Yazarlar

‘Hocaefendi İnsiyatif Alsın!’ Öyle mi! | Fikret Kaplan

Hizmet gönüllülerinin fedakarlıklarıyla kendilerine bir mevki.. bir kredi edinmiş bazı insanlar kalkıyor bugün Hizmet’i dizayn etmeye çalışıyorlar.
Bir iki makale, bir iki köşe yazısı, üç beş haber veya bir iki kitap yazanlar üst perdeden akıl veriyorlar: ‘Hocaefendi insiyatif alsın!’
Hocaefendi ne zaman bıraktı ki, geri alsın insiyatifi…
Veya siz ne zaman insiyatif aldınız da en küçük bir Hizmet eri kadar bu yola bir katkıda bulundunuz…
Ablalar, talebeler, esnaf, memur, işçi… kapı kapı dolaşıp abone yaparken siz masaların başında bunun kaymağından istifade ettiniz…
Samimi yürekler bu işin cefasını çekerken siz hep safasını sürdünüz…
İnsanlar, rızıklarından artırıp Hizmet okullarına, üniversitelerine bir tuğla koymak için yarışırken gelip bu alın terlerinin, gözyaşlarının üzerine rahatlıkla oturdunuz.
Cömertlik, samimiyet, saffet, ihlâs, fedakârlık ve gözyaşları üzerine inşaa edilen bu Hizmet’i çok kolay buldunuz.
Belki unuttunuz… Belki de Hizmet’in ne olduğunu tam anlayamadınız da şimdi ‘geleceği bırakalım da ileriye bakalım!’ demektesiniz…
Hizmet’e kökü mazide olan ati nazarıyla bakmazsanız, anlayamazsınız… Hizmet, geçmişi ve geleceğiyle bir bütün… Hocaefendi ve onun fikirlerine değer veren samimi insanlar hala daha bir coşkun aşk u şevkle Hizmetlerinin başındalar…
Onun için yazının başında, Hocaefendi’nin mimarı olduğu ve bugüne kadar kimsenin yüzünü yere baktırmayan bu Hizmet’in bugünlere nasıl geldiğini hatırlatmakta fayda var…
Dünya adına beklentisizlik temelleri üzerinde yükseldi ve bugünlere geldi Hizmet… Samimi insanlar bu davaya sahip çıktılar ve tarihte eşi çok az görülmüş bir hizmete muvaffak oldular.
O işin felsefesini bilmedikleri halde senelerce kendilerinden istenen her işe koştular. Hiçbir iltifat beklemeden, mükâfat peşine düşmeden ve en küçük görülen hizmetler karşısında bile “Bundan ne çıkar ki!” demeden vazife yaptılar.
Kimi zaman bir tarlada, bazen bir derenin kenarına kurulan küçücük bir çadırda, bir başka defa üç dört kişinin zor sığdığı bir tahta kulübede bir araya geldiler; aşkla, ümitle, iştiyakla ve sabırla hizmet kozasını ördüler. Yalnızca bir ev açabildikleri dönemde “Gelecek adına bu hanecik ne ifade eder?” demediler; bir yurttan bir şey çıkmayacağını söylemek gibi bir bozgunculuğa asla girmediler; okul açma ihtiyacı hasıl olunca “Gücümüz yetmez!” mazeretini akıllarına bile getirmediler. Allah’ın rızasına matuf olarak kendilerine teklif edilen her işin altına girdi ve hiç tereddüde düşmeden bulundukları yolda sürekli ilerlediler.
Ve bugün artık dünyaya mal oldu bu Hizmetler…
Evet bunların hepsi Yüce Allah’ın ihsanıyla, lütfuyla oldu… ve bu işin mimarı olarak da Hocaefendi’yi vesile kıldı.
Hizmetler onca ağır imtihana, sıkıntıya, iftiraya rağmen her geçen gün daha da Şehbal açıyor dört bir tarafta.
Şimdi birileri kalkmış, bu Hizmetlerin mimarı olan Hocaefendi’yi pasif gösterme gayretine girmiş… O gönül insanı, artık Hizmetlere müdahale edemiyor, icraada bulunmuyor gibi bir bir tablo çizme peşindeler…‘Hocaefendi insiyatif alsın!’
Ne diyordu birisi, Hizmet’i düşman ilan eden birisine akıl verirken:
‘Bunları sokağa dökmedikçe… damarlarına dokunup onları intikam duygusuyla bir çatışmanın içine çekmedikçe dünyaya terörist olarak inandıramazsınız…’
İnsiyatif öyle mi? 
Eğer sizin aklınızla hareket etsek şimdi sokaklara dökülmüş ve o masum insanların milyon kat daha fazla zulme uğramasına neden olacaktık.
Dünyanın gözünde de bu masum hareket gerçekten farklı olarak algılanacaktı.
Hocaefendi, insiyatifi hiç elinden bırakmadı ve peygamber varisine yakışır bir şekilde hizmetine devam ediyor…
Onu pasif, artık sağlıklı karar veremiyor diye propaganda yapmakla ya da saf bir zihniyetle bu düşünceye destek vermekle Hocaefendi’yi itibarsızlaştıramazsınız.
Samimi Hizmet insanları, gönülden bağlandıkları ve ilk günden beri başlarını asla öne eğmemiş, Peygamber çizgisinde dosdoğru yürüyen önderlerine ‘Hocaefendi’ namını vermişler. Felaket ve helaket asrında, ilmin, edebin ve üstün ahlakın en güzelini taşıyan rehber manasında ‘Hocaefendi’…
Sevenleri biliyorlar ki Hocaefendi’nin bambaşka bir sevdası var. Çorak arazileri gül bahçelerine çevirmek onun tek derdi. Yıldızları parke taşı gibi insanlığın yollarına dizmek bütün arzusu. Bu vazife şuuruyla inim inim kıvrandığından gözleri hep damla damla incilerle dolu. Başkasının ızdırabıyla ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş.
Belki kimisi gerçekten koruma içgüdüsüyle Hizmete gelecek zararları engellemek için masumane eleştirilerini yöneltiyor olabilir. 
 
Yaşanan olumsuz hadiselerin iyi veya kötü taraflarını müspet manada ortaya koyan yapıcı eleştiriler ideal olana yürümede önemli bir yoldur. Fakat, bunun bir üslûbu, uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı olmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rızası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir garazı bulunmamalıdır.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok sıkı ve gizli tutmasına rağmen, güzide sahabisi Hâtıb b. Ebî Beltea’nın gizlice bir mektup yazarak, O’nun (sav) Mekke’ye doğru hareketini, Mekkelilere haber vermek istemesi, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) (haşa) pasif göstermez… Hz. Ömer’in bu hadise üzerine Hâtıb b. Ebî Beltea’yı öldürmek istemesi de O’na  (sav) suç olarak isnat edilemez…
Yine Efendimiz’in (sav) bizzat gönderdiği ashaptan yetmiş eğitici ve tebliğcinin Bi’r-i Mâune kuyusunun yakınında şehit edilmesi O’nun pasif ve isabetli karar almadığı şeklinde düşünülemez…
Uhud Savaşı’nda 300 münafığın ordu içinde bulunması ve daha çarpışma başlamadan bunların moral ve motiveyi bozmak için ayrılmaları O’nun (sav) hatası ya da (haşa) basiretsizliği olarak da gösterilemez…
Keza, ihramlı bir şekilde günlerce çöl sıcağında yol alan 1400 sahabenin umre yapmadan dönmesi… Eşi Hz. Aişe’ye atılan iftira…İfk Hadisesi.. Allah’ın Sevgili Habibi’nin pasifliği olarak gösterilemez…
Ya da Üstad’ın hayatında belki ilk defa demokrasiyi ülkeye getirecek diye Menderes’e destek vermesi ve sonrasında yaşadığı zulümler onun ileriyi görmemesi olarak kabul edilemez…
Bazı talebelerin tedbirsizliği ve yanlış içtihatıyla Hafız Ali Ağabey’in vefat etmesi Üstad Bediüzzaman’ın pasif ve hadiselerden bihaber olduğu anlamına gelmez…
Eskişehir hapsinde yanındaki bir talebesinin propagandanın etsiyle aksi bir yola girmesi de onun pasifliği olarak algılanamaz… Bunun yanında talebelerinin kavga etmeleri, küsmeleri, darılmaları da…
Bugün hapishanelerde, gurbet diyarlarda, göç yollarında.. bütün sıkıntılara rağmen ‘yeter ki Hizmetimiz devam etsin!’ diyen ablaların o günkü kermeslerden kazandığı üç beş kuruşunun, abilerin bitmek tükenmek bilmeyen fedakarlıklarının, alın terlerinin, gözyaşlarının temelinde olduğunu bilmeyenler…
Elli yıllık başarıyı, emeği, alın terini, dünyanın onca istihbaratına rağmen hala kanıtlanamamış iftiralara ya da hizmetin sevdalısı olsa bile idrakine ve gönlüne bu güzellikleri maalesef yerleştirememiş birkaç kişinin yaptığı yanlışlıklara bağlayarak karalayanlar… insafsızca eleştiriyorlar o gönül insanını…
Ama çoğu zaman açıktan değil, kılıflara sararak yapıyorlar bunu…
Üstad gibi bir dehayı da akıl hastanesine göndermişlerdi… Mustafa Sungur  gibi bir mübarek insanı da akıl melekelerini kaybetmiş diye cemaatini ondan kopardılar…
Hocaefendi’ye de aynı yolla cemaatin gözünde itibarsızlaştırma peşindeler… Akla hayale gelmedik oyunlarla etraftan dolaşarak yapıyorlar bunu… Direk söyleseler muhatap bulamayacaklar çünkü…
Hizmetin her ferdi hareketin geleceği için fikirlerde bulunabilir, öneriler sunabilir. Bunları ortak akıl çerçevesinde değerlendirmek, bu fikirlerden istifade etmek Hizmet’in temel düsturudur. Onun için istişareler, mütevelliler yapıldı her zaman ve zeminde. Ve bugüne kadar da hep bu şekilde ortak akılla yürütüldü işler.
Varsa kafasına göre göre icraat yapan bu onun problemidir. Ve elbette ki bu tip insanlardan hesap sormak da herkesin boynunun borcudur. 
Fakat sanki Hizmet’te bunlar yokmuş ve artık dağılıp bozulmuş gibi bir anlayışla; ‘Artık ortak aklın devreye sokulması, yeni bir vizyon, yeni bir yapılanma, yeni bir manifesto, yeni bir eylem planı….’ gibi sözler akıl dışıdır. Hocaefendi her zamankinden daha fazla insiyatif almış olarak davasının başında…
Hizmet’in dağıldığını, yeni bir şey üretmediğini zannedenler buyursunlar ‘Hodri Meydan’ yeni bir yol, metod geliştirsinler… İnsiyatif alsınlar… Bakalım kaç kişiyi etkileyebilecekler acaba… Kaç kişi ölümü göze almak pahasına da olsa onların sundukları fikirlerin peşinde gidecek…
Hocaefendi, Müslümanların sahip olduğu değerler manzumesini bütün insanlığı kucaklayacak bir mefkureye dönüştürdü. Asırlardır mefkuresizlikten ve ufuksuzluktan bunalmış olan insanlığa cihan değerinde bir dava sundu.
‘Benim yitiğimi bulmam çok zor. Çünkü benim yitiğim, hepimizin yitirilmiş Cennetidir. Yitiğimiz, ülkemiz, milli değerlerimiz, manevi dinamiklerimiz, dinimizi anlatma heyecanıdır. Yitirdiğimiz yolumuzdur… Diğer yitiklerime gelince onlara zerre kadar bile önem vermem. Zaten başka bir şeyim de olmadı ki onları yitirmiş olayım. Kendimi bile yitirsem, Allah şahit ki aklıma gelmez. Yeter ki biz, bir an önce kaybettiğimiz asıl yitiğimizi bulalım.
Kendi adıma, makam-mansıp sevdasına kapılmaktan, iyi olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabb’ime, Efendim’e ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum. Millet olarak, zaman içinde kendimizi yenilemek, daha parlak bir görüntü sergilemek, hususiyle de son bin senelik müktesebâtımızı, kültürümüzü tanımak, tanıtmak ve dinimizi anlatmaktan başka hiçbir sevdam olmasını istemiyorum.’
Hocaefendi’yi pasif gösterme peşinde olanlar… Hücre hapislerine, zulümlere, gurbetlere… mallarını mülklerini, bütün servetlerini kaybetmelerine rağmen ‘Hizmet’imize… Hocamızın bir tebessümüne feda olsun diyen’ babayiğitlerden kaçının gönlünde bir sevda tutuşturacaklar acaba…
Bir holding, bir parti, bir takım gibi algılıyorlar Hizmet’i … ‘gerçekten de particilik, cemaatçilik gibi ideolojik illetler ıslahı ve iflahı zor vakıalar…’ diyerek sorguluyorlar insanların samimi bağlılıklarını…
‘Hocaefendi de bir insan… hatalarıyla, kusurlarıyla, zaafıyla, etten kemikten bir insan aynı zamanda…’ sözlerini de pelesenk yapmışlar dillerine… Evet, Hocaefendi de bir insan… kimse aksini söylemiyor ki… Hele o, kendisine insanlık payesini bile çok gören biri…
Ey insiyatif sahipleri, acaba kaçınız ya da kaçımız onun gibi bu süreçte kardeşlerimiz için dertlendik:
‘Ben kendimi sorgulamadan edemiyorum. Hani herkes kendi yakını, bildiği-ettiği adına, annesi-babası adına ızdırap çeker. Fakat Fakir; bir yönüyle hakkım olmadığı halde, ircâ’ mahalli olması itibarıyla el-âlem meseleyi size bağlıyor. Hani sizin adınıza “terör” dediler, falan… Dolayısıyla şöyle-böyle sizinle irtibatı olanları, iltisakı olanları derdest edip götürüyorlar. Hiç olmayacak şeylere müebbetler veriyorlar. Ve öyle oldu; çok kıymetli insanlar, çok elit insanlar şu anda o cendere içindeler. Bütün bunları birden düşününce, kendimi affetmiyorum. Neredeyse günümün yarısında bunlar benim kafamı meşgul ediyor. Bunu şikâyet mahiyetinde demiyorum. Hiç uyuyamadığım gün oluyor; yatakta deniyorum, yastığı bir öyle bir böyle koyuyorum, oturarak uyumaya çalışıyorum, ağzıma bir tane pastil alıyorum belki o bir şey yapar…
Ama bir türlü bunları kafamdan atamıyorum. Onları kafamdan atamama neticesinde, kelâm-ı nefsî ile, iç konuşma ile bu defa onlara cevap vermeye başlıyorum; hep onu düşünüyorum, “Al sen de ağzının payını, al sen de ağzının payını!” diyor, gereksiz şeylere giriyorum; israf-ı zaman ediyorum, uykumu kaçırıyorum, gündüz yapacağım şeyleri de yapamıyorum; mesela, iki aydır ben kalemi elime alıp müsvedde kağıtlarımı önüme koyup bir yazı yazamadım, düşünün burada!
Bunlar, benim zaafımdan, yetersizliğimden, güçsüzlüğümden belki, kadere rızasızlığımdan… Cenâb-ı Hak, beni de size bağışlasın, inşaAllah…’
Kim ne derse desin, Hocaefendi’nin önderliğini yaptığı hizmetler sayesinde kupkuru gönüller Cennet bağlarına döndü.. Pek çok kömür ruh, elmasa dönüştü.. Taştan-topraktan tabiatlar, altın ve gümüş olma pâyesine yükseldi.. Ve kendi ülkesinde anlaşılmazsa da şimdilerde dünya Hocaefendi’den söz ediyor; onun ve arkadaşlarının vadettikleri sevgi, kardeşlik ve hoşgörünün gerçekleşeceği günleri bekliyor. Bugün sadece, karanlık ile ışığı birbirine karıştıranlar, hayatlarını beden hapsinde geçirenler onun aleyhinde atıp-tutuyor… Ama bütün bu çırpınışlar nâfile…
 
Hasılı… Hizmet kimsenin değil… sadece bu samimi insanların omuzlarında yükselip bugüne geldi ve Allah’ın izniyle yarına da daha güçlü olarak çıkacak İnşallah. Kimsenin şüphesi olmasın.  Zira, Hizmet körük gibidir. Nasıl ki, körük, kömür ve demirin isini pasını silip temizler, aynen onun gibi Hizmet de dokularına uymayan insanları temizleyip bünyesinden atacaktır.
 
Dünyanın gözü önünde yeniden bir kere daha samimi insanların omzunda yükselen bu gaye-i hayali kimse kirletmesin artık… Hizmet’in şeffaf olarak yoluna devam etmesi için egolarını, kibirlerini, ihtiraslarını, menfaatlerini…art niyetli düşüncelerini koyup bulandırmasınlar!
Bugün elimizi Hizmet’ten geri çekme değil… tam tersine daha güçlü sahip çıkma zamanıdır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve güzide ashabıyla temsil edilen dine hizmet davasının yanında, içinde, göbeğinde olduğumuzu Hakk nezdinde gösterme günüdür…
Bugün bunun hakkını verme devridir. Yoksa toz duman dağılıp her şey ayan beyan ortaya döküldüğünde herkes kahraman kesilir. İyi zamanda, her şeyin şakır şakır önümüze varidât döktüğü anlarda, toparlanmak kolaydır. Asıl bugün kenetlenebilmek önemlidir.
Samimi Hizmet gönüllüleri, tek bir şey için zorluklara katlanarak yollara düştüler…o da: Yoluna baş koydukları sevdaları…
Ve…‘Madem bu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar, şiddetli baskılar, hücum eden bid’atlar ve sapkınlıklar karşısında bizler çok az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olmamıza rağmen, gayet ağır, büyük, mukaddes ve bütün insanlıkla alakalı olan imana ve Kur’an’a hizmet vazifesi Allah’ın ihsanı ile omzumuza konulmuş… Elbette bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya herkesten daha çok mecburuz ve bununla vazifeliyiz. İhlasın sırrını kalbimize yerleştirmeye son derecede muhtacız.
Yoksa hem şimdiye kadar yaptığımız kudsi hizmet kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli şekilde sorumlu oluruz.’
Allah’ım! Zâtına ve Habîbine karşı bize, öyle delirtici bir iştiyak ver ki; başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Ey yegâne merhametli, başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin!.. Amin. 
Kaynak: Fikret Kaplan | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu