Bilindiği üzere insana ilahi hikmetçe birçok farklı his ve duygular verilmiştir. Bu yüzden yaradılış harikası olan insan öteden beri neredeyse tüm ilim dallarının odak noktası olmuştur. Hususiyle Batı, kadim felsefeden modern psikolojiye, sosyolojiden biyolojiye kadar birçok disiplinlerle insan denen muammayı çözmeye gayret etmiştir. Zaman zaman insan hakkında izafi de olsa hakikate yakın tespitlerde bulunulsa da, genel olarak insanın sırlı mahiyetine dair net şeyler söylenememiştir.
Ünlü bilişsel ve davranışsal nöroloji profesörü Adem Zeman, Bilinç Kullanım Kılavuzu isimli eserinde insanın en hayati duygularından olan zihne dair ki bazı tespitleri belki de yukarıda dile getirmeye çalıştığımız meselelere hem bir delil hem de itiraf niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz: “…Bilinci açıklamada yaşadığımız zorluk, varoluşu açıklamada yaşadığımız zorluğa eşdeğerdir.’’
Batının insan fıtratına dair net, berrak bir şey söylememesi, söyleyememesi, sırtını semavi vahyi Kur’an’a dönmesine bağlayabiliriz. Zira insanın iç-dış duyu ve duygularını en güzel, en fıtri, en mucizevi, en benzersiz ele alan ilahi beyan Furkan’dır. Bu bağlamda tabirde hata olmasın Yüce Beyan, insan duygu ve hislerinin bihemta kullanma kılavuzu mahiyetindedir. Dikkat edildiği taktirde ayetler, yer yer insanın zahiri görme ve işitme duyularından; zaman zaman imanın yeri, tüm duyguların kalesi mesabesindeki manevi, melekûti bir rabbani duygu olan, kalb (Bakara suresi 7. ayet) ve ruhumuzdan (İsrâ Suresi 85. ayet) bahseder. Ne var ki Kur’an tüm bunları yaparken, tevhid ve hikmet yörüngeli ele alır, meseleyi aslına irca eder.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri gibi birçok İslam alimi, fevkaladeden Kur’an’a teveccüh ve itimatları sonucunda insanın ledünniyatındaki enfüsi ayet niteliğindeki duygu ve hisleri gün yüzüne çıkarmışlardır. Duygularımızın veriliş sebebi, hedeflerini beyan buyurmuşlardır. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına itiverdik.” (Tîn, 95/4) ayetine isnad ederek, insanda münderiç menfi-müspet birçok farklı duyguyu keşfetmişlerdir. Mesela Üstad Said Nursi, Ene ve Zerre Risalesinde insanın duygu ve hislerinin, varlık ve Allah (cc) ile münasebet ve gayelerini oldukça derin tahlil eder .Eşya ve hadiselerdeki muammanın, kainattaki bilinmezlerin, ilahi isim ve sıfatlardaki esrarın, enenin mahiyetinin bilinmesiyle açılacağını söyler. Hatta Üstad, Otuz Üçüncü Söz’ün Altıncı Pencere’sinde, insanın zâhirî ve bâtınî bütün duygularının her birinin ayrı ayrı âlemlere birer anahtar olduğunu söyler. Nasıl sorusunuysa, Emirdağ Lâhikası’nda, hafıza duygumuzu Levh-i Mahfuz’a bir numune göstererek cevap verir.
Bediüzzaman hazretleri, insana verilen hayati duyguların vazife ve hedeflerinden bahsetmeyi ihmal etmez. Hutbe-i Şamiye eserinde şöyle buyurur: ‘’…İradenin, ibâdetullahtır; zihnin, mârifetullahtır; hissin, muhabbetullahtır; latîfenin, müşâhedetullahtır. Takva denilen ibâdet-i kâmile, dördünü tazammun eder.’’ Birçok hikmetle insana verilen menfi duyguların maslahatlarına da değinir. Sünnet-i Seniyye Risalesinde mealen, öfke duygusunun doğru ve orta yolunun mukaddes cesaret; şehvanî hislerinse dosdoğru halinin iffeti, azami, masumiyet derecesinde rehber edinmesi olduğunu belirtir. İnsandaki duygu ve hislerin açılımları, onların nitelikleri, fizik ötesi ve lahuti alemlerle münasebetleri, hakikat yolunda uğradığı menzil ve makamları Ehli Sünnet çizgisinde başta Nur Külliyatı olmak üzere, Kalbin Zümrüt Tepeleri serilerinden oldukça tafsilatlı olarak izah edilmiştir.
Bir örnek verecek olursak, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Kalbin Zümrüt Tepeleri 2 eserinin ‘Mükâşefe’ başlıklı yazısında bu duygunun veriliş gayesi üzerinde durur. Farkında olalım ya da olmayalım Hocaefendi içimizde var olan bu duyguyu, hakikat yolcusunun ‘’mücahede yoluyla yükselip esmâ ve sıfat hakikatlerini duyması, sezmesi ve bilme ruh hâlinden ibaret’’ olduğu şeklinde tanımlar. Bu seri, aynı zamanda insana, insanın mahiyet ve benliğine dair farkındalık oluşturan, yine insana insanı anlatan bir şaheserdir.
Zamanını aşan zamanın çocukları
İnsan, her dönem yine menfi-müspet yönleriyle insandır. Ancak asrının teknik ve teknolojik gelişmeleri, onun duygu ve hislerini şekillendirmede önemli bir faktördür. Bu realite inkar edilemez. Ne var ki farklı asırların farklı keyfiyetleri, insana ilahi hikmetçe verilen maddi-manevi duygu ve hislerini değişikliğe uğratacağı anlamına gelmez. İnsan, fiziki ve metafizik duygularıyla yüce bir varlıktır. Batıni yönünü kalb, ruh, sır, akıl, basiret, marifetullah, muhabbetullah, vicdan, irade…gibi latif, rabbani duygular teşkil ediyorken; zahiri tarafını ise, görme, duyma, tat alma gibi duyular oluşturur.
Ayrıca tasavvufta, ‘zamanın çocuğu’ manasında ibnü’l-vakt kavramı vardır. Çağlarına damgasını vuran İbn-i Sina, Cabir, Harezmi, İmam Gazali gibi dahi İslam mütefekkirleri, kendi benliğindeki muammaları keşfederek, kendi zamanlarını aşmış ve sonraki gelecek nesillere hüsnü misal olmuşlardır. Hatta Üstad Said Nursi, Muhakemat adlı eserinde, mealen, hikmetin bir pederi hükmünde olan İbn-i Sina’nın zekasının gücü, fikirlerinin kuvveti, felsefeye ve bazı ilimlere hakimiyeti ve çok üstün kapasitesi olduğundan, bu zamanın yüzlerce felsefeci ve ilim adamıyla tartıldığı taktirde onlara ağır basacağını söyler. Eksikliğin İbn-i Sina’da değil, onu eksik bırakan zamanın eksikliği olduğunu hatırlatır.
‘Dijital nesil’ olarak tanımlanan Z neslini, yukarıdaki açıklamalar bağlamında ele almak mümkündür. Hususiyle ehli iman Z nesline, kendi mahiyetlerini keşfetme yollarının gösterilmesine ihtiyaç vardır. Günümüz teknik ve teknolojik gelişmeleri, aile içi ve dışı rehberlik hizmetleri ve asli kaynaklarımızla birlikte yerinde değerlendirildiği taktirde bu keşif daha kestirmeden olabilir. Zira son dönem dijital gelişmelerle bilgiye çok süratli bir şekilde ulaşılabiliyor.
Sonuç olarak, bir kutsi hadiste; ‘’Kendini bilen Rabbini bilir.’’ buyrulur. Mühim olan kaliteli bir ferde olan yatırımdır. İnsanı, kamil insan yapan duygularıdır; latifelerini veriliş gayelerine göre istimal etmesidir. Kendi mahiyetini bilmeyen, tanımayan nesillerin, Allah’ı (cc) ne isim ne de sıfatlarıyla tanımaları mümkün değildir. Allah korusun insan, böyle bir ruh haleti ile Allah’ı dahi unutma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Bu realiteyi şu ayet oldukça berrak bir şekilde resmeder: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (Haşir, 59/19)
Hizmetten | Engin Tenekeci
Yalanlarla yok edilmek istenen güvenme duygusu!… | Prof. Dr. Osman Şahin
“Zindan iki hece, Mehmed’im lafta.
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta…
Hâlimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı? Belki, daha ölmedim!
Necip Fazıl Kısakürek
Güneş batarken hapishaneyi ağır ağır adımlayarak çekilir, gitmek istemezcesine. Gölgelerin de artık kaybolduğu yorgun koğuş akşamlarını bir çocuğun çığlığı yırtar. “Neden buradayız anne!”
Onlar tüm dünyası dört duvar olan, kısacık ömürlerine onca sızıyı sığdıran Yusuf namzetleri. Konuşma yaşına gelmişlerin “Çıkalım buradan anne!” deyişine, bükülmüş boyunlara ve dökülen göz- yaşlarına şahittir beton duvarların sağır yüzleri.
Zindana dönen ülkedir burası,
Bir ağrı saplanır incelmiş yüreklere
Ağır gelir hasretin koyuluğu
Gri gökyüzü çöker şehirlerin üstüne
Güneş küser,
Ay hicap eder görünmeye.
Gün ruhunu şeytana satmışların günüdür,
Nemrut sırıtarak gezer şehrin damarlarında
Mutluluk, güzel insanların dünüdür;
Firavunlar dolaşır ülkenin yamaçlarında.
Gözyaşı damlar çocuk yanağından zindanlara
İstilaya uğramış aşkın medeniyeti
Çıyanlar yuva yapmıştır küflenmiş vicdanlara,
Canavarlaşmıştır dünyaya tapanların niyeti.
Nasıl ki çölde, o kapkaranlık asırda kız çocukları yaşayamazdı; solumak, bakmak, gezmek haramdı onlara… Anneler hamile kaldığında baba kılığındaki zalimlerden ciğersiz kelimeler sadır olurdu: “Bu çocuk erkek doğarsa benim, kız doğarsa kabrin nasibidir.” Bugünün zalimleri ise: “Bizden isen yaşarsın, değilsen çocuk bile olsan zindanlarda gömülürsün!” diyerek cahiliyedeki canavarlığı hortlatıyor.
Dün öz yavrularını çöl kumlarına defneden insan bozmalarından sonra bugün sağır ve dilsiz bir topluma sırtını dayayan zalim bir çete, yavruları törenle, merasimle hapishanelere defnediyor.
Ama hicran ikliminde ümitler yeşeriyor. Ye’s kahrından perişan… Bir çığlık düşüyor asrın idrakine:
Sarsamaz zalimlerin tehdidi ümitleri
Gün gelince ödenir masumların diyeti
O masumları yaradan çıkaracak;
Yırtacak mahpusun demir yeleğini,
Eritecek annelerin gözyaşları çelik parmaklıkları!
İnadına ümitler kök salacak çöl kumlarına
Kuduracak zalimin köpekleri inlerinde
Ve Rabbimin mehli bittiğinde
Karun gibi geçecekler yerin dibine.
Evet, yeryüzüne cenneti o anneler ve hapsin Yusuf kokan masumları getirecek.
Hizmetten | İsmet Macit
Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ rehberliğinde, Selef-i Sâlihînin yolunda, doyma bilmeyen bir iştiyak ile hep O’na doğru yürümek lazım!..
Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet, Kıyas-ı Fukahâ; selef-i sâlihînin yolu; Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin yolu, radıyallâhu anhüm elfe merrâtin. O mevzuda meseleyi pekiştirme; bir “urve-i vüskâ”, kopmayan bir urgandır, bir zincirdir; ona sımsıkı sarılma!.. Yoksa gevşek durursanız, hafizanallah, bir defasında başkasının akıntısına kapılırsınız, bir başka zaman bir başkasının akıntısına. Bir defa “A”ya kapılırsınız, bir defa “K”ya kapılırsınız, bir defa “P”ye kapılırsınız ve böylece -hafizanallah- savrulur giderseniz. Benim şâir arkadaşımın dediği gibi; iki mısra aklımda kalmış; saatçi idi fakat şiir de yazardı, halktan bir insandı: “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni!..” Hiç farkına varmadan, eğri-büğrü bir deryaya yelken açar insan; sonra o sahilsiz, limansız, rıhtımsız deryada sürüklenir gider, rotasız gemiler gibi ki “Rotası olmayan, pusulası olmayan geminin rotası denizin dibidir!” Derinleşmek lazım… Derinleşmek lazım… Derinleşmek… “Min indi nefsî” (kendi nefsimden mi) mi bunlar?!. “Hel min mezîd” yolu gösterilmiyor mu?!.
Mesela; hakiki bir mürşit buldun. Niyazî-i Mısrî’nin dediği gibi, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır!” Efendim, falanın arkasından, filanın arkasından… Fetvalar yağdırır; “Yol bu, yöntem bu, gerisi angarya… İşte bu yolda, ayağa kalkacaksan, ayağa kalk Sakarya!” derler. Birilerinin hesabına konuşur, onların hissiyatına tercüman olurlar. Öyle değil!.. Allah (celle celâluhu), Kitâb’ında ne diyor; İnsanlığın İftihar Tablosu, o Kitâb’ın kavl-i şârihi, beyân-ı vâzıhı olan beyanında ne diyor? Fukahâ-i kiram, ekstradan Allah’ın yarattığı insanlar… Selef-i Sâlihîn, ekstradan Allah’ın yarattığı insanlar… Onlar, o meseleleri nasıl anlamış ve nasıl yorumlamışlar?!. Adım adım o izleri takip etmek suretiyle, Allah’a doğru yürüme… Cenâb-ı Hak, öyle yürümeye, o “ihsan” şuuruyla öyle yürümeye muvaffak kılsın!.. Bir mürşide el veriyor. Sonra ondan aldığını alıyor ama doyma bilmeyen bir talip… Âdetâ hayalen, fikren, ruhen, kalben, kalbî ve ruhî hayatı itibariyle Sahabe-i kiram meclisine giriyor.
Hazreti Ebu Bekir’de onu okumaya, Ömer’de okumaya, Osman’da okumaya, Ali’de okumaya (radıyallâhu anhüm) bakıyor. Aldığı şeyleri alıyor; öyle bir alıyor ki, hani “Parmağım aşkın balına, bandıkça bandım, bir su ver!” der gibi. “Bak şu gedanın haline, bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına, bandıkça bandım, bir su ver!” (Gedâî) Bandıkça isteği artıyor. Hani deniz suyu içen, su adına ihtiyacını, su içme ihtiyacını çoğalttığı gibi, o da marifet adına, muhabbet adına, aşk u iştiyak adına derinleştikçe, içinde daha bir derinleşme arzusu oluyor. Sürekli, “Hayır, doymadım ben!” diyor orada. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesine uzaktan bakıyor; insanların bayılıp gittiklerini, o insibağ ile münsebiğ olduklarını görüyor. Müthiş bir şey!.. Hâşâ, orada “Doymadım!” diyemez insan… Fakat bir yönüyle, esas zirveyi bize gösteren, rasat ettiren… Rasathane orasıdır, o hâledir. Oradan sonsuza bakıyor; “Ma’allah”a bakıyor, “maiyyetullah”a bakıyor. Demiyor muyuz; اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنكَ الْحَصِين، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ Ve zirve:وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ
“Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” Bakın, doyma bilmeme meselesi, böyle bir mevzuda olmalı!.. Yoksa dünyada doymuşsun, doymamışsın, ne ifade eder?
Bu video 07/05/2017 tarihinde yayınlanan “DERİN MÜSLÜMANLIĞA İHTİYAÇ VAR!..” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı buradahttps://www.herkul.org/bamteli/bamtel…
Hizmet Hareketi Cemaati’nin de yer aldığı House of One çok dinli projeye, Federal Hükümet 20, Berlin Hükümeti ise 10 milyon Euro ile destek verecek.
Almanya’da Hizmet Hareketi Cemaati’nin de yer aldığı çok dinli projenin temel atma töreni Berlin’de yapıldı. Federal Hükümetin 20, Berlin Hükümeti’nin ise 10 milyon Euro ile desteklediği proje en geç 2025’te tamamlanacak.
Almanya’nın Başkenti Berlin’de Yahudi, Hristiyan ve Müslüman cemaatlerinin aynı çatı altında ibadethanelerinin ve eğitim yerlerinin olacağı ve aynı zamanda farklı görüşten insanların bir araya geleceği bir buluşma merkezine de sahip olacak “Bir Ev” (House of One) adlı proje binasının temel atma töreni bugün yapıldı. 47 milyon Euro toplam bütçe öngörülen projeye Federal Alman Hükümeti 20 milyon, Berlin Eyalet Hükümeti de 10 milyon Euro ile destek veriyor. Toplanan özel bağış ve yardımların da 10 milyonu bulduğu bildirildi. Kalan yaklaşık sekiz milyonun da toplanacak bağışlarla tamamlanması hedefleniyor.
Berlin’deki Aziz Petri ve Aziz Marien cemaatlerinin girişimi ile ortaya çıkan projede Berlin Yahudi Cemaati ile haham eğitimi veren Abraham Geiger Koleji de yer alıyor. Müslüman tarafı temsilen ise projede Hizmet Hareketi Cemaati’ne yakınlığıyla bilinen Forum Dialog adlı dernek bulunuyor.

Türkiye bunu hazmedemedi
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yayınlayarak, Hizmet Hareketi’nin de yer aldığı projeye Alanya’nın desteklemesini hazmedemeyerek, tepki gösterdi. Başından beri projenin içinde yer alan Protestan papazı Gregor Hohberg ise çalışmanın Berlin için büyük öneme sahip olduğunu vurgulayıp, on yıldan uzun süren hazırlık sürecinde Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanların yanı sıra, başka dinlere mensup insanlar ve ateistlerle de bir araya geldiklerini anlatıyor. DW’ye konuşan Hohberg, inşa edilecek binanın birbirini sevsin sevmesin farklı insanları biraya getirip diyalog kurmalarını sağlayacak bir yer olmasını hedeflediklerini belirtiyor ve bina için “barışın yeri” tanımlamasını kullanıyor.
Temel atma törenine Almanya’dan üst düzey katılım
Berlin’de bugün düzenlenen temel atma törenine Federal Meclis Başkanı, Hristiyan Demokrat Birlik Parti (CDU) üyesi Wolfgang Schäuble ile Berlin Eyalet Başbakanı, Sosyal Demokrat Parti’li (SPD) Michael Müller de katıldı. Kübik tarzda olacak ve orta bölümü göğe 40 metre yükselecek binanın 2024/2025 yıllarında tamamlanması bekleniyor.
Temel atma töreninde konuşan Federal Meclis Başkanı Wolfgang Schäuble, teolojik açıdan kendine yüksek hedefler koyan bu projenin zorluğuna dikkat çekerek, katılımcı cemaatleri övdü. Schäuble, cemaatlerin sadece kendi dinini sergileme iddiası gütmeden ve aynı zamanda kendi dini kimliğinden de vazgeçmeden bu projeyi hayata geçirmeye çabaladıklarının altını çizdi. Schäuble projenin dinler adına bütün dünya için sorumluluk alma hedefini güttüğünü, bunun da giderek çok daha fazla gerilim ve bölünmenin yaşandığı bir toplumda büyük önemi olduğuna dikkat çekti.
Almanya’da, İsrail ile Hamas arasında şiddetli çatışmaların sürdüğü 11 gün zarfında Yahudi düşmanı sözlü ve fiziki saldırılar meydana gelmiş, Alman aşırı sağcıları dışında Müslüman ülkelerden gelen göçmen kökenliler arasında da antisemitizmin yaygınlığı tartışmaları hararetlenmişti. Politikacılar, Yahudi düşmanı söylemlerde bulunan veya suçlara karışanları sert yaptırımlarla tehdit etmişti.Temel atma törenine Almanya Federal Parlamento Başkanı Wolfgang Schäuble ve Berlin Eyalet Başbakanı Michael Müller de katıldı. House of One adlı proje fikri, 2007 yılında Berlin’deki Petri Meydanı’nda yapılan kazılar sonrasında oluştu. Proje, Alexander ile Postdam Meydanları arasında bulunan Berlin’in en tarihi yerlerinden birinde hayata geçiriliyor. Söz konusu bölgede sekiz asır boyunca var olan Petri Kilisesi İkinci Dünya Savaşı’nda ağır zarar görmüş ve savaştan sonra dönemin Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR) tarafından yıkılmıştı. Enkazın kaldırılmasından sonra ortaya çıkan kalıntılar üzerine bölgedeki Aziz Petri ve Aziz Marien cemaatleri alanı yine dini amaçla kullanmaya karar vermiş, ancak bunun çok kültürlü ve dinli toplumsal gerçeği yansıtması hedefini gütmeye karar vermişti.
Kısa süre sonra projeye Berlin Yahudi Cemaati ile haham yetiştiren Abraham Geiger Kolejini kazanmayı başaran inisiyatif Müslüman ortak bulmada zorluk yaşadı. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) ile Berlin’de 26 cami derneğinin çatı kuruluşu olan İslam Federasyonu projeye sıcak bakmayınca Hizmet Hareketi Cemaati’ne yakınlığıyla bilinen Forum Dialog adlı dernek ile iş birliğine gidildi. Her üç dini grup, şiddeti reddeden bir kültürel mirası yaratma, karşılıklı saygıyı tesis etme ve misyonerci yani yayılmacı hedef gütmeme konusunda mutabakat yaptı.
Pıssssssssssssssssss diye hava kaçıran vakum poşetinin sesi miydi yoksa benim hüzün, sevinç karışımı yaşadığım duyguların dışa vurma şekli miydi? Bilemiyorum. Bir sevinç yaşıyorum ön planda. Yıllardır bitsin bu ayrılık diye edilen duaların karşılık bulduğu demlerdeyiz sanki. Şahit olmak için olabileceğimiz en yakın yerde, aynı dalın hüzünle çiçek açtığı yerdeyiz. Ve şimdi ise aynı ağacın çiçek açmış dallarına uzanan bir yolculuk var yakın zamanda. Kolay değil öyle çiçeksiz daldan çiçekli dallara geçiş. Bir vasıta, bir sebep gerek. Bizlerin en iyi bildiği ve bir gün binebilmeyi hayal ettiği vasıta: Uçak.
Burası hikayenin sonu aslında, başından başlamak gerek anlayabilmek için.
Bir gün bir tufan koptu. Savurdu binlerce, yüzbinlerce belki de milyonlarca canı, cananı. Daha fazlasını diyemiyorum çünkü bu tufan çok ilginçti. Sadece bazılarını almştı içine. Bundan ötürü ancak yüz bin diyebildim. Bu tufanı tarif edeyim içinde bir sağa bir sola savrulurken. Gördüğüm kadarıyla anlatsam eksik kalır. Hatta derinlerine sakladıklarını bilmemek hiç anlatmamak bile sayılır.
Bir gece ansızın başladı. Yer yerinden oynuyor sandık. Deprem mi oluyordu? Yok yok sel baskınıydı herhalde. Her şeyi önüne katmış götürüyor olmalı. Sesler, bağırış, çağırış… Ama yağmur yok, etrafta tek bir damla ıslaklık yok. O zaman nedendi bu tufan? Hiçbir belirtisi yokken neden savruluyorum. Ve neden sadece ben,oğlum ve kocam. Neden ailemiz bize bakıyor acıyan gözlerle. Anlam veremiyorum. Yaz sıcağında daha yeni düğün telaşını atmışken ne oluyordu?
Adını bilmediğimiz ve neden hortladığını asla bilemeyeceğimiz bir tufana tutulmuştuk bir kere. Tutulduk tutulmasına da çıkmak gibi bir gayemiz de yok. Sevdiklerimizi uzak tutmuştuk ya o bize yeterdi. Bir oraya bir buraya savurulurken artık adı yavaş yavaş rüzgar oldu. O rüzgarda sanki kendimiz tutunmayı öğrenmiş gibi, daha sert savrulanların elinden tutup bak bu dal sağlam; sana da yer var dedik. Allah’ım hiç birimizde akıl kalmadı. Az nefes alıp soluklanan bir başkasına bakıp yerini veriyor, kendini o tufana teslim ediyordu. Dışarıdan bakanların hayretlerinden gözleri yuvalarından taşıyordu. Çıkacak diye korktuklarından elleriyle gözlerini kapatıyorlardı. Tek bir çığlık, tek bir inleme olmadığından ürkütücü gelmiyordu bu manzara. Bir şey diyorlar ama! İşte hepsi bu kadar, tufana uzaktan şahit olanların gösterdiği ilgi.
Biz tufana daha yolun ilk merhalesinde kapılmıştık. Azerbaycan’da yakalanmıştık. Ya da yakalanmak için önden gidip teslim olmuştuk. Aslında bizi alö gerisine karışma! Bizimle yetin demek istedik. Nöbet teslimini yeni almıştık. Bu yerler size dar dedi: Bu tufan. Terk et bu diyarı! Yakacağım soğuk ateşimde, dedi. Bu, yerimizi terk etmeye yetecek miydi? Yetmedi, yetmeyecekti de asla. Kovuluncaya dek sadece direnmek nasip oldu. Kaçmadık ya, kovulmak da bir şan oldu. Korkak değildik ya sonunda. Kınalı ellerimizle gidip kanlı ellerle geri dönmek, verdiğimiz sözü tutmak için gayretimizin şahidi idi. Bir gün çağırdı Eğitim Nazirliği. Dedi: Ne yaptıysak gitmediniz. Okulunuza kilit vurduk, olmadı. Dağ başına öğretmen diye verdik, pes etmediniz. Yarı maaş ancak dedik, vazgeçmediniz. Okul yok size evinizde pişirin, satın dedik.Pazar yeri sizi görünce bayram etti. Dedik, yok böyle olmaz! Evinizde oturacaksınız, sokağa çıkmayın dedik. Kimse demedi niye diye. Kimse öfkelenmedi. Kural olmayanı kural diye koyduk önünüze, olur dediniz. Nedir derdiniz sizin kardeşim dedik. Talebe kelimesinden gayrisi çıkmadı ağzınızdan. Öyle sıkıştırdık ki talebenin yüzüne baksanız gözünüzün önünde harcadık. Bakamaz oldunuz sokakta yürürken gördüğünüz ciğerparelerinize. Fakat olmadı ağalar. Varlığınız tehdit ülkeme. Siz burada nefes aldıkça bizim nefeslerimizi kesiyorlar. Sanıyorlar ki size hiç eziyet edilmiyor. Zevki sefa içinde yaşıyorsunuz da ondan gitmiyorsunuz. Oysa bir görseler şu zulümleri belki onlar da insafa gelirdi. Ülkemin kaybettiği en büyük değer sizlersiniz. Artık ne eziyet edecek gücüm kaldı ne de size daha zarar vermelerini izleyecek sabrım. Nasıl ki hiçbir şey istemeden geldiniz, sahip çıktınız. Şimdi de öyle bu vatan evladına sahip çıkmak için gidin. On gün süreniz var. Bu topraklara vedanızı yapın. Bu sizin hakkınız…
On gün! On koca gün ve gece mi? Yoksa on küçük tünel girişi mi? O on gün bizi başka buhranlara götürmek için hazırlamıştı sanki. Boynu bükük ayrılma gününe kavuştuk. Sabahın ilk ışıkları ile yola çıkacaktık kaldığımız apartmandaki minik yüreklere yakalanmayalım diye. Yakalandık. Biri beş yaşında, diğeri iki buçuk yaşında küçük komşularımıza yakalanmıştık. Hiç istememişlerdi gitmemizi. Biz de hiç istemiyoruz kuzum. İçimdeki ses böyle inlese ne çare. O gün ilk ışıklarla şehre veda ede ede yol aldık. Gümrüğe geldik. Yüreğim sıkışıyor, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor. Böyle mi olacaktı? Oldu işte kabul et. Ne acınası teselli şekli değil mi? Gümrükte valizlerimizi görevliler geçiriyor. Ama ağlaya ağlaya. Oğlum çok severdi diyor eşime. Eşim yüreği kabarmış, hüzünlü görevli ağlamaklı. Ahhhh diyorum derinlerden ahhhhh…. Ne gelir elden. Biz kalmak için çok direndik, gitmesek size zarar verecekler. Ahhhhh derinden yine ahhhhhh…. Uğurladılar gözü yaşlı halde gümrük görevlileri. Daha acısını da göreceğimiz günler için tünel girişi oldu o son on gün sahiden. Azerbaycan gümrüğü bitti. Arkamıza baka baka bitirdik. Türkiye gümrüğüne geldik. Gelişimizden haberleri varmış gibi olmayacak sorunlar çıkardılar. İki farklı ülke, iki farklı gümrük ama aynı insan. Orada da insan vardı burada da insan vardı. Ya da birileri sahiden insan diğerleri insanlık kisvesini giymişti. Ne acı!
Ana, baba, gardaş uzak; nerden bilsinler, yaban elde ne olur ne biter. Ne bilsinler deli inadımızı, delice sevdamızı. Kovulduk demeden geldik oturduk usulca. Daha yeni gitmiş taze gelinsin. Elinde valiz, karnında bebe ile geldin vatan bildiğin toprağa. Öyle ana baba yanı deyip memleket memleket dolaşmak yakışmaz deliye. Bir diyar bulmalı, bir yurt edinmeliydik. Talip olduğun aynı olduktan sonra vatan da, memleket de değişmiş ne fark ederdi ki. Adına şiirlerin yazıldığı, şarkıların mısralarına özlemle inci inci işlendiği İstabul yeni diyarımız oldu. Ey istanbul! “Seni yeneceğiz” demedik. Bizim zaten hiçbir zaman gayemiz yenmek değildi ki. Dünyaya huzurla selam vermekti gayeyi hayalimiz. Fakat şimdi arkamızdan gelen tufandan saklanmak tek derdimiz. Oysa çıkışı olmayan tünele girmiştik bile. Taşı toprağı altındır deyip zenginlik aramadık. Sadece koca bir yangından korunmak istedik. Biz korunmayı istedik de taş toprak ne kadar saklayacak ki, tarihi bile sınırlar ötesinde mesken tutmuş bir yıkılışı anlatırken. Bize kaçacak kadar yol gösterdi.
Devam edecek…
Kaynak:Derya Hekim
12. Yazı: Evrimin bilimselliği ve hakikati (2) | Dr. Yüksel Çayıroğlu
Son yazımızda evrim teorisini bilimsel açıdan değerlendirmeye başlamış; bu çerçevede makro evrimin imkânını ve tesadüflerin canlı varlıkları ortaya çıkarabilme ihtimalini masaya yatırmıştık. Bu yazımızda ise evrimin kanıtlarını ve bilimsel gücünü ele alacağız.
3: EVRİMİN KANITLARI NE KADAR GÜÇLÜDÜR?
“Büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir.” diye bir söz vardır. Evrimin iddiaları ölçüsünde büyük iddialara rastlamak çok zordur. Çünkü evrimciler, her tür metafiziksel açıklamayı reddederek, yeryüzünde hayatın tesadüfen başladığını ve evrimleşerek günümüzdeki bütün canlı türleri oluşturduğunu iddia ederler.
Şu açıklamalarda Darwin’in söylem ve iddialarının büyüklüğünü görebiliriz: “Bu önemli devrimin getirdiği sonuçlar, yüz elli yıl sonra bugün bile toplumlarımızca tam olarak özümsenebilmiş değildir. Kuramdan, inanç sistemleri ve etik açısından yapılabilecek çıkarımlar son derece büyük ve kapsamlıdır. Bu düpedüz, Tanrı’nın yaratmış olduğu sabit ve durağan bir dünyanın yerine, kozmik teleolojisi veya son hedefi bulunmayan, evrim halinde bir dünya koymaktır. Sınırsız insanmerkezciliğin defteri dürülmüş olmakta, ilahi bir ‘ereğe’ gönderme yapan her türlü ‘özcülük’ yerini tamamen maddesel doğal ayıklanma sürecini temel alan ‘popülasyoncu’ bir düşünce tarzına bırakmaktadır.” (J. P. Cihangeux, P. Ricoeur, Neden Nasıl Düşünürüz, s. 167)
Elbette böyle bir devrimin, böyle büyük bir iddianın ikna edici ve kabul edilebilir olması için ondan beklenen şey, “iki kere iki dört eder” katiyetinde kanıtlar sunmaktır. Peki, gerçekten evrim teorisinin gerçekliğini ortaya koyan kanıtlar böyle midir?
Evrimi savunan bilim adamları, evrimi şüphe götürmez bir gerçek olarak kabul ederler. Mesela Richard Dawkins şöyle der: “Evrim bir gerçektir. Makul şüphenin ötesinde, ciddi şüphenin ötesinde, aklı başında, bilgili, zeki şüphenin ötesinde, her türlü şüphenin ötesinde evrim bir gerçektir. Evrimin kanıtları, en az Soykırımın kanıtları kadar kuvvetlidir, hem de Soykırımın görgü tanıkları olduğunu dikkate alsak bile. Şempanzelerin kuzenleri olduğumuz, maymunların biraz daha uzak kuzenleri olduğumuz, yer domuzlarının ve denizineklerinin daha da uzak kuzenleri olduğumuz, muzların ve şalgamların çok daha uzak kuzenleri olduğumuz yalın gerçektir. Doğru olmak zorunda değildi, ama doğru. Bunu biliyoruz çünkü yükselen bir sel gibi akan kanıtlar evrimi destekliyor.” (Dawkins, Yeryüzünün En Büyük Gösterisi, s. 16)
Her ne kadar Dawkins “sel gibi akan kanıtlardan” bahsetse de, evrimi savunan bütün kitaplarda hemen hemen aynı resimler gösterilir, aynı örnekler verilir, aynı deneylerden bahsedilir. Şayet evrim gerçek olmuş olsaydı, şimdiye kadar trilyonlarca defa çok farklı şekillerde gerçekleşmiş olan böyle bir hâdisenin hem fosil kayıtlarında hem de yaşayan canlı formları üzerinde milyonlarca kanıtının olması gerekirdi. Yani evrimcilerin bu konudaki abartılı beyanlarının olgusal kanıtlarda bir karşılığı yoktur.
Kaldı ki onların kanıt olarak ortaya sürdükleri şeyler oldukça zayıf ve yetersizdir; ikna edicilikten ve inandırıcılıktan yoksundur. Daha önce de detaylı olarak üzerinde durulduğu üzere evrimcilerin delil olarak ileri sürdükleri Miller deneyi, Haeckel’in embriyo çizimleri, Archaeopteryx fosili, yavaş yavaş büyüyen at fosilleri, rengi değişen güve deneyleri, ispinoz kuşları, Lenski’nin bakterileri, maymunla insan arası geçiş formu olduğu ileri sürülen fosiller gibi şeylerin hepsine farklı yönlerden itirazlar getirilmiş, güçlü eleştiriler yöneltilmiştir. Chicago Üniversitesi’nden Jerry Coyne, Neo-Darwinist görüşün teorik temellerinin ve deneysel delillerinin zayıf olduğunu ifade etmiştir. (Behe, Darwin’in Kara Kutusu, s. 37)
Aynı şekilde Southampton Üniversitesi’nden fizyoloji ve biyokimya profesörü Gerald A. Kerkut, teoriyi tenkit eden Implications of Evolution başlıklı kitabında şu sonuca varmıştır: “Bütün canlı türlerini tek bir kaynaktan gelen evrime dayandırmak, her ne kadar cesur ve mantıklı bir girişim olarak görünse de, bugünün delilleriyle desteklenmeyen ve de erken gerçekleştirilmiş bir teşebbüstür.” (Jeremy Rifkin, Darwinizm’in Çöküşü, s. 86-87)
Ünlü paleontolog David Pilbeam da şu itirafta bulunmuştur: “Yayınlanan kitaplar şunu söylemeye çekiniyorlar ki, ben de dâhil olmak üzere, kuşaklar boyu insan evrimini araştıran kişiler karanlık içinde çırpınıyoruz. Elimizde olan bilgiler, teorilerimizi şekillendirmek için son derece güvenilmez ve yetersizdir. Geçmişteki teorilerimiz, elde olan gerçek bilgimizden çok, bizim o andaki ideolojimizi yansıtıyordu!” (Âdem Tatlı, “Evrimin Delili Olarak İleriye Sürülen Ara Formlar”, Yaratılış Kongresi, s. 759)
Evrimcilerin kitaplarında görülen “Şöyle evrimleşmiş olmalı, şununla ortak ata olduğu düşünülüyor, şununla aynı kökten geldiği varsayılıyor, şöyle evrimleştiği öngörülmektedir…” şeklindeki ihtimalli ifadeler de yine delillerin zayıflığının farklı bir ifadesidir. Evrimciler, “bilmiyoruz” demekten korkar ve geçmişe yönelik her olayı geniş hayal dünyalarını kullanarak kendi teorileri açısından kurgulamaya çalışırlar. Bugünden geriye bakarak ve zahiri bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hayvanların nasıl değiştiği, hangi hayvanın hangisinden geldiği hakkında tahminler yürütürler. Ancak bazı olayların nasıl olması gerektiği hakkında varsayımlar ortaya koymak bilimsel açıdan pek bir şey ifade etmez.
Kimsenin geçmiş asırlarda ne olup bittiğini gözlemleme şansı olmadığından ve günümüzde gözlemlenen gerçeklik de evrime yol vermediğinden, evrimciler teorilerini en temelde üç farklı kanıta dayandırırlar: (1) Canlılardaki benzerlikler (morfolojik, genetik ve embriyolojik), (2) Fosiller, (3) Tür içi değişim ve çeşitlilikle, türden türe değişimler arasında analoji kurmak. Evrim teorisinin kanıtlarını incelerken bunların hiçbirinin evrimi ispatlayan birer olgu olmadığını izah etmeye çalıştık.
Kısaca tekrar edecek olursak, benzerliklerden yola çıkarak ortak ataya ulaşmak sadece bir varsayımdır. Şimdiye kadar kesin olarak ara geçiş formu olduğu ispatlanan hiçbir fosil bulunamamıştır. Tür içi varyasyonların ortaya çıkmasıyla farklı türlerin oluşması tamamen ayrı hâdiseler olduğu için bu ikisi arasında analoji kurulamaz. Yani pire, deve yapılamaz. Sabit türlerdeki döngüsel küçük değişimleri ortaya çıkaran mekanizmaların, yeni hayvan türlerini de “yaratacağı” şeklinde indirgemeci ve genellemeci yaklaşımlar ileri sürülemez.
Ne var ki Stephen J. Gould’un şu ifadelerine bakılacak olursa evrimcilerin yaptığı tam olarak budur: “Sentetik evrim teorisinin savunucuları, tüm evrimin, doğal seçilim tarafından yönlendirilen küçük genetik değişimlerin birikmesinden kaynaklandığını; türler arası geçişi öngören makro evrimin ise popülasyonlar ve türler içinde meydana gelen olayların büyütülmesinden ve genelleştirilmesinden başka bir şey olmadığını iddia ederler.” (Gould, “Is a new and general theory of evolution emerging?”, Evolution Now, s. 131)
Darwinistler, türlerin farklı jeolojik devirlerde yeryüzü sahnesine çıkmasını da evrimin kanıtı olarak görürler. Mesela neden 500 milyon yaşında bir memeli ya da 100 milyon yaşında bir insan iskeleti bulamadığımızı sorarlar. (Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği, s. 81) Aslında onların bu tür yaklaşımları, ellerinde evrimi desteleyecek güçlü kanıtlar olmadığının ayrı bir delilidir. Zira sathi bir nazarla dahi bakıldığında, bunların ne kadar zayıf argümanlar olduğu hemen anlaşılır. Çünkü türlerin farklı zaman dilimlerinde yeryüzüne çıkmasını illa ki evrime bağlamak zorunda değiliz. Bunun pek çok sebebi olabilir. İnanan bir mü’min açısından en makul sebep, Allah’ın yeryüzü şartlarının hazır olmasına göre canlı türlerini yaratmasıdır.
Aslında evrimcilerin yaptığı şey, biyolojideki her gelişmeyi, her deneyi, her yeni keşfi Darwinci bir bakış açısıyla yorumlamak, sonra da bunları evrime delil olarak sunmaktır. Oysaki yaratmaya inanan bir mü’min açısından bunların her birinin farklı şekillerde yorumlanması pekâlâ mümkündür. İş yoruma kaldığında, ortaya birçok izah türü çıkacaktır. Önemli olan ortada tartışma götürmez olgusal dayanakların bulunup bulunmadığıdır. Buradan hareket edilecek olursa Darwinizm’in çelişkili görüşlerini kabullenmek için gereken inanç miktarının, bilimsel kanıtların ortaya koyduğu gerçeklere inanmak için gereken miktardan kat be kat fazla olduğu görülür. (Lee Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü, s. 379)
Darwinciler, genellikle kanıt talebinden veya kanıtlara yöneltilen itirazlardan rahatsız olur ve hemen bu teorinin bilim camiası içinde tartışmasız bir şekilde kabul gördüğünü öne sürerler. Bazen de “Bunu ben söylemiyorum, dünyanın en önde gelen otoriteleri söylüyor.” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. Daha doğrusu kanıtların ortaya çıkardığı boşluk ve zayıflıkları, otoritelere ve bilimin sihirli gücüne sığınarak telafi etmeye kalkarlar. Ne var ki bunun bilimsel bir tavır olmadığında şüphe yoktur. Bir konunun bilim camiası içinde gördüğü kabul ve rağbet ölçü alınarak geçmiş asırlara bakılırsa, çoğunluğun yanıldığı konuların listesinin nasıl uzayıp gittiği hayretle görülür. Zira bir zamanlar gerçekliğinden şüphe dahi edilmeyen nice teoriler vardır ki bugün tek bir savunucusu dahi kalmamıştır. Bu sebeple ortaya atılan bir hipotez veya teorinin doğruluğu açısından asıl önemli olan onun, hangi bilimsel kanıtlara yaslandığıdır.
Eldeki kanıtların zayıflığı karşısında evrim savunucularının sığındığı diğer bir kale de, şimdiye kadar teorilerinin yanlışlanamadığını öne sürmeleridir. Farklı bir ifadeyle onlara göre evrim teorisi, eldeki en iyi izah şeklidir. Dolayısıyla daha sağlam bir teori ortaya atılıncaya kadar, bilimsel olarak alınması gereken tavır, bu teorinin arkasında durmaktır. Hakikatin peşinde olan bir insan için önemli olan, ortaya atılan bir teorinin yanlışlanıp yanlışlanamadığı değil, ispat edilip edilemediğidir.
Bazı evrimciler ise delillerin yokluğunun, evrimleşmenin olmadığını göstermeyeceğini ifade ederek farklı bir mantık oyunu ortaya koyarlar. Gerçekten de bir şeyin delilinin olmaması, onun olmadığı anlamına gelmez. Fakat böyle bir durumda hiçbir kimsenin kalkıp da başkalarını onu kabul etmeye davet etmesi ve hele zorlaması asla söz konusu olamaz, olmamalıdır. Çünkü bu durumda onun olmasıyla olmaması eşit duruma gelir ki, dileyen dilediği tarafı tercih eder.
Evrimcilerin en çok başvurdukları taktiklerden biri de, kendi kuramlarının kesin olarak kanıtlanmamış olmasının, yaratıcı kuramın doğruluğunu gerektirmeyeceğini söylemeleridir. (Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği, s. 40) Onlar, her fırsatta tasarım ve yaratılışı savunan bilim adamlarının da güçlü kanıtlara sahip olmadığını dile getirirler. Yani yaratma fikrinin evrime üstün gelecek bir yönünün bulunmadığını ima ederler. Bazıları ise bilimin alanına girmediği gerekçesiyle yaratma üzerinde durma gereği dahi duymaz. Bütün bunlar da deney ve gözlemden başka bir metodu kabul etmeyen natüralist yöntemin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Hâlbuki yaratmanın doğru olduğunu gösteren şey, evrim fikrinin yanlışlığı değildir; vahiy bilgisidir. Nitekim vahyin bildirdiği ve bilimin yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikat bulunmaktadır.
Bu konuyu Jonathon Wells’in şu tespitiyle bitirelim: “Benim fikrime göre, Darwinci evrim iflas etmiştir. Darwinizm hakkındaki deliller sadece yetersiz olmakla kalmıyor, aynı zamanda sistematik olarak da çarpıtılmışlar. Çok uzak olmayan bir gelecekte, bilmiyorum belki yirmi, otuz yıl içerisinde, insanların geçmişe bakıp şaşkınlıkla, ‘Nasıl böyle bir şeye inanabilmişler!’ diyeceklerinden şüphem yok. Darwinizm bilim görüntüsü altında materyalist felsefeden ibarettir ve bu artık anlaşılmaya başlandı.” (Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü, s. 91)
4: EVRİM BİLİMSEL BİR GERÇEK MİDİR?
Evrimciler, teorilerinin bilimselliğine ve gerçekliğine kesin olarak inanır ve her fırsatta bunu ifade ederler. Mesela Francisco J. Ayala, evrimin dünyanın yuvarlaklığı, gezegenlerin hareketleri ve maddenin moleküler yapısı kadar kesin olduğunu söyler. Stephen J. Gould’a göre evrim sırf bir teori değil, belirlenmiş ve yerleşmiş bir gerçektir. Bu sebeple de evrim delillerinden haberdar olan aklıselim sahibi hiç kimse ona itirazda bulunamaz. Michael Ruse, her fırsatta evrimin tartışmasız bir gerçek olduğunu haykırır. Richard Dawkins aynı kesinlikte konuşur, evrimin dünyanın güneş etrafında dönmesi kadar kesin olduğunu savunur ve evrime karşı çıkanları “aptal” ve “cahil” olarak yaftalar. (Bkz. Alvin Palantinga, “İman ve Akıl Çatıştığında”, Evrim ve Tasarım, s.771-772)
Benzer iddialar Yeni Darwinci sentezin ulu çınarı kabul edilen Ernst Mayr, genetikçi Richard Lewontin, biyolog Julian Huxley gibi daha birçok evrimci tarafından dile getirilmiştir.
Evrimcilerin bu iddialarını bir kenara bıkarak, bilim felsefecilerinin bilimle ilgili yaptıkları tanımlar ile bir hipotez veya teorinin bilimsel kriterleri karşılaması için getirdikleri ölçüleri esas alacak olursak, durumun hiç de resmedildiği gibi olmadığını, evrim teorisinin bilimselliğini savunmanın hiç de kolay olmadığını görürüz. Çünkü evrim teorisi, yapısı ve mahiyeti itibarıyla tabiatta gözlemlenemediği gibi, laboratuvarda bir deneyin konusu da olamaz. Tekrarlanabilmeye ve test edilebilmeye açık değildir. Tümevarım ve olgusal yollarla elde edilmiş bir netice de değildir. Bilim adamlarına öngörüde bulunma imkânı vermez. Yanlışlanmaya da açık değildir. Yasaları yoktur. Kısaca Kuhn ve Popper gibi meşhur bilim felsefecileri tarafından ortaya konulan bilimsellik kriterlerinin hiçbirini karşılamaz.
Karl Popper, evrim teorisine her zaman ilgi duyduğunu ve ondan etkilendiğini, çoklarının da onu bir gerçek olarak kabul etmeye hazır olduklarını ifade ettikten sonra Darwinizm’in bilimsel statüsünü ele almış ve ulaştığı neticeyi şöyle özetlemiştir: “Darwinizm’in test edilebilir bir bilimsel teori değil, metafizik bir araştırma programı ve test edilebilir bilimsel teoriler için olası bir çerçeve olduğu sonucuna vardım.” (Popper, Unended Quest-An Intellectual Autobiography, s. 195)
Ünlü felsefeci Bernard Russell’ın tesbiti de buna yakındır: “Evrimcilik şu ya da bu biçim altında çağımızın ağır basan inancıdır. Siyasetimize ve yazınımıza egemen olduğu gibi felsefemize egemen olmakta da onlardan geri kalmaz… Evrimcilik, göstermeye çalışacağım gibi, gerek yöntemiyle gerekse ele aldığı sorunlarla gerçek bir bilim değildir.” (Russell, Dış Dünya Üzerine Bilgimiz, s. 18-19)
Prof. Dr. Caner Taslaman, evrim teorisinin niye bilimsel kriterleri karşılamadığını detaylı olarak şöyle açıklar: “Bilimsel kriterleri karşılayan bir teoriden beklenen en önemli özelliklerden biri, teorinin öngörülerde bulunabilmesidir. Oysa evrim teorisi ile hiçbir öngörüde bulunulamaz. Örneğin tamamen izole bir adaya kurbağa, kelebek, fare, timsah gibi birçok canlıyı alıp bıraktığımızı düşünelim. Evrim teorisine dayanarak bu canlılardan hangi tür bir canlının türeyeceğine dair bir iddiada bulunulamamaktadır. Hiç kimse bu canlılardan şu kadar yıl sonra at, şu kadar yıl sonra insan, şu kadar yıl sonra bir kuş oluşur diyemez. Bazıları cevap olarak, evrim çok uzun sürede oluştuğu için, böyle bir öngörünün gerçekleştirilemeyeceğini söyleyebilir. Bu savunma, evrim teorisinin yanlışlanamayacağının bir ifadesi olabilir ama diğer yandan evrim teorisinin doğrulanmasının da mümkün olmadığı -klasik bilimsel kriterleri karşılamadığı- anlamına gelir. Buradaki sorun aslında bundan da fazladır. Evrim teorisine dayanarak, adaya konulan canlılardan, bir milyon yıl sonra bir fil oluşacağı söylenirse, bu öngörü, gözlenerek doğrulanması mümkün olmayan bir niteliktedir; oysa evrim teorisine dayanarak gözlenmesi mümkün olmayan bu tip bir öngörüde bulunmak bile mümkün değildir. Çünkü evrim teorisinin yasaları yoktur ve matematiksel ifadeleri olan yasalar olmadan bir öngörüde bulunmak mümkün değildir. (Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, s. 144)
Darwin’s God-Evolution and the Problem of Evil (Darwin’in Tanrısı) kitabının yazarı Cornelius Hunter da bu kitabında Darwinizmin bilimsel olmadığını, bilim dışı savlara yaslandığını açıklamış, onun nasıl bir metafiziksel ön kabule dayandığını, Tanrı’yla ve dogmalarla ilişkili olduğunu göstermeye çalışmıştır.
British Natural History Museum’da çalışmış kıdemli bir fosilbilimci olan Colin Patterson’ın, 5 Kasım 1981’de Amerikan Tabiat Tarihi Müzesinin açılışında söylediği şu sözler oldukça ilginçtir: “Geçen yıl âniden bir şeyi kavradım. 20 yıldan fazla bir süredir evrim üzerine çalıştığımı düşünmüştüm. Bir sabah uyandım ve sanki gece bir şey olmuştu. Birden düşünmeye başladım. Bu evrim zırvası üzerine 20 yıldır çalışmaktaydım, ama bu konuda bildiğim tek bir şey bile yoktu. Bu kadar uzun bir süre yanlış yolda gidebileceğimi fark etmek tam bir şoktu… Bu salonda bulunan birçok insan sanırım itiraf edecektir ki eğer son birkaç yıl içinde bu konu hakkında düşünmüşseniz, evrimi bir bilgi olarak görme noktasından bir inanç olarak kabul etme noktasına gelmişsinizdir. Biliyorum ki bu düşünce benim için geçerli olduğu kadar birçoğunuz için de geçerlidir… Evrim sadece hiçbir bilgi taşımamakla kalmaz, bir bakıma bilgi karşıtlığını da bünyesinde bulundurur.” (Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, s. 83)
Bütün bunlar da açıkça gösteriyor ki evrime karşı gelenler iddia edildiği gibi olgularla ve gerçeklerle savaşmadıkları gibi, evrim teorisi de Dünya’nın yuvarlak olması ve Güneş’in etrafında dönmesi gibi ispatlanmış kesin bir gerçek değildir. (Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği, s. 23) Evrim teorisi bilim değil, bilim felsefesidir. Çünkü bilimsel verilerin yorumuna dayanır. İçinde, ispatlanmamış ve ispatlanması da mümkün olmayan faraziyeler, spekülasyonlar ve hatta dogma ve inançlar barındırır. Bu sebeple bazı araştırmacılar evrim teorisinin, bilim derslerinde değil, bilim felsefesinde okutulması ve öğretilmesi gerektiğini savunurlar.
Bilimsel çalışmaların, bilim adamının önceden sahip olduğu kanaat ve inançlarından ayrılmasının hiç de kolay olmadığı sıklıkla ifade edilir. Evrim teorisi açısından bu iddianın doğruluğunda şüphe yoktur. Çünkü evrimciler, peşin hükümle araştırmaya başlar, bütün bilimsel bulguları kendi teorilerini destekleyecek şekilde yorumlar, abartır ve hatta bazen de çarpıtırlar. Evrime öyle güçlü bir inançları vardır ki teorilerinin bilimsel ve metodolojik bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini dahi düşünmezler. Kesin bilgi ile yorumu birbirinden ayırmaya da yanaşmazlar. İdeoloji, felsefe ve dinlerde bu tür tavırlar bir yere kadar kabul edilebilir olsa da, bilimsellik iddiasındaki bir meselenin bağnazlık ölçüsünde savunulması ve seküler bir din haline getirilmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir tavır değildir. Çünkü bu ölçüde taassubun yaşandığı bir konuda yeni kuram ve değerlendirmelere yer yoktur.
Phillip E. Johnson’ın evrimcilere yaptığı şu hatırlatmalar oldukça yerindedir: “Önemli konuları hesap dışı tutarak, muhaliflerle alay ederek ve halihazırda el üstünde tutulan teoremlerin lehinde ve aleyhindeki kanıtları öğrenmekten insanları men ederek bilimi savunamazsınız. Savunmayı hak eden bilim, kendi metotlarıyla eleştirilmekten korkmayan bilimdir. Bu metotlar, mantıklı savlama, açık ve kesin tanımlar, tekrarlanabilir deneyler ve tarafsız bilimsel sorgulamayla çözülecek tüm sorulara açık bir zihin. Bilimin gerçek metotlarından başka metotlarla kimi teoremleri ve kuramları savunabilirsiniz ama bu yolu tuttuğunuzda sonunda savunduğunuz şeyin bilim olmadığını görürsünüz.” (Johnson, Evrim Duruşması, s. 61)
(Devam edecek…)
Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724