Aktüel

Muamma | Mehmet Karadayı

Elindeki çorapları spor bez çantanın kenarına sıkıştırıp fermuarı çekmeye başlamıştı ki aklına dolabı son defa kontrol etmek geldi. Her tarafına baktı. Bomboş görünüyordu dolap. İyice eğilip altta kalan bölmeye de göz
attı. Boştu. Tekrar çantaya döndü ve fermuarı çekmeye başladı. Fermuar ortalara bir yere geldiğinde durdu.

Zorlamaya başladı ama nafile kapanmıyordu. Sağından solundan bastırdı olmuyordu. Çantayı yan çevirip ata biner gibi bindi üzerine. “Hah” dedi “Demek ki derdin buymuş.” Fermuar kapanmış, çantayla işi bitmişti. Getirip kapının yanına bıraktı. Biraz sonra 10 yıllık dostunu uğurlayacaktı. Derin bir nefes aldı.

Salondan hararetli bir şekilde konuşan arkadaşının sesi geliyordu. Çok çalışmış, dirsek çürütmüş, zorlu sınavları bir bir aşarak bir ilçeye vaiz olarak atanmaya hak kazanmıştı. Salondaki dostlara bu zorlu sürecin
neşeli yanlarını anlatıyor ve onları kahkahaya boğuyordu. Sohbete iştirak etmek için salona yöneldiğinde mutfaktan bir tıslama sesi duyunca yönünü oraya çevirdi. Çaydanlığın içindeki su bitmek üzereydi ve zavallı çaydanlık tıslamalarla yanmak üzere olduğunu haber veriyordu. Tekrar su ile doldurdu ve kaynamaya bıraktı. Yıllar önce lisedeyken üç sene geçirdiği bu evden üniversite okumak için İstanbul’a uğurlanmıştı. Şimdi bir başka veda için gelmişti. Evin her tarafında burnunun direğini sızlatan hatıralar vardı. Mutfak bıraktığı gibi duruyordu. Yıllar önce kullandıkları kap kacağı olduğu gibi saklamaya özen göstermiş gibiydiler. Çatallar, kaşıklar, çorba kaseleri, tabaklar, her seferinde kapının kenarına vurduğu büyük servis tepsisi, doğrama tahtası, bileylenmeden kesmeyen bıçaklar, kırmızı beyaz desenleri ile hiç gitmedikleri kahvehaneyi hatırlatan çay altlıkları, ters çevrilince pilavı kalıp gibi çıkartan beş litrelik tencere… Ya o düdüklü tencere. Cuma günlerinin doyurucu kahramanıydı o. Perşembe’den ıslanan kurufasülyeleri öyle bir hızda ve güzellikte pişirirdi ki minnet duymamak imkansızdı. Öğle arası uzun olduğu için Cuma günleri gelen öğrenciler büyük tabaklarda verilen kuru fasülyeleri iştahla siler süpürür sonra hep beraber Cuma namazına gidilirdi. Keşke konuşturabilseydi buradaki her eşyayı her mekanı. Mutfak anlatmalıydı, lelaleb dolan salon, misafirsiz günü geçmeyen odalar konuşmalıydı.

Gözlerinden düşen yaşlar yanağını ıslatmaya başladığında açıldı salonun kapısı. Hızlıca elleriyle sildi. Ömer bütün heybetiyle çıktı önce. Etrafını neşeye boğan bir enerji makinasıydı adeta. Kapının yanındaki çantasını görünce gelip sarıldı. Teşekkür etti. Arkadaşının gözlerindeki hüznü görünce onun da gözleri buğulandı. “İlk değil bu biliyorsun.” dedi. “Sen de bırakıp gitmiştin.” 7 yıl önce bütün tembihlere rağmen ısrarla şehir
dışından tercih yapıp giden arkadaşına hafif yollu takılmıştı. Haksız değildi. İlle de İstanbul diye tutturan kendisiydi. Muradına nail olmuş ama ilk ayrılığı işte böyle yaşamışlardı. Ömer kalmıştı. Bir yıl geç kazandığı ilahiyat fakültesinin yakınına taşınmayı reddetmiş ve ilçedeki bu evde kalarak her gün dolmuşla yolculuk ederek bitirmişti üniversiteyi. Zoraki gülümsediler. Bir daha sarıldılar. Çok uzun oldu sarılma. İkisi de derin derin hıçkırdılar. Etraftakileri de için çeken bir hüzün dalgası sarıp sarmaladı. Ağladılar ağladılar.

Ömer’in boşalttığı odaya bir öğrenci geçti. Bu evde ikinci senesiydi. Büyük bir hevesle dolabını yerleştirmeye koyuldu. Elini alt bölmenin içinde şöyle bir gezdirmişti ki parmak uçlarına bir şeyin değdiğini hissetti. İyice eğilip gözlerini kısarak bakınca dolabın arka tarafına yapışmış bir naylon dikkatini çekti. Elini uzatıp aldı. Bir naylon torbaydı bu ve içinde ikiye katlanmış bir kağıt vardı. “Mustafa abi” diye seslendi “Ömer abi bir şey unutmuş.” Mustafa eline aldığı torbayı bir iki çevirdi. Önemli bir şeye benzemiyordu. Dikkatlice çıkardı. Kağıdın yer yer sararmaya başladığı görülüyordu. Açtı ve okumaya başladı.

“Yaş otuzbeş yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider.”

Muamma | Mehmet Karadayı 2

Yedi kıtalık şiir uzayıp gidiyordu. Haber verip vermeme konusunda tereddüt etti. Her tarafta bulabilirdi bu şiiri. Şimdi arayıp tedirgin etmenin manası yoktu. Kağıda bir daha baktı. Sararmaya başlamış olması uzun
süredir saklandığını işaret ediyordu. Eli telefonuna gitti. Telefon ikinci çalışta açıldı. Hüznünü gizlemeye çalışan bir ses şen şakrak cevap verdi. “Hemen özledin mi kanka?” Muziplik geldi aklına birden. Başladı şiiri
okumaya. “Yaş otuz beş yolun yarısı eder. Burada unuttuğun bir şey var demek için aramıştım ama sen yolun yarısına ulaşmışsındır. Merak etme emanetin bende.” dedi. Karşıdan duyduğu derin bir nefesin boşalırken
çıkardığı sesti. “Bekle” dedi. “Geliyorum.”

İki çekyatlı bir odada karşılıklı oturmuşlardı. Ömer’in alnında biriken terlerin sadece sıcaktan kaynaklanmadığı açıktı. Mustafa torbayı koynuna sokmuş “Hikayesini dinlemeden imkanı yok vermem” diye diretmişti. Ömer çaresizdi. Gözlerini yukarıda bir yere sabitleyip anlatmaya başladı. “Nazilli’deydik. Sekizinci sınıftayken ikinci dönem başladığında sınıfımıza nakille bir kız öğrenci geldi. Nesrin. Anında ismini hafızama kazımıştım. Hoca onu sol çaprazımda bir yere oturttu. Bir anda nerede olduğumu unuttum. Sıranın üzerine yayılıyor sağ profilinden onu seyrediyordum. Hocanın eli omuzuma dokunduğunda mahcup olmuştum ama gözlerimi bir türlü ondan alamıyordum. Ne zaman dersler bitti ne zaman eve geldim
habersizdim. Ertesi gün aynı hal devam etti. Bir gün çıkışta konuşmak için bekledim ama beni görünce arkadaşlarının arkasına gizlenip yaklaşmama fırsat vermeden gitmişti. Tuhaf bir hale bürünmüştüm. O deli dolu etrafına neşe saçan Ömer gitmiş yerine içine kapanık sürekli düşünen bir Ömer gelmişti. Herkes durumun farkındaydı artık. Fısıltılar ayyuka çıkmıştı. Bu yüzden benden iyice uzak duruyordu.” Bir nefes tazeledi. Çok sıkıldığı belliydi. Birden odadan çıktı. Hiçbir şey demeden bekledi Mustafa. Yüzünün ıslaklığı ile girdi odaya. Ayne yere oturdu. Aynı yere sabitledi bakışlarını.

“Mayıs ayıydı. Annem çağırdı. Babamın tayini çıkmış İzmir’e gidiyormuşuz. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bir boşluğa düştüğümü hissettim. Yalvardım yakardım kalmak için. “Çok az kaldı okulun bitmesine, yeni okula nasıl alışacağım? Dayımlarda kalırım, okul bitince gelirim.” dedim nafile. Gideceğimiz okulda duyulmuştu. Herkesin bana acıyarak baktığını görüyor kahroluyordum. Nesrin’in yüzünde ufacık bir emare bile görmedim. Merak yoktu. Üzüntü yoktu. Sevinç yoktu. Hiçbir şey yoktu. Cuma günü son defa gittim okula.Veda etmekten başka çarem yoktu. Arkadaşlarımla vedalaştım, helalleştim. Nesrin’in olduğu tarafa bakamamıştım bile. Dışarı çıktım. Kendimi lavaboların olduğu yerde buldum. Yüzümü yıkayınca biraz kendime gelmiştim. Çaresiz çıkışa doğru yürümeye başlamıştım ki merdivenin yanından geçerken bir el beni çekti. Merdivenin altında pırıl pırıl gözleri, insana adeta hayat bahşeden tebessümü ile Nesrin vardı. Bir şey demeye fırsat vermeden sus diye bir işaret yaptı. Sonra bu kağıdı verdi bana. İkiye katlanmış beyaz bir kağıt. Sonra hızla uzaklaştı. Kağıdı açtım; bu şiir yazıyordu. Otuz Beş Yaş. Bir anlam verememiştim. Cebime koydum. Pazartesi günü İzmir’e taşındık. Sürekli mektup yazıyor okulun adresine gönderiyordum. Hiç cevap gelmedi. Yaz tatilinde bir fırsatını bulup Nazilli’ye gittim. Nesrin yoktu. Babası geçici görevle geldiği için çok az kalmışlar dediler. Bütün izi kaybolmuştu. Acı gerçekle yüzleşmiştim. Hayat durdu benim için. Herşeyi boşverdim. Okula bile gitmedim. Zamanla ruhsal sıkıntılar yaşadım. Uzun bir tedavi süreci oldu. İyileşme eğilimi gösterince sizin okula geldim işte. Bendeki dengesizlik bu yüzdendi. Sizin yakın ilginiz iyileştirdi beni.” Elini uzattı. Mustafa nazlanmadan çıkardı verdi torbayı. Elleri titreyerek aldı. Kağıdı çıkarıp okumaya başladı. Nefes alışları hızlanmıştı. Mustafa endişe ile arladaşına baktı. Ömer okumayı bitirince hassasiyetle katladı kağıdı. Naylon torbasına koyup sol cebine yerleştirdi. “Gerçekten bu şiiri bana niçin verdiğini bilmiyorum. Ama onu her okuduğumda yüreğim kabarıyor. Çok kıymetli benim için. Çözemediğim bir muamma. Belki de çözmek istemediğim. Çünkü bu muamma aynı zamanda bitmeyen bir ümit.” Hafifçe boğazını temizledi Mustafa “ 27 yaşındasın. Belki de 35 yaşında bekle beni demiştir.” Oturduklarından beri ilk defa güldü Ömer. Ayağa kalktı “Bir muamma işte” dedi. Kapıya doğru yürüdü.

Ömer’i ikinci defa yolcu ettikten sonra mutfağa geçti. Ömer’in tam on senedir hiç aksatmadan kuru fasülye pişirdiği düdüklü tencereyi gördü. İçine bolca kuru fasülye doldurup suyun altına tuttu. Bugün Perşembe
olduğuna göre yarın Cuma saatinde yemek hazır olmalıydı. “Abi çok değil mi o kadar kuru fasülye?” Ömer’in odasına yerleşen öğrenciydi soruyu soran. “Öğrenciler gelecek Cuma saatinde yarın” dedi. “Silip süpürürler beş dakikada”. Tebessüm etti öğrenci “Abi Temmuzdayız okullar tatil. Kim gelir?” Tebessüm sırası kendiydeydi. “Sen sofranı açık tut kardeşim” dedi. “Elbet oturan bulunur.”

Kaynak:Mehmet Karadayı | cizlavet.com

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu