Yazarlar

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-26

[ Tarık Burak yazdı ]
Hocaefendi’yi Yalnızlaştırma Çabaları
Dindar insanlar olarak bilinen bazı kimseler Hocaefendi’nin hapse girmesinden faydalanıp onu yalnızlaştırma çabasına girmişlerdi. Hocaefendi’nin söylediği yeni şeyler ve Türk toplumunun önüne koyduğu yeni hizmet alanları, bu kişilerden tepki görüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi yalnızlaştırmayı amaçlayan, belki de onu küstürüp Erzurum’a dönmesini hedefleyen bu hareketlerin karargâhı İstanbul’du ve etkileri İzmir’e kadar uzanıyordu. İzmir’deki o sıkıntılı dönemi anlatırken, “Ağlatan meselelerin olmadığı gün yok gibiydi. Bir hafakan basar, gecenin ikisinde üçünde dışarı çıkar saatlerce yürürdüm” diyor Hocaefendi. 
Fethullah Gülen Hocaefendi, Bademli’de hapis kaldığı dönemde rahmetli babası Ramiz Efendi onu ziyarete gelmişti. Bir ay kadar İzmir’de kaldığı bu zaman zarfında Hocaefendi üç defa mahkemeye çıkmıştı. Tahliye olmayınca, babası üzüntülü ve mahzun bir halde Erzurum’a geri dönmüştü.
O günleri şöyle anlatıyor Hocaefendi:
‘İlk ziyarete gelişi bana hicran oldu, hasret oldu. Çok ağladım. Tel örgünün bir tarafında ben, diğer tarafında babam. Elini bile öpemedim. Sordum:
– Baba nasılsınız, anam nasıl?
 – Anan köye gitti, dedi.
– Ne var, ne oldu? diye sordum.
– Enver çok hasta, cevabını verdi. Öyle derken iki büklüm oldu. Öyle bir ‘offf!’ dedi ki, amcamın öldüğünü anladım. Babam ağladı, ben ağladım.
Enver amcamı çok severdim. Babamdan sekiz yaş kadar küçüktü. Vefat ettiğinde altmışında yoktu. Çok yaşlı sayılmazdı. Kanserden ölmüştü.
Daha sonra köye dönünce öğrendim. Annem şöyle demişti: “Senin tevkif edildiğini duyunca etekleri ateş almış gibi eve geldi. ‘Hacıyı tevkif etmişler’ dedi. Sonra dertli dertli dönüp gitti. Gidiş o gidiş. Yatağa düştü, hasta oldu..”
Koğuşa döndüğümde hala ağlıyordum. Arkadaşlar hep gelip teselli ettiler. Babamın o günkü hali hiç gözümün önünden gitmez, o hali hiç unutamam..’
“Sana Ağlıyorum”
 
Abdülkadir Hocaefendi de ziyaretime gelmişti. O da durmadan tel örgünün arkasında gözyaşı dökmüştü. “Yahu niçin ağlıyorsun?” dedim. “Sana ağlıyorum” dedi ve kendini iyice salıverdi. Çıktıktan sonra görüşemedim. Erzurum’a gitmiştim. Döndükten bir-iki gün sonra da bir trafik kazasında yanarak öldü. Onu en son görüşüm, beni ziyarete geldiği zaman olmuştu. Bu da benim büyük hicranlarımdan biridir.
Kardeşim Mesih Efendi de ziyaretime gelip gitti.
Suudi Reşad Bey o sıralarda milletvekiliydi. O da ziyaretime gelmişti. Kendisine bir dua yazıp vermiştim. İki ay kadar sonra da hapis hayatından kurtulduk.’
Tahliye…
 
Hocaefendi ile birlikte beş-altı ay kadar önce kollarına kelepçe vurularak tutuklanan masumlar şimdi de birer birer salınmaya başlanmıştı. Her mahkemeye gidiş gelişte bir iki arkadaşının bilezikleri çözülüyor ve bir iki kişi eksilişle “Medrese-i Yusufiye”ye geri dönüyordu. ‘Kurtulanların kurtulmasıyla sevinmemiz muhakkaktı ama, sayımız azaldıkça, ruhlarımızda acı-acı bir yalnızlık, bir gariplik esintisi hissedilmeye başlamıştı.’ diyor Hocaefendi.
Nihayet, mesele dönmüş dolaşmış, gelip tevkif edildikleri günkü noktaya ulaşmıştı. İlk olarak Mustafa Birlik Bey’le Hocaefendi’yi almışlardı. Şimdi yine ikisi kalmıştı. ‘Bizi de salacaklardı ama toptan işlenilen bu tarihi hatayı, toptan telafiye güçleri yetmiyordu veya yetmeyeceğinden endişe ediyorlardı. Onun için birilerinin işlediği ciddi bir hatayı, diğerleri gidermeye çalışırken, komplikasyonlardan da endişe ediyor; aheste aheste ve kamufleli yapmaya çalışıyordu.
Günler yeniden aylar olmuştu. Zaman bir türlü bitmiyordu, dıştan gelenlerle görüşme de zorlaşmıştı. Zira, topla-tüfekle devleti devirmek isteyenlerle aynı koğuşlarda kalıyor ve ayın şartlan paylaşıyorduk. İman ve Kur’an’ın vaadettikleriyle, zaman zaman Medrese-i Yusufiye, zaman zaman da cennet ve Cemalullah deyip teselli olsak da beşeri boşluklarımızın tesirinde kalarak oradan kurtulmayı arzu ettiğimiz daha çok oluyordu.’
Nihayet 7. ayın içinde son bir kere daha mahkemeye çıkarıldık. Avukatımız üç aydan beri tekrar edip durduğu tahliye talebimizi ümitli bir eda ile mahkeme heyetine bir kez daha arz etti. O esnada, birden bire alışmadığımız bir şey oldu. O güne kadar, elli defa tahliye talebimize bıkmadan usanmadan elli defa “tutukluluklarına” diyen mahkeme heyetine, savcı, ayağa kalktı ve “Nasıl olsa birilerini -Av. Bekir Bey’i kastediyordu- bıraktınız; bunları da bırakın gitsinler” dedi. Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştik.
Aslında bu son mahkemede beklentilerimiz de zaten bu istikamette idi. Bu münasebetle garip bir durumu anlatmadan geçemeyeceğim.
İki Rüya..
Hapishaneye giderken, tatlı bir burukluk içinde girmiştik. Çıkarken de öyle çıkacaktık ve çıkıyorduk da. 12 Mart’ı müteakip hadiselerin iç-içe girdaplaşıp derinleştiği, gayyalaşıp korkunçlaştığı o sisli-dumanlı günlerde -Allah-u âlem- sadık bir rüyada: Hazreti Sahip kıran, sırtında siyah bir cübbe, hapishanenin önünde durmuş, bizleri bir kaleye dolduruyor gibi birer birer tutup içeriye attığı görülmüştü.. Tahliyeden bir müddet önce de, inilmeyecek gibi alabildiğine bir zirveden, hem de umulanın üstünde bir emniyetle kayıp Kabe’ye ulaştığımız görülüyordu.
Hocaefendi’nin Tahliye Edilmesi
 
Akşama doğru yeniden beyaz köşke döndük. Her defasında tanıklar, karşımıza çıkar geçmiş olsun derlerdi. Yüzlerimizin beşaşetinden kendimizi ele vermiş olacağız ki, farklı döndüğümüz misafirhanede bugün herkes bizi farklı karşılıyordu. Kim bilir hücreye kadar kaç kişi “Geçmiş olsun!” dedi ve tebrik etti. Ama belki de biz bunların çoğunu duymadık bile…
Eşyalarımızın bir kısmını cezaevine bıraktık. Herhalde Kadir Kaymaz’a da bir şeyler vermeyi ihmal etmedik. Dışarıya çıktığımızda bizi almak için gelen Sadık Bey’i gördük. Taksiye bininceye kadar bir şey hissetmemiştim ama binince gidecek bir yerim olmadığını düşündüm ve ‘Ne yapsam ki?’ diye azıcık burkuldum. Zira ben içerdeyken ev sahibi evimi boşalttırmıştı ve eşyalarımın nerede olduğunu bilmiyordum. O güne kadar Mustafa Birlik Bey’in evi bana hep açık olmuştu ama bunca hasret ve hicrandan sonra onu çocuklarıyla baş başa bırakmak daha uygun olacaktı…”
Kimsenin aklına gelmemiş veya ilgisizlikten de olabilir Hocaefendi’yi karşılayan kimse yoktu o gün. Talebe durumunda olan arkadaşları zaten mahkemelere de gelmemişlerdi.
“Talebe arkadaşlar (mahkemelere) gelmiyorlardı. Veya çok az geliyorlardı. Belki de benimle görüşmeyi ilk planda tedbirsizlik saydılar. Gelmeme biraz endişeden, biraz korkudan. Bir de bu mevzuda saygı nedir onu bilememeden… Belki bazılarının içinde ukde de olabilir. Bunun artık işi bitik. Bundan sonra artık ne olur gibi düşüncelere de kapılanlar olmuştur. Mesele şöyle hülasa edilebilir: Arkadaşlarımızdan bazıları eskiden bu yana bazılarının tesirindeydiler. Onlarda ‘Ağabey’ düşüncesi hâkimdi. ‘Onlar ne diyorsa o doğrudur!’ diyorlardı. İzmir’deki durumu da bizim vebalimizin, günahımızın neticesi olarak görüyorlardı. ‘Orada Allah onları tokatladı’ kabilinden şeyleri böyle anlatıyorlardı. Bazılarının ise bizimle görüşmeleri, konuşmaları çok derin bir insani hisle yapılan görüşmeler kabilindendi. Yoksa dava adına, dava düşüncesi adına değildi…”
Hocaefendi’ye yönelik sıkıntılar sadece muhtıradan gelmiyordu. Dindar insanlar olarak bilinen bazı kimseler Hocaefendi’nin hapse girmesinden faydalanıp onu yalnızlaştırma çabasına girmişlerdi. Hocaefendi’nin söylediği yeni şeyler ve Türk toplumunun önüne koyduğu yeni hizmet alanları, bu kişilerden tepki görüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi yalnızlaştırmayı amaçlayan, belki de onu küstürüp Erzurum’a dönmesini hedefleyen bu hareketlerin karargâhı İstanbul’du ve etkileri İzmir’e kadar uzanıyordu. İzmir’deki o sıkıntılı dönemi anlatırken, “Ağlatan meselelerin olmadığı gün yok gibiydi. Bir hafakan basar, gecenin ikisinde üçünde dışarı çıkar saatlerce yürürdüm” diyor Hocaefendi. 
 
Yalnızlığı Zehir Gibi Yudumladığı Yıllar
 
Hocaefendi, 3 Mayıs 1971’de tutuklandı ve 9 Kasım 1971’de tahliye edildi.  11 Kasım 1971’de de vazifeye başlamak için dilekçesini Diyanet’e verdi. Sıkıyönetim nedeniyle müspet bir cevap hemen gelmedi. Bu yüzden kısa bir süre Erzurum’a gitti.
“6 sene evvel elimde minik çantalarım bir garip burukluk içinde gelip misafiri olduğum İzmir’den, yine elimde valizim tuhaf hislerle, ‘ana gibi yâr olmaz’ deyip Erzurum’a doğru yola koyuldum. Rahmetli pederim, İzmir’de kalmış, mahkemeleri takip etmiş…bitmeyen bu yalancı hikaye karşısında canı sıkılmış ve Erzurum’a dönmüştü. Artık onu ve diğer aile fertlerini sevindirme zamanı gelmişti.”
Bu arada Hocaefendi’nin dilekçesine 6 Aralık 1971’de cevap geldi. Vazifeye başlayabileceği söyleniyordu. Fakat, ne olduysa, hemen ardından 17 Ocak 1972 tarihli yazıyla ikinci bir karara kadar vazifeden alındığı tebliğ ediliyordu. Bu tebliğ kendisine ulaşmadan Hocaefendi de aynı tarihli bir dilekçe ile yıllık izne ayrılma talebinde bulunmuştu. Edremit Vaizliği’ne tayini ise 23 Şubat 1972 tarihinde oldu. Bu arada üç ayı aşkın bir zaman geçti. Bu döneme ait hatıralarından şöyle bahsediyor Hocaefendi:
“Tahliyem ile Edremit’e gitmem arasında üç aydan fazla bir zaman geçti. Ancak bu, tam anlamıyla bir bekleme dönemi de değildi. Erzurum’da kısa bir süre kaldıktan sonra tekrar İzmir’e döndüm ve Salepçioğlu Camii’nde yeniden vaazlara başladım. Ben tutuklu iken arkadaşlar ev eşyamı Sadıkbey’de bir daireye taşımışlar. Erzurum’dan dönünce çok aceleden bir ev bulduk. Mektupçu’daki bu evi 500 liraya kiralamıştık. Burası eski stil cumbalı, bahçeli ve iki katlı bir evdi. Zeminde bir odası vardı; orta katta da bir mutfak bulunuyordu. Üstte ise iki odası vardı ama biz bunlardan ancak birini kullanabiliyorduk. Bu evde bir seneye yakın bir süre kalmıştık.
Diyebilirim ki, bu evde geçirdiğim ilk günler tam manasıyla yalnızlığı zehir gibi yudumladığım günler olmuştu. Tedbir mülahazasıyla arkadaşlar çok ciddi meşgul olamıyorlardı. Belki birçoğu henüz üzerindeki korkuyu atamamıştı. Bir kısmı da kendilerini tedbirli (!) davranmak zorunda görüyordu. Az dahi olsa, bir kısmının içinde de bir kısım ukdeler vardı. Beni artık işi bitik bir insan gibi görenler ve karar kılacakları yer hususunda tereddüt geçirenler de eksik değildi. Başka yerlerdeki bazı arkadaşlar İzmir’i hiç boş bırakmıyor yavaş yavaş artan bir dozla da olsa, aleyhte sürekli propaganda yapıyorlardı. Zaten bir kısım arkadaşlar işin başından beri onların tesirindeydi. İzmir’de meydana gelen hadiseleri kaderin bize bir tokadı olarak değerlendiriyor ve başımıza gelenleri suçluluğumuza ve yanlış hareket ettiğimize bir delil ve vesika olarak gösteriyorlardı.
Ben şahsen dosttan, kardeşten, taraftardan gelip bana toslayan hadiseleri bütünüyle unutmak istiyor ve bunu gerçekleştirme gayreti, çabası içinde bulunuyorum. Fakat bazen oluyor ki, yeni oluşan ve gelip hassasiyet duvarlarına çarpan bir hadise, 25 yıldan beri olan ve hep unuttuğum, unutmaya çalıştığım hadiseleri bir kere daha hatırlatıyor. Tekrar unutmaya, tekrar affetmeye çabalıyorum. Zannediyorum işin en zor kısmı da işte burası. Tekrar unutmak ve tekrar affetmek. Halbuki dua dua Rabbime ne kadar yalvarmışımdır: ‘Unuttur bana bu olayları Allah’ım’ diye. Ama demek ki, bir hikmete binaen, belki her unutma ve affetme gayreti, yeni baştan sevap kazanmamıza vesile olduğu için tam unutturulmuyor. Ben başımdan geçen şeylerin dedikodusunu yazsam Meydan Larousse kadar bir ansiklopedi meydana gelir. Fakat bence bunların hiçbir yararı yok. Gıybet kitabı yazmanın kimseye bir şey kazandıracağını zannetmiyorum.
Ancak vaazlara başlayınca bu eski soğukluk ve bürûdet yavaş yavaş çözülmeye başladı. Duygu ve düşüncesinde başka yerdekilere meyilli olmalarına rağmen pek çok arkadaş eskiden olduğu gibi yine vaazlara geliyordu. Hatta bu arada birkaç pazar da Alsancak Camii’nde vaaz ettim. Bu vaazlara da çok azı müstesna hemen bütün arkadaşlar gelmişlerdi.
Fakat, bütün bu gelmeler-gitmeler ve bizimle görüşmeler sadece insanî buutluydu ve dava adına değildi. Zaten başka türlü de olamazdı. Zira yanlış bir etki bütün şiddetiyle devam ediyordu. Buna çokları, doğru olmasa da ağabeylerin etkisi diyecekti. Bir manada psikolojik atmosfere onların görüş ve düşünüşleri hakimdi. Onların dışında birileri bir içtihad hatası içindeydi. Onları kendi hesaplarına konuşturan hizmetkârlar da vardı. Bu da en yumuşak ifadesiyle kendini bilmemek demekti. Hatta bu ihanet bile sayılabilirdi. Genel hava bu olunca kimseye bir şey anlatmak da mümkün olmuyordu.
Mektupçu’da kalırken şiddetli bir baş travması geçirdim. Tuvaletin tavanı çok basıktı ve içeri girerken başımı oraya çarpmıştım. Öyle ki, eğer tavan kırılabilecek cinsten olsaydı mutlaka kırılırdı. Ben bunu o günkü hadiselerle alâkalı olarak yorumladım. Bu travmadan sonra günlerce hasta yattım. Öyle ki sürekli içim bulanıyordu. O zamanlar Sebahaddin Atalay Bey yanımdan hiç ayrılmadı ve bana çok iyi baktı. Dr. Ahmet Bey kimseyle görüşmemem gerektiğini söylemişti. Kimseyle görüştürülmüyordum; bu arada ziyarete gelen yakın arkadaşlardan bir kısmını da geri çevirmişlerdi. Tabii ki bundan benim haberim yoktu. Zafer Bey’in ısrarıyla bir-iki gece de onların Bornova’daki evinde kalmıştım. Orada da sıkıldım. Oranın umumî havası da buruk gönlümü çok tatmin ve teskin edecek mahiyette değildi.
Travmadan dolayı içimde bir ‘anguas’ ve şiddetli iç sıkıntısı vardı. Bir gece Bursa’ya gitmek üzere bilet aldım. (Bilmem ki Bursa’da kimi düşünmüştüm!) Ancak daha sonra arabada kararımı değiştirerek Akhisar’a Şahin Hocaefendi’nin yanına gittim. Hiç unutamayacağım; beni çok iyi karşıladı ve bana çok iyi baktı. Gündüzleri beraber oturup sohbet ediyor, geceleri de o gidiyor, ben de müdür odasında kalıyordum. Giderken yanımda Tirmizi’nin el-Câmi’us Sahih’ini de götürmüştüm. Ve onu orada kaldığım bir haftalık süre içinde bitirmiştim. Şahin Hocaefendi’nin ikliminde çok bereket vardı. Ara-sıra da olsa beraberce dışarıya çıkıp biraz dolaşıyorduk…
İşin acı tarafı, bu bir haftalık süre içinde yine hiçbir arkadaş tarafından aranmadım. Telaş çok keskin olacak ki, beraber kaldığımız insanlar dahi, ‘Bu nereye gitti?’ diye bir kerecik olsun arama ihtiyacı duymamışlardı. Halbuki değil insan, evin kedisi dahi bu kadar süre ortadan kaybolsa, mutlaka aranır ve sorulurdu. Yapayalnızdım. Gidecek yerim de yoktu. Çaresiz, Mektupçu’daki eve geri döndüm.”
Hocaefendi, sıkıyönetimin zor şartlarına rağmen, olumlu bir sonuç doğuracak taleplere hayır demiyordu. Tahliye olmasının üzerinden henüz 1,5 ay gibi bir zaman geçmişti. 1971 yılının Aralık ayıydı. Aydınlı birkaç kişi, Hocaefendi’nin Aydın’a gelerek şehrin ileri gelenlerine bir konuşma yapmasını, Aydın’da fakir öğrencilere sahip çıkılacak bir zemin oluşmasını istiyordu. Hocaefendi, cezaevinden yeni çıkmıştı. Takip sürüyordu. Ama bu ısrarlı talep üzerine Aydın’a gitti. O akşam Aydın’da 1,5 saat konuştu. O konuşması, sonraki zaman diliminde Aydın’da açılacak ilk öğrenci yurdu için adeta bir kıvılcım oldu.
Gece saat 24:00’ten itibaren sokağa çıkma yasağı olduğundan, Aydın’dan İzmir’e dönen Hocaefendi’nin saat 24:00 olmadan kaldığı eve ulaşması gerekiyordu. O gün kendisini arabasıyla Aydın’a götüren kişi Ege Üniversitesi Makine Mühendisliği 2. sınıf öğrencisi 20 yaşındaki İzzet Çal’dı. Hocaefendi’yi, İzmir’deki evine geri getirdiğinde gece yarısı sokağa çıkma yasağının başlamasına 15 dakika vardı. Çal, geriye kalan 15 dakika içinde de Buca’daki evine ulaştı.
İzmir’de Maddi Açıdan Zorluk Çekmesi
Hocaefendi, hayatında istiğnayı daima ön planda tuttuğundan İzmir’de yaşadığı yıllarda büyük zorluklar çekmişti. O sıkıntıları şöyle anlatıyor: “İzmir’de kalırken çok sıkışmıştım. Kitaplarımı çuvallara doldurdum ve bir kitapçıya sattım. En gerekli olan kitapları ayırarak, geriye kalanları sattım.
Felsefe Tarihi, Felsefe Ansiklopedisi gibi kitaplar ayırmıştım. Daha sonra bazı arkadaşlar, çizilmiş diye merak edip onları aldılar. Fakat satmasaydım da diyorum şimdi ama (gözleri doluyor) tabii itiraf edeyim, gerçekten de ihtiyacım vardı. Kendimi cüzdanımın içindekine göre ayarlayarak bir ömür yaşadım. Bu ömrümde, senelerce, sabahları bir poğaçayla geçinebilirsem, ancak el açmadan geçinebilirim, dedim. Buna rağmen bir dönemde kitaplarımı satmak zorunda kaldım.”
Devam Edecek…

[ Tarık Burak yazdı ]

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-26

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu