Elindeki çorapları spor bez çantanın kenarına sıkıştırıp fermuarı çekmeye başlamıştı ki aklına dolabı son defa kontrol etmek geldi. Her tarafına baktı. Bomboş görünüyordu dolap. İyice eğilip altta kalan bölmeye de göz
attı. Boştu. Tekrar çantaya döndü ve fermuarı çekmeye başladı. Fermuar ortalara bir yere geldiğinde durdu.
Zorlamaya başladı ama nafile kapanmıyordu. Sağından solundan bastırdı olmuyordu. Çantayı yan çevirip ata biner gibi bindi üzerine. “Hah” dedi “Demek ki derdin buymuş.” Fermuar kapanmış, çantayla işi bitmişti. Getirip kapının yanına bıraktı. Biraz sonra 10 yıllık dostunu uğurlayacaktı. Derin bir nefes aldı.
Salondan hararetli bir şekilde konuşan arkadaşının sesi geliyordu. Çok çalışmış, dirsek çürütmüş, zorlu sınavları bir bir aşarak bir ilçeye vaiz olarak atanmaya hak kazanmıştı. Salondaki dostlara bu zorlu sürecin
neşeli yanlarını anlatıyor ve onları kahkahaya boğuyordu. Sohbete iştirak etmek için salona yöneldiğinde mutfaktan bir tıslama sesi duyunca yönünü oraya çevirdi. Çaydanlığın içindeki su bitmek üzereydi ve zavallı çaydanlık tıslamalarla yanmak üzere olduğunu haber veriyordu. Tekrar su ile doldurdu ve kaynamaya bıraktı. Yıllar önce lisedeyken üç sene geçirdiği bu evden üniversite okumak için İstanbul’a uğurlanmıştı. Şimdi bir başka veda için gelmişti. Evin her tarafında burnunun direğini sızlatan hatıralar vardı. Mutfak bıraktığı gibi duruyordu. Yıllar önce kullandıkları kap kacağı olduğu gibi saklamaya özen göstermiş gibiydiler. Çatallar, kaşıklar, çorba kaseleri, tabaklar, her seferinde kapının kenarına vurduğu büyük servis tepsisi, doğrama tahtası, bileylenmeden kesmeyen bıçaklar, kırmızı beyaz desenleri ile hiç gitmedikleri kahvehaneyi hatırlatan çay altlıkları, ters çevrilince pilavı kalıp gibi çıkartan beş litrelik tencere… Ya o düdüklü tencere. Cuma günlerinin doyurucu kahramanıydı o. Perşembe’den ıslanan kurufasülyeleri öyle bir hızda ve güzellikte pişirirdi ki minnet duymamak imkansızdı. Öğle arası uzun olduğu için Cuma günleri gelen öğrenciler büyük tabaklarda verilen kuru fasülyeleri iştahla siler süpürür sonra hep beraber Cuma namazına gidilirdi. Keşke konuşturabilseydi buradaki her eşyayı her mekanı. Mutfak anlatmalıydı, lelaleb dolan salon, misafirsiz günü geçmeyen odalar konuşmalıydı.
Gözlerinden düşen yaşlar yanağını ıslatmaya başladığında açıldı salonun kapısı. Hızlıca elleriyle sildi. Ömer bütün heybetiyle çıktı önce. Etrafını neşeye boğan bir enerji makinasıydı adeta. Kapının yanındaki çantasını görünce gelip sarıldı. Teşekkür etti. Arkadaşının gözlerindeki hüznü görünce onun da gözleri buğulandı. “İlk değil bu biliyorsun.” dedi. “Sen de bırakıp gitmiştin.” 7 yıl önce bütün tembihlere rağmen ısrarla şehir
dışından tercih yapıp giden arkadaşına hafif yollu takılmıştı. Haksız değildi. İlle de İstanbul diye tutturan kendisiydi. Muradına nail olmuş ama ilk ayrılığı işte böyle yaşamışlardı. Ömer kalmıştı. Bir yıl geç kazandığı ilahiyat fakültesinin yakınına taşınmayı reddetmiş ve ilçedeki bu evde kalarak her gün dolmuşla yolculuk ederek bitirmişti üniversiteyi. Zoraki gülümsediler. Bir daha sarıldılar. Çok uzun oldu sarılma. İkisi de derin derin hıçkırdılar. Etraftakileri de için çeken bir hüzün dalgası sarıp sarmaladı. Ağladılar ağladılar.
Ömer’in boşalttığı odaya bir öğrenci geçti. Bu evde ikinci senesiydi. Büyük bir hevesle dolabını yerleştirmeye koyuldu. Elini alt bölmenin içinde şöyle bir gezdirmişti ki parmak uçlarına bir şeyin değdiğini hissetti. İyice eğilip gözlerini kısarak bakınca dolabın arka tarafına yapışmış bir naylon dikkatini çekti. Elini uzatıp aldı. Bir naylon torbaydı bu ve içinde ikiye katlanmış bir kağıt vardı. “Mustafa abi” diye seslendi “Ömer abi bir şey unutmuş.” Mustafa eline aldığı torbayı bir iki çevirdi. Önemli bir şeye benzemiyordu. Dikkatlice çıkardı. Kağıdın yer yer sararmaya başladığı görülüyordu. Açtı ve okumaya başladı.
“Yaş otuzbeş yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider.”
Yedi kıtalık şiir uzayıp gidiyordu. Haber verip vermeme konusunda tereddüt etti. Her tarafta bulabilirdi bu şiiri. Şimdi arayıp tedirgin etmenin manası yoktu. Kağıda bir daha baktı. Sararmaya başlamış olması uzun
süredir saklandığını işaret ediyordu. Eli telefonuna gitti. Telefon ikinci çalışta açıldı. Hüznünü gizlemeye çalışan bir ses şen şakrak cevap verdi. “Hemen özledin mi kanka?” Muziplik geldi aklına birden. Başladı şiiri
okumaya. “Yaş otuz beş yolun yarısı eder. Burada unuttuğun bir şey var demek için aramıştım ama sen yolun yarısına ulaşmışsındır. Merak etme emanetin bende.” dedi. Karşıdan duyduğu derin bir nefesin boşalırken
çıkardığı sesti. “Bekle” dedi. “Geliyorum.”
İki çekyatlı bir odada karşılıklı oturmuşlardı. Ömer’in alnında biriken terlerin sadece sıcaktan kaynaklanmadığı açıktı. Mustafa torbayı koynuna sokmuş “Hikayesini dinlemeden imkanı yok vermem” diye diretmişti. Ömer çaresizdi. Gözlerini yukarıda bir yere sabitleyip anlatmaya başladı. “Nazilli’deydik. Sekizinci sınıftayken ikinci dönem başladığında sınıfımıza nakille bir kız öğrenci geldi. Nesrin. Anında ismini hafızama kazımıştım. Hoca onu sol çaprazımda bir yere oturttu. Bir anda nerede olduğumu unuttum. Sıranın üzerine yayılıyor sağ profilinden onu seyrediyordum. Hocanın eli omuzuma dokunduğunda mahcup olmuştum ama gözlerimi bir türlü ondan alamıyordum. Ne zaman dersler bitti ne zaman eve geldim
habersizdim. Ertesi gün aynı hal devam etti. Bir gün çıkışta konuşmak için bekledim ama beni görünce arkadaşlarının arkasına gizlenip yaklaşmama fırsat vermeden gitmişti. Tuhaf bir hale bürünmüştüm. O deli dolu etrafına neşe saçan Ömer gitmiş yerine içine kapanık sürekli düşünen bir Ömer gelmişti. Herkes durumun farkındaydı artık. Fısıltılar ayyuka çıkmıştı. Bu yüzden benden iyice uzak duruyordu.” Bir nefes tazeledi. Çok sıkıldığı belliydi. Birden odadan çıktı. Hiçbir şey demeden bekledi Mustafa. Yüzünün ıslaklığı ile girdi odaya. Ayne yere oturdu. Aynı yere sabitledi bakışlarını.
“Mayıs ayıydı. Annem çağırdı. Babamın tayini çıkmış İzmir’e gidiyormuşuz. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bir boşluğa düştüğümü hissettim. Yalvardım yakardım kalmak için. “Çok az kaldı okulun bitmesine, yeni okula nasıl alışacağım? Dayımlarda kalırım, okul bitince gelirim.” dedim nafile. Gideceğimiz okulda duyulmuştu. Herkesin bana acıyarak baktığını görüyor kahroluyordum. Nesrin’in yüzünde ufacık bir emare bile görmedim. Merak yoktu. Üzüntü yoktu. Sevinç yoktu. Hiçbir şey yoktu. Cuma günü son defa gittim okula.Veda etmekten başka çarem yoktu. Arkadaşlarımla vedalaştım, helalleştim. Nesrin’in olduğu tarafa bakamamıştım bile. Dışarı çıktım. Kendimi lavaboların olduğu yerde buldum. Yüzümü yıkayınca biraz kendime gelmiştim. Çaresiz çıkışa doğru yürümeye başlamıştım ki merdivenin yanından geçerken bir el beni çekti. Merdivenin altında pırıl pırıl gözleri, insana adeta hayat bahşeden tebessümü ile Nesrin vardı. Bir şey demeye fırsat vermeden sus diye bir işaret yaptı. Sonra bu kağıdı verdi bana. İkiye katlanmış beyaz bir kağıt. Sonra hızla uzaklaştı. Kağıdı açtım; bu şiir yazıyordu. Otuz Beş Yaş. Bir anlam verememiştim. Cebime koydum. Pazartesi günü İzmir’e taşındık. Sürekli mektup yazıyor okulun adresine gönderiyordum. Hiç cevap gelmedi. Yaz tatilinde bir fırsatını bulup Nazilli’ye gittim. Nesrin yoktu. Babası geçici görevle geldiği için çok az kalmışlar dediler. Bütün izi kaybolmuştu. Acı gerçekle yüzleşmiştim. Hayat durdu benim için. Herşeyi boşverdim. Okula bile gitmedim. Zamanla ruhsal sıkıntılar yaşadım. Uzun bir tedavi süreci oldu. İyileşme eğilimi gösterince sizin okula geldim işte. Bendeki dengesizlik bu yüzdendi. Sizin yakın ilginiz iyileştirdi beni.” Elini uzattı. Mustafa nazlanmadan çıkardı verdi torbayı. Elleri titreyerek aldı. Kağıdı çıkarıp okumaya başladı. Nefes alışları hızlanmıştı. Mustafa endişe ile arladaşına baktı. Ömer okumayı bitirince hassasiyetle katladı kağıdı. Naylon torbasına koyup sol cebine yerleştirdi. “Gerçekten bu şiiri bana niçin verdiğini bilmiyorum. Ama onu her okuduğumda yüreğim kabarıyor. Çok kıymetli benim için. Çözemediğim bir muamma. Belki de çözmek istemediğim. Çünkü bu muamma aynı zamanda bitmeyen bir ümit.” Hafifçe boğazını temizledi Mustafa “ 27 yaşındasın. Belki de 35 yaşında bekle beni demiştir.” Oturduklarından beri ilk defa güldü Ömer. Ayağa kalktı “Bir muamma işte” dedi. Kapıya doğru yürüdü.
Ömer’i ikinci defa yolcu ettikten sonra mutfağa geçti. Ömer’in tam on senedir hiç aksatmadan kuru fasülye pişirdiği düdüklü tencereyi gördü. İçine bolca kuru fasülye doldurup suyun altına tuttu. Bugün Perşembe
olduğuna göre yarın Cuma saatinde yemek hazır olmalıydı. “Abi çok değil mi o kadar kuru fasülye?” Ömer’in odasına yerleşen öğrenciydi soruyu soran. “Öğrenciler gelecek Cuma saatinde yarın” dedi. “Silip süpürürler beş dakikada”. Tebessüm etti öğrenci “Abi Temmuzdayız okullar tatil. Kim gelir?” Tebessüm sırası kendiydeydi. “Sen sofranı açık tut kardeşim” dedi. “Elbet oturan bulunur.”
Kaynak:Mehmet Karadayı | cizlavet.com
Nizamiye: Mescidlerin rollerini yeniden canlandırmak
Hindistan ve Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesine önemli katkıları olan Cachalia ailesinin genç bir ferdi olan Zaakirah Cachalia hanımefendi, ülkesindeki Nizamiye Camii’ini Medine’deki Mescidi Nebevi’ye benzeterek, külliyeyi yapan ve işleten Hizmet insanlarına bir teşekkür yazısı kaleme aldı.
Zaakirah Cachalia Fountain Dergisi’nin Youtube kanalına da konuşarak, Nizamiye’nin içinde çarşısı, kliniği ve okulu, ülkesindeki bir çok caminin aksine bayan ve çocuklara da imkanlar sunmasıyla kapsayıcı olması ve herkese kapılarını açmasıyla mescidlerin günümüzdeki rollerine bir örnek olduğunu anlattı.

Cachalia Hanım’ın İngilizce Fountain Dergisi’nin Temmuz-Ağustos baskısında çıkan yazısının Türkçe tercümesi şöyle:
Güney Afrika’nın en işlek otobanı olan Pretoria ve Johannesburg arasında N1 üzerinden kuzeye yol alırken, ülkenin başkenti ile finans merkezi arasında stratejik bir konuma sahip Midrand’e yaklaşınca tanıdık “yeşil ve mor parıltı” (cami) doğu yönünde görülür. Şimdi bir kent simgesi haline gelen (Nizamiye), belki de Midrand silüetindeki en çarpıcı ve ikonik bir mekan. Bir tepenin üzerine yerleşen bu görkemli manzara, birçokları için sakin ve istikrarlı bir mevcudiyet haline geldi.
2012 yılında eski Devlet Başkanı Jacob Zuma tarafından açılışı yapılan Nizamiye Camii Külliyesi, bir mimari harika olak duruyor; giriftliği ve zarifliği, aşkın emeğini yansıtıyor. Planlamasına, inşasına ve hatta yer seçimine gösterilen incelik ve özen, o kadar yüce bir ortamla sonuçlandı ki, bir ziyaretçi bu yapıyı hemen Yaradan ile yaratılmış arasında bir birliktelik kurmaya en elverişli olan bir atmosfere girdiğini hissediyor.
(Nizamiye) Külliyesi’ne yaptığım son ziyarette oldukça ferahlatıcı ve keyifli bir deneyim yaşadım. Derin bir dinginlik ve manevi neşe duygusuyla kuşatılmanın yanı sıra, içten bir sıcaklık, kısıtlayıcı olmayan ve ziyaretçiyi tam kalbine çeken bir ortam karşısında kendimden geçtim. Mescidde bulunduğum öğleden sonra beni, mescidin toplumdaki gerçek rolü hakkında, Peygamber’in camisi olan Medine’deki Mescid-i Nebevi ile ilgili olarak bir düşünme yoluna götürdü.
Nizamiye’nin anatomisi ve işlevi, Güney Afrika bağlamında özellikle ilginç ve kendine hastır. Külliye, bir yatılı okul, klinik, çarşı, restoran, helal kasap ve bir çok farklı mağaza gibi çeşitli tesis ve hizmetleri barındırıyor. Toplu olarak, bu tesisler yerli halk için yaşlıların namaz arasında Türk çayını yudumlayabileceği, daha genç yetişkinlerin (çarşısında) takılabileceği ve çocukların ebeveynleri alışveriş yaparken veya sohbet ederken güvenli bir ortamda koşup oyun oynayabileceği merkezi bir buluşma yeri olanağı sağladı.
(Külliye içindeki) Kliniğin özellikle ilginç ve önemli bir hikayesi var. Mescidin inşası ve finansmanından sorumlu Türk işadamı ve hayırsever Ali Katırcıoğlu’na, eski Cumhurbaşkanı Nelson Mandela tarafından, yerel topluma daha iyi hizmet edebilmesi için komplekse bir klinik dahil etmesi tavsiye edildi. Ali Amca (Güney Afrika’da sevgiyle tanınır) hemen kabul etti.
Kompleksin tasarımı ve işleyişi, ortamı boğucu veya kısıtlayıcı yapmadan saygı, nezaket ve görgü kurallarının gözetilmesini ve sürdürülmesini sağlıyor. Bir anne olarak, mescit avlusunda ve kompleksin diğer açık alanlarında özgürce oynayan çocuklara saf bir mutluluk içinde şahit olmak özellikle rahatlatıcı ve iç açıcıydı. Güney Afrika’daki cami kültürü, diğer İslami merkezlerde birçok kısıtlamanın geçerli olduğu ve bu kısıtlamaların bazen İslam hukukunun bir parçası olarak yanlış anlaşılacağı şekilde gelişmiştir. Bu durum, mescidin her zaman kısır ve sessiz tutulacak bir yer olarak algılanmasına ve rolünün yalnızca fiziksel ibadete indirgenmesine neden olmuş ve bu da zamanla cami cemaatlerinin azalmasına neden olmuştur. Buna karşın, Nizamiye’nin sunduğu güçlü toplum merkezi yönü hem çekici hem de rahatlatıcı.
(Nizamiye) ziyaretim bana Hz.Muhammed’in (SAV), Medine’deki mescidi üzerine düşünmeme ve kendime şöyle bir takım sorular sormamı sağladı; o ilk mescidin amacı neydi? Mescidin İslam ve toplumdaki daha geniş rolü nedir? Güney Afrika’daki mescidler bu hedefleri ve rolleri hakiki manada gerçekleştiriyr mu? Mescidin cemaat inşasındaki büyük önemini ve değerini anlayabilmek için, Peygamber efendimizin kutsal şehir Medine’ye ulaştıktan sonraki ilk görevi üzerinde düşünmemiz gerekir: mescidin kurulması, bir merkezin kurulması, ve buradan bir Müslüman toplum inşa edilmesi. Bu mescit ortamı, bu mescit çevresinde şekillenen ve gelişen cemaatin yaşamı ile cemaatin faaliyetlerini destekleyen aktif bir ortamdı.
Çocuklar, Güney Afrika’da ve diğer ülkelerde camilerdeki kutsal ritüelleri bozmakla suçlanıyor ve bu durum birçok Müslüman topluluğun aktif olarak mescide gitme cesaretlerini kırmasına neden oluyor. Bu kısıtlamalar, Resl-i Ekrem’in çocuklarla meşgul olduğu, onları eğlendirdiği ve hatta torunlarının namaz kılarken sırt üstü atlamalarına veya bir hutbe (vaaz) verirken minberde yanına oturmalarına izin verdiği tarihsel gerçeğe rağmen gerçekleşiyor. orjinal mescidi. Yaralıların tıbbi ihtiyaçlarını karşılayan ilk mescit, aynı zamanda diplomatların ve ileri gelenlerin kabul edildiği bir yer, kutlama ve haz mekanıydı. Bir bayram kutlaması sırasında bir zamanlar Etiyopyalı bazı ziyaretçiler camide oyun oynayarak mescidin içinde mızraklarla hünerlerini sergiliyorlardı. Peygamber (SAV) onları karısı Ayşe ile birlikte oynarken izledi ve hatta Ömer’den onları durdurmak istediğinde (Buhari) onları rahat bırakmasını istedi.
Güney Afrikalı Müslüman topluluklar, mescidi, orijinal modelinden saptıran dar bir mercekle tanımlamaya karşı dikkatli olmalıdır. Bazı topluluklarda, bu tür kısıtlamaların getirilmesinin bazı mescitlerin değerini kaybetmesine ve bu toplulukların üyelerine (olumsuz) etki etmesine neden olduğuna zaten şahit olduk. Bu (dar görüş), özellikle Müslümanların azınlık olduğu ve mescidin topluma kan pompalayan bir kalp gibi bir besin kaynağı olarak işlev görmesi gereken bir ülkedeki vaziyettir. Nizamiye’nin kurucuları, mescidin bu hayati rolünün farkını anladılar ve Midrand’deki bu külliye, mescidlerin cemaat ruhu ve farkındalık inşa etme potansiyelini ortaya koydu. Bir Güney Afrikalı olarak, bu kadar kapsayıcı, açık ve davetkar bir mekanın bu ülkeye yaptığı katkılardan onur duyuyorum.
Hizmetten | Türkmen Tezi-Güney Afrika
Nizamiye, aşure geleneğini devam ettiriyor | G.Afrika-Türkmen Terzi
Muharrem ayının 3.haftası Cuma günü Güney Afrika’daki Nizamiye Külliye’sinde aşure ikramı geleneği devam ettirildi.
