Ne kadar insan vardır gecesini ihya eden? | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Selef-i Sâlihîn’de olduğu gibi, gecenin üçte birini ihya eden ne kadar insan vardır içinizde?!. Bunca eltâf-ı İlahî karşısında bir taraftan kulluğun gerektirdiği sorumluluk; bir diğer taraftan da o ihsanlar karşısında şükür ile mukabele… Bütün bunlar öyle bir kulluğu gerektirmiyor mu?!. Ne kadar insan vardır gecesini ihya eden?!. Gecenin hiç olmazsa son sülüsünde -üçte biri demek; altı saatlik gece varsa, son iki saatinde- kalkıp başını yere koyma.. bir sekiz rekat teheccüd namazı kılma.. vitr-i vâcib o âna bırakılmışsa, onu yapma.. sonra Hacet namazı kılmış gibi ellerini açma ve O’na yakarma:
“Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma Ya Erhamerrâhimîn. Allahım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, Sana dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allahım, ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i!.. Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda beni başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bana merhamet et.” Duanın son kısmını “mütekellim ma’a’l-ğayr” (birinci çoğul şahıs) sigasıyla diyorum; böylece bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve mağdurları/mazlumları duama katıyorum: فَارْحَمْنَا فِي حَاجَتِنَا هَذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا وَفَلاَحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ “Şu ihtiyaçlarımızın giderilmesi ve tamamlanması hususunda bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize merhamet eyle!..” Daha sonra da en büyük ihtiyacımızın ne olduğunu dile getiriyorum: حَاجَتُنَا: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا مِنَ اللهِ وَفَتْحَا قَرِيبًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ وَفِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz.
Allahım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…” İcmali şu: Ne olur, en kısa zamanda nâm-ı celîl-i Sübhânî (celle celâluhu) değişik yerlerde bir bayrak gibi dalgalansın; biz de bakalım ona, içimiz inşirah ile dolsun. Nâm-ı celîl-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açsın dört bir yanda; biz de onu görelim, ona bakan insanların inşirahını kendi içimizde bütün derinliğiyle yaşayalım!..” Evet, iktibas ettiğim bu dua, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hacet adına okuduğu dua idi.
Bir de onulmaz gibi görünen bir derdi, bir hastalığı olan kimseye tavsiye edilen beyanı var Efendimiz’in: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ “Allahım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Bu söylenip sonra ihtiyaç seslendiriliyor. Me’surât’a (Allah Rasûlü’nün -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlere) bakılabilir. Ben, söz gelmişken, bunları okuyup bu arada vesile ittihaz ederek dua etmek istedim.
Bu video 01/10/2017 tarihinde yayınlanan “ÂHİRETİN İNŞÂSI VE “HEPSİ ALLAH’A EMANET!..”” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada:https://herkul.org/bamteli/bamteli-ah…
Cenâb-ı Hak,
اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
“İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu din olarak İslâm’a bağladım.” (Mâide sûresi, 5/3)
buyurmak suretiyle, rızasını ekmeliyet ve etemmiyete bağladığını ifade buyuruyor. Bizim için bir hedef olan ekmeliyet ve etemmiyetin gerçekleştirilmesi hangi hususlara vabestedir?
Cevap: İslâm, kıyamete kadar gelecek bütün toplumların her türlü ihtiyacına cevap verecek şekilde eksiksiz, kusursuz, mükemmel ve tastamam bir değerler mecmuasının ad ve unvanıdır. Dolayısıyla bu dinin müntesipleri ekmeliyet ve etemmiyete yani en mükemmel ve tastamam olana talip olmalıdır. Daha basit bir ifadeyle söyleyecek olursak, kemale ve tamama erdirilmiş son dinin müntesipleri, onun vaat ettiği güzellik ve hayırlı neticeleri kâmil mânâda elde edebilmek için vazife ve sorumluluklarını en mükemmel ve tastamam bir şekilde eda etme peşinde koşmalıdır. Âyetin sarih mânâsından anlaşıldığına göre, rıza ufkuna yürüyebilmenin yolu da işte budur.
“Yaşanan falso ve fiyaskolar benim yüzümden”
Bu ufka ulaşabilmenin şartlarına gelince; âyet-i kerimenin gösterdiği hedefi realize edebilmenin ilk şartı, insanın, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bütün imkân ve kabiliyetleri rantabl şekilde kullanma niyet ve azmi içinde olmasıdır. Mesela kiminin sesi güzeldir; kiminin, iş becerisi, insanları sevk ve idare etme yeteneği vardır; kiminin kalemi iyidir; kiminin de güzel konuşma kabiliyeti vardır. Herkes neye sahipse, sahip olduğu imkânları hak ve hakikati ifade etme adına son damlasına kadar en verimli şekilde kullanmaya çalışmalı; bu arada bazı hata ve kusurlar ortaya çıktığında da dışarıda suçlu aramak yerine bu hata ve yanlışlıkları kendinden bilerek telâfi yollarını araştırmalıdır.
Hususiyle kendini iman ve Kur’ân hizmetine adamış insan, hayatın hangi biriminde vazife yaparsa yapsın, ekmeliyet ve etemmiyetin yakalanamaması karşısında kendini sorumlu görmeli, yaşanan problemleri kendinden bilmelidir. Esasında onun, “Omuzlarıma yüklenen vazifenin sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremedim, semere ala ala bu vazifeyi sonuna kadar götüremedim; bu iş, bana ait bir kusurdan dolayı sekteye uğradı.” şeklindeki mülâhazaları, zımnî bir tevbe hatta kalbin enginliğine göre bir inabe veya evbe sayılır. Cenâb-ı Hak, böyle ızdıraplı bir kalbe lütf u inayetiyle cevap verir ve inşaallah o şahsın fevt ettiklerini ekstra inayetiyle telâfi buyurur.
Yoksa bir insanın, yaptığı işleri, sürekli mükemmel görmesi; kendi icraatlarında bir kusur bulunmadığına inanması; plan ve projelerinin gökleri bile fethedebilecek ölçüde kusursuz olduğunu düşünmesi; ortaya çıkan falsoları da kendisini dinlemeyen, anlamayan ve itaat etmeyen insanlara bağlaması Firavun’un, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24) hezeyanının farklı bir ifadesinden ibarettir.
Hatta insan, maruz kaldığı sürçme ve tökezlemelerdeki nefis muhasebesini biraz da başında bulunduğu işle mepsuten mütenasip (doğru orantılı) ele almalıdır. Dolayısıyla vazifesinin ağırlığı arttıkça muhasebesi de daha derince olmalıdır. Yani iç içe sorumlu olduğu daireler çoğaldıkça insan, sorumlu olduğu dairelerin her birinin yaşadığı falso ve fiyaskoları kendinden bilmelidir. O, bütün bu olumsuzlukların, sürçmelerin, Allah’la irtibatını sağlam tutamama, İslâmiyet’i derince duyup hissedememe, Hazreti Seyyidu’l-Enâm’ın düsturlarını güzel bir şekilde yorumlayamama, içinde bulunduğu şartları doğru okuyamama, hasım cepheyi iyi tanıyamama vs. gibi kendine ait boşluklardan kaynaklandığını düşünmelidir.
Güzellikler O’ndan, eksik ve kusurlar bizden
Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır:
وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ
“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30)
Meydana gelen hata ve gediklerin, yaratılış gayesine muhalif bir şekilde gözün bakmasından, kulağın duymasından, zihnin değerlendirmesinden, ağzın konuşmasından, elin tutmasından, ayağın adım atmasından, hislerin ortaya konulmasından vs. kaynaklandığı ve bunların pek çoğunu da Allah’ın affettiği bizzat Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın nassıyla ifade edilmektedir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde,
كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ
“Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30)
buyurmak suretiyle, insan tabiatında hata yapma his ve duygusunun, daha doğrusu donanımının bulunduğuna dikkat çekmiştir. İşte burada önemli olan, insanın, hatasının farkına varması ve onu telâfi etmeye çalışmasıdır. Râşid Halifeler bile yer yer “Keşke şu işi şöyle değil de böyle yapsaydım.” (Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) için bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/62) demek suretiyle kendilerini sorgulamış; bazı icraatlarında -kendi ufukları açısından- yanıldıklarını ifade etmişlerdir.
Hâdiselerin dilini doğru okuma
Hatta insan, başına gelen belâ ve musibetleri, meydana gelmesi açısından kendi irade ve kastına bağlı olmasa bile kendinden bilmelidir. Mesela ayağına batan iğneyi bile tesadüf eseri görmemeli, onun kendi kusurlarının bir sonucu olduğunu düşünmelidir. Bu duruma bir misal olması açısından şu hâdiseyi ifade edebilirim: “Bir arkadaşınız kendine günde bazen iki bazen de üç defa insülin iğnesi vuruyor. Eğer bu sırada iğnenin mahfazası elinden düşse bunu, ‘Bismillâh’ dememeye bağlıyor ve ‘Allah’ım! Eğer Senin adınla bunu taksaydım, elimden düşmeyecekti.’ diyor. Aynı şekilde bazen iğneyi vururken bir sinire veya kılcala rastlıyor ve kan çıkıyor. Bunu da iç inhiraflarına, düşüncede istikamete erememeye, O’nunla münasebeti tam sağlayamamaya vs. veriyor.” Bence belâ ve musibetler karşısında ortaya konması gereken tavır işte bu şekilde olmalıdır. Zira insan, ortaya çıkan bir kusuru, bir eksiği, bir gediği kendinden bilmediği ve kendisini sorgulamadığı takdirde, ömür boyu suizanda bulunmaktan ve başkalarını suçlamaktan bir türlü kurtulamaz. Hatta o, sürekli, çevresindeki insanların, kendi pozitif tavır ve davranışlarını negatif hâle getirdiğini ve işlerini riske attığını düşünür. Tabiî, kendi kusurlarını göremediğinden ötürü de onları telâfi etme adına herhangi bir teşebbüste bulunmaz.
Hâlbuki hatalarını gören ve bunların farkında olan insan, ortaya çıkan her bir olumsuz hâdise karşısında oturup düşünecek ve bir daha aynı hatayı yapmama adına alternatif çare arayışlarına girecektir. Evet, falso ve fiyaskoyu kendinden bilen insan bir daha aynı vartaya düşmemek için makuliyet ve mantıkıyet içinde hareket edecek ve gerekli olan bütün tedbirleri almaya çalışacaktır. Mesela insanları sevk ve idare konumunda bulunan bir yönetici, mesul olduğu insanların arasında uyuşmazlıklar ortaya çıktığında bundan ders ve ibret alacak, aynı huzursuzlukların bir daha tekrarlanmaması adına bütün ihtimalleri gözden geçirip her bir ihtimal için birkaç çözüm yolu üretecektir. Yani daha baştan ortaya koyduğu plan ve projelerde muhtemel problemlerin farklı farklı alternatif çözümleri olacaktır.
Ortak akla müracaat
Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Söz Sultanı, istişare eden kimsenin kayıp yaşamayacağını ifade buyuruyor. (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) Düşünün ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy ile müeyyed olduğu ve gökler ötesi âlemlerle irtibata geçtiği hâlde her meseleyi meşverete arz ediyor. Hem de dini, hak ve hakikati, meşveretin ne demek olduğunu kendilerine öğrettiği insanlarla istişarede bulunuyor. Evet, kendi mutlak üstünlüğünü bir mânâda bir kenara bırakıyor ve insanlardan bir insan olarak karşılaştığı problemler hakkında ashabıyla görüşüyor. Kaldı ki Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) için yanılma ihtimali söz konusu değildir. O hâlde yanılmaya, hem de pek çok yanılmaya açık bizim gibi insanlar için yanılma ihtimalini en aza düşürmenin yolu da meseleleri ortak akla havale etmek olacaktır.
Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde, sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız. Hâlbuki bir şâirin ifadesiyle,
Kimseye bâki değil mülk ü devlet, sim ü zer;
Bir harap olmuş gönül tamir etmektir hüner!
Eğer altın ve gümüş birisi için bâki olsaydı, onlar Karun’un işine yarardı. Oysaki o, hazineleriyle birlikte yerin dibine batırıldı. Bununla da kalmadı, Kur’ân’da lanetlenmek suretiyle mânen de insanlar tarafından sürekli yerin dibine batırılmaya mahkûm edildi. (Bkz.: Kasas sûresi, 28/76-83) Bu açıdan yıkılmış bir gönül varsa, asıl hüner onu tamir etmektir. Yunus Emre de “Biz, gönül yıkmaya değil, gönül yapmaya geldik.” diyor. Bizim de vazifemiz kalbleri tamir etmektir. Hâl böyleyken bir insanın, kendi yaptığı hataları kalkıp başkalarına mâl etmesi, onları suçlaması ve böylece pek çok gönlü yıkması olacak iş değildir.
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen
NBA’de Portland, son 5 dakikasına 17 sayı geride girdiği Pelikacans maçını, Lillard’ın olağanüstü Performansı ile 125-124 kazanırken, karşılaşmayı 10 sayı, 5 ribaund ile tamamlayan Enes Kanter, uzun süre unutulmayacak galibiyeti Türkiye’de tutuklu TRT Haber Eski yöneticisi ve Kanal Koordinatörü Ahmet Böken’e adadı.
NBA’de dün gece oynanan Portland Trail Blazers – New Orleans Pelicans maçı uzun süre unutulmayacak bir maç sonuna sahne oldu. Batı Konferansındaki iki takımın karşılaşmasına ev sahibi ekibin yıldız oyuncusu Damian Lillard damga vurdu. Maçın son beş dakikasına 17 sayı geride giren Portland, inanılmaz bir geri dönüşe imza attı. Karşılaşmayı 50 sayı, 10 asistle tamamlayan oyuncu bu sayıların yirmisini 4. çeyrekte buldu. Damian Lillard bu maçtaki performansıyla, NBA tarihinde, 16000 sayı, 4000 asist barajına 9.sezonunda ulaşan 4.oyuncu oldu. NBA tarihinin en iyi oyuncuları arasında gösterilen ve bu başarıyı daha önce yakalayan diğer isimler LeBron James, Larry Bird ve Oscar Robertson.

ENES KANTER’DEN GALİBİYETE 10 SAYILIK KATKI
Portland’da forma giyen başarılı oyuncumuz Enes Kanter 28 dakika süre aldığı karşılaşmayı 10 sayı, 5 asistle tamamladı. Enes Kanter eski takım arkadaşı Steven Adams ile pota altında mücadele ederken Damian Lillard ve sakatlıktan dönen CJ McCollum’la uyumu dikkat çekti. Pelicans’ta Lonzo Ball 17 asist ile kariyer rekorunu kırarken Brandon Ingram 30 sayı üretti. Geçen sezon New Orleans Pelicans’a karşı oynadığı 4 maçında kaybeden Portland, bu sezon oynadığı iki maçı da kazanmayı başardı. İki takım 19 Mart Cuma günü 05:00’da (TSİ) Moda Center’da tekrar karşı karşıya gelecekler.
ENES KANTER GALİBİYETİ AHMET BÖKEN’E ADADI
Enes Kanter, sosyal medya hesabından attığı tweetle New Orleans Pelicans galibiyetini, TRT Haber Yöneticisi ve Kanal Koordinatörü Ahmet Böken’e adadı. Erdoğan rejimi tarafından hukuksuz suçlamalarla 9 yıl, 9 ay hapis cezasına çarptırılan Ahmet Böken’in sebepsiz yere ailesinden 150 mil uzaklıktaki bir cezaevine nakledildiğini yazdı. Enes Kanter, twitini ‘New Orleans zaferini ona adıyorum’ yazarak bitirdi.

Kendisine ulaşan her mağdurun sesi olmuş bir hakikat kahramanı(Ömer Faruk Gergerlioğlu) mağdur olunca ona ses olamamış bir biçarenin feryadı..
Bir Gömleklik Mesafe..
Bazen sessizlik en büyük sese dönüşür.. Susturdum zannettiğiniz ses vicdanlarda öyle gür coşar ki hiç bir ses öyle yankılanmaz..
Bazen sessizlik ruhani seslerin davetçisidir.. onlar seslendirirler en kudsi besteleri.. Birisinin hakaretleri karşısında susan Hz. Sıddıka bakıp tebessüm eden Efendiler Efendisi “sen susarken bir melek seni savunuyordu” diyerek hikmetini ifade etmişti bu tebessümün.. O sessizlikte hangi ruhani sesler yankılanır!.. Vicdanlara kim bilir neler neler ilham edilir!..
Bazen sessizlik, ses verecek kimsenin kalmaması.. sebeplerin bittiği noktada mazlumların iniltilerine ses olacak kimsenin bulunmaması gadabı ilahiye dokunacak bir an olur.. Bazen bir gömlektir kalan mesafe.. o son ses o gömlek olur..
Bazen sessizlik hadiselerin dili olur.. en beliğ bir name oluverir.. gümüşün kıymetini bilmeyenlere altın oluverir.. ardından gelecek müjdeyi saklar.. zalimin sonunu haber verir.. çaresizliğini ortaya koyar..
Bazen de kesilen bir sese bedel binler ses yankılanır.. “Biz bir ölür bin diriliriz” diyen asrın çilekeşinin sözü yeniden duyulur.. bu sessizlik ehli hamiyeti gayrete getirir.. gürül gürül bir koro oluşur..
Bazen de sessizlik mazlumun, mağdurun duasının perdesiz arşa ulaşmasına bir vesile olur.. Sebeplerin sükut ettiği yerde müsebbibul esbabın;
“Halk eder esbabını bir lâhzada ihsan eder” sırrına ulaşma yolu olur..
Velhasıl cennet sessiz bir bekleyişle sakinlerini beklerken.. cehennem de sessizlikle yerini genişletiyor.. “Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz deģil” sözüyle beraber “Yaşasın Zalimler için Cehennem” nidasını haykırıyor.. “Meta nasrullah” iniltisiyle bu zulmü yapanları ilahi divana havale ediyoruz.
Hizmetten | Akif Murat
Psikolojik bir rahatsızlık ve alçalma göstergesi olarak “İftira” | Prof.Dr.Muhittin Akgül
Kamboçya’da 2019 yılında zorla alıkonulan ve 5 gün içinde Türkiye’ye gönderilen Meksika vatandaşı Osman Karaca için BM, serbest kalması ve tazminat ödenmesi konusunda Kamboçya ve Türkiye’ye talepte bulundu. GYV de 4 aydır konuyla ilgili adım atmayan Türkiye ve Kamboçya hükumetlerine çağrıda bulundu.
BOLD– Osman Karaca, 14 Ekim 2019 günü Meksika pasaportuyla bir iş gezisi için Kamboçya’da bulunduğu sırada Türk yetkililerin talebi üzerine Kamboçya terörle mücadele polisleri tarafından Phnom Penh’deki Aba Bank’ta gözaltına alındı.
KİMSEYLE GÖRÜŞTÜRÜLMEDİ
Karşı çıkmasına rağmen polis tarafından zorla gözaltına alınan Karaca, kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında da bilgilendirilmedi. Nerede olduğu ailesi ve avukatlarında gizlenen Karaca, Kamboçya Hükümeti tarafından gizli bir gözaltı tesisinde 18 Ekim 2019 tarihine kadar tutuldu.
MEKSİKA’DAN NOTA
Meksika vatandaşı olan Osman Karaca’nın serbest bırakılması için Meksika Büyükelçiliği, Kamboçya Hükumetine acil bir diplomatik nota gönderdi. Meksika Büyükelçiliği’nin Karaca’nın hukuki durumu hakkında bilgi verilmesi isteği Kamboçyalı yetkililer tarafından reddedildi.
Karaca, işkence, kötü muamele ve hayatı tehdit eden risklere rağmen özel bir uçukla 19 Ekim 2019 günü Türkiye’ye gönderildi.
KAMBOÇYA VE TÜRKİYE’YE UYARI
Birleşmiş Milletler (BM), Karaca üzerinden insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı islenen suçlar konusunda Kamboçya ve Türkiye Hükümetlerini uyardı.
BM Keyfi Gözaltı Çalışma Grubu, 26 Kasım 2020 tarihindeki 88. Oturumunda, Osman Karaca’nın 14 Ekim 2019’da Kamboçya’da tutuklanmasının, gözaltına alınmasının ve zorla deport edilmesinin keyfi olduğu ve bunun uluslararası insan hakları normlarına ve standartlarına aykırı olduğu kararına vardı. Çalışma Grubu, Kamboçya ve Türkiye Hükümetleri adına hareket eden ajanlar tarafından işlenen ciddi insan hakları ihlalleri de tespit etti.
İNSANLIĞA KARŞI SUÇ
BM Çalışma Grubu, öncelikli olarak, Osman Karaca davasının Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu iddia edilen ve son üç yılda Çalışma Grubu’nun önüne gelen kişilerle ilgili en son dava olduğuna dikkat çekti. Çalışma Grubu, Türkiye hükümetine, devlet destekli ve sistematik özgürlükten yoksun bırakmanın ve hapis cezasının uluslararası hukuk kurallarını ihlal ettiğini ve insanlığa karşı suç teşkil ettiği uyarısında bulundu.
Çalışma grubu Osman Karaca’nın gözaltına alınarak Türkiye’ye iade esilmesinin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 10’larca maddesini ihlal ettiğine karar verdi.
Çalışma Grubu, Kamboçya ve Türkiye Hükümetlerinden Osman Karaca’nın durumunu gecikmeksizin düzeltmek için gerekli adımları atmalarını talep etti.
BM Keyfi Gözaltı Grubu kararına göre, Türkiye Hükümetinin Osman Karaca’yı derhal serbest bırakmalı. Türkiye ve Kamboçya Hükümetlerinin Karaca’ya uluslararası hukuka uygun bir tazminat vermesi de talepler arasında
Çalışma Grubu, Kamboçya ve Türkiye Hükümetlerinden, Osman Karaca’nın alıkonulmasına ilişkin soruşturma başlatmalarını da istedi.
GYV’DEN ÇAĞRI
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan Türkiye ve Kamboçya hükümetlerine, BM Keyfi Gözaltı Çalışma Grubu’nun Osman Karaca lehine verdiği kararı uygulamaya çağırdı.
“Yara aldıktan sonra yine de
Allah’ın ve Peygamberin çağrısına uyanlar,
bilhassa içlerinden iyilik yapanlar
ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.”
Âl-i İmran Suresi, 172
Uhud Harbi’nde yaşanacak yaşanmış, yarı müminlerin, yarı müşriklerin hesabına sona ermişti. Uhud miladi günlerden Cumartesi günü olmuş ve ertesi gün Ebû Süfyan ve komutasındaki müşrik ordusu bir taraftan zafer türküleri söyleyerek Mekke’ye doğru ilerlerken bir taraftan da Medine’ye saldırıp müminlerin işlerini hepten bitirmenin istişaresini yapıyorlardı.
Efendimiz (sav) düşmanı takip etmeyi düşünüyordu. Ve bu hususta Allah (cc) şu ayetiyle Nebisini (sav) teyit etti:
“Düşman topluluğunu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, şüphesiz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisâ Suresi, 104)
Göklerden gelen karardan sonra Allah Resulü (sav) “Dün Uhud’da bizimle olanlar düşmanı takip için mescitte toplansınlar.” çağrısını yapınca Uhud gazilerinin tamamı bu çağrıya iştirak etmişlerdi. Aralarında yürüyemeyecek kadar ağır yaralı olanlar vardı. Allah Resulü (sav), “Daha az yarası olanlar yürüyemeyecek kadar yaralı olanları sırtına alsınlar.” buyurdular.
Sahabenin bu insanüstü gayreti ve fedakarlığı Allah’ı (cc) razı etmiş ve şu ayetiyle onları asırlara ışık tutacak şekilde nazara vermişti: “Yara aldıktan sonra yine de Allah’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar, bilhassa içlerinden iyilik yapanlar ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.” (Âl-i İmrân, 172)
Ve altı yüze yakın yaralı aslan Uhud’un üzerinden henüz on iki saat geçmemişti ki üç bin kişilik düşman ordusunu takibe koyuldu. Medine’ye yaklaşık on yedi kilometre mesafede bulunan Ham- râü’l-Esed bölgesine gelince Allah Resulü (sav) her ferdin bir ateş yakmasını emretti. Arap âdet ve uygulamalarında kervan ve savaşlarda yaklaşık on kişiye bir ateş yakılırdı. Allah Resulü (sav) böylece ordusunun kalabalık olduğu algısını oluşturmak istiyordu.
Hamrâü’l-Esed bölgesinin reisi İbn-i Ma’bed önce Efendimiz (sav) ile görüşmüş, daha sonra Efendimizin (sav) isteğiyle Ebû Süfyan’a; Efendimizin (sav) Kureyş ordusunu takip ettiğini ve bir ge- cede ciddi bir ordu toplayıp diplerine kadar geldiği propagandası yapmış ve şöyle demişti:
“İşin doğrusu ben, Muhammed ve ashabını daha önce görmediğim kadar büyük bir kuvvetle peşinizden gelirken gördüm. Size karşı öfkeden yanıp tutuşuyorlar. Evs ve Hazrec halkından dün onlarla beraber olmayanlar da gelip aralarına katılmışlar! Size ulaşıp da intikam almadan geri dönmeyi de düşünmüyorlar! Başlarına gelenler konusunda çok öfkeliler ve dün yaptıklarına da bin pişmanlar! İşin özü, size karşı öyle bir kin ve nefretleri var ki bu zamana kadar ben, öylesini hiç görmedim!”
Ebû Süfyân hayretini gizleyememiş: “Yazıklar olsun sana! Nelerden bahsediyorsun sen!” demişti. Ma’bed, “Vallahi de sen buradan ayrılmadan atlarının alınlarını görürsün.” dedi. Onun sözleri, Ebû Süfyân’ı endişelendirdi. Efendimizin (sav) yaktırdığı ateşleri de görünce gönlü yangın yerine döndü ve Mekke’ye hareket için ordusuna emir verdi.
Ama dönerken tuttuğu adamlara: “Medine’ye gidin ve Ebû Süfyan Medine’ye saldıracak haberini yayın.” demişti. Kur’an bu durumu şöyle anlatıyor: “Birtakım insanlar onlara ‘insanlar size karşı asker topladılar, onlardan korkun’ dediler de bu onların imanlarını artırdı ve ‘Allah bize yeter ve O ne güzel vekîldir!’ dediler” (Âl-i İmran, 173)
O günün toplumda gündem oluşturan münadileri Medine’ye korku salmak suretiyle insanları sindirme operasyonu yapmak istemişler; ama Efendimiz (sav) de münadilerini Medine’ye salarak yeni nazil olan yukarıdaki ayeti okutmuş ve Medine’ye dalga dalga moral iklimi yayılmıştı. Korku propagandası ile müminleri sindireceğini zannedenler karşısında müminler bu imtihandan “imanlarını artırarak” çıkmışlardı.
Evet, süreç sevgi işçilerinin imanını artırdı. Zalim bir çetenin her türlü tehdidine rağmen, tecritlere, hicretlere, gaybubetlere, maddi yokluklara maruz kaldıkları halde; “Allah bize yeter ve O ne güzel vekildir.” diyerek insanlık için koşmaya devam ediyorlar.
Hizmetten | İsmet Macit
Hususiyle böyle büyük bir dava içinde bulunan insanlar, atacakları her adımı, Kitap, Sünnet, selef-i sâlihînin o yüce mefkûreleri istikametinde atmalıdırlar. Çağa/zamana ait, onların da kendilerine göre girdileri vardır; o husustaki meselelerde de aklı başında ashâb-ı re’y ile istişare ederek isabetli karar vermeye çalışmalıdırlar. Yüksek bir gaye-i hayale bağlı iman hizmetinin ciddiyetsizliğe tahammülü yoktur, zira bazen fürûâta dair küçük bir hata usûlü yıkıp götürebilir.
Bu video 20/08/2017 tarihinde yayınlanan “EN FAZİLETLİ İBADETLERDEN: “İNTİZÂR-I FEREC”” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada:https://herkul.org/bamteli/bamteli-en…
Soru: Hakka hizmet yolunda nelere karşı teyakkuz hâlinde olmalı ve nasıl bir teyakkuz tavrı sergilenmelidir?
Cevap: “Uyanma, uyanık durma, gözünü dört açma” gibi mânâlara gelen “yakaza” kelimesinden türeyen “teyakkuz”, “tefe’ul” kipinden geldiğinden dolayı tekellüf ifade eder. Dolayısıyla teyakkuz, daha bir dikkat, daha bir temkin, daha bir derinlik ve hassasiyetle uyanık olma ve gözünü dört açma demektir. Bu açıdan teyakkuzu; “hâdiseleri doğru tespit ve teşhis etme mevzuunda gözlerin yanında bütün his ve düşünce melekelerimizi de uyanık tutma; sadece bir görüş veya duyuşun ilham ettiği değerlendirmelerle yetinmeyip karar ve kanaatlerimizi tekrar ber tekrar gözden geçirip kontrol etme” şeklinde de tarif edebiliriz. Buna göre müteyakkız insan, çok küçük bir hata ve arızanın bile kendisiyle beraber nicelerini baş aşağı götüreceğinin farkında olan bir pilot gibi görür kendisini. Görür de baş aşağı yere çakılmaya sebebiyet vermemek için sürekli teyakkuz hâlinde bulunur.
Nifak çağında teyakkuz
Çağ, nifak çağı olduğundan dolayı günümüzde, iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş adanmış ruhlar için teyakkuz daha bir önem arz etmektedir. Bu açıdan onlar öncelikle içinde bulundukları zamanı çok iyi okumalı, konjonktürü çok iyi tahlil etmeli; aynı zamanda karşılarında olduğu hâlde bazen yanlarında görünen, nifak perdesi altında iç içe daireler hâlinde düşmanlığa kilitli husumet cephesini çok iyi tanımalıdırlar. Zira adanmış ruhlar cephe olmama adına ellerinden gelen her türlü gayreti ortaya koysa da, kıskançlık ve hasetle gözü dönmüş kimseler en yakın daireden başlayarak en uzak daireye kadar iç içe hasım cepheler hâlinde onları kuşatma altına alabilirler. Öyle ki hasetten gözü dönmüş, kin ve nefretinin esiri bu kişiler, ellerinden gelse bir bardak suda onları boğmak isteyebilirler. Bu açıdan sırtlarında taşıdıkları yumurta küfesinin şuurunda olarak onlar, attıkları her adımda, yapacakları her hamlede sarsılmaz inançları, medenî cesaretleri ve yürüdükleri yolun hakkaniyeti yanında karşı cephenin gayz, kin ve nefretle yapacakları tahribatı da mutlaka hesap etmelidirler. Aksi takdirde, mensup oldukları hareket itibarıyla falso ve fiyaskoya sebebiyet verebilirler ki, işte bu mevzuda hassaslardan daha hassas hareket etmeyi teyakkuzun bir derinliği ve buudu olarak ele alabilirsiniz.
Zaten inanan bir gönül, bugünle beraber her zaman yarını da göz önünde bulundurur, asla günübirlikçi hareket etmez/etmemelidir. Zira şimdiye kadar günübirlikçi düşüncelerle herhangi bir problem halledilemediği gibi bundan sonra da halledilemez. Ne var ki son birkaç asırdan beri İslâm dünyasının problemleri temelinden görülememiş ve günübirlikçi politikalarla devasa problemler halledilmeye çalışılmıştır. Günü kurtarmaya matuf bu türlü politikalarla memleketimizin ve İslâm dünyasının problemlerinin halledileceğini, ülkemizin yeryüzünde muvazene unsuru olabileceğini ve gözünün içine bakılacağını zannedenler hem kendilerini, hem de insanımızı aldatmış oldular. Evet, bugün toplum olarak kendimizi objektif bir nazarla değerlendirmeye tâbi tuttuğumuzda asırlık dertlerimizin illetinin tam olarak tespit edilemediği, teşhisin doğru olarak konulamadığı, tedavi yollarına usûlünce başvurulmadığı, dolayısıyla da asırlık hastalıklarımızın şifa bulmadığı anlaşılıyor.
Bu açıdan günümüzde inanan gönüller, yürüdükleri yolu uyurgezer gibi değil, birer uyûn-u sâhire (uyanık gözler) olarak müteyakkız bir hâlde yürümelidirler. Hâdiseleri şümullü görmeli, attıkları her adımı bir kere daha kontrol etmeli, yaptıkları her işi yeniden gözden geçirmeli, duygu ve düşünce melekeleri bütünüyle uyanık bir insan gibi meselelere yaklaşmalıdırlar. Dahası onlar, sınırda nöbet tutan bir asker gibi en küçük bir tıkırtı karşısında hemen teyakkuza geçmeli, tehlike ihtimaline karşı her an tetikte bulunmalı, olumsuzluklar karşısında da ellerinde alternatif çözüm yolları olduğu hâlde her daim mücadeleye hazır olmalıdırlar.
Muvaffakiyetler karşısında teyakkuz
Öte yandan Cenâb-ı Hak, günümüzde kendi rızası için insanlık yolunda koşturup duranlara, dünyanın dört bir yanında hak ve hakikate tercüman olma imkân ve fırsatı vermiştir. Şimdi böyle bir meselede -hafizanallah- teyakkuz olmazsa, Zât-ı Ulûhiyet’e verilmesi gereken başarıları kendimize verme gafletine düşebiliriz. Hâlbuki biz, sadece şart-ı âdi planında irademizin hakkını vermeye çalışıyoruz. Yapan O, eden O, eyleyen O, kışta baharlar yaratan O ve bütün bu güzelliklere bizi sevk eden de yine O’dur. Bu açıdan “Biz yaptık, biz ettik.” gibi mülahazalar hayalimizden dahi geçmemeli, gördüğümüz her güzelliği Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak bilmeli ve onları tahdis-i nimet mülahazasıyla asıl sahibine vermeliyiz. Esasında böyle temkinli bir yaklaşım, yeni nimetlerin gelmesi için de çok önemli bir vesiledir. Zira Cenâb-ı Hak, لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz, Ben de (nimetlerimi) artırırım.” buyuruyor. (İbrahim Sûresi, 14/7)
Ayrıca, beraber yol yürüdüğümüz arkadaşlar hakkında abartılı sıfatlar kullanmaktan da elimizden geldiğince uzak durmalıyız. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle, insanlar hüsn-ü zannın verdiği makamlara dilbeste olabilirler ve böylece biz farkına varmaksızın kendi elimizle kendi arkadaşlarımızın boyunlarını kırmış oluruz. (Bkz.: Emirdağ Lâhikası-1, s.56, 67) Hem, hüsnüzan ettiğiniz kişiler hakkında kullandığınız medh u sena ifadeleri, size yakın olan yanı başınızdaki şeritte sizinle aynı yolu paylaşan insanlarda rekabet duygusunu tetikleyerek onları kıskançlığa sevk edebilir. Öyle ki siz, sevdiğiniz zat hakkında övgü dolu sözler sarf ettikçe onlarda ona karşı inkâr duygusunu tetiklemiş olursunuz. Bu da esasında o sevdiğiniz zata kötülük yapma demektir. Bu açıdan sevdiğimiz insanları övgü dolu sözlerle şişirmek, balonlaştırmak yerine birbirimize karşı fevkalade sadakatle muamelede bulunmalı, birbirimize karşı çok sadık ve vefalı olmaya çalışmalıyız. “Falanca, velidir; filanca da kutuptur.” vs. diyeceğimize, “Allah’ım! Bizi bu kardeşlerimize karşı sadakatten ayırma!” diye dua etmeliyiz.
Şayet belli bir zata karşı yürekten, içten, burnunuzun kemiklerini sızlatacak ölçüde bir muhabbetiniz varsa, bunu, onun Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde önünüze koyduğu gaye-i hayali gerçekleştirme yolunda çalışarak ortaya koymalısınız. O zatı övgü dolu sözlerle falana filana karşı anlatma ise, başkalarının ona karşı kin ve nefretini köpürtmek, dolayısıyla ona kötülük etmek demektir. İşte sevgi ve saygı duyduğumuz büyüklerimize karşı muhabbet ve hürmet ifadelerinde göstereceğimiz hassasiyet de hakka hizmet yolundaki teyakkuzun ayrı bir derinliğidir.
Soru: Kalb ve ruh ufkunda seyahat etmek isteyenler için teyakkuz ne mânâ ifade etmektedir? İzah eder misiniz?
Cevap: Bazen hak yolcusu, belli hâl ve makamlarda akıp gelen bir kısım vâridat ve mevhibeler veya umumî tecelli sağanakları karşısında kendisini çok fazla ümide salıp şathiyat ve laubaliliğe girebilir. İşte sâlik için bir imtihan ve ibtilâ olan bu türlü hallerde temkin ve teyakkuza çok ciddî ihtiyaç vardır. Allah (celle celâluhu), bazı durumlarda size ekstra bir kısım ihsanlarda bulunur, eteğinize mücevher kıymetinde bazı şeyler atar. Şayet siz, bir çocuk gibi o ihsanlarla sevinip oynar da ihsan sahibini unutursanız, işte orada imtihanı kaybedersiniz. Dolayısıyla nimetlerin sağanak sağanak tepenizden yağdığı bu tür durumlarda gözler Nimet Sahibi’ni görmeli, gönüller de sadece tahdis-i nimet mülahazasıyla gürlemelidir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle bize ihsanda bulunan tablacıya teşekkür ederken, o tablacıyı bize gönderen Zât’tan gaflet edilmemelidir. (Bkz.: Sözler, s.5-6 (Birinci Söz)) Evet, kalb ve ruh ufkunda seyahate azmetmiş bir insanın, mazhar olduğu bir kısım mevhibe ve vâridatlar karşısında dengeyi koruyabilmesi için onun her zaman ciddî bir temkin ve teyakkuz anlayışına ihtiyacı vardır.
“Rızandan başka bir şeye talip değilim!”
Bu meselenin, günümüzdeki adanmış ruhlara bakan yönü biraz daha farklıdır. Zira onlar, mesleklerinin gereği olarak zaten bu türlü mânevî makamlara talip değillerdir. Vâkıa Üstad Hazretleri’nin, ulaşılması gereken bir hedef olarak, iman-ı billâh, mârifetullah ve muhabbetullah dedikten sonra zevk-i ruhânîyi/lezzet-i ruhaniyeyi de eklediği söylenebilir. (Bkz.: Mektubat, s.324, (Yirminci Mektup, Mukaddime)) Fakat burada dikkat edilmesi gereken şöyle bir incelik vardır: Sayılanların ilk üçü iradeye bakan hususlardır. Yani iman-ı billâhın da, mârifetullahın da, muhabbetullahın da arkasında şart-ı âdi planında insanın iradesi vardır. Başka bir ifadeyle siz iman-ı billâh, mârifetullah ve muhabbetullah hususunda iradenizin hakkını verip dileyecek, isteyecek, okuyacak, araştıracak, tekvinî emirler âleminde dolaşacak, teşriî emirlere riayet edecek, zikr u fikirde bulunacak ve bu konuda hırz-ı can edeceksiniz. Zevk-i ruhanî meselesine gelince o, iradî olarak istenilmez fakat Allah (celle celâluhu), mârifet ve muhabbet yolunda bulunanlara böyle bir lütufta bulunabilir. Ama siz, başta bunu talep eder, iman-ı billâh, mârifetullah ve muhabbetullahı ona bağlarsanız, çok küçük bir neticeye talip olmuşsunuz demektir. Çünkü kulluğunuzu sadece O’nun rıza ve teveccühüne bağlamanız öyle bir değere tekabül eder ki, dünyada bunu tartacak bir kantar yoktur. Zevk-i ruhanî ise bunun yanında çok küçük kalır. Bu açıdan iradî olanla gayr-i iradî olan birbirine karıştırılmamalıdır. Biz, hep iradînin arkasından koşmalı ve bu konuda iradenin hakkını vermeliyiz. Gayr-i iradî, isteğimizin dışında bize lütfedildiğinde ise bunu hamd ve şükür ile karşılamalı, tahdis-i nimetle minnet ve şükran duygularımızı dile getirmeliyiz.
Sofilerin duydukları ve hissettikleri ilham, keşif, insanların içini okuma, hiss-i kable’l-vukularla hâdiseleri önceden sezme, rüyalarda farklı âlemlere açılma gibi mânevî hâller ve makamlar, bizim mesleğimizde esas değildir. Zira bu meslek, sahabî mesleğidir. Onlar ise nefsin de işin içine karışabileceği bu türlü olağanüstülüklere iltifat etmemişlerdir. Vâkıa bazı sahabe efendilerimizin hayatında da hiss-i kable’l-vuku, intak-ı bilhak nev’inden bir kısım kerametler görülmüştür. Fakat onlar, hiçbir zaman bu tür keşif ve kerametlere talip olmamışlardır. Onların tek maksadı vardı, o da rıza-yı ilâhîyi elde etmekti. Dolayısıyla bizim de asıl bu yörüngede hareket etmemiz gerekir. Şayet biz de talepte bulunmadan bazı mevhibe ve vâridata mazhar oluyorsak bu durumda onları “Yâ Rabbi! Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” mülahazasıyla karşılamalı ve onların istidraç olmasından endişe etmeli, korkudan tir tir titremeliyiz. Belki ardından da şöyle demeliyiz: “Yâ Rab! Ben istiyordum ki, delice sadece Sen’i seveyim. Deli gibi Sana mülaki olmayı isteyeyim. Şayet bunları, beni şahlandırmak için verdinse, Sana binlerce hamd ü sena olsun! Ama ben, Sen’in rızandan başka bir şeye talip değilim.”
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen