve kaydeder olduğuna inanmakla gerçekleşebilir. Kur’ân-ı Kerîm: “Sen ne halde bulunsan ve Kur’ân’dan ne tilâvet etsen, sizler de amelden ne işlerseniz, ona dalıp gittiğiniz esnâda mutlaka Biz üzerinizde nigehbân bulunuruz…” (Yûnus sûresi, 10/61) nur-efşân beyânıyla bu gerçeği ihtar etmektedir.
Eğer murâkabe, Hakk’ın hoşnut olmadığı uygunsuz hâtıralara, huzurdan uzaklaştıran yaramaz düşüncelere, davranışları baskı altına alan sevimsiz mülâhazalara karşı kalbin kapanması ve rûhun sonsuza açık bütün kanallarının ilâhî vâridâta göre ayarlanması ise, bize de, menfî-müsbet bu açıp-kapama işini çok iyi değerlendirmek düşer. Allah’ın değer verip öne aldığı şeyleri, en içli, en derin arzularımız dâhil, her kıymetin üstünde tutma; O’nun büyük gördüklerini büyük görüp başlarda gezdirme, değer vermediği şeyleri de hatırdan, gönülden çıkarıp atma, bu mevzuda ilk adım sayılır. Hak rahmetinin enginliğinin düşünülmesi, insanda Allah sevgisini ve ibâdet aşkını coşturur; O’nun mehâfet ve mehâbetinin mülâhazası ise, ma’siyet iştihasını kaçırır ve insanı dikkatli yaşamaya zorlar. Murâkabeye gelince, ibâdet ü tâatı, bir kısım cisimlerin tülbentten geçirilmesi gibi öyle bir eler ki, adeta onların içinde Hak mülâhazasından başka hiçbir şey kalmaz; zîrâ murâkabe aynı zamanda ferdin yapayalnız anlarında dahî, her an görülüp gözetildiği şuuruyla duygu ve düşüncelerini bulandırmama gayretidir.
Murâkabe yolu, mürşid ve rehbere ihtiyaç hissetmeden, gidip Hakk’a ulaşan kestirme yolların en önemlilerindendir ve velâyet-i kübrâ çeşnilidir. Bu yolun bahadırları, her zaman ve her yerde, acz ü fakr nâmeleriyle Cenâb-ı Hakk’a yönelebilir ve ihtiyaç tezkeresiyle halvethâneye alınabilirler. Bunlar, hayatlarının her ânında tabiatı süzerken, Allah’ın kendilerini kontrol ettiğini hisseder ve her türlü ağyâr mülâhazasından uzaklaşırlar; eşyâyı dinlerken de, O’nu söylemeyen bütün seslere karşı kapanır, O’na âit nağmeleri duymaya çalışırlar; varlığı konuşurken, O’nun güzelliklerini şakıyan bir bülbül olur ve O’nunla irtibatlandıramadığı her şeyi mâlâyanî sayar, onlara karşı da ebkem (dilsiz) kesilirler. Zaten, göz, O’nun görmesini, kulak O’nun işitmesini, dil de O’nun beyânını hatırlatmıyorsa, bu uzuvların birer et parçasından farkı yoktur. “Cenâb-ı Hak, kendine ‘Basîr’ dedi ki, seni fenâlıklara karşı her zaman korkutucu.. O kendine ‘Semî” dedi ki, dudaklarını fenâ şeylere karşı kapatıcı.. ve O kendine ‘Alîm’ dedi ki, sana bildiğini bildirip, fesat düşüncesine karşı kararlı olasın.” diyen Hz. Mevlânâ, murâkabeyi, fenâ duygu, fenâ tutku ve fenâ davranışlara karşı koruyucu bir sütre ve Cenâb-ı Hakk’ın hukukunu görüp gözetmede de biricik teminat saymaktadır.
Murâkabenin başlangıcı ve birinci merhalesi, Allah’ın hâzır ve nâzır olduğuna ve her hâlimize şâhid bulunduğuna yakîn hâsıl edip, O’nun irâde ve meşîetine kalben teslîmiyetle, dileklerimizden daha çok, dileklerini kollayarak “Allah her şey üzerinde rakîb ve gözetleyicidir.” (Ahzâb sûresi, 33/52) ufkunda seyahat etmektir.
İkinci merhalesi, sâlikin huzur-u kalble Cenâb-ı Hakk’a yönelip, ilâhî feyizlerin kalbine akmasını sabır, temkin ve teyakkuz içinde beklemesidir. Böyle bir yönelişte, mürşid, zikir ve râbıtaya da ihtiyaç yoktur. Ancak şer’î âdâba muvâfakat kaydıyla bunların bulunması “nûrun alâ nûr” olur. İster birinci merhale olsun ister ikinci merhale, hak yolcusu, bütün benliğiyle “Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet (veya ubudiyet) etmek… Her ne kadar sen O’nu göremesen de O seni görüyor ya!”[1] ile ifâde edilen ‘ihsân’ rûhunu tam temsil edebildiği, bu mülâhazada herhangi bir kopukluk olmaması için, her zaman kendini kolsuz, kanatsız, âciz, fakîr ve muhtaç gördüğü ve: “Tut beni Allahım, tut ki, edemem Sensiz.” iz’ânıyla sâdece O’nu nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâd bildiği ölçüde sağlam bir murâkabe yolunda ve dolayısıyla da emniyette sayılabilir.
Hayatını sürekli bu çizgide sürdürenlerin rûhunda zamanla bir meleke hâsıl olur ki -buna huzur-u kalb de diyebiliriz- bu meleke sâyesinde vicdân sürekli ilâhî vâridâta açık kalır ve Hazret-i Ehadiyet’ten ona devamlı feyizler akmaya başlar.
Murâkabenin en önemli vâsıtalarından biri “muhâsebe”dir -Hususî olarak üzerinde durulmuştu.- İnsanın kendi kendini kontrol edip hesâba çekmesi, günah, hatâ ve benliği baskı altına alan daha başka duyguların şuurunda olunması mânâsına gelen muhâsebe yoluyla fert, kalbinde doğruyu bulabilir, onu davranışlarıyla temsil edebilir.. ve rûhunda “Tesbîh ve takdîs ederim beni göreni, görüp mekânımı bileni ve konuşmalarımı işiteni” sırrı bütün vuzûhu ile belirir. Böyle biri, bütün benliğiyle ilim ve meşîetçe yakın takibe alınmış olduğunu hisseder ve ürperir.. ve derken, gözlerini açar-kapar her yerde O’nun murâdını arar…
اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ خَلْقِكَ مُحَمَّدٍ سَيِّدِ اْلأَنَامِ وَعَلَى أَصْحَابِهِ ذَوِي اْلاِحْتِرَامِ
Sızıntı, Şubat 1992, Cilt 14, Sayı 157
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
Bir önceki bölümde ifade edildiği gibi Yusuf aleyhisselam kardeşlerine çok izzet ve ikramda bulundu. Babası Yakup aleyhisselamın hâlini, kendisinin yokluğundan sonra ne durumda olduğunu sordu.
Onlar da:- Senin için çok üzüldü, ağladı. Bu sebeple gözleri görmez oldu, dediler.
Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam gömleğini çıkarıp onlara verdi: – Şu gömleğimi babama götürün ve yüzüne sürsün. O benim kokumu koklasın ve gömleğimi gözlerine sürsün. O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra bütün ailenizi bana getirin, dedi.
Yusuf aleyhisselam kardeşlerinin yol hazırlıklarını yaptırdı. Babası Yakup aleyhisselama verilmek üzere bütün hanedanı ve akrabası ile birlikte Mısır’a gelmelerini isteyen bir mektup da verdi.
Yakup aleyhisselam, oğulları Mısır’dan yola çıktıktan sonra oğlu Hazreti Yusuf’un kokusunu aldığını söyledi. Fakat yanındakiler, Yusuf aleyhisselama duyduğu aşırı muhabbetten dolayı böyle bir koku duyduğunu zannedebileceğini söylediler.
Nihâyet Yakup aleyhisselamın oğulları Ken’an diyarına yaklaşınca, onlardan biri müjdeci olarak gelip Yusuf aleyhisselamın gömleğini babasına verdi. Yakup aleyhisselam gömleği alıp yüzüne, gözüne sürdü. Gözleri açılıverdi.
Bundan sonra Yakup aleyhisselam, bütün oğulları ve akrabasıyla birlikte Ken’an diyârından Mısır’a gitmek üzere yola çıktı.
Yusuf Aleyhisselam, Mısır hükümdarı ve halkıyla birlikte Yakup aleyhisselamı ve beraberindekileri karşıladı. Hepsi ona kavuştukları için şükür secdesi ettiler.
Kur’an-ı Kerim, bu hadiseyi şu şekilde anlatır:
‘Yâkub ailesi Mısır’a gelip Yusuf’un yanına girdiklerinde Yusuf, annesi ile babasını kucakladı ve: “Allah’ın izniyle Mısır’a güven ve huzur içinde girin.” dedi.
Annesi ile babasını tahtına oturttu. Hepsi onun önünde saygı ile eğildiler.
Yusuf:
‘Babacığım!’ dedi, işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve nihayet, Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirip bana kavuşturmakla da beni ihsanına mazhar etti. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında latifdir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O alîmdir, hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilen, tam hikmet sahibidir)” Yusuf Suresi, 99-100)
Hazreti Yusuf aleyhisselâm, Hakk’a tevekkül ve teslimiyeti, başına gelen şeyler karşısında sarsılmaması ve metaneti, nefsaniyetini harekete geçirecek durumlar karşısında dimdik duruşu ve ismeti, zindanı bir medrese-i ruhaniye hâline getiren Hak’la irtibattaki sadakatiyle bir insan-ı kâmil ve numune-i imtisal müstesna bir insandı.
O, hayatının her safhasında ayrı bir imtihana maruz kalmış; fakat bütün olumsuzlukları birer hayır vesilesine dönüştürmesini bilmişti.
Ve herkes kavuşmanın derin sevinci içinde mest ü mahmur iken, Yusuf aleyhisselâm, o esnada kâmil insanların her zaman yapageldikleri farklı bir mülahaza ile ebedî mihrabına yönelerek içindekileri şöyle seslendiriyordu:
“Rabbim, Sen bana hakimiyet ve iktidar lütfettin; te’vîl-i ehâdîsi (hadiseleri ve rüyaları yorumlamayı) talim buyurdun; ey yerleri-gökleri baş döndüren bir ahenk içinde yaratan Rabbim!.. Dünya ve ukbâda yardımcım ve velim Sensin. Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!” (Yusuf Sûresi, 12/101)
‘Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakkatten sonra Mısır’ın azizi olan, anne-babasına kavuşan ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf’un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir.
Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir cânîye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken…
Hâsılı onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevî imkânlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak’tan vefatını dilemiştir.
Demek ki, kabrin arkasında o dünyevî saadetten daha cazip bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur’an-ı Hakîm, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber’in bu talebine dikkat çekerek işte bu irşadda bulunmuştur:
Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır. Şayet dine, imana, insanlığa hizmet mümkünse, hayat bir kıymet ifade eder.’ ***
Yûsuf Sûresi, sahabe-i kiram efendilerimizin, bir taraftan en yakın akrabalarının düşmanca tavırlarına maruz kaldığı, diğer taraftan Kur’ân’ın emir ve yasaklarına harfiyen uyma niyet ve azminde olduklarından mesuliyet şuuru altında âdeta preslendikleri bir dönemde indirilmişti.
Kur’ân-ı Kerim’in ifadeleri içinde, Yûsuf Sûresi’nde, ne zaman bir kapı kapanıyor gibi görünse, hemen bir başka kapının aralandığı ve o kapı aralığının müjdesinin verildiği görülecektir.
Evet, bir yerde kapı o büyük peygamberin üstüne kapanıyor gibi olduğunda, Kur’ân’ın beyanı içinde, o kapıyı aralayacak öyle bir ifade görürsünüz ki, âdeta kapının cızırtılarını duyar gibi olursunuz. Bu sûre-i celîlede, bir kısım zorluk ve meşakkatlerden sonra, ilim ve hikmetin temsilcisi Hz. Yusuf’un şahsında nübüvvet ruhunun Mısır’a girip orada intişar edişini.. hakeza bir kısım sıkıntılar çektikten sonra Hz. Yakub’un, rampadan Allah’a yükseliyor gibi peygamberan-ı zîşan arasında önemli bir makama yükselişini.. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin:
“Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!” ifadeleriyle dile getirdikleri itiraflarını ve bu itiraflarıyla kendi ufuklarında evc-i kemal-i insaniyete çıkışlarını.. ve daha pek çok hikmet parıltısını müşâhede edersiniz.
Bütün bunlar insanın içine inşirah salmaktadır. Kur’ân ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, bu sûre nasıl Asr-ı Saadet insanının gönlüne inşirah salmaktadır, aynı şekilde günümüz mü’minlerinin kalblerine de bir beyan zemzemesi hâlinde akıp durmaktadır ve bundan sonra da kıyamete kadar akıp duracaktır.
İşte, hikmet edalı, ilim yörüngeli böyle bir sûre-i celîlenin, bir yönüyle, Allah’tan gelmiş emirlere im’ân-ı nazar etmiş, yoğunlaşmış, onları kendine iniyor gibi algılamış, içselleştirmiş ve yaşamış olan sahabe-i kiram efendilerimizi ferahlatmak adına nazil olduğunu düşünebiliriz.
Zira bu sûre-i celîlede, bazen bir burkuntu yaşansa da ardından inşirah gelmiş, ardından başka bir burkuntu yaşanmış ama onu da bir inşirah takip etmiş ve derken encamı itibarıyla hüsnü akıbet ve zafer söz konusu olmuştur.
Evet, sûrenin sonunda anlatılan, Mısır ufkunda Cenâb-ı Nâm-ı İlâhî’nin şehbal açması, Hz. Yusuf’un belli bir makama gelmesi, babasına kavuşması öyle hâdiselerdir ki, geçmişte olan acı hatıraların hepsini unutturmuştur. Hazreti Pîr-i Mugan, Şem-i Taban’ın (Bediüzzaman’ın) ifadeleri içinde; elemi gitmiş, lezzeti kalmıştır. O çetin imtihanlar sadece bir vakıa-yı mübeccele-i mükerreme haline gelmiştir.
Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır…
‘Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur.
Yâran istersen Kur’an yeter. Evet, insan Kur’an vasıtasıyla peygamberler ve meleklerle hayalen görüşür ve yaşadıkları hadiseleri seyredip onlarla dostluk kurar.
Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisatlı olur, iktisatlı olan bereket bulur.
Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen sefaya erişir, rahmete kavuşur.
Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, dünya sevgisinden kurtulur ve ahiretine ciddi bir şekilde çalışır…
Bir iki gün önce bir hafız, Yusuf Sûresi’nden “Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn”‘Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!’ ayetine kadar bir aşir okudu.
Birden, ani şekilde kalbime bir nükte geldi. Kur’an’a ve imana ait her şey kıymetlidir, görünüşte ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, ebedî saadeti kazanmaya yardım eden bir şey küçük değildir.
Öyleyse “Bu küçük bir nüktedir, izaha ve önem vermeye değmez.” denilmemeli. Elbette bu gibi meselelerde birinci talebe ve muhatap olan ve Kur’an’daki ince noktaları takdir eden İbrahim Hulûsi o nükteyi işitmek ister.
Öyleyse dinle:
En güzel kıssanın güzel bir nüktesidir. Kıssaların en güzeli olan Yusuf kıssasının (aleyhisselam) son kısmını haber veren: “Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn”‘Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!’ ayetinin yüce, tatlı, müjdeli ve mucizevî bir nüktesi şudur:
Ferah ve saadet veren diğer kıssaların sonundaki ölüm ve ayrılık haberlerinin acısı ve elemi, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bilhassa tam bir ferahı ve saadeti anlattığı sırada ölümü ve ayrılığı haber vermek daha elemlidir, dinleyenlere eyvah dedirtir.
Halbuki şu ayet, Hazreti Yusuf (aleyhisselam) kıssasının en parlak kısmıdır; Mısır hükümdarı gibi olduğu, anne babasıyla görüştüğü, kardeşleriyle tanışıp kucaklaştığı, dünyada en büyük saadeti ve ferahı tattığı zamanı anlatırken, Hazreti Yusuf’un vefatını şöyle haber veriyor, diyor ki:
Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha mesut, daha parlak bir hale ulaşmak için Hazreti Yusuf, Cenâb-ı Hak’tan ölümü istedi ve vefat etti, o saadete erişti. Demek, kabrin arkasında o dünyevî, lezzetli saadetten daha cazibeli bir saadet ve daha ferah bir vaziyet vardır. Hazreti Yusuf (aleyhisselam) gibi hakikati gören bir zât ona kavuşmak için dünyada gayet lezzet aldığı bir durumdayken gayet acı olan ölümü istedi.
İşte Kur’an-ı Hakîm’in şu belâgatine bak, Yusuf kıssasının sonunu ne şekilde haber veriyor:
O haberde dinleyenlere elem ve üzüntü değil, aksine, bir müjde ve sevinç katıyor.
Hem kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır, diyerek doğru yolu bildiriyor.
Hem de Hazreti Yusuf’un yüce sıddıklık vasfını gösteriyor ve şöyle diyor: Dünyanın en parlak ve en çok sevinç veren hali bile ona gaflet vermez, onu kendine bağlamaz, o yine ahireti ister.’ (Mektubat, 23. Mektub)
‘Siz mi güzeldiniz, Yusuf âleyhisselâm mı?’
Eshâb-ı kirâm Peygamber Efendimize, siz mi güzeldiniz, Yusuf âleyhisselâm mı güzeldi? diye sorunca Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem:
“Kardeşim Yusuf benden sabih (güzel), ben ondan melihim (sevimliyim). O’nun görünen güzelliği benim görünen güzelliğimden çoktur.” buyurdu.
Eshâb-ı kirâmın gençleri, hazret-i Âişe vâlidemizden Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) güzelliğini sorduklarında hazret-i Âişe şu şiiri söylemiştir:
‘Ve lev semia ehlü Mısre evsâfe haddihî,
Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüfe min nakdin.
Levîmâ Zelihâ lev reeyne cebînehû,
Le âserne bilkat’il kulûbi alel eydi.’
‘Mısırdakiler, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, Yusuf aleyhisselamın pazarlığında hiç para vermezlerdi.
Yâni, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüleyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalplerini keserlerdi de acısını duymazlardı.’
Mesnevi’den…
Yusuf (as)’a Sunulan Hediye
Çok uzak yerlerden, kalbi sevgi ve şefkatle dolu bir dost, Hz. Yusuf’a misafir oldu. Çocukluktan beri birbirlerini tanırlardı. Misafir Hz. Yusuf’a, kardeşlerinin yaptıkları cefaları, onların hasetlerini hatırlattı.
Hz. Yusuf, “O tecelli, kazayı ilahî icabıydı. Bizim Hakk’ın kaza ve kaderinden şikâyetimiz yok” dedi.
Dostu Hz. Yusuf’a, “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin?” diye sordu.
Yusuf (as) şöyle cevap verdi:
“Ayın, bedir halinden hilal haline gelmesi gibiydim.”
Görmez misin? Ay önce görünmez, sonra hilâl olur da iki büklüm bir halde görünür, fakat sonunda yine gökte bedir (ayın en parlak ve dolgun olma) haline gelmez mi?
Hz. Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra:
“Dostum, söyle bakalım, bize ne armağan getirdin? Hadi, getir bakalım armağanını” deyince misafir:
“Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi beğenmedim, sana lâyık görmedim. Sende olmayan ne var ki ve senin neye ihtiyacın olabilir ki?
Tane büyüklüğündeki bir altın kırıntısını alıp da bir madene, bir damlayı alıp da denize nasıl götürebilirim?
Senin, benzeri olmayan güzelliğinden başka, bu Mısır ülkesi ambarında her çeşit tohum vardır.
Sana münevver bir kalp gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna sunmayı münasip gördüm. Ey güneş gibi gökyüzünün nuru olan güzel Yusuf! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü görürsün ve kendinde bulunan güzelliği görerek hayran olasın. Ey gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni de hatırlarsın” dedi.
Misafir bunları söyledikten sonra koynundan aynayı çıkarıp Hz. Yusuf’a sundu.
Hz. Mevlana diyor ki:
“Ey yiğit! Dostu görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Yüce Allah bile mahşer günü, halka, “Haşir (Kıyamet) günü için armağanınız nerede? Kendinize gelin! Kıyamet günü için ne armağanınız var, ne getirdiniz? Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor muydunuz, size bugünün vaadi bâtıl gibi mi göründü?” der.
Eğer o güne inanıyorsan, inkar etmiyorsan neden hazırlık içinde değilsin?
Azıcık olsun yemeyi, içmeyi bırak da Hak’la buluşacağın gün için bir armağan hazırla.
Geceleri az uyuyanlara katıl!
Seher vaktinde günahlarının bağışlanmasını dileyenlerden ol!” (Mesnevî, Cilt 1)
Devam edecek…
Kaynak:Samanyoluhaber | Z. Hicran Yıldırım
Cenk Enes Özer kardeşimin bir romanının adıydı, “Şeytan Severse”.
Öyle ya, Firavun size rahmet okuyor, Nemrut yahşi çekiyorsa vay halinize!
Anlatılır ya, Şeytan’a mum yakanın hali harap!
İblis’e rahmet okutacak ifritten günler yaşarken daha bir titiz, daha bir müteyakkız olmak gerekiyor.
Adamlarda her yol var! Yeter ki seni yoldan, yardan koparsın, yarıştan düşürsün!
İpler ellerinde olduktan sonra ne gam!
İş bu rivayet yeni mi çıktı?
Bilakis, Asr-ı Saâdet dahil, hep vardı.
Davasından vazgeçmesi karşılığında neler teklif etmediler ki?
Hemen her gün ayrı bir yüzle sahne alıyor, kılıktan kılığa giriyorlardı!
“Yeter ki bu işten vazgeç!” diyorlar ve Mekke koltuğu dahil dünyayı ayaklarının altına sereceklerini söylüyorlardı!
Bu kadar cömertler miydi?
Tabii ki değil.
Öyleyse, kesenin ağzını bu kadar açmalarının sebebi neydi?
İslâm’dan, Allah’tan, Kur’ân’dan, Cibrîl’den, kısaca davadan vazgeçmek!
Bunu hangi terazi tartabilirdi ki dünya kadar kıymet verdiklerinin karşılığı olarak kefenin birisine koyabiliyorlardı?
Günlerden bir gün, tekliflerine bir türlü cevâb-ı sevâb bulamayan Ebû Cehil ve avenesi, yine Ebû Tâlib’in kapısına dayanmıştı; “Bak, Ebû Tâlib!” diyorlardı. “Şüphesiz ki sen, yaş ve tecrübe itibariyle büyüğümüzsün; konumun itibariyle hepimizden üstünsün! Sana daha önce de gelmiş ve yeğeninin yaptıklarına bir son vermeni istemiştik; ama sen, buna yanaşmadın! Allah’a yemin olsun ki ilahlarımıza dil uzatılması, önderlerimizin dalâletle suçlanması ve atalarımız hakkında iyi şeyler söylenmemesi, artık sabrımızı taşırmak üzere! Ne zaman O’na engel olacaksın! İstersen, O’nu bize bırak da aramızdaki meseleyi kendimiz çözelim; ya O ya biz!”
Ebû Tâlib de bir insandı ve iki de bir kapısını aşındıran bu anlamsız teklifler karşısında bunalmıştı. Haber gönderip gelişmeleri yeğeni Muhammedü’l-Emîn ile paylaştı ve “Ey kardeşimin oğlu!” dedi. “Ne olur, hem kendini hem de beni düşün; bana, altından kalkamayacağım yük yükleme!”
Bunları söylerken mahcuptu. Baba yâdigârı bir emaneti üzeceğinden korkuyordu. Ancak her gün yüz yüze geldiği adamları görmezden gelme imkânı da yoktu. Arada kalmışlığın beraberinde getirdiği bir zorluktu, yaşadığı ve bütün detaylarıyla anlattı, konuşulanları.
Tabii olarak üzülmüştü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).
Kalbi kırılmış ve mahzun olmuştu, içten içe gözyaşı döküyordu.
Acaba amca Ebû Tâlib’in direnci de kırılıyor muydu?
Fikir mi değiştirmişti?
“Ey amcacığım!” dedi. Bunu söylerken, yağmur yüklü bulutlar gibiydi. “Allah’a yemin olsun ki şayet onlar, bu işten vazgeçmem karşılığında güneşi bir elime, ayı da diğerine verseler, Allah beni muzaffer kılıncaya veya çıktığım yolda yok oluncaya kadar bu işte sabit kalır, asla terk etmem!”
Yine kitabın ortasından konuşmuştu. Şüphesiz bu duruş, aynı zamanda kendisinden önceki peygamberlerin duruşuydu. İnsanlığın ikinci atası olarak bilinen Hazreti Nûh da aynı duruşu sergilemiş, atası Hazreti İbrâhîm de aynı kararlılığı göstermişti.
Öyle ya, Allah davasını omuzunda taşıyan bir gönül, üç kuruşluk menfaat karşılığında makas değiştirmez, gürültüye pabuç bırakmazdı.
Yine, yalnızlığı zirvede hissettiği anlardan birisini yaşıyordu. Belki de Allah (celle celâluhû), kendisinden başka açık kapı bırakmak istemiyordu önünde.
Diyeceğini dedikten sonra ayağa kalktı ve içi kan ağlayarak ayrıldı, oradan.
Bu tavır, Ebû Tâlib’i çok etkilemişti. O kadar yürekten ve içtenlikle konuşmuştu ki titreyen ses tonunda bile, sonuna kadar devam edeceğinin kararlılığı hâkimdi. Babası Abdulmuttalib’in emaneti, kardeşi Abdullah’ın yetimi, aç kurtlara teslim edilir miydi hiç? Arkasından, “Gel, ey kardeşimin oğlu gel!” diye seslendi. Kucaklayan bir ton vardı sesinin renginde.
Mahzun Nebi, sesin geldiği cihete yöneldi, yaş döken gözlerini silerek.
“Git!” diyordu, Ebû Tâlib. “Ey kardeşim oğlu! Git ve dilediğini yap! Vallahi ben, hiçbir zaman Seni onlara teslim edecek değilim!”
Bir arkadaşım, bu hadiseyle ilgili şahidi olduğu bir olayı anlattı. Eli kalem tutan ama zirvelerde koltuk kapmaca oynayan birisi, bahsini ettiğimiz olayı anlattıktan sonra bunun, “siyasi bir hata” olduğunu söylemiş ve ilave etmiş:
“Biz olsak, bu teklifleri kabul eder ve Mekke koltuğuna otururduk; böylelikle güç sahibi olur ve dediğimizi de yapardık. Ayrıca, onca insanın da canı yanmazdı!”
Nasıl bir aymazlık, nasıl bir şirretliktir bu?
Nasihatin dikiş tutmadığı noktadayız.
İnsanın nutku tutuluyor!
Ancak ne acı ki vaziyeti hâl bundan ibaret!
Baksanıza, üç günlük bir koltuğa kurulmak suretiyle kimlik ve şahsiyetini sıfırlayan sıfırlayana!
Sadece o mu?
Asırlardır damla damla teraküm eden ne varsa derya derya dağıldı!
Ebû Cehillerin teklifi karşısında ortaya konulan o Nebevî duruş, Mekke’yi de Mekkelileri de gemisine almıştı.
Derler ya, taş yerinde ağırdır!
Fırtınaların kasıp kavurduğu demlerde bile yerinizde sabit kalabilirseniz, ortalık durulduğunda etrafınızda bir hayli gönüllü olur.
Fetih sonrasında Mekke’de, dünkü ataların peşinden giden bir fert kalmadı ve hepsi gelip Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında saf bağladı.
Şüphesiz, bugünkü duruşun da çok semeresi olacak; hem de tohumu ekip tımarını yapanı şaşırtacak kadar!
Şeytan’nın alkış tuttuğu dünya kullarına, üç günlük saltanata bedel ebedi olanı heba eden zavallılara gelince, bu anlamsız “aşka” mukabil ne bedeller ödeyeceklerini dünya görecek!
Şüphesiz, bir de terazisi gram şaşmayan Âhiret var!
Şartlar ne olursa olsun, duruşu Nebevî olanlara binler selam!
Kaynak: Samanyoluhaber | Reşit Haylamaz
Herkeste, bir suçluluk psikolojisi, bir mahcubiyet, bir itilmişlik, örselenmişlik, bir ne yapacağını bilememe hali! Bazılarında batmış bir gemiden(!) kendi kariyerini kurtarma aceleciliği! Ya da kendini tecrit etme, kabuğuna çekilme, suya sabuna dokunmama psikolojisi. Sonra da ‘ama biz de…’ diye başlayan ve bir türlü bitmek bilmeyen psikolojik dövünme halleri.
Sanki suçluymuşuz, hırsızların ve katillerin ithamlarını hak ediyormuşuz gibi cesaretsiz haller. Ne pahasına olursa olsun hakkı ve doğru olanı söyleyenlerin ödediği bir bedeli, mağlubiyet sayma halleri…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Oysa bizim böyle bir duyguya kapılmamızı gerektirecek hiçbir kötü şey yapmadık. En azından biz yapmadık. En azından bir kısmını yakinen tanıdığım bu psikolojideki arkadaşlarım yapmadı.
Hatta tam tersi kötülük yapmadığı gibi felaketlerden çok önce yapılan ikazlar, kötü kalplileri hep irrite etti. Tribünlere değil de hakikate oynamak yalancılar arasında bizi sevimsiz yaptı. Baksanıza TİKA Başkanı Serdar Çam, Fethullah Gülen’in on yıl önce söylediği sözleri şimdi söylüyor. Halbuki Gülen, 10 yıl önce bunları söylediği için linç edilmişti. Zaman ve gerçekler Gülen’in ne denli uzak görüşlü olduğunu ortaya çıkardı.
TİKA Başkanı büyük zararlar ve acılarla geçmiş 10 yılın ardından diyor ki “Gazze’ye giden Mavi Marmara gemisiyle Türk Devleti büyük bir tuzağa çekildi. Türkiye’nin oyun dışına itilmesi, diplomatların Kudüs’te, Tel-Aviv’de etkin ve verimli olmaması kimseye yarar getirmedi. Aslında bilinen o meşhur kazan-kazan hedefinin aksine herkes kaybet-kaybet yaşadı. TC’nin pek çok sarmala girmesine zemin oldu. Bizi o sivil eylemlere iten ülkelerin çoğu İsrail’de etkin kaldı.”
Fethullah Gülen Arap Baharı konusunda da Suriye’de savaşın desteklenmesi konusunda da tribünlere oynamayı değil de doğruları söylemeyi tercih ettiği için amigoların hiç hoşuna gitmedi. Devlet malının ve imkanlarının kullanılması konusunda çok önceden ikazlar yaptı. Evrensel ilkelerden, AB normlarından sapmaların Türkiye’nin itibarının yok edeceğini her fırsatta söyledi. Yoldan çıkmak isteyenlere yapılan her doğru yol hatırlatması, sadece onların öfkelerini arttırdı. Hele başörtüsünün İslam’ın temel meselelerinden biri olmadığını söylediğinde, örtüyü iktidar için araç edinenler deliye dönmüştü. Bugün o mahallenin neredeyse tamamı aynı sözleri söylüyor.
Hizmetle iltisaklı olduğu öne sürülen bürokratlar, faili meçhullerin üzerine gittikçe, kan şebekeleri duvarları yumruklar hale geldi. Yeni cinayetlere, şartların olgunlaştırılması için ülkenin karıştırılmasına müsaade etmeyip bunların üzerine gittikçe hizmet sevimsiz ve kötü oldu.
Hırsızlarla zalimler anlaşmaya varıp, sürekli hukuk ve adaletten bahsedenlere karşı ittifak edince Ergenekon, JİTEM, Balyoz gibi davaların üzeri kapatıldı. Bu davalarda yargılanan sanıklar dışarı çıkınca ülke teröre esir oldu. Faili meçhul terör eylemleri ve demir yumruk herkesin can ve mal güvenliğini rehin aldı.
Hizmetle ‘iltisaklı’ diye suçlananlar ne yolsuzlukla ne hırsızlıkla ne de kanunsuzlukla anıldı. Böylesine kirli bir ortamda tertemiz kalmayı başardılar.
Hizmetin ülkede nasıl bir fonksiyon eda ettiğini gerçekten anlamak isteyenlerin, onların kökünün kazındığı bugünkü ülkeyle, hizmetin var olduğu zamanlardaki ülkeye bakmaları yeterli olacaktır.
O halde niye suçluluk duygusu içinde olalım? Niye geçmişimizden utanç duyalım? Niye göğsümüzü gere gere, kimliğimizi bir övünç madalyası olarak taşımayalım?
Siyah olmak kriminal hale getirilmişse bu durumdan kurtulmanın yolu siyahlardan uzak durmak, onları en saçma sapan gerekçelerle eleştirmek hatta yerin dibine batırmak değildir. Siyah olmayı istediğiniz kadar reddedin derinizin rengi buna asla müsaade etmeyecektir. Hatta atalarınız arasında beyaz bir tecavüzcünün olduğunu övünerek anlatsanız da bu işe yaramayacaktır. Yapmanız gereken şey siyahiliğin suçlanmaya gerekçe olamayacağını en gür sesle haykırmaktır. Hatta bununla övünç duyup, ruhunuzun dehlizlerinde bile bununla ilgili bir komplekse düşmemektir.
Böyle bir zamanda, Ahmet Kurucan’ı biraz da geç kalmış, yazısından dolayı tebrik ediyorum. Dimdik cümlelerle ‘Ben elbette ki Hak’kın yanındayım’ diye yazan Kurucan’ın bu tavrı çok önemli kuşkusuz.
Bunları söylerken ne cemaatin ne de kul yapısı başka bir şeyin tartışılmaz olmadığını söylüyorum. Hizmet içinde de hatalı gördüğümüz her şeyi söyledik. Söylüyoruz ve bundan sonra da söylemeye devam edeceğiz. Hizmet hareketi de insanlardan yani hata yapmaya açık canlılardan oluşuyor. Hataları söylemek başka kimliğinden utanmak başka…
Kaynak: Tr724 | Alper Ender Fırat
Hizmetten.com ailesi olarak birbirinden değerli konuklarımızı sizlerle buluşturmaya devam ediyoruz.
Bugünkü konuğumuz Mehmet Ali Şengül Ağabey.Şengül Ağabey Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İrşad Ekseni kitabından sohbet etmeye devam edecek.
Programın yeni bölümünü bu akşam saat 21.00(Almanya Saati)’de Hizmetten YouTube kanalımızdan ve internet sayfamızdan izleyebilirsiniz.
Mehmet Ali Şengül Ağabey ile İrşad Ekseni programını kaçırmayın.
Hizmetten YouTube kanalımıza ulaşmak için tıklayınız.
YAYIN SAATİ
⏰21.00 Avrupa Saati
⏰22.00 Türkiye Saati
⏰15.00 Newyork Saati
📺YouTube Kanalımız:📺
http://www.youtube.com/c/Hizmetten