Ülkede fazla yaygın olan bir gelenek olmasa da, Nizamiye’nin Cuma cemaati Anadolu kültüründe bir gelenek olan aşure dağıtımına ilgi gösterdiler ve lezzetli buldular. Yaklaşık dörtyüz Müslümana dağıtılan aşure, öncelikle Cuma namazı için camiye gelen cemaate, Camiyi gezmeye gelen ziyaretçilere, hafızlık öğrencilerine, çarşı esnaflarına ikram edildi.

Aşurenin tarihçesi ve tarifini içeren bir de broşür verildi.
Yüzlerce insana dağıtılan aşurenin hazırlanılmasında Johannesburg’ta yaşayan Hizmet gönüllülerinin emeği geçti.

Nizamiye’nin çarşısında aşure dağıtıldı, siyah, beyaz, Müslüman ve farklı dinlerden ziyaretçiler aşureyi tattı.

Güney Afrika’da ibadet yerleri için sosyal mesafe ve pandemi kuralları halen devam ettiği için, belli sayıda insan aynı anda camiye girebiliyor ve Müslümanlar namazlarını sosyal mesafe kurallarına uyarak kılmaya devam ediyor.
Hizmetten | Türkmen Terzi- Johannesburg/Güney Afrika
Müslümanların içinde bazıları Kur’an ve Sünnet’in açık emirlerine ve selef-i sâlihînin saf, temiz, dupduru içtihat ve istinbatlarına “zâhirîlik” deyip her şeyi hafife aldı ve değişik fantastik mülâhazalarla kabul edilemez tevil yollarına saparak muhkemâta bile farklı mânâlar yüklemeye kalkıştılar. Bunlar namaza, “Hakk’a ulaşmanın avamca yolu” diyerek “vâsılûn u bâtınûn (!)” için gereksiz olduğu iddiasında bulundu; zekatı benzer bâtıl bir yoruma bağladı; haccı avamca cem’ gayreti saydı; orucu boş eziyet gördü; muharremâta karşı tavır almayı aptallık kabul etti ve dolaylı yoldan herkese, ibâhiyecilik ve bohemlik aşılamaya çalıştılar.
Bütün bir tarih boyu bu kabil düşünce ve telâkkiler Câmi’lik, Ethemîlik, Haydarîlik, Babaîlik, Şemsîlik, Karmatîlik, İsmailîlik gibi cereyan ve ocaklarda üretildi; sonra da belli usullerle tekye, zaviye ve medreseler kullanılarak saf İslâm düşüncesi bulandırılmaya çalışıldı ve çalışılıyor. Bunlar, Kur’an ve hadisleri hevâ ve heveslerine göre yorumluyor, nasları, sembolik ifadeler kabul ederek rüya tâbirlerinde olduğu gibi onlara farklı mânâlar yüklüyorlardı. İbn Sebe ile başlayan bu fitne hareketleri, Ehvazlı Meymun’la ayrı bir derinliğe ulaştı; Berkâî ile korkunç bir yangın şeklini aldı; Hasan b. Sabbah’la İslâm’ı temelden sarsacak bir gâile haline geldi ve derken bir hamle daha yaparak getirip her şeyi insilâha bağladı.
Onlara göre, Kur’an ve Sünnet’in zâhiri ve herkes tarafından anlaşılan mânâsı kat’iyen muteber değildir; muteber olan zâhir ötesi ve zâhir üstü bâtındır. O batınî mânâları da ancak bu işin zirvesindeki seçkinler bilir. Ve yine onlara göre, Allah bir tanedir, taaddüde vesile olacakları için O’na sıfat isnadı doğru değildir – تَعَالَى اللهُ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ عُلُوّاً كَبِيراً -. Meselâ -yüz bin defa hâşâ- Allah kudret sahibi olduğu için değil, başkalarına kudret verdiği için -ne demekse- kadirdir. Ve O’nun diğer sıfatlarını da bu çerçevede yorumlamak icap etmektedir.
Kadim filozoflardan tevârüs ettikleri diğer çarpıklıklar gibi “ukûl-i aşere” telâkkisi bunların önemli bilgi kaynaklarından birini teşkil etmektedir: yani Allah önce bir “akl-ı evvel” yaratmış; sonra bilvâsıta bir nefs-i evvel.. nefis aklın kemâlini isteyince harekete ihtiyaç hissetmiş ve bu hareketten eflâk-i semâviye meydana gelmiş.. feleklerin hareketinden soğukluk, sıcaklık, yaşlık, kuruluk, bunlardan da “mevâlid-i selâse” hasıl olmuş.. sonra gayri irâdî böyle bir feyezânla insana kadar bütün varlık şeceresi vücut bulmuş – نَعُوذُ بِاللهِ تَعَالَى مِنْ هَذِهِ التَّأْويلاَتِ الْفَاسِدَةِ – ve derken her şey bugünkü halini almış…
Varlığı bütünüyle bir akl-ı evvele bağlama ve peygamber yerine de “insan-ı kâmil” unvanıyla birini ikame etme, hemen bütün sapık sistemlerde karşılaşılan bir husus. Allah ve peygamberlerin (aleyhimüssalâtü vesselâm) sözlerini bâtınî mânâlara bağlama, her ifadede yorumu öne çıkarma ve “te’vil” deyip durma batınî diyalektiğin önemli unsurlarındandır. Hurûfîlerin yaptıkları gibi, harflere Şer’-i Şerif ve akl-ı selimle telifi imkânsız mânâlar yükleme, iğlak ve iphamda keramet arama da diyeceğimiz daha ne paradokslar.. ve bütün bunları, din adına, hüsn-ü niyetle yapıyor gibi görünme, hatta günümüzdeki bazı gizli cemiyetlerin yaptıklarına benzer şekilde bir kısım anlaşılmaz merasimlerle yapılan şeyleri daha bir büyülü gösterme türünden şeyler, din-diyanet bilmeyen cahil yığınları baştan çıkarmak için yetip artmıştır.
Bunların, ibadet ü taatı farklı yorumlamaları, mâsiyet ve lâahlâkîliği âdeta teşvik etmeleri zamanla insanları bütün bütün serazat ve kural kabul etmez hâle getirmiş; sonuçta da her şey gidip anarşiye incirar etmiştir/etmektedir. Ne var ki, bunlar ruhları âheste âheste ifsat ettiklerinden, dinin ruhundan habersiz kimseler farkına varmadan bu mel’un ağın içine düşmüş ve bir daha da kurtulamamışlardır. İşte o mel’un vetireden bazı ipuçları:
1) Teferrüs: Muhatabın bir şeyi anlayıp anlamaması açısından iyi belirlenmesi.
2) Te’nis: Alıştıra alıştıra ve rehabilite ede ede hedefin veya kurbanın ruhuna girilmesi.
3) Teşkik: Namzedi din hakkında şüpheye düşürme, itikadını sarsma veya onların Allah yerine değişik ritüellere yönlendirilmesi.
4) Ta’lik: Namzedi kabul etmenin belli yeminlere bağlanması.
5) Râbıt: Sırlarını fâş etmeme ahd ü peymanında bulunulması.
6) Tedlis: Namzedin, anlattıkları şeylerin ilhama bağlı olduğuna inandırılması.
7) Hal’: Bâtını tam kavrama kıvamına gelmiş olanların, zâhirden bütün bütün koparılması.
8) İnsilâh: Namzedin dinî emir ve yasaklardan tamamen uzaklaştırılarak hürriyet-i mutlakaya (!) ulaştırılması.. evet onlar hep bu gibi yâvelerle insanları iğfal etmişlerdir. Ve iğfal edilenler de bir daha kurtulamamışlardır.
Oysaki, zâhir de hak, bâtın da hak. Her ikisinin Hazreti Zat-ı Vahid’de müşterek mütalâası ise haklar ötesi haktır. Zâhir, varlığın hiçbir hâl ve hiçbir durumunun O’na kapalı olmaması demektir; bâtın ise, insanların bugününe de, yarınına da muttali bulunması, muttali bulunup iyilere iyilik sürprizleri, affetmeyeceği fenalar için de “ فَأَتيهُمُ اللهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا– Allah hiç beklemedikleri şekilde onları bastırdı.” (Haşr, 59/2) fehvasınca sû-i akıbetler takdir buyurması mânâsına gelmektedir.
Din ve Şer’-i Şerif rivayet ve dirayet kaynaklarıyla zâhir ve bâtının müşterek unvanı mesabesindedir. Şeriat-ı Garrâ, insanların kalbî-ruhî derinlikleriyle bâtınî televvünlerin ifadesi; onların duygu, düşünce, hâl ve tavırlarını disipline etmesiyle de zâhirî tezahürlerin mahall-i temsil ve inkişafından ibarettir. Ayrıca Şer’-i Şerif hem ilm-i zâhir hem de ilm-i bâtın buudludur: Ef’al-i mükellefîn diyeceğimiz taharet, namaz, oruç, hac, zekat, cihad.. gibi ibadetler; alış veriş, zenaat, şerikât.. türünden muameleler; hudut ve ta’zir nevinden cezalar onun zâhirî olanına.. tasdik, iman, yakîn, sıdk, ihlas, mârifet, muhabbet, teslim, tevekkül, tefvîz, rıza, zikir, tevbe, inâbe, evbe, haşyet, heybet, havf, sabır, kanaat, kurb, aşk, vecd, istiğrak, hayâ, ta’zim, iclâl.. gibi makam ve hâl ile alâkalı hususlar da bâtınî olanına nâzırdır.. ve bunlar arasında asla bir zıddıyet de söz konusu değildir. Bir zıddıyetin mevcudiyeti şöyle dursun, zâhir ve bâtının inkişaf ve tezahürleri sayacağımız bu hususlar bir hakikatin değişik yüzlerinden ibarettir. Ve birbirinin mükemmili ve mütemmimi mahiyetindedir.
Mutasavvifînin, “نَفْيُ الْوُجُودِ, بَذْلُ الْمَجْهُودِ, اَلْقَنَاعَةُ بِالْمَوْجُودِ, اَلْوَفَاءُ بِالْعُهُودِ نِسْيَانٌ مَا سِوَى اللهِ في مُشَاهَدَةِ الْمَعْبُودِ ” sözleriyle ifade ettikleri; insanın nefis ve enaniyet cihetiyle kendini nefyetmesi, hedefe kilitlenip o yolda bütün gücünü kullanması, Hakk’ın takdirleri karşısında kanaatkâr olması, sözünde durup vaadini yerine getirmesi, Hazreti Cemâl-i Lâyezâl’i müşâhede iştiyakıyla “min vechin” mâsivallahı nisyana gömmesi… gibi hususlar kat’iyen Kur’an ve Sünnet naslarına muğayir değildirler; aksine bunları benimseme, hayatı kalb ve ruh seviyesinde yaşamanın yoludur, asılları da Kitap ve Sünnet-i Rasulullah’a dayanmaktadır.
Elhasıl, din ve diyanet esas, Şer’-i Şerif bu yolun değişmez programı; fizik ötesi mülâhazalar, kezâ ruhânî haz ve zevkler ise âmilin ve sâlikin hulûsuna talepsiz terettüp eden ikram ve ihsanlardır. Birbirinden farklı görünen bu iki husus, kaynakları itibarıyla birlik ifade ettiği gibi neticesi itibarıyla da yine bire müncerdir ki, meseleye bu mülâhaza ile bakınca, her şey yerli yerine oturur, zihin ikilemden kurtulur, evvel ayn-ı âhir olur, zâhir de gider bâtına bağlanır.
Hak yolcusu için ilk duyulup hissedilen sıfât-ı sübhâniye ve esmâ-i ilâhiye ile alâkalı bâtın mücerret bir bâtındır ki; buna izâfî bâtın da denir. Bunun ötesinde vicdanda inkişaf edip müntehînin iç dünyasını saran âlem-i zâta ait bir bâtın vardır ki, o da “ebtanu’l-bevâtın” diye anılagelmiştir. Bu itibarla da, bâtın ufkuna ulaşan bir hayli kimse olmasına karşılık, esrâr-ı ulûhiyete vâkıf insan sayısı oldukça azdır.
İsterseniz bir hayli muğlak ve müphem bu konuyu Bediüzzaman’ın o câmi’ yaklaşımıyla noktalayalım: Her şeyin iç kısmına ve perde arkasına melekût, dış yüzüne ve perde önü keyfiyetine de mülk denir. Burada, insan ile kalb arasındaki münasebeti örnek olarak zikredebiliriz: Mülk itibarıyla insan zarf, kalb ise mazruftur. Melekût cihetinde ise bunun aksi söz konusudur. Bu durum, makro plânda aynıyla, arş ve kâinat için de geçerlidir. Şöyle ki, arş Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin bir tecellî halitası mahiyetindedir. Böyle bir tecellî zaviyesinden arş mülk, kevn melekût; ism-i Bâtın açısından ise arş melekût, kevn mülk olur. Farklı bir ifadeyle, arşa ism-i Zâhir açısından bakılınca zarf, kâinatlar da mazruf halini alır; ism-i Bâtın itibarıyla mülâhazaya alınınca da o mazruf, kevn de zarf gibi mütalâa edilir. Bunun gibi ism-i Evvel itibarıyla “وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ ” mazmunuyla müfâd her şeyin evveli ve bidayeti işaretlenmekte, ism-i Âhir zaviyesinden de, “سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمنِ ” beyanına bağlı olarak her şeyin nihayeti vurgulanmaktadır.. ve bu derinliğiyle de arş-ı a’zam, bilhassa bu dört ism-i şerifin meclâsı, mazharı, aynası olması açısından varlık, kâinat ve bütün şuunu kaplamaktadır.
اَللّهُمَّ رَبَّ السَّموَاتِ السَّبْعِ وَرَبَّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَئٍ مُنْزِلَ التَّورَاةِ وَالاِنْجيلِ وَالْقُرَانِ فَالِقَ الْحَبِّ وَالنَّوى لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ شَئٍ أَنْتَ أخِذٌ بِنَاصِيَتِهِ أَنْتَ اْلأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَئٌ وَأَنْتَ اْلاَخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَئٌ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَئٌ وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَئٌ اِغْفِرْلَنَا كُلَّ شَئٍ حَتى لاَ تَسْأَلَنَا عَنْ شَئٍ انَّكَ عَلَى كُلِّ شَئٍ قَدِيرٌ وَبِالاِجَابَةِ جَديرٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ والِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
[ Tarık Burak yazdı ]
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-26
DÖRDÜNCÜ SÖZ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدّ۪ينِ
Namaz ne kadar kıymetdar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır; hem namazsız adam ne kadar dîvâne ve zararlı olduğunu iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını -her birisine yirmi dört altın verip- iki ay uzaklıkta hâs ve güzel bir çiftliğine ikāmet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesâfede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur. Sermayeye göre binilir.”
İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara-mumara verip zâyi‘ eder. Bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der: “Yahu! Şu liranı bir bilete ver, tâ bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir. Belki merhamet eder. Ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i ikāmetimize gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbûr olursun.” Acaba şu adam inâd edip o tek lirasını, bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefâhete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim! O hâkim ise Rabbimiz, Hâlikımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise, biri mütedeyyin namazını şevk ile kılar, diğeri gāfil, namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki ömürdür. O hâs çiftlik ise cennettir. O istasyon ise kabirdir. O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat‘ ederler. Bir kısım ehl-i takvâ berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayâl gibi, elli bin senelik bir mesâfeyi bir günde kat‘ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşân şu hakîkate iki âyetiyle işaret eder. O bilet ise namazdır. Bir tek saat beş vakit namaza abdest ile kâfî gelir. Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder? Zîrâ bin adamın iştirâk ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabul ederse; -halbuki kazanç ihtimâli binden birdir- sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkil zanneden adam anlamaz mı? Halbuki namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübâh dünyevî amelleri güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkā eder.
Sözler | Risale-i Nur
Tüm canlı hücrelerle ilgili bir misal de, enzimlerin çalışma mekanizmasıyla ilgilidir. Canlıların en küçük fonksiyonel bileşeni hücrelerdir. Hücrelerde gerçekleşen çoğu olaylar enzim denen biyolojik katalizörlerle sağlanır. Tüm reaksiyonlarda enzimler şuurlu işçiler gibi çalıştırılır.
Vücudumuzda binlerce çeşit reaksiyon gerçekleşmektedir. Her bir reaksiyon için de ayrı ayrı enzimler anahtar kilit gibi görev yapmaktadır. Enzimlerden bir tanesinin gerçekleştirdiği biyolojik bir reaksiyonu ondan başkası gerçekleştiremez.
Su olmadığı bir ortamda hiçbir enzim faaliyet yapamaz. Beslenmeyle alınan mineraller olmayınca da enzimlerin büyük bir kısmı sentezlenemez. Enzimler canlı hücrelerde gen kontrolünde sentezlenirler. Bir molekülün şuursuz olduğu halde reaksiyon ortamında sentezlenmesi akıllara durgunluk verir. Her reaksiyon tipine özel enzimlerin sentezlenmesi tıpkı bir kilit fabrikasının anahtarının da, kilidinin de ancak aynı mühendisin ya da ustanın bilgisi ve sanatkârlığı ile gerçekleşebileceğini gösterir.
Hiçbir akıl, kilit şifresi bilinmeden uyumlu anahtar dişlerinin yapılabileceğini kabul etmez. Hele bir de bu sayı milyonlarla ifade ediliyorsa.
İşte sanattaki birlik ve benzerlik sanatkarın birliğini göstermektedir.
İnsandaki birçok sistemimizden sadece birisi olan dolaşım sistemimizi (kalp, kan ve damarlar) ele alalım:
Sporcuların yükseklerde idman yapmasının sebebi bol bol alyuvar üretmekmiş meğer!
Kandaki alyuvarlarımız olmazsa, diğer dokulara oksijenin nakledilmesi ve karbondioksitin o dokulardan alınıp uzaklaştırılması gerçekleşemez. Bir oksijen kendisi zaten şuurdan yoksundur. Alyuvarlar üç aylık bir ömürleri boyunca sürekli oksijen taşırlar. Her bir alyuvar, tıpkı bir yolcu olarak nakledileceği oksijen moleküllerine özel kırmızı renkli hemoglobin koltuklarına sahiptir. Yakıcı olan oksijen gazı ortamı oksitlemeden oksijenlendirir. Doku duraklarında damarlardan ihtiyaç miktarınca bırakılan her bir oksijenin yerine, bu kez alyuvarlara karbondioksit yolcuları bindirilir. İyi ki bindirilir, zira damarda kalan her karbondioksit molekülü kanın asitliğini artırarak iç dengeye zarar verir. Karbondioksit minik ama muhteşem bir reaksiyona tabi tutularak kana zarar vermeyecek tarzda geçici bir süre kana salıverilir.
Şimdi ormanın küçücük bir dalındaki yaprakta üretilen oksijen ile damarımızda ona taşımacılık yapan alyuvarları dost yapan gücü ve kudreti damarlarımızda dolaşmasını hissedebiliyor muyuz?
Ayette geçen “Biz size şah damarınızdan daha yakınız.” Acaba neyi bahsediyor. Her bir nefes kadar yakın olan Rabbimize ulaşmamız, unutmayalım ki yalnızca son nefesimiz kadar uzakta.
Ya milyonlarca alyuvar hücresinin mahiyetinde karbondioksitin zararının azaltılmasında görevli reaksiyon enzimini, oracıkta var eden kudreti, kalp gözümüzle iman dürbününden görebiliyor muyuz?
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
İlk, birinci ve kadim demek olan “Evvel” bidayeti olmayan, her şeyden akdem ve bütün varlığın mebdei ve mübdii; son, en son ve nihayeti bulunmayan anlamındaki “Âhir” ise, bütün eşyanın fena ve zeval bulmasına karşılık “كُلُّ شَئٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ– O’nun zatı müstesna her şey yok olacaktır” (Kasas, 28/88) ve “كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ. وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلاَلِ وَالاِكْرَامِ – Arz üzerinde bulunan herkes fena bulacak ancak, senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.” (Rahman, 55/26-27) ayetlerinin ifadesi çerçevesinde her şeyin gidip kendisine dayandığı bekâ ve sermediyetin biricik Sultanı demektir. Ez-Zâhiru’l-Bâtın, varlığı mahlukatın varlığından daha açık ve her nesne kendini, kendi cirmi kadar göstermesine mukabil, bütün hususiyetleriyle O’nu ruhlara ve gönüllere duyurması ölçüsünde bir Zâhir; izzet, azamet ve şiddet-i zuhurundan ötürü ihata edilemez ve “masiva” ölçüsünde kavranamaz bir Bâtın’dır.
Evvel-âhir, Kur’an’a göre, leyl-nehâr, cennet-nâr, mü’minîn-küffâr.. gibi mütekâbil esmâ ve mesânîdendir. Zat-ı Ulûhiyet mülâhazaya alınıp “Evvel” dediğimizde; her şeyden ve herkesten müstağni, sabıkı bulunmayan, kıdem tahtının Sultanı ve kendi kendine varolan “Vâcibu’l-Vücûd” kastedilir.
“كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَئٌ – O evvellerden evvel vardı ve beraberinde de hiçbir şey mevcut değildi.” gerçeği, böyle bir evveliyet ve kıdemi ifade etmektedir. Bazıları bu hadise “وَهُوَ الآنَ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ – O şu anda da olduğu gibi bulunmaktadır.” ilavesini yapmaktadırlar ki, eğer bu sözle, “O’nun varlığı kendinden ve vâcip, eşyanın vücudu ise O’nunla kâim.” demek istiyorlarsa bunda bir mahzur olmasa gerek; yok, var olan sadece O, varlık ve hâdiseler bütünüyle vehim ve hayalden ibaret olduğunu iddia ediyorlarsa, “hakâiku’l-eşyâi sâbitetün” gerçeğine zıt böyle bir çarpıklığı kabul etmemiz mümkün değildir.
O, kendinden başka her şeyden (mâsivâ) mukaddem bir “Evvel”; her şeyin encam ve nihayetine hâkim, varı yok yoku da var eden bir “Âhir”; vücudu varlığın her satır, her kelimesinde netlerden daha net, apaçık okunan bir Zâhir; her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde kâinat ve hâdiselerin biricik mercii bir Bâtın; ama hem evveliyeti hem âhiriyeti, hem zâhiriyeti hem de bâtıniyeti birbirinden ayrı olmayan bir Evvel u Âhir ve bir Zâhir u Bâtın’dır. O, evveliyetiyle ezeliyetin ve âhiriyetiyle lâyezâliyetin biricik Sultanıdır. O’nun evveliyetindeki takdirleri, âhiriyette yine O’nun ilmî plânlarına göre zuhur eder, derken her şey bir inkişaf sürecine girer.
O, kadîm, ezelî bir Evvel; dâim ve sermedî bir Âhir’dir; hiçbir şey yokken O vardı; sürekli varlık-yokluk arası gel-gitler yaşayan bütün eşya fenâ ve zevalle silinip gittikten sonra da O bâki kalacaktır. Her şey O’ndan gelmekte ve gidip yine O’na dayanmaktadır; O ise gelmekten-gitmekten münezzeh, herkes ve her şeyin biricik penâhıdır.
“O’nun varlığı evvelden evvel,
Bu mânânın adı nezdinde ezel.
Yok nihayeti, olmaz O’na hitâm,
Halkeden O’dur, O’nunladır devâm.
Tekmil varlık nezdindeki bir nurdan,
“Ol” dedi, oldu bir ışık billûrdan.”
O, ilk halk ve ibdâ ihsanlarıyla Evvel, kullarına merhamet, mağfiret ve hazırladığı ebedî saadet saraylarıyla da Âhir’dir. Hidayetiyle Evvel, bu ilk mevhibeye lütfedeceği keremleriyle de Âhir’dir. İbtidasız bir Kadîm u Evvel, intihasız bir Bâki u Âhir’dir. Kıdem ve ezeliyetiyle mebdei olmayan bir Evvel, ebediyet ve sermediyetiyle de sonu tasavvur edilmeyen bir Âhir’dir. Vâcibu’l-Vücûd, Vâhidu’l-Ehad olmasıyla evvellerden Evvel, fenâ ve ademden münezzehiyetiyle de âhirlerden Âhir’dir.
Böyle bir tespit ve kabulün sonucu olarak ism-i Evvel tecellisine mazhar bir vicdan, geçmişin derinliklerine dalınca: “Acaba hakkımda kaderin hükmü ne merkezdedir?” diye düşünür ve endişeyle kıvranır; ism-i Zâhir mazhariyetini düşünüp Cenâb-ı Hakk’ın iman, İslâm ve ihsan gibi lütuflarını mülâhazaya alınca da, davranışlarının nimetlere şükürle mukabeleden ibaret olduğunu görür ve ümitle oturup kalkmaya başlar. Kezâ, ism-i Bâtın tecellisi ile muhat bir gönül, kapalı ve müphem binlerce hâdise karşısında sürekli dehşet ve hayret yaşar; ism-i Âhir menfezlerinden ruhuna sızan rahmet esintileriyle de telâşlardan, endişelerden kurtulur ve kendini olabildiğine tatlı, sonsuza yönlendirici bir heybet ufkunda bulur.
İsm-i Evvel itibarıyla, görülen-görülmeyen bütün âlemlerin bir evveli, ism-i Âhir itibarıyla da bir âhiri vardır. Biz evveliyeti düşününce hayretler yaşar, âhiriyeti mülâhazaya alınca da dehşetle ürpeririz. Bilfarz Muhbir-i Sâdık’ın eşrât-ı sâat, kıyamet, Cennet, Cehennem.. gibi âhiriyetle alâkalı beyanları olmasaydı, evveliyeti sessizlik murakabesine bağladığımız/bağlayacağımız gibi âhiriyet hakkında da hiçbir şey söyleyemeyecektik…
O, hem Evvel ve Bâtın, hem Âhir ve Zâhir’dir. Ezelden ebede, ilim plânında, taayyün hususiyetinde, ruh seviyesinde ve cisim keyfiyetinde her şey O’na ait, O’na râci; halk, hudûs, imkân, emir, kudret ve tedbir açısından da O’nun tasarrufundadır. Evvel O’dur, evveliyeti de, hüviyet-i Hakk’a nazırdır ve her şey tecelli itibarıyla O’ndandır.
“Bir nokta içre bunca şuûn Hudâ’dandır,
Bir hardal içre bunca nücûm Hudâ’dandır.
Hakikî vücud Zâhir u Bâtın Hak’tandır,
Hiç kimse bilemez hem ibtidâ nedir…” (İsmail Hakkı)
Âhir O’dur; seyr u sülûk-i ruhanîde ve urûc-i umumîde her şey O’na dönmekte ve O’na dayanmaktadır. Zâhir O’dur; varlık kitabı, eşya meşheri, kâinat sarayı bütün işaret, alâmet, âyet ve şahitleriyle O’nu haykırmaktadır. Bâtın O’dur; melekûtî bütün mertebelerin müntehâsı O’na bakmaktadır. O’nun ötesi yoktur; bu konuda “öte” diye bir şey de yoktur ve işte bu nokta öteden beri “قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى ” hakikatıyla işaretlenegelmiştir.
Ne var ki O, görüp bildiğimiz hüviyette bir Zâhir olmadığı gibi bir Bâtın-ı Sırf da değildir. Aksine O, his, müşahede, tasavvur ve tahayyül edilemez, münezzeh bir Zâhir olmanın yanında müteâl bir Bâtın’dır. O’na “Zâhir” dediğimiz aynı anda “Bâtın” da demezsek, zat, sıfât ve esmasına ait bütün hususiyetleri eşyâ ve hâdiselere verme zorunda kalırız. Aksine, “Bâtın” derken de, varlığının delâil ve şevâhidini görmezlikten gelirsek, dolayısıyla ruh-i küllî mülâhazasına sapmış oluruz. O, hem eşya ve onunla istidlâl açısından, hem de isimlerinin, sıfatlarının, tezahür alanı zaviyesinden kâinat kitabının çehresinde okunan bir Zâhir ve zâhirî duyularla ihsas ve imtisası kâbil olmayan münezzeh ve müteâl bir Bâtın’dır. Âsârında parıldayıp duran izzet ve azametin göz kamaştıran ihtişamıyla bir Zâhir, nâkâbil-i idrak hakikat ve hüviyetiyle bâtınlar ötesi bir Bâtın’dır. Varlığın bağrında görüp müşahede ettiğimiz ibdâ, inşa, ve ihsanıyla bir Zâhir, ifnâ ve imâtesiyle de bir Bâtın’dır. Lütf u ihsanlarının her taraftaki sağanaklarıyla bir Zâhir, perdesiz, hicapsız ulaşılmazlığı ve görüşülmezliğiyle de bir Bâtın’dır. Hâsılı, O hem Evvel, hem Âhir, hem Zâhir, hem de Bâtın’dır.
Bazen bu isimler, tecelli alanları itibarıyla, birleşik noktaları bulununcaya kadar farklılık arz edebilirler. Hazreti Musa ve Hızır vak’ası buna iyi bir örnek sayılabilir. Bu iki zattan biri, vazife ve misyonu icabı birkaç kadem diğerinin önünde, diğeri de temsil ettiği hizmet açısından birkaç arşın berikinin ilerisindedir. Bu iki ufuk insanın muvakkat arkadaşlıkları sayesinde, esrarlı ilahî icraatın perde arkası müphemiyetleri giderilince medâr-ı nizâ konuların hemen bütününde mutâbakat sağlanmış; yolculuk devam etmese de zâhir ve bâtının mutlak mânâda, birbirine zıt olmadığı ortaya çıkmıştır.
Bu konuda şöyle bir yaklaşım da söz konusu olabilir: İsm-i Zâhir ufkunda, her iş ve her faaliyet bir plân çerçevesinde halktan Hakk’a doğru cereyan etmektedir. Böyle bir alanın rehberi için yapılması gerekli olan şey, insanları, insanî melekelerini inkişaf ettirerek alıp Hakk’a götürmektir. İsm-i Bâtın itibarıyla ise, Cenâb-ı Hakk’ın öldürme, helâk etme icraatında olduğu gibi, esbab ve istihkaktan kat-ı nazar, mukarrer ve mukadder olan şeylerin icra edilmesi söz konusudur. Bu zaviyeden, Hazreti Musa zâhirî yörüngesi ve bâtınî ufkuyla insanları ukbâ ve rıza-i ilâhîye hazırlamaya memur bir büyük; Hızır ise, tekvînî ve teşriî emirler karşısındaki durumu itibarıyla, fakat o emirleri söz konusu etmeden tıpkı “melekü’l-mevt” gibi farklı bir buudda her şeyi icrâya memur bâtın eksenli ayrı bir büyüktür. Bunlardan biri, tebliğ ve temsil rehberi, diğeri de olup bitenlerin takipçisi gibidir ve kat’iyen birbirlerine zıt değil, mütemmimdirler.
“Zâhir u Bâtın birdir bil ey kardeş;
Evvel-Âhir dahi birbirine eş.”
İsm-i Zâhir’in de, ism-i Bâtın’ın da birinci derecede inkişaf alanları Kitap ve Sünnet; mahall-i tezahürleri ve tatbik sahaları ise bütün derinlikleriyle din ve diyanettir. Tekvînî emirler açısından bir baştan bir başa bütün kâinatlar ism-i Zâhir’in dili, tercümanı, ziyası ve mahall-i in’ikası; ism-i Bâtın’ın da resm-i nuranisi, ruhu ve mânâsıdır.
“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (Meçhul)
Teşriî emirler zaviyesinden ism-i Zâhir’in kıvamı imam ve sultan iledir; ism-i Bâtın’ın kıvamı ise hakikat âleminin emiri kutup iledir. Yani sultan-ı zâhir, ism-i Zâhir’in, sultan-ı bâtın da ism-i Bâtın’ın memerri, meclâsı ve minvechin temsilcisi mahiyetindedir. Zâhir, bâtının bir tezahürü, bâtın da Zâhirin iç ucu ve öteler buududur. Bâtın olan “kenz-i mahfî” tecelli yoluyla zuhur etmeseydi, o mukaddes kaynak bilinemez, her taraftaki bu göz kamaştırıcı güzellikler temâşâ edilemez ve ism-i Bâtın ufkundaki mânâlar da okunamazdı. Bâtın kenzi, zâhirle soluklandı ve zâhir bâtına müzeyyen bir zarf hâline geldi; “لَيْسَ فِي اْلإمْكَانِ أَبْدَعَ مِمَّا كَانَ ” mazmunuyla ifade edilen derin, ziyadar ve ihtişamlı bir zarf.
Her şey bu kadar net ve bu kadar vâzıh olduğu halde; öteden beri en mâkul ve başka türlü tevillere de kapalı olan meseleleri dahi çarpıtmaya çalışan sapık ideolojiler, zâhiri bâtından ayırarak ve bâtına da garip mânâlar yükleyerek Şer’-î Şerif’le telifi imkânsız, diyanetin ruhuna muhalif ve akl-ı selime de ters pek çok yanlış yorumlar ortaya atmış ve İslâm düşüncesini bulandırmaya çalışmışlardır. Kaynak itibarıyla bu sapık düşünce ve çarpık yorumlar, büyük ölçüde Yunan felsefesi, Hint düşüncesi, Hermetizm inancı, Sabiîn akidesi.. gibi eski mirasın güçlü cereyanlarından kaynaklanmıştı. Bilerek veya bilmeyerek pek çoğumuz itibarıyla biz Müslümanlar, hem kalbî, hem de ruhî hayatımız itibarıyla bu çarpık ve dahîl düşüncelerin tesirinde kalarak itikadımız açısından bugüne kadar bir hayli inhiraf yaşadık…
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen