Yazarlar

İman, İslâm ve İman-amel ilişkisi – 1 | Mustafa Ünal

Allahü Teâlâ, bütün mü’minlerin yalnız kendi dinine uymalarını, hayatlarını her alan ve yönüyle İslâm’a uygun şekillendirip yaşamalarını emretmektedir. İman esaslarının tamamına tereddütsüz olarak inanan ve Allah’ın (c.c.) ahkâmına bilerek ve isteyerek teslim olan mü’minin;
İnancında, düşüncesinde, kanaatinde, sözünde, hâlinde, tavrında İslâm’ın ahkâmına aykırı davranması; ideolojilere bel bağlaması, beşerî sistemlere gönül rızasıyla boyun eğmesi,
Hâlık’a (c.c.) isyan olan hususta mahlûka itaat edilmeyeceği kesin prensip iken insanların İslâm’a aykırı emir ve kararlarına bilerek ve isteyerek uyması, gerek korku gerekse dünyevî endişe ve maksatlar için önlerinde bel kırıp boyun bükmesi, yaratılmışı ilâhî sıfatlarla vasıflandırıp putlaştırması,
Ahireti kazanmak için verilen ömrünü dünya ve dünyalık için harcayıp da Allah’ın (c.c.) ahkâmının, Resûlü’nün (s.a.v.) ahlâkının tanıtılması adına gayret göstermekten uzak durması; makamı, zenginliği, şöhreti iman ve Kur’an hizmetine tercih etmesi,
Menfaatine en küçük bir halel geldiğinde tepki ve hattâ şiddet gösterdiği hâlde Allah’a (c.c.), Peygamber’e (s.a.v.), İslâm’a, Kur’an’a hakaret edildiğinde, dil uzatıldığında ise sessiz kalması; İslâm’a aykırı sözleri, tutum ve davranışları normal görüp onaylaması,
Allahü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde, “Hep birlikte Allah’ın I
pi’ne sımsıkı sarılın ve asla ayrılıgˆa düs¸meyin…”(1) emr-i fermanîsiyle vahdet ve ittihadı emrettiği ve Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye muhabbet ve ittifakı istediği hâlde adâvete sebebiyet veren ve adi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı iman ve İslâm’a tercih ederek -Kur’an’ın tavsifiyle kardeşleri olan- mü’minlere mesnedsiz fetvalar ve iftiralarla dil uzatıp onların aleyhlerinde bulunması,
Aynı Ma’bûd’a (Allah’a) (c.c.) ibadet etmek, aynı Kitab’a inanmak, aynı Resûl’e ümmet olmak, aynı dini kabul etmek, aynı kıbleye yönelmek gibi kâinatı ve küreleri birbirine bağlayan mânevî zincirler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti gerektirdiği; tevhîd-i imanî tevhîd-i kulûbu istediği, vahdet-i itikad dahi vahdet-i ictimaiyeyi iktiza ettiği hâlde onların yerine şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri, dünya menfaatini, politik-ideolojik tercihleri esas alması ve hayatını Allah (c.c.) yolunda yaşamaya niyetli, gayretli ve hamiyetli mü’minlere kin ve husumet beslemesi, düşman olması,
Allahü Teâlâ insanları aynı baba ve anneden (Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’dan) yarattığı, Hz. Peygamber (s.a.v.), hiçbir insanın başkasından üstün olmadığını, üstünlüğün ancak takva yönünden olduğunu belirttiği hâlde insanlar arasında ırk, soy, bölge, makam, mevki, zenginlik gibi farklılıkları bahane ederek ayrım yapması,
Namaz, oruç, zekât, sadaka, hac, hamd, şükür, ma’rufu emr ve tavsiye, münkerden nehy gibi ibadetleri terk etmesi; anne babaya iyilik ve itaat, büyüğe hürmet, küçüğe merhamet, adalet, insaf, doğruluk, dürüstlük, ahde vefa, sözleşme ve anlaşmaya riayet, mahremiyete saygı gibi prensiplere uymaması,
Katl, kumar, zina, hırsızlık, yolsuzluk, faiz, rüşvet, iltimas, yalan, iftira, gıybet, sû-i zan, söz taşıma, ara bozma, hile yapma, kul hakkını gasp, temel hak ve özgürlükleri ihlâl, alkol ve uyuşturucu kullanma gibi haramları kasten işlemesi düşünülemez.
Dolayısıyla Müslümanların yaşadıkları toplumlarda Allahü Teâlâ’nın emr, Resûlullah’ın (s.a.v.) yapıp tavsiye ettiği ibadet, tâat, hayr ve hasenatın mümkün olan azami derecede yerine getirilmesi, ferdî, ailevî ve ictimaî hayatta İslâm ahkam ve ahlâkının esas alınarak uygulanması; her türlü haramdan da kaçınılması mü’minliğin gereği bir zarurettir. Fakat ne yazık ki günümüz Müslüman toplumlarda umumiyetle bunlara uyulmamakta, câhiliyye âdet ve alışkanlıklarının hemen hepsi pervasızca işlenebilmektedir. Bu dejenere ve yozlaşmanın temel sebebi ise iman ve İslâm’ın Kur’anî anlamda kavranamaması ve mü’min evsafıyla yeterince mücehhez olunamamasıdır.
Bu sebeb binaen, “Kur’anî anlamda imanın mahiyeti” üzerinde durup sonra da “İslâm inancının temel özelliklerini” ve “iman-amel ilişkisini”, sonrasında da “iman-ahlâk ilişkisi ve İslâm ahlâkı” konusunu birkaç yazımızda Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) inayeti ölçüsünde izah etmeye çalışacağız.
İmanın Mahiyeti
Arapça “emn” kökünden türemiş olan iman, kelime olarak; inanmak, tasdik etmek, güvenmek, güvende olmak, güven vermek, bir kimsenin sözünün doğru olduğunu onaylamak gibi anlamları ifade eder. Terim olarak iman; Allahü Teâlâ’nın kendine özgü bütün esmâ ve sıfatıyla varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve Resûlü olduğuna, onun Allah’tan (c.c.) getirdiği her şeyi tereddütsüz kabul edip bunların doğruluğuna gönülden inanmak, bu inancı dil ile de ifade etmektir.
İnsanın Allah’a (c.c.) tam anlamıyla kul olabilmesi, ibadetlerini istek ve iradesiyle yapması, ibadetlerinin de Allah ( c.c.) katında kabul görmesi için önce iman etmesi gerekir. İnanılması gereken hususlara tereddütsüz yani kesin olarak kalben inanan kimse Kelime-i Şehadet’i söylediğinde mümin kabul edilir.
İslam dininde inanılması gereken esaslar bellidir. Bu esaslar Kur’an’da açıklanmıştır: “Ey iman edenler! Allah’a, Resûl’ü (Muhammed)’e, Resûlü’ne indirdiği kitaba (Kur’an’a) ve daha önce indirmiş olduğu kitaplara (hakkıyla ve gerçek anlamda) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resûllerini ve ahiret gününü tanımayıp inkâr ederse hiç şüphesiz haktan büsbütün sapıp gitmiş demektir.”(2) Peygamberimiz( s.a.v.) de kendisine “İman nedir?” diye sorulduğunda, “İman; Allah’a (c.c.), meleklere, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’ın (c.c.) yaratmasıyla olduğuna inanmandır.”(3) diye cevap vermiştir.
İnancın doğru olması için Kur’an’da bildirildiği ve Peygamberimizin (s.a.v.) açıkladığı şekilde inanılması zorunludur. Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de Allahü Teâlâ’nın doğmadığı ve doğurmadığı belirtilir.(4) Buna rağmen Yahudiler Hz. Üzeyr’in (a.s.), Hristiyanlar ise Hz. İsa’nın (a.s.) Allah’ın (c.c.) oğlu olduğunu(5); Mekkeli müşrikler de meleklerin Allah’ın (c.c.) kızları olduğunu iddia etmişlerdir. Allahü Teâlâ onların bu iddialarını sapkınlık olarak nitelendirmekte ve reddetmektedir.(6)
İman konusu, hadis kaynaklarında geniş şekilde yer almış, kelâm ilminde ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bunun sebebi, dinin temelinin imana dayanması ve dinî hayatın imana göre anlam ve değer kazanmasıdır. Bu nedenle ilâhî mesajlarda imanla ilâhî emirlere uymak arasında sıkı bir ilişki bulunduğuna dikkat çekilir. Müminlerin Allah’tan (c.c.) başkasını ilâh edinmemeleri, O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınmaları istenir; böylece iradeye dayalı imanın, ibadetlerle desteklenmesinin gerekliliğine işaret edilir. Gerçek müminler, Allah (c.c.) anıldığında yürekleri titreyen, ayetleri okunduğunda imanları artan ve yalnız Rab’lerine (c.c.) güvenen, namazını kılan (ibadetlerini hakkıyla ikame eden), servetlerinden Allah (c.c.) yolunda harcayan kimseler olarak nitelendirilir.(7)
İmanın asıl yeri kalbdir ve imanda asıl olan kalb ile tasdiktir. Tasdik, iman esaslarının tamamının doğru, hak ve gerçek olduğunu, tereddüt göstermeden tam bir inanç içinde kesin olarak kalben kabul edip onaylamaktır.
Devam edecek
Kaynaklar:
(1) Âl-i İmran, 3/103
(2) Nisâ, 4/136.
(3) Buhârî, “İman”, 1; Müslim, “İman”, 1.
(4) İhlâs, 112/3-4.
(5) Tevbe, 9/30.
(6) Bakara, 2/116; Tevbe, 9/30; Enbiyâ, 21/26; Meryem, 19/88-89.
(7) bk. el-Enfâl, 8/2-3.
Kaynak: Samanyoluhaber | Mustafa Ünal

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu