Bu rüzgâr nerden gelir nere gider bu kalbim,
Bu yankıyan yollar nerde biter,
Her gurbette bir tutam sıla tüter,
Her sılada bir yâr her sılada bir anne kalbim,
Ağlar…
Bir düğüm müjde büyür kalplerde kalbim,
‘Elde hüzün’ dillerde duâlar,
Her yanda rengârenk ziyâlar,
Gurbette çocuklar gurbette babalar kalbim,
Ağlar…
Bu son ağıt bu son sızı bu son bahar kalbim,
Gördün neler doğdu gün de doğar,
Güz yağdı kış yağdı gül de yağar,
Kıtalarla semalar kat kat duâlar kalbim,
Ağlar…
Mazlumun iklimi her daim âh kalbim,
Âh sabra su.. sadra şifa.. rûha felâh..
Yola düşenlere yârdir Allah,
Dünya çile dünya kor dünya günah kalbim,
Ağlar…
Bu rüzgâr nerden gelir nere gider bu kalbim,
Bu yankıyan yollar nerde biter,
Her gurbette bir tutam vuslat tüter,
Her sılada bir yâr…
Anneler babalar çocuklar kalbim,
Güler…
Kaynak:Cihangir Asyalı | Cizvalet.com
Şehre gelen yabancılardık o gün. Henüz dilini bilmediğimiz, şehirlerinden geçmediğimiz ülkeden daha yabancı değildik birbirimize, aslında hiç tanımadığım mülteci arkadaşlarımla aynı duygudaydık. Birleşmiş Milletler şeysine parmak iziniz kaydedildiğinde anlıyorsunuz ortalıkta yaşamanın ortalama yaşamaktan farkı olmadığını.
İkinci durağımdı Norveç. Uyku ve uyanıklıkla karışık puslu bir atmosferde yaşıyordum sanki 21 gündür, Meriç’te başlayıp havaalanından iltica edeceğimi söyledikten sonra aldıkları polis görüşmesine kadar ki bölüm pusluydu. Memur sorular sordu, bense tek başıma çıktığım bu yolculuğun detaylarını anlatırken birinci çoğul şahıs kullanıyordum. Fark etmeden BIZ diyordum öznesi kendim olan cümlelerde. Memur “kaç kişiydiniz?” diye sorduğunda sanki az önce tek olduğumu söylememişim gibi sorduğu için şaşırdım. “’Dedim ya, tek başıma geçtim.” Memur çok yerinde olarak “ama biz diye bahsediyorsun” deyince kendime geldim. Yıllarca ben demekten utanmayı bir değer kabul ettim. Enaniyet, ego, ben kirli kelimelerdi. Ama işte tam da burada durumu zorlaştıracak bir suç unsuru haline geldi. Öyle ya, biz isek bir sisteme dahil biri olmuş oluyordum.
Tam da buydu yaşadığımız ülkemde. Hala benzerlerini günbegün yaşanıyor o ülkede! Kendimizce ahlak edindiğimiz düsturlar yakamıza yapışmış. Bahsetmekten utandığımız tevazu, karşıdaki için şüpheli olmuş. Ama burada o ülkedeki gibi bir art niyet yok. İstiyorlar ki her kelime sözlükteki karşılığını bulsun. Belki budur bizim de kaçırdığımız! Her şey yerli ve yerinde olsun…
Gureba Dost
Polis mülakatından sonra bu düşünceler kafamda dans ederken bir gureba çıktı karşıma, bugünse gureba bir dostum dediğim arkadaşım.
Ayni sebeplerle buradaysak da bu ülkeden ayni neticeleri beklemediğimiz aşikârdı. Değişikti, ama böyle aradığımız kelimeyi bulamadığımızda kullandığımız değişikten değil, gerçekten değişik hatta marjinal. Daha sonrasında aylarca birlikte kamplarda ömür çürüteceğimizi bilemedim tabi.
İlk dakikadan başladı sorular sormaya. Çünkü sormak, irdelemek, yeni bir şey bulma iştahı aslında yaşam tarzı onun. Hakikat arayışına soyunmuş bir deli baş. Sordu da sordu. Benimse zihnim darmadağınıktı, sanki son parçayı aradığım puzzle in bütün parçaları yeniden dağılmıştı. Hem ona cevap vermeye çalışıyordum hem de hayret ediyordum. Çünkü çok cüretkârdı soruları.
Çadır kamptan sonra başka bir kampa gönderdiler bizi. Gaybubet, militan diye aranmak mültecilik kadar ağır gelmemişti omuzlarıma. Yorgundum, tüm bu kasvette gureba dostum ve ailesi başıma gelen ilk güzel şeydi bu ülkede. Çay sohbetleri, kahvaltı sofraları derken her seferinde bir sahanlık muhabbet bulduk, hep ama hep kavga edecek bir şey bulduk. Ben kutsal cephemden, o cüretkâr tecrübelerinden bahsetti. Dünya kadar kavramı bence ve senceleriyle tartıştık. Her sefer haldır haldır kavgaları kıymetli bir hatırla noktaladık. Kusuruma bakmazsa iyi olan ve ümit taşıyan taraftan olmayı kendime ayırıyorum, o ise şeytani görünen ama gerçeklik derdinde olan taraftı ve buna ne kadar daha dayanabilecek bilmiyorum.
Yaratıcı ile irtibatında ki hem samimi hem güçlü cüretine şaşırıyordum. Çok iyi bildiğimi düşündüğüm meselelerde bir anda zihnimi çekelediği bakışıcısı ile baş etmekte hala zorlanıyorum. Ama bugün dönüp baktığımda iyi ki diyorum, iyi ki rastladım onlara. O ve ailesi bir ömürlük dostlarım. Ayrıca çekişmeli aylardan bize fikir travmalarından başka benim yazar olmam, onun fotoğrafçı olması kaldı. Ben onun çekiştirmeleriyle kalemi doğru kullanmayı öğrendim, o ise benim itelemelerimle objektif tutmayı öğrendi.
Bu kadar ters yerlerden bakıp, bu kadar nasıl işler başardığımıza gelince. Elbette benim meleklerin safında olma çabam melek olduğum anlamına gelmiyordu. Aynı zaman da onun şeytani (bana göre, hakikat Allah u alem) olanı savunuyor olması onu şeytan yapmıyordu. Çarpışmalar ne iyi ve kötü mücadelesi ne de haklı haksız kavgası. Onun da bir gün dediği gibi fikirler değişir, insandır esas olan. Esas olana odaklanabilme kabiliyetlerimiz var, işte bu yüzden aynı masada oturabildik. Unutmamalı ki, karşı karşıya kalan fikirlerle aynı kıymette hayatlar yaşanabilir vesselam…
Hizmetten | Sümeyra Emektar
Küçük bir fırtına karşında fırıldak gibi dönerler | M. Fethullah Gülen Hocaefendi
Kullukta derin olmayan insanlar, daha evvel bin bir yeminle “Dönmem!” demiş olsalar bile, bazen küçük bir fırtına karşısında fırıldak gibi dönerler!..
Bu video 07/05/2017 tarihinde yayınlanan “DERİN MÜSLÜMANLIĞA İHTİYAÇ VAR!..” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı buradahttps://www.herkul.org/bamteli/bamtel…
(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 4)
Müslüman kelimesi kök itibariyle “silm” yani barış anlamını taşıyor. Medine Sözleşmesi’nde geçen Müslüman kelimesi sözleşmeye imza koyan Yahudi, müşrik herkesi niteliyordu. Bunlar iman etmeseler de namaz kılmasa, oruç tutmasalar da “Müslüman” idiler. Kalplerinde iman yoktu ama sözleşmeye imza atarak aynı ümmetin unsuru olmuşlardı. Ali Bulaç yeni kitabında bunu şöyle açıklıyor:
“Bu durum Müslüman, olduğunu ısrarla söyleyip de dinin hükümlerini yerine getirmeyen, getirilmesi için zorlanmaktan hoşlanmayan, ‘din’ ile ‘dünyevi işler’ arasında ayrım yapan toplulukların konumuyla ilgili bize önemli açılımlar getirmektedir. Bu kesim yani ‘amelsiz Müslümanlar’ da ‘Mü’min-müslümanlar’la hukuki zeminde bir sözleşmenin tarafı olabilirler.
Mü’min olmayan Müslümanların varlığı Hz. Peygamber’in irtihaline kadar devam etti. Bir kısmı din olarak İslam’a girmedi, Vesika’nın şartlarına bağlı kaldı ama müşrik olarak yaşadı.” (Medine Sözleşmesi)
Medineli müşriklerin Mekkeli müşriklerden önemli bir farkı vardı. Onlar azgın ve saldırgan değildiler. Putperest olmayanlara işkence yapmıyorlardı. Hatta aralarında Es’ad bin Zürare, Ebu Kays bin Sirma gibi hanif olan temiz bir Allah inancına sahip insanlar vardı. Şehrin genel kültürel düzeyi bir sözleşme ile bir arada yaşayabilme imkânı veriyordu. Araplar o tarihe kadar sadece kan bağı ve akrabalık etrafında bir araya geliyordu. Medine’de ilk defa ırk, etnik köken ve din farkı gözetilmeden bir arada barış içinde yaşanabilen bir kozmopolit ortam oluşmuştu. Ve bu sözleşme Magna Carta’dan 593 sene önce imzalanmıştı.
Sözleşme o günün şartlarında devrim niteliğindeydi. Suçun şahsiliği vurgulanmıştı.
“Biri suç işlediğinde kabilesinin fertleri ondan sorumlu tutulmayacak kısaca suç ve ceza bireyselleşecektir. (Md. 23 ve 28). ‘Mü’minlerin tamamı suçlunun karşısında durur’; onun kabilesine, ailesine, servetine bakılmaz. Bu bile başlı başına bir devrimdi. Suçlu ve canilerin korunmadığı -ki bunlar hangi bloktan olursa olsunlar fark etmez bu yeni yapıda adalet ve güvenliğin sağlanması ortak ve sosyal bir sorumluluk mevkiine çıkartılıyor, taraflar birbirlerine karşı aynı blokun bireyleri sorumlu tutuluyor. (Md. 12, 13, 23).
“Yahudiler okur-yazardı, ellerinde Tevrat vardı, Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi “Kitap Ehli (Ehl-i Kitap)” kimselerdi. Zenaatle uğraşıyor, kültürel bakımdan ümmi olan Araplardan daha üstün bulunuyordu. Ama mahkemeleri adil değildi, düzenli ve istikrarli bir yargı sistemine sahip oldukları söylenemezdi. Mahkemeler sık sık zayıfların aleyhinde karar verirdi. Nitekim Sözleşme’den sonra bazı Yahudiler, davalarını Hz. Muhammed (s.a.)’e götürmüşlerdi. Aralarında eşitlik de yoktu. Nadiroğulları’ndan biri bir başka Yahudiyi öldürecek olsa yarım diyet öder, birileri onlardan birini öldürecek olsa ondan tam diyet alırlardı. Şeref bakımından üstün sayılan kişi suç işleyecek olsa genellikle ceza almaz, daha düşük statüde ise ona asla acımazlardı. Din birliği aralarında eşitlik sağlamıyor, kabile asabiyeti din birliğinin önüne geçiyordu.” (Medine Sözleşmesi)
Medine’de tesis edilen barış, bir mukaveleye dayanıyordu. Devlet gücüyle sağlanmıyordu. Yani ortada kolluk kuvvetleriyle, polisle sağlanmış bir barış yoktu. “Medine Site Devleti” organik bir oluşumdu. Bir güven ve uzlaşma temeline dayanıyordu. Güce dayanmıyordu. Çünkü Müslümanlar sadece yüzde 15’lik bir azınlıktı. Allah Rasul’ü (sas) Yahudi ve müşrik herkesin itimat ettiği bir insandı. Kurulu düzen güce dayalı olmayan âdil bir “hakem”lik idi. Ne ‘zorba’ bir oluşum söz konusuydu ne de bugüne benzer kurum ve kurullarıyla teşkilatlı bir devlet vardı.
MÜSLÜMAN VE YAHUDİLER AYNI ÜMMET BAŞLIĞINDA
Allah Rasulü, Medine Yahudilerine ait, sinagog ve eğitim müessesesinin ve her ikisini de ihtiva eden Beytü’l Midras’ın faaliyet göstermesine izin vermişti. (Muhammed Hamidullah, “İslam’da Gayr-i Müslimlerin Durumu”)
Medine Vesikası ile inanç hürriyeti garanti altına alınmıştı. Anlaşma metninde herkes eşit konumdaydı. Ortak yaşama iradesi beyan edilmiş, hiçbir gruba ayrıcalık sağlanmamıştı.
“Avfoğulları Yahudileri, (bu konuda) müminlerle birlikte bir ümmet (bir topluluk) oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri kendilerinedir.” (Madde 27) Bu madde, Yahudileri ‘ümmet’ başlığı altında Müslümanlarla beraber zikrediyordu. Dini farklı iki topluluk aynı ‘ümmet’ sayılmıştı.
“Varsayalım ki Vesika’da ismi geçen Yahudiler, üç büyük kabile dışında, Müslümanların anlaşmalı tarafları olsun; nasıl oluyor da Vesika onları ‘ümmet’in bir parçası kabul ediyor? Buradaki ümmeti ‘din kardeşliği’ mi kabul edeceğiz, yoksa ‘siyasi birlik’ mi?
“Hakimiyetçilerin kabul edemedikleri husus, her ne türden bir yapı ve organizasyon olursa olsun, Müslümanların mutlak hâkim (otokrat) konumda bulunup kurdukları monolotik yapı içinde diğerlerinin onların teb’ası olmalarını esas alan teo-politik doktrindir. Bu teo-politik doktrin hakimiyetçi tezi savunanların zihinleri üzerinde blokaj kurduğundan, tahakküm ve hakimiyetten başka seçenekler olabileceğini düşünemiyorlar. Çağımızda bu ideoloji yüz binlerce Müslümanın ve Müslüman olmayanın kanının heder olmasına sebep olmuştur… Weber’in analizlerinden iki önemli sonuç çıkarıyoruz: Biri, İslam, tarihte çok kültürlülüğü veya çoğulculuğu sağlayabilmiş tek örnektir; ikincisi, bugün İslam adına kurulan yönetimlerdeki uygulama ve modeller İslam’ın dışındadır, ilham kaynaklarını modern ulus devletten almaktadırlar. Dolayısıyla bu analiz bize neden İslam dünyasında bitip tükenmeyen çatışmaların vuku bulduğu hakkında da tatminkâr bir fikir vermektedir.” (Medine Sözleşmesi)
“W. Montgomery Watt, (İskoç tarihçi) Hz. Muhammed’in hiçbir zaman Medine toplumunun hükümdarı (hâkim siyasi otoritesi) olmadığını söylemektedir. Ona göre yeni toplumsal sınıflar Arap kabile geleneğinden tamamen kopuk değildi ve sözleşmenin taraflarının hepsinin reisleri vardı. Hz. Muhammed Muhacirlerin reisiydi. Üstelik sözleşmenin 23. maddesi (Üzerinde ihtilafa düştüğünüz şey ne olursa olsun, iletileceği nihai merci; Allah’tır, Muhammed (s.a.v)’dir.) onun hâkim değil de hakem olduğunu tescil etmekteydi.” (İlyas Akyüzoğlu, Medine Site Devletinin Sosyo-Politik Altyapısı)
“Hakemin yürütme gücü yoktu, fakat anlaşmaların yeminle sağlamlaştırıldığı ve hükmünün yürümesinin teminat verilerek sağlandığı belirli bir ahlaki otoritesi vardı. Medine halkı Hz. Muhammed’i buraya davet ederken aynı zamanda araları kanlı-bıçaklı olan Evs ve Hazrec kabileleri arasında arabulucuk yapacağı ümidindeydiler.” (İslam Nedir, W. Montgomery Watt)
“Medine Site Devleti” organik bir oluşumdu. Hz. Peygamber (sas) âdil bir “hakem”di. Yahudi ve müşrik herkesin itimat ettiği bir insandı. Güce dayalı bir hâkim veya hükümdar değildi.
HÂKİM VEYA HÜKÜMDAR DEĞİL TARAFSIZ ‘HAKEM’
Vesikanın sosyolojik mantığını Ali Bulaç şöyle anlatıyor:
“…Bu sosyal projede, her bir din mensubu kendi dininde özgür ve özerk bırakılmış, ancak Medine’nin ortak sorunları bağlamında ortak sorumluluklar ve yükümlülükler öngörülmüştür. Belki de tarihin bu ‘ilk sayılan anayasa metni’nde siyasi birliğin farklı dinler ve etnisiteler tarafından ortaklaşa kurulması başlı başına bir önem taşımakta ve bugüne de ışık tutmaktadır… Medine Vesikası, bütün sosyal bloklar açısından ‘hâkimiyet’ değil ‘katılım’ temelinde bir toplumsal projeyi öngörür… Her bir dinî ve etnik grup kültürel ve hukuki tam özerkliğe sahiptir… Hz. Muhammed, bir yandan hicret eden Mekkelilerin yerleştirilmesi ve yeni çevreye intibaklarıyla uğraşırken, diğer yandan Yahudi ve Müşrik Araplar’a güven vermeye çalışıyor, niyetinin Medine üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak olmayıp yeni dinî cemaatinin güven içinde yaşamasını ve dinlerini yayma imkanlarını sağlamak olduğunu söylüyordu. Esasında daha Mekke’de inen vahylerde geçerli bir politika olarak ‘Sizin dininiz size, benim dinim bana’ (Kafirun, 6) ilkesi benimsenmişti… Gruplar, kendi aralarında çıkan ihtilafları çözemedikleri zaman, davayı bir ‘üst yargı makamı’na götürmek üzere kendi aralarında anlaşıyorlar. Bu üst yargı makamı da doğrudan güvenilir, tarafsız ve Medine dışından gelmiş Hz. Muhammed’dir. Kur’an, Peygamber’e eğer isterse onların davalarına bakabileceği yetkisini veriyordu. (Maide, 42). Bunun üzerine Peygamber de, kendisine başvurdukları her seferinde onları muhayyer bıraktı ve önce şunu sordu: ‘- Size neye göre hüküm vermemi istersiniz, Kur’an’a göre mi, yoksa Tevrat’a göre mi?’Bu düzenlemede Peygamber, bir ‘Hâkim’ değil, bir ‘Hakem’ konumundaydı.”
ÂDİL BİR HAKEM
Ahmet Kurucan’ın kanaati ise şöyle:
“Medine vesikasına imza atan Medine Yahudileri, müşrikler devlet çatısı altında birlikte yaşamanın getirdiği mükellefiyetlerde Müslümanlarla ortak, evlenme, boşanma gibi ailevî meseleler başta, özel alanı ilgilendiren konularda ise kendi inançları veya kabile örfleri istikametinde uygulama serbestisine sahiplerdi. Devletin din karşısında tarafsız ama kayıtsız olmayan bu tutumu son tahlilde halk nezdindeki meşruiyetini sağlamlaştırmanın yanında toplumsal hayattaki muhtemel boşlukların ve kaosların oluşumunu engellemesi itibarıyla da takdire şayandır.” (Ahmet Kurucan, Zaman, 19 Aralık 2008)
Sonraki bölüm: Kur’an Allah Rasul’üne (sas) niçin “Melik” veya “Emir” demez?
Kaynak: Veysel Ayhan | TR724
Yeis, Sizi Teslim Almasın!
Uhud’da ve ondan dört ay sonra aynı hafta içinde verilen seksene yakın şehide rağmen ashab-ı kiram asla ümitsizliğe düşmemiş ve yılgınlığa kapılmamıştı. Zira onlar Uhud’un hemen akabinde gelen ayetlerde kendilerine verilen ilkeleri, duygu, düşünce ve hayatlarına hâkim kılmış ve temel hareket stratejisi olarak benimsemişlerdi: “Zorluklar karşısında gevşeyip asla yılgınlığa düşmeyin, bu uğurda başınıza gelebilecek acı olaylardan ötürü üzüntüye de kapılmayın. Zira eğer gerçekten inanıyorsanız eninde sonunda üstün gelecek sizlersiniz.”1
Müslümanları hem teselli eden hem de durum ne olursa olsun gevşememeleri gerektiğini ders veren bu ayet, bir de asla gam ve kedere esir düşmemelerini de talim buyurur. Zira mağlubiyetten daha kötüsü, insanın bütünüyle karamsarlığa teslim olmasıdır. Üzüntü, keder ve ümitsizliğin esir aldığı ruhlar kısa zamanda köleleşir ve bir türlü yeniden derlenip/toparlanmaya imkân aramaz ve cesaret bulamazlar. Onun için Allah Resûlü, dualarında “Allah’ım! Her türlü tasa, kaygı, endişe ve üzüntüye esir düşmekten Sana sığınırım. Yine çaresi olan meselelerde acze teslim olmaktan ve tembellik göstermekten Sana sığınırım. Her türlü korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Yine borç yükü altına girip ezilmekten ve insanların zulüm ve kahrından da sana sığınırım.”2 buyurur ve bunların her birinden kurtulmak için Rabb’e sığınılması gerektiğini ders verir.
Müslümanlara aynı zamanda müjde de veren bu âyet, bir taraftan onları kaldıkları yerden başlamaya davet ve teşvik ederken diğer yandan da “…Eğer gerçekten inanıyorsanız eninde sonunda üstün gelecek sizlersiniz.” buyurarak, durum ve hal ne olursa olsun Allah’a dayanmaları gerektiğini ders verir. Bunun yanında, başka ayetlerde Hak ile bâtıl mücadelesinde değişmeyen ilahî kanuna da (sünnetullah) dikkat çeker: “Allah, kader kitabına şunu yazmıştır ki ‘Ben, mutlaka üstün geleceğim, elçilerim de! Şüphesiz Allah çok güçlüdür ve mutlak galiptir.”3 Dolayısıyla bu tür imtihanlarda hemen yese kapılıp yılgınlığa düşenler asıl o zaman kaybeder ve kaybettirirler.
Allah için sabır, azim ve kararlılıkla mücadeleye devam edenler de ilahi inayete mazhar olurlar. Nitekim Uhud’un ertesi günü sabah namazından sonra Allah Resûlü, “Dün Uhud’da bizimle beraber olanlar, Mescitte toplansın. Düşmanı takibe çıkıyoruz.” buyurduğunda hem ağır yaralı hem de çok yorgun olmalarına rağmen kimse gazveden geri kalmamıştı. Kur’an’ın takdir ettiği büyük bir iman ve teslimiyetle gittikleri seferden Uhud’da yaşanan muvakkat sarsıntıyı, zafere dönüştürmüş ve Medine’ye düşmanın karşılaşmaya cesaret edemediği muzaffer bir ordu olarak girmişlerdi. Kur’ân onların bu duruşlarını da takdir sadedinde şöyle ifade buyurur:
“O inananlar ki, Uhud savaşında ağır bir yara almış olmalarına rağmen, Allah’ın ve Peygamberin çağrısına gönülden icabet edip düşmanı takip edenlere; hele onlardan ihsan şuuruyla yaşamaya devam eden takva sahiplerine, Rab’leri katında büyük ödül vardır. Onlar öyle yürekten inanmış kimselerdir ki, düşman yurdundan haber getiren bazı kötü niyetli insanlar, kendilerine: ‘Düşmanlarınız size karşı büyük bir ordu hazırlamış, o halde onlardan korkun da, Allah yolunda cihadı terk edin. Resûlüllah’ı yalnız bırakın!’ dediklerinde, bu tehditkâr sözler, o yiğitleri yıldırmak şöyle dursun, aksine onların imanını artırır ve şöyle derler: ‘Bütün tehlike ve korkulara karşı bize Allah’ın yardımı yeter! O, ne güzel yardımcı ve ne güvenilir vekildir.”4
Onlar bu şekilde sağlam durunca müşrik ordu, karşılarına çıkmaya bile cesaret edemedi. Sonuçta Kur’ân’ın beyanıyla hepsi de en büyük mükafat olan Allah’ın rızasını elde ettiler: “Allah’ın lütuf ve inayeti sayesinde başlarına hiçbir kötülük gelmeden sağ-salim yurtlarına geri döndüler. En önemlisi de böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış oldular. Hiç şüphesiz Allah, müminlere karşı son derece cömert, son derece lütufkârdır.“5
Yardım Sadece Allah’tandır!
Uhud’da indirilen ayetlerde verilen bir ders de hakiki tevhid dersidir. Mü’minler “Sadece Allah’a ibadet eder ve yardımı sadece O’ndan isterler.”6 İslam’da yardım ve zafer sadece O’nun katındandır. Bunu şahıs ya da sebeplere vermek tehlikeli bir yanılgıdır: “Allah, size yardım ettiği sürece, sizi hiç kimse yenemez. Fakat bir de sizi yüzüstü bırakacak olursa, size O’ndan başka kim yardım edebilir? Öyleyse inananlar, yalnızca Allah’a dayanıp güvensinler.”7 “Nitekim Sen, hani müminlere ‘Allah’ın size üç bin melekle yardım etmesi yetmez mi?’ diyordun. Evet Allah, elbette inananlara yardım edecektir! Eğer siz mücadelenin hakkını vererek sabreder ve ilahi emir ve yasaklara riayet eder ve ordunun disiplinini bozacak davranışlardan sakınırsanız, düşmanlarınız size hemen saldıracak olsa bile Rabbiniz, akın akın gelecek beş bin melekle size yardım edecektir. Allah, bu yardım va’dini sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla güven bulsun diye yaptı. Şunu iyi bilin ki yardım, her zaman Azîz ve Hakîm olan Allah’tan başka kimseden gelmez.”8
Buna göre Allah, bütün işlerin sonuçta kendisine döndüğünü, karar kaynağının sadece kendisi olduğunu, melekleri indirmesinin de müminler için bir müjde olması, kalplerine bir güven vermesi ve bu sayede onların sebatını artırmaya mebni olduğunu ifade eder. Yardımın ve zaferin ise doğrudan doğruya ancak kendi katından olduğunu, bunun için her kadar O’nun herhangi bir vasıta, sebep ve araca ihtiyacı olmasa da mü’minlerin üzerlerine düşen vazifeleri -mücadelenin hakkını vererek sabretme, ilahi emir ve yasaklara riayet etme, ordunun disiplinini bozacak davranışlardan kaçınma- hakkıyla yerine getirmeleri ilahi inayetin kendilerine ulaşması için hayatidir. Aslında bu, tevhid düşüncesinin iyice yerleştirilmesi adına Kur’ân’ın üzerinde durduğu ana konulardan da birisidir. “…Bütün işleri O, yönetir…”9 “Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a mahsustur. Sonunda her iş döner dolaşır Allah’ın dediğine varır/nihai kararı daima O verir. Öyleyse sen sadece O’na kulluk yap ve sadece O’na dayanıp güven! Rab’bin yaptıklarınızdan/yapmakta olduklarınızdan asla habersiz değildir.”10
Dolayısıyla mü’minler maddî-manevî gerekli hazırlıklarını yapıp tedbirlerini aldıktan sonra “… yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.”11 Hatta bu gerçeği hakkalyakîn yaşadıkları Bedir günü de onlara özellikle hatırlatılır: “Müşrikler karşısında çok zayıf ve güçsüz iken Allah size yardım etti…”[Âl-i İmrân Sûresi, 3/123[/note] Kur’ân’da farklı ifade ve tekid yöntemleriyle tekrarlanan bu mana, gönüllerde yakîn hasıl edecek şekilde yerleştirilmeye çalışılır. Böylece mü’minler, ilahî emir gereği, kusursuz olarak esbabı yerine getirseler de sebeplere asla güç ve kuvvet atfetmemeleri, asıl yüzlerini Müsebbibu’l-esbaba yönlendirmeleri gerektiği açıkça belirtilir. Bir ömür boyu da tevhide ait bu dengeyi gözetmeleri kendilerinden istenir.
Hülasa inananlar Hakka sahip çıkma hususunda kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirirlerse Allah da onlara yardım eder: “Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine destek olursanız, O da size yardım eder ve ayaklarınızı yere sağlam bastırır.”12 Bu gayret ve duruşla O, her alanda mü’minlerin gücünü artırır, itibarını yükseltir ve hiçbir zaman insî-cinnî şeytanların ayaklarını kaydırmasına müsaade etmez. Allah (celle celaluhu), “Düşmanlıkta başı çeken inkarcıları imha etmek veya onları bozguna uğratıp eli boş bir halde geriye çevirmek için size her türlü yardımını gönderir.”[Âl-i İmrân Sûresi, 3/127[/note] ayetinin hükmünce onları muzaffer kılar. Bunun bir örneği olarak, Bedir’de, müşrik ordusu karşısında sabredip mücadelenin hakkını verince ashab-ı Bedr’in nasıl ilahi inayete mazhar oldukları üzerinde özellikle durulur.13
Kaynak:Dr. Selim Koç | Peygamberyolu.com
Dipnot:
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/139
- Ebu Davud, Salat 367 (1555)
- Mücadile Sûresi, 58/21; Mü’min Sûresi, 40/51,52; Yunus Sûresi, 10/103
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/172, 173
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/174
- Fatiha Sûresi, 1/4
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/160
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/124-126
- Ra’d Sûresi, 13/29
- Hûd Sûresi, 11/123
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/122
- Muhammed Sûresi, 47/7
- Bkz. Enfal Sûresi, 8/9-12
“Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârlara karşı köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” Bizim, daha çok, “geceleri ihya etme”ye ihtiyacımız var. O’nunla (celle celâluhu) halvete ihtiyacımız var. Karşısında dururken, ciddî, kalb uyanıklığı içinde bulunmaya ihtiyacımız var. Çok iyi bildiğiniz “ihsan” manası açısından kulluğu devam ettirmeye ihtiyacımız var. Çok muhtacız; eskilerin ifadesiyle, eşedd-i ihtiyaç ile muhtacız. Bu esen şiddetli fırtınalar karşısında, birbirini takip eden tsunamiler karşısında, hortumlar karşısında, koca çınarların bile mukavemet edemeyip devrilmeleri karşısında, bence Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine daha fazla, daha sıkıca sarılmaya ihtiyaç var.
Büyük bir zatın dediği gibi, “Eğer Allah’ın gazabından korkuyorsan, emirlerine sımsıkı sarıl! Ağaçlar, değişik fırtınalar karşısında, devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru sürekli kök salar dururlar!” Onun için kökleri suya yakın olan ağaçlar, fazla derinlere doğru kök salmadığından -buradaki ağaçlar gibi- çok küçük bir fırtınada hemen devrilirler. İşte böyle, derinlere doğru kök salan ağaçlar gibi, dinî emirlerde sürekli derinleşmeye bakmak lazım. Çünkü çok kimsenin düşmanca, zalimce, haince, derinlemesine üzerinize geldiği bir dönemde, şayet siz aynı derinlikle onlara karşı durmazsanız, dik durmazsanız, dik durmanızı devam ettirmezseniz, hafizanallah, o fırtınalar alır sizi götürür; ağaçların başında hazan yemiş yapraklar gibi savrulur gidersiniz.
Cenâb-ı Hak, bu güne kadar muhafaza buyurmuştur; bundan sonra da muhafaza buyursun! Bu hal, bu keyfiyet, bu tavır, bu davranış, bu gaye-i hayal devam ettiği ve onda sâbit-kadem olunduğu sürece -inşaallah- Cenâb-ı Hakk’a atılmış her adım, adımlarla mukabele görür; yürüme, koşma ile mukabele görür. Mukabeledir bunlar. Siz, “bir” damla bir şey yaparsanız, O (celle celâluhu), “on” yapar, “yüz” yapar, ihlasınıza, niyetinizdeki samimiyetinize göre. Bu açıdan da bir taraftan kullukta derinleşmeye, bir taraftan da derinleşmeye gerçek kıymetini kazandıracak olan “ihlas”a ve “samimiyet”e çok önem vermek lazım. “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” diyor Hazreti Üstad ısrarla. İtiraz edilmeyecek bir şeydir.
“Amelinizde rıza-i İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” Madem öyle bir teminat, öyle bir garanti var, o mevzuda bir taraftan “amelde ciddiyet”, hiç aksatmama; diğer yandan ihlas ve samimiyet… Hatta antrparantez bir şey arz edeyim: Hepimiz insanız, farklı kültür ortamlarından geldik. Acaba gençliğimizde ibadetlerimizi hassasiyetle yerine getirebildik mi? On beş yaşında namaz farz olur, bazılarına göre. Bazılarına göre, “on sekiz yaş” diyorlar, rüşd yaşı. Siz belli bir dönemde, mesela on üç yaşında başlamışsanız, kendinizi on üç yaşında reşid hissetmişseniz, mümeyyiz hissetmişseniz, o günden itibaren başlamışsanız; acaba o mevzuda taharetinize tam dikkat ediyor muydunuz? İstibrânızı kemâl-i hassasiyetle yerine getiriyor muydunuz? Hakikaten namazı, dıştaki şartları ile, içindeki rükünleri ile ve için içindeki huşu ile قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar.
Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) ayeti mucebince eda ediyor muydunuz? Namazı huşu ile, Allah karşısında tir tir titreyerek اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي أَخْشَاكَ كَأَنِّي أَرَاكَ “Allah’ım! Beni öyle bir haşyet sahibi kıl ki, Seni hep görüyor gibi oturayım, kalkayım, doğrulayım, eğileyim, yürüyeyim, öyle yatayım!” duygusu içinde miydik?!. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), yatarken bile ayaklarını kıvırıyor, teeddüben; elini başının altına koyuyor, teeddüben; kıbleye müteveccih yüzünü çeviriyor, teeddüben. Acaba, ben bunların hepsine riayet ettim mi? Etmedim ise, “Vira bismillah!” deyip, şu belli bir yaşa kadar olan namazlarımı bir daha kaza edeyim!.. Her gün bir yirmi rekat, kırk rekatıma ilave etsem ne olur?!. Böyle bir derinleşme!..
Bu video 07/05/2017 tarihinde yayınlanan “DERİN MÜSLÜMANLIĞA İHTİYAÇ VAR!..” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı buradahttps://www.herkul.org/bamteli/bamtel…
Kopup giderse gün,
Durup kalırsa can,
Çıkar,
Uçup giderse kuş,
Konup kalırsa söz,
Susar.
Hüzün yıllarıdır,
Üst üste kapkara akşamlar.
Güz müdür,
Kalbim sızlayan yara,
Şüphe yok,
Kapanmaz açılıp durdukça,
Dua,
Bir el,
Dua,
Bir daha,
Kar isen eri,
Yağmursan ağla,
“Bu da geçer…”
Yemin olsun Allah’a.
Kaynak:Cihangir Asyalı | Cizvalet.com