Yazarlar

Müslüman ve Yahudiler aynı ‘ümmet’ mi? | Veysel Ayhan

(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 4)

Müslüman kelimesi kök itibariyle “silm” yani barış anlamını taşıyor. Medine Sözleşmesi’nde geçen Müslüman kelimesi sözleşmeye imza koyan Yahudi, müşrik herkesi niteliyordu. Bunlar iman etmeseler de namaz kılmasa, oruç tutmasalar da “Müslüman” idiler. Kalplerinde iman yoktu ama sözleşmeye imza atarak aynı ümmetin unsuru olmuşlardı. Ali Bulaç yeni kitabında bunu şöyle açıklıyor:

“Bu durum Müslüman, olduğunu ısrarla söyleyip de dinin hükümlerini yerine getirmeyen, getirilmesi için zorlanmaktan hoşlanmayan, ‘din’ ile ‘dünyevi işler’ arasında ayrım yapan toplulukların konumuyla ilgili bize önemli açılımlar getirmektedir. Bu kesim yani ‘amelsiz Müslümanlar’ da ‘Mü’min-müslümanlar’la hukuki zeminde bir sözleşmenin tarafı olabilirler.

Mü’min olmayan Müslümanların varlığı Hz. Peygamber’in irtihaline kadar devam etti. Bir kısmı din olarak İslam’a girmedi, Vesika’nın şartlarına bağlı kaldı ama müşrik olarak yaşadı.” (Medine Sözleşmesi)

Medineli müşriklerin Mekkeli müşriklerden önemli bir farkı vardı. Onlar azgın ve saldırgan değildiler. Putperest olmayanlara işkence yapmıyorlardı. Hatta aralarında Es’ad bin Zürare, Ebu Kays bin Sirma gibi hanif olan temiz bir Allah inancına sahip insanlar vardı. Şehrin genel kültürel düzeyi bir sözleşme ile bir arada yaşayabilme imkânı veriyordu. Araplar o tarihe kadar sadece kan bağı ve akrabalık etrafında bir araya geliyordu. Medine’de ilk defa ırk, etnik köken ve din farkı gözetilmeden bir arada barış içinde yaşanabilen bir kozmopolit ortam oluşmuştu. Ve bu sözleşme Magna Carta’dan 593 sene önce imzalanmıştı.

Sözleşme o günün şartlarında devrim niteliğindeydi. Suçun şahsiliği vurgulanmıştı.

“Biri suç işlediğinde kabilesinin fertleri ondan sorumlu tutulmayacak kısaca suç ve ceza bireyselleşecektir. (Md. 23 ve 28). ‘Mü’minlerin tamamı suçlunun karşısında durur’; onun kabilesine, ailesine, servetine bakılmaz. Bu bile başlı başına bir devrimdi. Suçlu ve canilerin korunmadığı -ki bunlar hangi bloktan olursa olsunlar fark etmez bu yeni yapıda adalet ve güvenliğin sağlanması ortak ve sosyal bir sorumluluk mevkiine çıkartılıyor, taraflar birbirlerine karşı aynı blokun bireyleri sorumlu tutuluyor. (Md. 12, 13, 23).

“Yahudiler okur-yazardı, ellerinde Tevrat vardı, Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi “Kitap Ehli (Ehl-i Kitap)” kimselerdi. Zenaatle uğraşıyor, kültürel bakımdan ümmi olan Araplardan daha üstün bulunuyordu. Ama mahkemeleri adil değildi, düzenli ve istikrarli bir yargı sistemine sahip oldukları söylenemezdi. Mahkemeler sık sık zayıfların aleyhinde karar verirdi. Nitekim Sözleşme’den sonra bazı Yahudiler, davalarını Hz. Muhammed (s.a.)’e götürmüşlerdi. Aralarında eşitlik de yoktu. Nadiroğulları’ndan biri bir başka Yahudiyi öldürecek olsa yarım diyet öder, birileri onlardan birini öldürecek olsa ondan tam diyet alırlardı. Şeref bakımından üstün sayılan kişi suç işleyecek olsa genellikle ceza almaz, daha düşük statüde ise ona asla acımazlardı. Din birliği aralarında eşitlik sağlamıyor, kabile asabiyeti din birliğinin önüne geçiyordu.” (Medine Sözleşmesi)

Medine’de tesis edilen barış, bir mukaveleye dayanıyordu. Devlet gücüyle sağlanmıyordu. Yani ortada kolluk kuvvetleriyle, polisle sağlanmış bir barış yoktu. “Medine Site Devleti” organik bir oluşumdu. Bir güven ve uzlaşma temeline dayanıyordu. Güce dayanmıyordu. Çünkü Müslümanlar sadece yüzde 15’lik bir azınlıktı. Allah Rasul’ü (sas) Yahudi ve müşrik herkesin itimat ettiği bir insandı. Kurulu düzen güce dayalı olmayan âdil bir “hakem”lik idi. Ne ‘zorba’ bir oluşum söz konusuydu ne de bugüne benzer kurum ve kurullarıyla teşkilatlı bir devlet vardı.

MÜSLÜMAN VE YAHUDİLER AYNI ÜMMET BAŞLIĞINDA

Allah Rasulü, Medine Yahudilerine ait, sinagog ve eğitim müessesesinin ve her ikisini de ihtiva eden Beytü’l Midras’ın faaliyet göstermesine izin vermişti. (Muhammed Hamidullah, “İslam’da Gayr-i Müslimlerin Durumu”)

Medine Vesikası ile inanç hürriyeti garanti altına alınmıştı. Anlaşma metninde herkes eşit konumdaydı. Ortak yaşama iradesi beyan edilmiş, hiçbir gruba ayrıcalık sağlanmamıştı.

“Avfoğulları Yahudileri, (bu konuda) müminlerle birlikte bir ümmet (bir topluluk) oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri kendilerinedir.” (Madde 27) Bu madde, Yahudileri ‘ümmet’ başlığı altında Müslümanlarla beraber zikrediyordu. Dini farklı iki topluluk aynı ‘ümmet’ sayılmıştı.

“Varsayalım ki Vesika’da ismi geçen Yahudiler, üç büyük kabile dışında, Müslümanların anlaşmalı tarafları olsun; nasıl oluyor da Vesika onları ‘ümmet’in bir parçası kabul ediyor? Buradaki ümmeti ‘din kardeşliği’ mi kabul edeceğiz, yoksa ‘siyasi birlik’ mi?

“Hakimiyetçilerin kabul edemedikleri husus, her ne türden bir yapı ve organizasyon olursa olsun, Müslümanların mutlak hâkim (otokrat) konumda bulunup kurdukları monolotik yapı içinde diğerlerinin onların teb’ası olmalarını esas alan teo-politik doktrindir. Bu teo-politik doktrin hakimiyetçi tezi savunanların zihinleri üzerinde blokaj kurduğundan, tahakküm ve hakimiyetten başka seçenekler olabileceğini düşünemiyorlar. Çağımızda bu ideoloji yüz binlerce Müslümanın ve Müslüman olmayanın kanının heder olmasına sebep olmuştur… Weber’in analizlerinden iki önemli sonuç çıkarıyoruz: Biri, İslam, tarihte çok kültürlülüğü veya çoğulculuğu sağlayabilmiş tek örnektir; ikincisi, bugün İslam adına kurulan yönetimlerdeki uygulama ve modeller İslam’ın dışındadır, ilham kaynaklarını modern ulus devletten almaktadırlar. Dolayısıyla bu analiz bize neden İslam dünyasında bitip tükenmeyen çatışmaların vuku bulduğu hakkında da tatminkâr bir fikir vermektedir.” (Medine Sözleşmesi)

“W. Montgomery Watt, (İskoç tarihçi) Hz. Muhammed’in hiçbir zaman Medine toplumunun hükümdarı (hâkim siyasi otoritesi) olmadığını söylemektedir. Ona göre yeni toplumsal sınıflar Arap kabile geleneğinden tamamen kopuk değildi ve sözleşmenin taraflarının hepsinin reisleri vardı. Hz. Muhammed Muhacirlerin reisiydi. Üstelik sözleşmenin 23. maddesi (Üzerinde ihtilafa düştüğünüz şey ne olursa olsun, iletileceği nihai merci; Allah’tır, Muhammed (s.a.v)’dir.) onun hâkim değil de hakem olduğunu tescil etmekteydi.” (İlyas Akyüzoğlu, Medine Site Devletinin Sosyo-Politik Altyapısı)

“Hakemin yürütme gücü yoktu, fakat anlaşmaların yeminle sağlamlaştırıldığı ve hükmünün yürümesinin teminat verilerek sağlandığı belirli bir ahlaki otoritesi vardı. Medine halkı Hz. Muhammed’i buraya davet ederken aynı zamanda araları kanlı-bıçaklı olan Evs ve Hazrec kabileleri arasında arabulucuk yapacağı ümidindeydiler.” (İslam Nedir, W. Montgomery Watt)

“Medine Site Devleti” organik bir oluşumdu. Hz. Peygamber (sas) âdil bir “hakem”di. Yahudi ve müşrik herkesin itimat ettiği bir insandı. Güce dayalı bir hâkim veya hükümdar değildi.

HÂKİM VEYA HÜKÜMDAR DEĞİL TARAFSIZ ‘HAKEM’

Vesikanın sosyolojik mantığını Ali Bulaç şöyle anlatıyor:

“…Bu sosyal projede, her bir din mensubu kendi dininde özgür ve özerk bırakılmış, ancak Medine’nin ortak sorunları bağlamında ortak sorumluluklar ve yükümlülükler öngörülmüştür. Belki de tarihin bu ‘ilk sayılan anayasa metni’nde siyasi birliğin farklı dinler ve etnisiteler tarafından ortaklaşa kurulması başlı başına bir önem taşımakta ve bugüne de ışık tutmaktadır… Medine Vesikası, bütün sosyal bloklar açısından ‘hâkimiyet’ değil ‘katılım’ temelinde bir toplumsal projeyi öngörür… Her bir dinî ve etnik grup kültürel ve hukuki tam özerkliğe sahiptir… Hz. Muhammed, bir yandan hicret eden Mekkelilerin yerleştirilmesi ve yeni çevreye intibaklarıyla uğraşırken, diğer yandan Yahudi ve Müşrik Araplar’a güven vermeye çalışıyor, niyetinin Medine üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak olmayıp yeni dinî cemaatinin güven içinde yaşamasını ve dinlerini yayma imkanlarını sağlamak olduğunu söylüyordu. Esasında daha Mekke’de inen vahylerde geçerli bir politika olarak ‘Sizin dininiz size, benim dinim bana’ (Kafirun, 6) ilkesi benimsenmişti… Gruplar, kendi aralarında çıkan ihtilafları çözemedikleri zaman, davayı bir ‘üst yargı makamı’na götürmek üzere kendi aralarında anlaşıyorlar. Bu üst yargı makamı da doğrudan güvenilir, tarafsız ve Medine dışından gelmiş Hz. Muhammed’dir. Kur’an, Peygamber’e eğer isterse onların davalarına bakabileceği yetkisini veriyordu. (Maide, 42). Bunun üzerine Peygamber de, kendisine başvurdukları her seferinde onları muhayyer bıraktı ve önce şunu sordu: ‘- Size neye göre hüküm vermemi istersiniz, Kur’an’a göre mi, yoksa Tevrat’a göre mi?’Bu düzenlemede Peygamber, bir ‘Hâkim’ değil, bir ‘Hakem’ konumundaydı.”

ÂDİL BİR HAKEM

Ahmet Kurucan’ın kanaati ise şöyle:

“Medine vesikasına imza atan Medine Yahudileri, müşrikler devlet çatısı altında birlikte yaşamanın getirdiği mükellefiyetlerde Müslümanlarla ortak, evlenme, boşanma gibi ailevî meseleler başta, özel alanı ilgilendiren konularda ise kendi inançları veya kabile örfleri istikametinde uygulama serbestisine sahiplerdi. Devletin din karşısında tarafsız ama kayıtsız olmayan bu tutumu son tahlilde halk nezdindeki meşruiyetini sağlamlaştırmanın yanında toplumsal hayattaki muhtemel boşlukların ve kaosların oluşumunu engellemesi itibarıyla da takdire şayandır.” (Ahmet Kurucan, Zaman, 19 Aralık 2008)

Sonraki bölüm: Kur’an Allah Rasul’üne (sas) niçin “Melik” veya “Emir” demez?

Kaynak: Veysel Ayhan | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu