“Olduğun yeri tarif etsene” dedi telefondaki arkadaşım. Başına çömeldiğim mavi kovanın etrafına baktım, yerde bir sürü dikenli kestane, yaprak var. Ayağa kalktım, etrafa baktım, bir sürü çam ağacı, kestane ağacı, ötelerde birkaç insan, arkamda arkadaşlarım… Telefondaki ses tekrarladı sorusunu, yola da yakın mıymışız, bilmiyorum ki? Az ötemde turuncu şapkalı bir adam var, elinde de sepet, biraz yaşlıca, eşi de var yanında ve mantar topluyor sanırım. Yok yok yeleği turuncu değil, şapkası turuncu. Aynı adamı görmüyoruz sanırım. Konum attım ondan da bulamıyor musunuz? Doğru ormanda cadde, sokak yok ki…
Bu arada Rahmi babanın sesini duyuyorum, “Hanımlar bu tarafa gelin burada kestaneler daha güzel.” Telefonu ben mi kapattım, arkadaşım mı bilmiyorum, kovamı kaptığım gibi sesin olduğu yere ilerliyorum, zira ormanda kaybolmak istemiyorum.
Kariyerimizin Zirvesi
Avrupa’nın ortasında bir ormandayız. Ve bir yıl önce bu zamanlar, muhtemelen evimde pazar keyfi yapıyordum. Şu az ilerimde yeşil kovasına kestane dolduran doktor hanım, belki de nöbetteydi. Bazı günler bin hasta bakıyormuş. Bugün bin tane kestane toplasa kaç kilo ve kaç lira eder acaba?..
Rahmi baba buralarda tanıdığımız bir arkadaşın babası. Karadenizli. Eşiyle mevsiminde gelip kestane topluyormuş. Buralarda pazar eğlencesi ormanda kestane toplamak. Bizim içinse hayat memat meselesi. Biz kim miyiz? Biz buralara yeni geldik. Yaşar Kemal’in “mecbur sürgün” dediklerindeniz. Akademisyen, doktor, tiyatrocu, gazeteci, eczacı… yani işi gücü, kariyeri olan kişileriz ama geldiğimiz yerlerde işsiz, yersiz, yurtsuz. Bir de özgür ve sağlıklıyız! Buralarda tanıştık çoğumuz.
Ve arkadaşlardan biri anlattı, Türkiye’de bir doktor hanım varmış, meslekten atılmış, tutuklanacakmış, o yüzden acilen çıkması gerekiyormuş. Evi, arabası, maaşı ve ailesinin nezdindeki itibarı gidince bir şeyi kalmamış. Dertleniyordu arkadaşı. İnsan kader arkadaşı olunca, kederini de paylaşıyor. Ne yapabiliriz dedik? Biz bu yaşımıza kadar hep bir şeyler yapmış insanlarız. Ve yine bir yolu vardır bir şey yapmanın. Yolunu bulduk, küçük ama büyük amaçlı bir yol. İşte ellerimizde eldivenler ve birer plastik kova ile ormanda olmamızın sebebi buydu…
Hani bir hikâye var ya herkesin malumu, sahile vuran denizyıldızlarını toplayan bir adamı anlatıyor. Biri gelip de o adama, “Sahildeki milyonlarca denizyıldızını da kurtaramazsın ya!” dediğinde elindeki denizyıldızını suya bırakırken, “Ama bunu kurtardım.” demişti. Kovaya attığım her kestane için bunu düşündüm. Bunu düşündük…
Schindler’in Listesi’ndeki Adam Gibi Ağlayacağım!
O ormanda kestane toplayışımızın ve ikinci el pazarında tezgâh açışımızın üzerinden yaklaşık bir yıl geçti ve bugün ben bu satırları yazarken şunu fark ettim ki, mal-mülk, kariyer hepsi geri gelebiliyor ama hayat asla. Biz birkaç mecbur sürgün kadın, el birliğiyle o genç doktoru kurtardık evet. Ama biliyorum ki Schindler’in Listesi filminde Hitler’in zulmünden, toplama kamplarından, binlerce insanı kurtaran o adam gibi vicdan azabı çekeceğim. Hani o meşhur sahnede, her şey bittiğinde kurtarıcı adam ağlıyor da saatini gösterip, “Şunu da satıp iki insanın hayatını kurtarabilirdim, ölmeyebilirlerdi!” diyor ya öyle ağlayacağım. Ve bugün, gelecekte bu vicdan azabını yaşamamak için, tekrar elde edebileceğim şeylerden vazgeçmedikçe gerçek insan olmayacağım onu da biliyorum. Yardımlaşmak budur. Kolları sıvayıp taşın altına elini koymaktır.
Kendisi için kestane topladığımız o genç hanım ise geldi buralara. Tanışmadık, ama kaderin cilvesi o kestane topladığımız ormanın yanı başında kaldı. Hiçbir şey tesadüf değildir değil mi?
Kestane Toplamaya Koşturan Rüya!
Yazının başında anlattığım, bizi ormanda arayan arkadaş var ya, o işte psikolog bir arkadaş. O gün o da gelecekti ama gece 4’de kalkamamış. Yani kalkmış da uyku tatlı gelmiş. Sonra rüyasında bizi ormanda neşe içinde kestane toplarken görmüş. Üstelik bizi gören bir tek o değilmiş. Heyecanla uyanmış, çok heyecanlıymış ki galiba eşi de kalkmış. Rüyasını ona anlatmış. Ve işte sonrası malum, eşi, çocukları ormanda saatlerce bizi aradı. Buluşamadık. Aynı ormanda farklı yerlerden kestane topladık muavenet niyetiyle. Ne denir Allah toplayandan, alandan ve bize böylesi bir anıyı yaşattığı için o doktor hanımdan razı olsun.

“Doktordan İkinci El Ürünler!”
Hep başkalarından beklemek değil, ben ne yapabilirim demek gerek. İşte bu düşünceyle kendimizi, Avrupa’da meşhur olan ikinci el pazarından birinde, bir tezgâh başında bulduk. Derdimiz kardeşlerimiz için, topladığımız ikinci el ürünleri öğrenmeye çalıştığımız yeni dilimizle satmak. Günün sonunda satamadığımız başkalarının eskisi, müşterilerimizin yenisi ürünleri toplarken, doktor arkadaşımla, gülüyorduk ve “doktordan, az kullanılmış, içinde sigara içilmemiş temiz bunlaaaaar” diyorduk. Ve pazarda bunu bir biz anlıyorduk. Bir de şimdi siz.
Kaynak:Yeni Ailem
‘Bu fermuar bu çantaya uyar mı?’,
‘Bu paçayı kaç santim katlıyoruz abla?’
O nakışı oradan alıp buraya mı yerleştirsek?
‘Mutfak önlükleri hazır mı?’
Bu cümleler bir dikiş nakış kursundan değil belirli bir gaye ve ideal için bir araya gelmiş üç beş arkadaşın hummalı bir çalışma gününden kulağımıza çalınanlar. Hararetli bir koşturmaca var. Vakit sınırlı o halde az zamana çok ve büyük işler sığdırmak gerek. İmkânlar mı? Çok değil ama yok da denemez. İman varsa imkân da vardır. Elbette yıllar öncesinin kermes evleri ve bol malzemeleri; hatta sergilenecek kermes salonları yok artık ama aynı heyecanı taşıyan yürekler var. Şartlar değişti diye yardıma ihtiyacı olanları yok sayamayız. Üstelik daha dün omuz omuza başkalarına yardım için koşturanlar, dünyanın dört bir tarafında kendilerine uzanacak bir yardım elini bekler durumda. Dehşetli bir fırtınanın sağa sola fırlattığı fertler olarak birbirimize destek olmak zorundayız. Köşesine çekilip kendi yarasını sağaltma günü değil bugün. Kardeşimizin yarasını sararken derman bulacak yaralarımız. O yüzden kolları sıvamak gerek. Tıpkı hiç dikiş bilmediği halde dikiş öğrenip, bir şeyler dikip satarak ihtiyacı olanlara el uzatmaya çalışan bu bir avuç kadın gibi.
Terzileri Vardı Şimdi Dikiş Öğreniyor
Projenin lokomotifi Hatice Sezgin. Türkiye’de yaşarken bir modaevi işleten, çok iyi terzilerle çalışıp hiç makine başına oturmayan Hatice hanıma dikiş dikmek memleketinden çok uzaklarda nasip oldu. Geçtiğimiz yazdan beri çevresindeki hanımları teşvik ederek bir grup kuran Hatice Hanım dikiş bilen ablalarla, bilmeyen ama öğrenip bir an önce bu hayırlı işin bir parçası olmaya çalışan arkadaşları bir araya getirdi. Dikişle alakası ilkokuldaki elişi derslerinden öteye gitmeyen bu satırların yazarı da ekibin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşadı. Katkılarımın sınırlı olacağının farkındaydım ama bu iştirak-ı amal-i uhreviyenin bir köşeciğinde olsun bulunma fırsatını kaçıramazdım.

Hem Malımız Hem Bedenimiz Hizmet Ediyor
Yapılacak şeyler belliydi. Bir taraftan basit ürünlerle dikişe ilk adımı atacak; zamanla, varlığından bile haberdar olmadığımız kabiliyetlerimizi geliştirip daha iyi ürünlerle satışı arttıracaktık. Projeye omuz verenlerin tamamı bulundukları ülkede çok yeni olup henüz kendi maddi sıkıntılarını dahi çözebilmiş değiller ama el ele verince bereketli kazançlar sağlanacağının da farkındalar. Bir pantolonun paçasını katlatmak için pantolon fiyatından daha fazla para ödenen bir ülkede yaşadığımız için hepimiz birer dikiş makinesi almıştık zaten. Pek de kullanmaya vakit bulamadığımız makinelerimiz artık çok önemli bir misyona hizmet edecekti.
Kermes Salonu Yoksa Sosyal Medya Var
Dedim ya eskiden olduğu gibi kermes evleri, envai çeşit dikiş malzemesi ya da dikiş için uygun ortamımız yok. İlk adım olarak yakınımızdaki caminin pek kullanılmayan bir köşesini iş alanımız olarak belirledik. Evdeki makinelerimizi yüklenip her buluşma günümüzde camiye taşıdık. İhtiyaç halinde kullanmak üzere elimizin altında bulundurduğumuz dikiş malzemelerimizi de aldık yanımıza. Ablalarımızla buluştuk. Gelebildikleri günlerde onların yardımını aldık. Onlar olmadığında da grubun can damarı Meral Çalışkan terzi olan babasını telefonla arayıp dikişle ilgili tüyolar almaya çalıştı. Meral hanımın gayretlerine bu noktada ayrıca dikkat çekmek gerek belki de. Camideki çalışmalarla yetinmeyip evinde de tasarımlar yaparak üretimi hiç ara vermeden devam ettiren Meral Hanım sosyal medyada hesap açıp fotoğrafladığı ürünlerin tanıtımını da oradan yapıyor. Hatice Hanım ise ürünlerin süslemelerinde kullanmak üzere renkli iplerle motifler örerek evde olduğu saatleri değerlendiriyor. Ablalarımız da zaman zaman dikilecek kumaşları evlerine götürüp dikerek daha çok ürünün birikmesine katkıda bulunuyor.
Geri Dönüşümle Maliyeti Düşürdük
Malzemeler yetmeyince ikinci el mağazalarından uygun fiyata kumaş ve malzeme tedarik etmeye çalışıyoruz. Çevremizdeki arkadaşlara duyuru yapıp kullanmadıkları kumaşları veya eski kot pantolonları getirip ihtiyaç sahipleri için yapılan bu hayır yarışına katkı sağlamalarını rica ettik. Epeyce malzeme birikti. Hedef hem kullanılmayan kıyafetleri başka şeylere dönüştürerek onları değerlendirmek hem de gideri azaltıp geliri arttırmaktı. Kot pantolonlar çok şık çantalara, eski saten yatak örtüleri ayakkabı çantalarına, alıcı bulamamış banyo perdeleri seccadelere dönüştü ellerimizde. Kumaşlar elden ele dolaşıyor her birimiz bir işini tamamlıyoruz. Birimiz biçiyor, birimiz dikiyor, öteki süslemesini tamamlıyor ve sonuçta harika ürünler çıkıyor ortaya. Her güzel ürün şevkimize şevk katıyor daha fazlasını yapma hevesimizi artırıyor. Saatlerce ayakta kalmak ya da artık pek de iyi görmeyen gözlerimizi zorlayarak iğneye iplik geçirmek, tüm işler bittikten sonra kırpık iplikleri halıdan çıkarmaya çalışmak ve günün sonun-da tüm malzemeyi yüklenip evimizin yolunu tutmak tatlı bir yorgunluğu beraberinde getiri-yor belki. Ama satışlardan elde edilen paraları ihtiyaç sahibi bir kardeşimize ulaştırdığımızda bütün o yorgunluklar unutulup gidiyor. Ha, bu arada kazandığımız paralarla aldığımız overlock makinesiyle de artık daha temiz dikişler yapabiliyoruz.

Hedef Muavenet
Sadece Allah rızası umularak yapılan bu işlerin anlatılması hele de bir yazı konusu olması garip karşılanabilir. Ancak bu tür fedakârlık örnekleri, ilham olması, örnek alınması yönüyle duymaya bilmeye ihtiyaç duyduğumuz şeyler olabiliyor. Emi-nim aynı gayeyle dünyanın pek çok yerinde hanımlar bir şeyler üretip kardeşlerinin sıkıntılarına çare olmaya çalışıyorlardır. Kimi yemek, kimi elişleri yaparak, kimi takı tasarlayarak kimi de temizliğe giderek para kazanmaya ve kardeşlerine yardımcı olmaya çalışıyor. Herkes içinde bulunduğu ya da kullanabildiği imkânlarla çok güzel şeyler yapabilir, yeter ki muavenet şuurunu kaybetmesin ve kardeşinin derdiyle dertlenebilsin ve çağın Zeynep binti Cahş’larından olmayı hedeflesin.
Yoksulların koruyucusu validemiz: Zeynep bint-i Cahş
Zeynep bint-i Cahş, Efendimizin halasının kızı ve zevcesidir. Cömertliği ve yoksulları gözetip yardım etmesiyle meşhurdur. Eliyle diktiği deri tabaklar ya da diğer eşyaların satışıyla elde ettiği geliri ihtiyaç sahibi insanlara ulaştırır, genç kızların çeyizlerine katkıda bulunurdu. Peygamber Efendimiz (sas) onun bu özelliğine ‘uzun kollu’ ifadesiyle dikkat çekmiş ve kendisine ilk kavuşacak olan zevcesini bu ifadeyle haber vermiştir. Efendimizin vefatından sonraki yıllarda da diğer annelerimiz gibi kendisine halife tarafından gönderilen yardım paralarının tamamını ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştır. Kadınların cömertliği, yoksulları koruyup kollaması ve ihtiyaç sahiplerine yardım edilmesi mevzuu edilse Zeynep bint-i Cahş annemizin ismi ilk sıralarda gelir.
Kaynak:Yeni Ailem
Adalet mülkün temeli, zulüm, bu temele yerleştirilmiş bir dinamit; adalet, Hakk’ı ve halkı hoşnut etmenin en emin yolu, zulüm, bu yolda yürekleri hoplatacak bir gulyabâni; adalet hakkın sesi ve soluğu, zulüm bir nefsânîlik hırıltısı; adalet, dünya ve âhiretin biricik emniyet vesilesi, zulüm bir gadr ü cevr dumanı, sisi; adalet, ubûdiyet de dediğimiz hakikatin Kur’ân’daki adı, zulüm hakikî insanî değerlere karşı saygısızlığın bir unvanı; adalet evrensel barışın en sağlam köprüsü, zulüm insanî ufku kirleten bayağılığın en denîsi…
Zulüm ile şimdiye kadar kimse payidar olmamıştır; olmuş gibi görünenlerin de yanına kalmamıştır. Atalarımız ne hoş söylerler: “Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur.” Aslında, böyle birinin evvelinin de, âhirinin de berbâd olduğu açıktır; zira zulmün, bazen küfrün önünde bir günah hâline geldiği de olur ki, işte o zaman “gayretullah”a dokunur ve eden de hemen bulacağını bulur. Doğrusu insan küfre karşı mesafeli bulunduğu kadar zulümden de uzak durmalıdır; zira Allah nezdinde mazlumun âhı bir duâdır ve bu duânın kabulü de ilâhî adaletin muktezasıdır. Dememişler mi:
Zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.
Zulüm bir haddini aşmışlık ve haksızlık, böyle bir günahı irtikâp eden zâlimin hasmı da Allah’tır. O çok merhametli olduğu kadar “ihkâk-ı hak” eden bir Âdil-i Mutlak’tır. Rahmetiyle ve hilmiyle zalime mehil üstüne mehil verir ama mazlumu, mağduru da sonuna kadar çiğnetmez. Bugün olmasa da yarın kendini bilmezlere haddini bildirir ve her şeye kâdir olduğunu gösterir.
İnsanın hür ve muktedir olması, ona başkalarına zulmetme hakkını vermez; kuvvet, hakkın emrinde olduğu sürece değerler üstü değer kazanır; hürriyet de başkalarının haklarına saygılı davranıldığı ölçüde hakikî kıymetini bulur ve kalıcı olur.
Hürriyet ve kuvvet mevzuunda, Hakk’ın takdir buyurduğu sınırlar içinde kalma, adalet ve istikamet; bu konuda sınır tanımamazlık ise, bir zulüm ve haksızlıktır. Adalet hemen her konuda dengeyi koruma ve itidalli olmanın Kur’ân kaynaklı adı; zulüm ise her alanda dengeleri alt-üst etmenin ürperten unvanıdır. Ancak her zulmün aynı seviyede olmadığı da bir gerçektir:
İnsanın tevhid çizgisini koruyamayıp, Hâlık-mahlûk, abd-Mâbud münasebetindeki inhirafı demek olan şirk en büyük zulüm; açıktan açığa hak-hukuk tanımama, başkalarına cevr ü cefada bulunma, onları aldatma, itibarlarıyla oynama, gıybet etme… gibi hususlar ikinci derecede birer zulüm; Allah’ın emir ve yasaklarını dinlememe, haramlara karşı kat’î tavır alıp meşrû dairedeki zevklerle yetinmeme ise farklı bir zulümdür. Hangi çeşidi olursa olsun Kur’ân-ı Kerim adalet ve ubûdiyet üzerinde durduğu kadar zulüm ve haksızlığa da vurguda bulunur ve mü’minleri inhiraf, cevr, cefa ve gadrin her çeşidinden uzak durmaya çağırır.
Kur’ân farklı yerlerde, değişik ifade ve üslûplarla zulmün her çeşidinden tahzirde bulunur ve “Kâfirler Bize değil, kendilerine zulmediyorlardı.”(1) diyerek, haksızlığın dönüp zalimin başına dolanacağını vurgular. “O münkirler zâlimlerin ta kendileridir.”(2) fermanıyla zulüm ile küfrün bir vâhidin iki yüzü olduğuna dikkati çeker; “Allah, asla zâlimleri sevmez.”(3) beyan-ı sübhânîsiyle zulüm hakkında kesin hükmünü ortaya koyar; “Allah zâlim bir toplumu hidayete erdirmez.”(4) tehdidâmiz ifadesiyle zulmün de tıpkı kibir ve inhiraf gibi imandan mahrumiyete sebebiyet verdiğini/vereceğini hatırlatır; “Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”(5) müstemir âdetini aksettiren beyanıyla tarihî tekerrürler devr-i dâimi arkasındaki ana unsuru bir kere daha nazara verir; “O gün zâlimlerin yâr ve yardımcısı yoktur.”(6) terhib edalı sözleriyle zalimin sû-i akıbetini ihtar eder; “Hak kendisine geldikten sonra Allah’ın demediğini O’na mal etmeye kalkan müfteriden veya kendisine gelen hakikati yalan sayandan daha zâlim kim olabilir?”(7) tezkiriyle Kur’ân’a karşı meydan okumanın çok büyük bir küstahlık olduğunu ifade buyurur; “Halkı zâlim olan ülkeleri cezalandırdığında Rabbinin cezaya çarpması işte böyledir.”(8) kahır televvünlü fermanıyla tarih boyu şirazeden çıkanların mutlaka cezalandırıldıklarını haber verir; “Zulmedenleri o korkunç sayha çarpıverince, bulundukları yerde dize geldiler.”(9) ihbar-ı sübhânîsiyle haksızların her zaman helâk edildiklerini/edileceklerini tekrarlar ve bizi kendimize gelmeye çağırır.
Bunlar gibi daha onlarca âyât-ı beyyinât, zalimin dünyevî ve uhrevî akıbetini hatırlatmanın yanında, onlara en küçük bir meylin dahi ebedî hüsrana sebebiyet vereceğini ısrarla vurgular ve bize sürekli adalet ve istikamet içinde olmayı salıklar.
Kur’ân-ı Kerim çok geniş bir zulüm tablosu çizer, onu çeşitlendirir ve her türünden sakınmamızı ister: Ona göre, Allah’ın yasakladığı şeylere el uzatma, emrettiği hususlara karşı lâkayt kalma; vicdanlara baskıda bulunma, insanları dinî vecibelerini yerine getirmeden alıkoyma; fuhşa girme, münkerâta açık durma; halkın hukukuna tecavüz etme, milletin malını hortumlama; haram-helâl tanımama ve Allah’ın kurallarına başkaldırma; fitne ve fesada sebebiyet verme, başkaları hakkında iftira, gıybet ve tezvirde bulunma; dine hizmet edenlere karşı tavır alma, düşmanlık veya çekememezlik mülâhazasıyla onlarla uğraşma; mü’minler hakkında sûizanna girme ve onlara karşı hazımsız davranma; yalan söyleme, sözünden dönme ve emanete hıyanet etme; dini ve diyaneti şahsî, siyasî çıkarlarına vasıta yapma; mukaddes değerleri, dünyevî belli hedeflere ulaşma yolunda kullanma ve dinî değerlerle dünyevîlik arkasında koşma… gibi hususların hemen hepsi birer zulümdür ve bunlardan uzak durulması emredilmiştir.
Zannediyorum, şöyle-böyle, az buçuk Kur’ân muhtevasından haberdar olan herkes, onda zulüm konulu pek çok âyetle karşılaşacak ve o âyetlerin özü ve fezlekeleriyle ürperecektir. Kocaman bir mücellet konusu sayılan böyle bir hususu bir makale çerçevesinde ifade edemeyeceğim açıktır. İsteyen bu önemli konuyu öyle de ele alıp açabilir…
Zulüm mevzuunda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanları da ayrı bir önem arz etmektedir; zulmün kıyamet günü üst üste karanlıklar hâlini aldığı,(10)O’nun tembihlerinden; mazlumun intizarından sakınılması,(11) O’nun tahzirlerinden; her sabah ve akşam “Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan, birinin hukukunu çiğnemekten, biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden Sana sığınırım.”(12) sözleri, O Lâl ü Güher’in bize armağanlarından; “Allah zalime mehil üstüne mehil verir, bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.”(13) şeklindeki terhib edalı beyanı, canlara can O Cânân’ın ikazlarından; “Ümmetimden iki zümre şefaat yüzü görmez: Zulümle oturup kalkan zâlim ve dinde aşırılıklara düşen gâlî.”(14) ifadeleri, O Nurefşân Sima’nın “Makam-ı Mahmûd”a çağrı sayılan beyanlarından; “Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona haksızlık yapmaz ve onu kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaz.”(15)irşadları, O Mürşid-i Kâmil’in özlü ifadelerindendir ve bu tür beyanların daha yüzlercesinden söz etmek de mümkündür.
Maalesef, günümüzde yukarıda kısaca temas edip geçtiğimiz zulümlerin hemen hepsi irtikâp edilmekte ve hepsine karşı da sessiz kalınmaktadır. Evet bugün belli kesimlere karşı haksızlık diz boyu; her türden tecavüz, tiranlarınkine denk; karalama, iftira ve tezvir, medyanın eli ve dilinin ulaştığı alan vüs’atinde; şeref, haysiyet ve onurla oynama ahvâl-i âdiyeden; din ve vicdan hürriyetine saygı, seminer ve konferanslardaki bildirilere emanet; demokrasi, ideolojilere göre yorumlanma ibtizaline mâruz; öyle ki, onun adına operasyonlar yapılıyor, ırz çiğneniyor, namus payimâl oluyor, iktidarlar devriliyor, sun’î iktidarlar oluşturuluyor, nesiller asimile ediliyor, “hak” deniyor, bin bir mesâvî işleniyor ve kaba kuvvet temsilcileri dünyanın gözünün içine baka baka tarihte emsali görülmemiş zulümler irtikâp ediyorlar. İnleyen inleyene, yığınlar:
“İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,
Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i mev’ûda?” (M. Âkif)
diyor ve bir kurtarıcı el bekliyor. Çoklarında ümitler sarsık, iradeler mefluç, heyecanlar sönük ve hemen herkesin ekstradan lütuflar bekler gibi bir hâli var; yok ciddî bir gayret, sistemli bir hareket ve mefkûrevî bir aksiyon; ruhlar çaresizlik anaforlarına kapılmış gidiyor ve sineler hissizlik ve sessizlik murakabesi içinde. Böyle bir mağmumlar dönemini seslendiren merhum Âkif biraz da şiirin serâzat havasına teslim çığlıklarını şöyle yükseltiyordu:
İslâm’ı elinden tutacak, kaldıracak yok…
Nâ-hak yere feryad ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i ilâhî!
İlâhî adalet her zaman vardı, şimdi de var; ama o, adaletten pay alma liyakatine göre lütfedilir.. bir vakt-i merhûna bağlı tecelli eder.. zulmün gayretullaha dokunmasıyla harekete geçer.. aktif bekleyip bakalım; “Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler.” (İbrahim Hakkı). Biz kendimize gelip duyguda, düşüncede, ruhta ve gönülde dirileceğimiz, dirilip içtimaî adaleti gerçekleştireceğimiz âna kadar yeryüzündeki bu korkunç mezâlim böyle devam edeceğe benzer. Yapılması gerekli olan şeyleri yapmadan, ne kaderi tenkit ne de şuna-buna sövüp saymakla, hiçbir problem halledilemez. Aksine bu hâlimizle daha fazla günahlara girmiş, rahmete liyakat hakkımızı da kaybetmiş oluruz.
Bize düşen, bütün benliğimizle bir kere daha Allah’a yönelmek, yüce mefkûremiz adına harekete geçmek ve kusursuz bir sa’y ü gayretle gerilmektir. İsterseniz son sözü yine büyük heyecan şairine bırakalım:
Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı,
Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? “Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â” vardı!..
[1] Bakara sûresi, 2/57
[2] Bakara sûresi, 2/254
[3] Âl-i İmran sûresi, 3/57
[4] Bakara sûresi, 2/258
[5] Tevbe sûresi, 9/70
[6] Âl-i İmran sûresi, 3/192
[7] Ankebût sûresi, 29/68
[8] Hûd sûresi, 11/102
[9] Hûd sûresi, 11/67
[10] Buhârî, Mezâlim, 8; Müslim, Birr, 56-57
[11] Buhârî, Zekât, 63; Müslim, İman, 29
[12] Ebû Davud, Salât, 367; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/191
[13] Buhârî, Tefsîru’l-Kur’ân, Hûd sûresi, 11/5; Müslim, Birr, 61
[14] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/281, 20/214
[15] Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 32
Yeni Ümit, Ocak-Mart 2005, Sayı 67
Bugüne kadar hiçbir ideoloji, insanları uzun zaman bir arada tutmayı başaramadı. Bir arada tutmak şöyle dursun, böyle bir beraberliğin gerektirdiği şartları dahi tam olarak ortaya koyamadı. Ne yakın tarih itibarıyla dünyanın büyük bir bölümüne hükmetme konumunda bulunan Batılı ülkeler ne doğudaki sosyalist ve komünist milletler ne de varlığı-yokluğu müsâvi, Cemil Meriç’in ifadesiyle “Âraftakiler” diyeceğimiz bağımsızlar.. evet hiçbiri onca iddiasına rağmen dünyaya kalıcı bir huzur ve güven veremedi.
Vaad edilenlerin verilemeyişi, alıcı konumunda bulunanların güvenini temelden sarstığı gibi, verilenlerin evrensel olamayışı, insanlığı bütünüyle kucaklayamayışı ve insan tabiatına mülâyim gelmeyişi de, herkeste bir güven bunalımı meydana getirdi; dahası bundan böyle vaad edilecek şeylere karşı da bir kuşku ve tereddüt hâsıl etti. Artık bugün insanlık kendine teklif edilen herhangi bir sisteme karşı biraz şüpheci, biraz endişeli, biraz da müstehzî.. zira o, bugüne kadar cebren içine çekildiği hiçbir sistemin tam işlemediği, işletilemediği inancında. Demek ki bu sistemlerin hepsinde ciddî eksiklikler vardı; bu da onların ortaya koydukları bir kısım güzellikleri alıp götürüyordu ve insanların hafızalarında sadece esefli birer hülya ve yıkık birer rüya kalıyordu.
Mekanik bir sistemde küçük bir parçanın eksikliği, o mükemmel sistemi bir enkaz yığını haline getirdiği gibi, büyük iddialarla ortaya atılan ideolojiler de büyük ölçüde beşer tabiatına ters olmaları, her kesimi kucaklayamamaları, vaad ettiklerini gerçekleştirememeleri, insanlığın ihtiyaçlarına cevap verememeleri; dahası bir kısım insanî değerleri göz ardı etmeleri, hatta bazıları itibarıyla, insanlar arasında kin, nefret ve gayz duygularını körüklemeleri açısından, günümüzdeki ideolojilerin hemen hepsi artık birer düşünce enkazı hâline gelmiştir veya toplumlar tarafından öyle “algılanmakta”dır. Dolayısıyla da, denebilir ki, bugün, küçük bir azınlığın dışında, hemen herkes sarsık, herkes ümitsiz, herkes kuşkulu bir bekleyiş ve sebepler üstü bir arayış içinde.
Bu itibarla da, evvelâ millet olarak bizim, sonra da topyekün insanlığın iradelerimize fer, gözlerimize nur ve gönüllerimize ümit kazandıracak ve bizi yeni inkisarlara uğratmayacak yüksek bir mefkûreye ihtiyacımız var. Aklî, mantıkî, hissî boşlukları olmayan ve yukarıda söz konusu edilen olumsuzluklara karşı kapalı bulunan, şartlar el verdikçe de realize edilebilen bir mefkûre ve bir gâye-i hayale ihtiyacımız var. Yeryüzünde düşünce dünyalarının merkez değiştirdiği, temel ve kalıcı alâkaların şahıslar âleminden fikirler âlemine kaydığı, üst üste yanılmaların insanları bundan sonraki tespitlerinde daha hassas olmaya zorladığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu genel durum eğer bir kısım tutarlı stratejilerle değerlendirilebilir ve toplumdaki metafizik gerilim ve birkaç asırlık aktivite yüksek bir ideal etrafında iyi organize edilebilirse, bugün olmasa da çok yakın bir gelecekte, büyük çoğunluk itibarıyla insanlık -belli ölçüde de olsa- bu câzibe merkezinin çevresinde mutlaka bir araya gelecektir.
Ne var ki, her şeyden evvel, o yüksek gâye-i hayalin belirlenmesi icap eder. Bugüne kadar böyle olduğu gibi şimdilerde de pek çok milletin, belli politikaları bulunduğu halde, bu politikalarını sağlam bir mefkûre ile irtibatlandıramadıklarından dolayı hep sallantılar yaşamış ve insanların gönüllerine girme konusunda ciddî bir mesafe alamamışlardır. Bu durum, medeniyet ve demokrasi adına tam oturaklaşamamış ülkelerde daha çok hissedilse de, kendilerini medeniyet muallimi ve demokrasinin de üstadı sayan milletler için de aynıyla geçerlidir. Dış görünüşleri ne kadar parlak olursa olsun, propagandalar ne söylerse söylesin, bugün onca şatafat, debdebe ve ihtişama rağmen büyük gibi görünen pek çok devlet, parlak, imrendirici ideal bir gelecek ve seviyeli bir hayat vaad etmekten daha ziyade, pragmatik yörüngede hareket ediyor olmanın muvakkat aldatmacalarıyla gafil yığınları oyalamada ve yarınlar adına hiçbir şey söyleyememekte, dahası kalb, ruh ve vicdanları da hep aç bırakmaktadır.
Şimdi bize, bütün bu olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak kendi değerlerimizi esas alıp, ileriye mâtuf onların üzerinde üreteceğimiz politika ve tasarılarda hep yüksek bir gâye-i hayal takip etmek düşmektedir ki, politikalarımızda istikrar olabilsin; olabilsin de bu iki gücü müsâdemeye meydan vermeden aynı yönde kullanabilelim. Müsâdemeye meydan vermeden diyoruz; zira herhangi bir faaliyet veya hareket ne kadar samimî duygularla da temsil edilse her zaman yapıcı olmayabilir. Niyet doğru işlerin mânevî bir buudu olarak şâyân-ı takdir bir iş sayılsa da, yanlış işlerin vasfı olduğunda kat’iyen aynı mânâyı ifade etmez. Herhangi bir hareket, motivasyon durumuna göre yapıcı da olabilir, yıkıcı da. Plân ve projede akıl, mantık ve hislerin bir değer ifade ettiği yerde, hissî boşlukların bulunmaması yanında sağlam bir temsil de çok önemlidir. Bazen, her biri tek başına iyi sayılan işler bile, “teâruzlar” ve “tesâkutlar” ağında birbirini yok edebilir. Herhangi bir yiyecek maddesini yuvalarına taşımak isteyen karıncaların, hedef farklılığı ya da onların hareket etme müşterek insiyakı programlarının muvakkat his dalgaları karşısında alabora olmasıyla, biri o tarafa-biri bu tarafa zorladıklarında bütün enerjilerini tükettikleri hâlde kat’iyen hedefe yaklaşamadıkları gibi, hiçbir ideali ve gâye-i hayali bulunmayan, bulunsa da ona göre zihnî hazırlığı olmayan toplumlar da hep hareket ederler ama, asla mesafe alamazlar; zira mesafe alma evvelâ, vicdanın saygı duyacağı ve iç insiyakların bir ibadet neşvesi içinde temâyül göstereceği yüce bir hedefin belirlenmesine; sonra, mevcut şartlar ve ortama göre kusursuz bir organizasyona; bunu müteakip de, ayrı ayrı devrelerdeki enerjinin aynı noktaya yönlendirilmesine; yani farklı kesimlerdeki bilgi birikimi, tecrübe ve bloke gücün o gâye-i hayalin emrine verilmesine bağlıdır.
Millî Mücadele esnasında bütün ferdî faaliyetler, hür ve müstakil bir Türkiye gerçekleştirme istikametinde yoğunlaşmıştı. Oldukça basit fakat her kesimce saygı duyulan bu mefkûre, aklî, mantıkî, hissî bütün boşlukları dolduracak ve bütün hareketleri tek bir noktaya teksîfe yetecek güçteydi ve işte bu güç, şart-ı âdi plânında hedeflenen hususları gerçekleştirmeye yetti. Ancak her zafer ve muvaffakiyet beraberinde rehâvet de getireceğinden, mefkûrenin her zaman renk atmadan bütün canlılığıyla mevcudiyetini devam ettirmesi de bir hayli zordur. Biz bu zor işte ne kadar başarılı olmuşuzdur, onu tarihin değerlendirmesine bırakalım. Eğer zaferler yaşayan bir toplumu yüksek mefkûrelere uyarıcı yeni sebeplerle beslemezseniz, metafizik gerilimin gevşemesi ve fütur fâsit dairelerinin yaşanması kaçınılmaz olur. Gerçi, böyle bir gerilim gevşemesini sadece zaferlerle gelen rehâvete ya da başarı sarhoşluğuna veya zaman zaman insan tabiatında kendini hissettiren bir kabz hâline, bir umursamazlığa vermek her zaman isabetli olmayabilir. Zira bazen; güven vaad etmeyen lider ve rehberlerin tereddüt doğuran tavırları.. bazen onların yeteneklerinin sınırlılığı.. bazen aydınların ufuksuzluğu; öyle ki, milleti taşımak istedikleri ufkun ötesini değil berisini bile görememeleri.. bazen milletçe içinde yaşadığımız durumu tam kavrayamama ve motivasyon eksikliği.. bazen Makyavelist ve pragmatist düşüncelerin dinî ve millî değerlerin önüne geçmesi… gibi hususlar hem düşünce hayatımızda hem de hareket ve aksiyonlarımızda çatlamalar meydana getirebilir. Bugün biz, bu mahzurların hepsinin söz konusu olabileceği bir atmosferin doğurduğu değişik krizler silsilesiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Hemen her zaman kendimizi salma ve çözülecekmiş gibi bir dağınıklık içinde bulunma görünümü sergilemekteyiz. Böyle bir durumun, düşmanların iştihasını kabartacağında, dostları da inkisara uğratacağında şüphe yok; dahası millî hayatımızda bu ölçüde aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermeye devam edersek -hafizanallah- gerçekten devrilebiliriz de. Milletimizin böyle bir düşüşle meydana gelmesi mukadder görünen fezâyi ve fecâyii yaşamaması için, üçüncü sınıf ülkelere mahsus, hedefsizlik, sömürülebilirlik ve vesâyette yaşama psikolojisinden bütün bütün sıyrılarak, “Allah’a dayanıp, sa’ye sarılmaya”, ilâhî tevfiki millî birlik ve beraberlikte aramaya, sonra da kendimiz olmaya ve kendi yüksek ideallerimizi takip etmeye mecburuz.
İç içe uçurumlarla karşı karşıya kaldığımız, köprülerin yıkılıp yolların yürünmez hâle geldiği ve milletimiz tarihinde az yaşanan türden değişik imtihanlarla sarsıldığı bir fırtınalı zaman diliminde, alışılagelen formdaki tasarılarla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelinemeyeceği açıktır. Böylesine olağanüstü hâller, insanüstü gayret ve fevkalâde bir performans isteyen hâllerdir ve böyle hâller bazen plânlarıyla, projeleriyle, stratejileriyle ve bunları üretecek cins dimağlarıyla, yaşama yerine yaşatmaya ömürlerini adamış temsilci kahramanlarıyla, aynı zamanda bazı milletler için birer tarihî milât da olagelmiştir.
Onun içindir ki, büyük bir millet olmayı düşlediğimiz şu günlerde, uzmanca plân ve projelerin lüzumuna inanmanın yanında, hatta ondan da önce, büyük bir millet olma mefkûresine bağlı ideal nesillerin yetiştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Dar bir dairede de olsa böyle bir mefkûrenin, belli ölçüde gerçekleşmesi ve örneklerini birkaç bin insanla ortaya koyarak, tıpkı Millî Mücadele’de olduğu gibi, yurdunu yuvasını terk edip dünyanın dört bir yanına hicretler teşkiliyle, her tarafa millî ruh fidelerini dikmeye çalışmaları, geleceğin büyük Türkiye’sinin, dünyadaki karakollarını hazırlamaları, gittikleri her yerde kendi ruh ve mânâ dünyalarını sergilemeleri, milletimizin tarihin derinliklerinden gelen itibarını yeniden ortaya çıkarıp onu, devletler arası muvâzenedeki hakikî yerine oturtmaya gayret etmeleri ve bütün bunlarda belli ölçüde muvaffak da olmaları, yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal nesillerin neler yapabileceklerini gösterme bakımından önemli misaller olsa gerek.
Bugün, dünyanın en güçlü devletlerinin değişik lobi faaliyetlerinden kendilerini tanıtmaya kadar milyarlar harcayarak halledemedikleri pek çok problemleri bu hasbîler kadrosu, bazen aç, bazen susuz; ama her zaman imanlı, ümitli, azimli ve yine ifadenin Âkifçesiyle; Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete de râm olmalarıyla bir hamlede, bir nefhada halledebiliyorlar. İşte böyle harika bir oluşum, ne küçümsenmeli, ne tesadüflere verilmeli ne de gidilen ülkelerin azizliğinde aranmalıdır. Bu fevkalâde hareketteki sır, samimî gönüllerin Allah’a yönelmesinde ve azizliği tarihin derinliklerinden gelen bir millete, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan ihsanlarında aranmalıdır.. evet her başarıda olduğu gibi bunda da gayret, samimiyetle çarpan sinelerden; vefa, milletten; tevfik de Allah’tandır. Tarihin en güç dönemlerinde, çaresizliklere meydan okuyor gibi birdenbire fışkırıp ortaya çıkan ve onca yokluğa rağmen hep varlık cilveleriyle serpilip gelişen harika hamleler gibi, günümüzde de, pek çok tazyik, iftira, isnad ve insafsızca karalamalara rağmen, askerî birliklerin millî marşlarla güle-oynaya ölüme yürüdükleri gibi, bu vefalı milletin ona yakışır fedakâr evlatları da, ellerinde ilim, irfan meş’aleleri, geleceğin büyük ülkesi adına sürekli gurbete, hasrete, mahrumiyete yürüyorlar. Senelerden beri hiçbir fire vermeden, milletimiz ve ülkemiz hesabına çok önemli bir misyon edâ eden bu insanların, hiç bitmeyen güç kaynakları imanları, hiç sönmeyen aşk u heyecan menbâları da millî mefkûreleridir.
Bu iki dinamiğin ne hayatî bir önem ifade ettiğini bilmeyenler, inanç ve mefkûrenin insana neler yaptırabileceğini bir türlü akıl edemediklerinden yer yer kin, nefret karışımı bir kuşkuyla, zaman zaman da hezeyanlaşan bir hazımsızlıkla; “Acaba bütün bunlar nasıl oluyor? Bu işte bunların ne çıkarları var?” diyor, idealsizliklerini ortaya koyuyorlar.
Her şeyden evvel yüksek bir mefkûre, ideal nesilleri harekete geçiren bir marş, onların bitmeyen enerjilerini besleyen bir dinamo, aşk u heyecanları için dupduru bir kaynak ve kaderlerini semâlara haykıran bir coşkudur. Böyle bir mefkûre sayesinde, müşterek harekete dönüşüp, katlanarak büyüyen ferdî gayretler, ayrı bir derinliğe, ayrı bir debiye ve tabiî ayrı bir ritme ulaşarak, tepeleri aşma pahasına da olsa kendine mutlaka bir mecrâ bularak yoluna devam edecektir.
İnsanlığın karanlıklar içinde bocaladığı bir dönemde, çölün bağrından fışkırıp çıkan ve bir hamlede dünyanın mâkûs kaderini değiştiren, bir nefhada üç kıt’ada ümidin sesi-soluğu olup inleyen o bir avuç ilk mücahitlerin en önemli güç kaynakları imanları ve o imanla, her zaman gönüllerinde köpürüp duran ilhamları başkalarının sinelerine boşaltabilme idealleriydi. Asya steplerinden kalkıp Anadolu’ya yürüyen ve bir aşiretten koskoca bir cihan devleti çıkaran Osmanlı serencâmesinin arkasında da aynı dinamikler vardı; tabiî Millî Mücadele’yi gerçekleştiren kahramanların dimağlarında da. Yirminci asrın ortalarına doğru hiçbir hayat emâresi taşımayan Hintli kalabalıkları hürriyet ve istiklâle yürüten büyük heyecanın temelindeki güç de o milletin imanı, ümidi ve kendileri olarak kalabilme-yaşayabilme mefkûresinden başka bir şey değildi.
Ne var ki, insanların sinelerinde böyle bir ateşi tutuşturup onları harekete geçirecek idealin de bir disiplinler ideali olması ve bir nizama bağlı olması gerekir. İnşa edilecek bir âbideden evvel onu teşkil edecek unsurların sağlamlığı, her parçanın bir diğeriyle uyumu ve hedeflenen estetiğe müşterek katkıları çok önemlidir. Bütünü meydana getiren parçalarda elverişlilik, uyum düşünülmeden, ortaya konan eserde mükemmelliğe ulaşılamaz.. evet, ferdî gayret ve hamleler, müşterek harekete göre disipline edilemez ve iyi bir motivasyon sağlanamazsa, fertler arası müsâdeme kaçınılmaz olur. Dolayısıyla da nizam bozulur, her hamle bir başka harekete rağmen cereyan etmeye başlar ve kesirli sayıların çarpımında olduğu gibi her işlem, gider değerlerin düşmesini ve keyfiyetin sıfırlanmasını netice verir. Bu itibarla, daha önce de işaret edildiği gibi, zarar veriyor mülâhazasıyla ferdî enerjiler kat’iyen söndürülmemeli, aksine, mümkün olduğunca zerresi dahi zâyi edilmeden, daha önceden belirlenmiş bulunan gâye-i hayali gerçekleştirme yönüne kanalize edilmeli ve ruhlardaki müsâdeme ahlâkı giderilerek onun yerine mutâbakat anlayışı yerleştirilmeli, hatta mümkünse her fert bu konuda şartlandırılmalıdır.
Bütün dinler, o geniş kapsamlı misyonları içinde, bilhassa bu anlayışı tespit etmek için gelmişlerdir denebilir. Evet her din, ferdî enerjileri zabturabt altına alıp bütün mevcut bloke gücü yeni bir medeniyet ve yeni bir umran çağına yürümenin önemli bir dinamiği hâline getirmiştir. Din rehberliğinde her fert, hürriyet ve şahsî faaliyetlerini, toplumun hareket ve faaliyetleriyle dengeleyerek, -tıpkı fezâda herhangi bir peykin, bir câzibe merkezi etrafında, ona bağlı hareket ettiği aynı anda, kendi çevresinde de dönmesi gibi- o da, bir yandan kendi iradesinin hakkını verip özgürce davranırken, diğer yandan da başkalarıyla olan hareket bütünlüğünü koruyup iki hamleyi birden gerçekleştirebilmiştir. Zaten, bütünlük ve denge, daha sağlam bir organizasyona bağlanmamışsa, parça parça hareketler ne kadar canlı ve çalımlı da olsa, umumî maksat istikametinde birbirlerini desteklemeleri şöyle dursun, bazen hareketsizlikten daha kötü sonuçlar da doğurabilirler. Hâsılı, ister hareketsizlik ister harekette disiplinsizlik ikisi de farklı birer ölüm demektir. Fertleri böyle bir ölümle sarsılmış milletlerin elenip tarihin dışında kalmaları ise kaçınılmazdır.
İnsanlarda münferit hareket etme duygusu, biraz bencillikten, biraz herkesin kendine güvenmesinden ve iktidarının sınırlarını bilememesinden, biraz da, birlik ve beraberlik ruhunun, kolektif faaliyetlerin, vifak ve ittifakın, nasıl ses getiren bir inayet çağrısı olduğunun sezilememesinden kaynaklanmaktadır. Bütün bunların yanında bazen de şöhret, şan, şahsî çıkar gibi hususlar da ferdî mülâhazaları öne çıkarabilir.. hatta bu mülâhazalarıyla, bir dönemde “reh-i sevdâ” deyip Allah rızası için soluk soluğa koşup durduğu hizmet saflarından ayrılarak, kendini yeme-içme-yatma-ıtrahta bulunma insiyaklarına salan ve çevrelerini, hedeflerini bütün bütün unutan talihsizler de çıkabilir. Hedef unutulup ortada gâye-i hayal kalmayınca, kim olursa olsun artık egoizmanın ağına düşülmesi, hizmet aşk u şevkinin yerini cismanî arzuların alması ve başkaları için yaşama duygusunun sönmesi kaçınılmaz olacaktır.
Bu açıdan denilebilir ki, bugün bizim meseleler üstü en büyük meselemiz; millet fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturarak, onunla idealleri arasına girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıkladıktan sonra onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirip, iyi bir motivasyon ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine doğru yürütmektir. Böyle bir harekette, köylü-kentli, aydın-esnaf, talebe-muallim, cemaat-hatip bütün kesimleriyle toplumun bu müşterek hareketine yörünge teşkil edecek fasl-ı müştereklerin belirlenmesinde de zaruret vardır. Bu fasl-ı müşterekleri -buna ortak payda da diyebiliriz- milletimizi, dünya devletleri arasında önemli bir muvazene unsuru haline getirmek.. ferden-ferdâ, ne pahasına olursa olsun bu misyonu edâ etme ahd ü peymânında bulunmak.. düşünceyi öne çıkarıp, millî hisleri de dengeleyerek bu umumî harekette aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermemek.. hakikat aşkını, ilim ve araştırma iştiyakını Allah’a amûdî yükselmenin birer vesilesi sayarak toplumu her zaman bu anlayışla beslemek… gibi hususlar olarak sıralayabiliriz.
Böyle bir yaklaşım sayesinde, bu ideali paylaşan fertlerin sürekli canlı kalacaklarına, kolektif faaliyetlerin âhenk içinde yürütüleceğine, hızlı motivasyonlarla zaman ve imkânların en rantabl şekilde değerlendirileceğine ve düşünceye genişleme fırsatı verildiği için her an yenilenmeye de açık kalınacağına inanıyoruz.
Bütün bunları gerçekleştirmek için, Müslümana ne yeni bir din anlayışı telkin etmeye ne de herkese Müslümanlığı yeni baştan öğretmeye ihtiyaç vardır. Yapılması gerekli olan şey sadece ona, bugüne kadar öğrendiklerinin hayatî önemlerini, müessiriyetlerini ve kalıcılıklarını anlatmak olmalıdır. Ne acıdır ki, bu konuda da rivayetler kafaları karıştıracak kadar muhtelif.. hevâ vü heves aklın önünde ve hüdânın otağında ikamet ediyor, his de mantığın tahtında ahkam kesiyor.. bu çarpıklığı, inkâr ve ilhadı meslek edinmiş bulunan ve oturup kalkıp dine saldıran bir kısım ateistlerde görmek mümkün olduğu gibi, sadece kendini dindar sanan kalbî ve ruhî hayata kapalı softalarda da görebiliriz. Bu iki tip insan, zahiren birbirinden farklı görünse de ülkeye, millete, dine zarar vermede at başı sayılabilirler.
Her iki kesim de, dinin ruhuna karşı fevkalâde saygısız, hür düşünce adına alabildiğine müsamahasız ve paylaşmaya da kapalıdırlar. İftira, tezvir, karalama bunların biricik sermayeleri ve kendilerinden kabul etmediklerini gammazlama da en büyük mârifetleridir. Neye sığınıp kime arkalarını dayayacakları önemli değildir; önemli olan hazmedemediklerini ne yapıp yapıp hazmetmektir. Aslında her iki cephenin de bu konudaki hırsları ve gayretleri o kadar aşkındır ki, zannediyorum cehdin bu kadarı (!) yerinde kullanılsaydı o bütün bir dünyayı ihya edebilirdi.
Elbette ki, böyle karanlık bir atmosferde ve bu ölçüde, düşünmez, görmez ve bilmezler arenasında fikir hayatı, hakikat aşkı, ilim ve araştırma tutkusu bulunmayacaktır.. bulunsa da gelişmeyecektir.. gelişse de bir fanteziden ileriye gidemeyecektir. Zaten hâl-i pür-melâlimiz bunu bir değil, yüzlerce dille ilan etmiyor mu?
Oysaki, milletçe bizim düşüncemiz bir imar, bir inşa düşüncesi olmalıdır; olmalı ve birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğumuz düşünce fakirliğinden, mefkûresizlikten mutlaka kurtulmalıyız. Bizim bugün, belki de her şeyden daha çok, kendi medeniyet telâkkimiz ve kendi kültürümüzle dirilme gibi yüksek bir gâye-i hayale ihtiyacımız var. Evet yakın bir gelecekte milletimizin tarihî değerler blokajı üzerinde bir heykel gibi yükselmesi için, milletçe daha çok sancıya, ızdıraba ve zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olmaya mecburuz. Hâdiselerin kendi tabiatları içinde gelişme süresine saygılı kalmak bu tabiatı çok iyi tanımaya bağlıdır. Kur’ân Efendimiz’e: “Eğer varılacak yer ve hedef yakın olsaydı, onlar Seni takip edeceklerdi. Ne var ki, mesafeler onlara insaflı gelmedi.” diyerek O’nu teselli, takılıp yollarda kalanları da tevbih etmektedir.
Kaldı ki, Müslümanca düşünceye göre bir hareket ve hamlenin en tabiî hedefi sayılan Allah rızası elde edildikten sonra, millet adına verilen hizmetlerin, ülkemizi devletlerarası muvazenede en saygın konuma getirmesi gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin maksat hâsıl olmuş demektir. Zaten bir mü’min her hizmet ve her faaliyetinde O’nun rızasına ulaşmayı hedefler; böylece O’nun dışındaki bütün izafî hedefler de, gerçek hedef karşısında birer vesileye dönüşürler.
Yeni Ümit, Ocak-Mart 1999, Cilt 6, Sayı 43
“15 Temmuz Hutbesi”ne Tepki: “Diyaneti siyaset yerine asli vazifesini yapmaya çağırıyoruz”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 15 Temmuz ile hazırladığı hutbe tartışma konusu oldu.ABD merkezli, İslami ilimler üzerine faaliyet gösteren WISE İslami Çalışmalar ve Eğitim Enstitüsü duruma tepki göstererek bir açıklama yayınladı.Hutbenin Erdoğan’ın siyasi programına bağlı kalınarak hazırlandığını belirten enstitü, Hizmet Hareketi mensuplarının din dışı bir terör örgütüne mensupmuş gibi gösterilmesinin kabul edilemez olduğunu vurguladı.
Enstitü, siyasete angaje olmanın dine verdiği zararları hatırlatarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yeniden düşünmeye , siyaset yerine asli vazifesini yapmaya davet etti.
İşte Wise İslami Çalışmalar ve Eğitim Enstitüsü ‘nün yayınladığı deklarasyonun tam metni:
Diyanet İşleri Başkalığı’nın, camilere tamim ettiği 12.07.2019 tarihli “15 Temmuz’u anmak, ihaneti anlamak” başlıklı hutbe incelendiğinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi programına bağlı olarak, Hizmet Hareketi mensuplarının din dışı bir terör grubu olmakla suçlandığı görülmektedir.
DİB’nın 2013 yılından itibaren camilere gönderdiği hutbelerde, aynı gruba karşı, altı senedir sistemli bir şekilde şartlandırma yapıldığı görülmektedir. ( 2013-2019 yılları arasındaki hutbelerle yapılan sistematik şartlandırma çalışması bilahare yayınlanacaktır.)
Siyasete angaje olmanın dine verdiği/vereceği zararlardan sakınma konusunda Diyanet İşleri Başkanlığını yeniden düşünmeye davet ediyoruz. Hutbenin sebep olduğu infialin sosyal medyadaki yansımaları bile bu konuda yeterince fikir vermektedir.
Hutbede önemsendiği ifade edilen “Anadolu İrfanı” iddiasının tam tersine, tekfir ve tadlilciliğin kaba ve dar anlayışına yaklaşmak, insanları dinden ve dindarlardan soğutmaktadır. Diyanet 1-4 Haziran 2014 yılında açıkladığı “Türkiye’de Dini Hayat” araştırmasının bir benzerini tekrar yaparsa -ki yapmalıdır- 15 Temmuz’a giden süreç ve sonrasında dini hayatta ciddi derecede gerileme olduğunu sebepleriyle tespit edecektir.
Bizler, Hizmet Hareketinin faaliyetlerini takdir eden, İslam’ı anlayış ve yaşayışlarındaki istikamete inanan kurumlar olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı asli vazifesine, yani siyasetin değil, diyanetin gereğini yapmaya davet ediyoruz. Bu cümleden olarak;
- Minberlerden Hizmet Hareketini sapkınlık ve teröristlikle suçlayarak toplumda hedef haline getirmek, Emevilerin, Cuma hutbelerinde Ehl-i Beyt’e hakaret ettirme adetini hatırlatmaktadır. Diyanet teşkilatı tarihten ibret almalı, örneği ve kötü neticeleri bilinen uygulamaların aleti olmamalıdır.
- Hutbeler halkın dini soru ve sorunlarına cevap verecek şekilde hazırlanmalı, siyasi konulara girmekten sakınılmalıdır. Zira camiler iktidar partisinin propaganda ofisleri değil, farklı siyasi görüşten insanların ibadet maksadıyla toplandığı mabetlerdir.
- İslam Dünyasında ahlakî kriz, yolsuzluk, zulüm ve inanç konusunda sarsıntılar hızla artarken Diyanet İşleri Başkanlığının toplumu kendi içinde karşı karşıya getirecek hutbeler verdirmesi dini kaynaklarla, akıl ve sağ duyu ile bağdaştırılabilir bir şey değildir.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, neyin terör, kimlerin terörist olduğu gibi konuları araştırmacılara, güvenlik ve adli kurumlara bırakarak gençlerimizin inanç problemlerine cevaplar vermeli, modern dünyanın İslam’a yönelttiği eleştirileri çürütecek çalışmalar yapmalıdır.
- Modern dünyada insanların neredeyse yarısının Müslümanlığı terörizmle eş anlamlı gördüğünü DİB’na hatırlatarak soruyoruz:
- Siz bu algıyı düzeltmek için hangi çalışmaları yapıyorsunuz?
- Avrupa ve Amerika gibi ülkelerinin yanında Afrika Asya ve Güney Amerika’da 170 ülkenin insanı ile diyaloglar geliştiren, İslam’ın gülen yüzünü temsil eden, müspet hareket prensibiyle çatışmaların değil, çözümün parçası olan, şiddetten uzak, terörü ve terörizmi her zaman ve zeminde kesin bir dille lanetleyenleri terörist olarak göstermeye çalışanlara dini destek sağlarken nasıl bir vebalin altına girdiğinizin farkında mısınız?
- Bizler yurt dışında yaşayan Türkiye orijinli Müslümanlar olarak, Türkiye’deki siyasi kavgayı camiler üzerinden yurt dışına yaymanızdan ve Müslümanlar arasında çıkardığınız tefrikadan dolayı her iki cihanda da sizden davacı olduğumuzu bildiriyor, diyanet teşkilatının mensuplarını dinin özündeki rahmete ve onun birleştirici diline dönmeye çağırıyoruz.
- Siyasi projelerin paydaşı olarak yürüttüğünüz ve yürüteceğiniz faaliyetlerin takipçisi olacağımızı ve bu konuda gereken çalışmaları yapacağımızı Müslüman kamuoyuna arz ediyoruz.
Umut veya ümit; bir kimsenin ferdi hayatındaki farklı hal ve hadiselerle ilgili olumlu sonuçlar çıkabileceği ihtimaline dair inancı olarak tanımlanabilir. Türk Dil Kurumu ise umut kelimesini “ummaktan doğan güven duygusu, ümit” veya “bu duyguyu veren kimse veya şey” olarak tanımlamakta. Ummak ise aynı TDK sözlüğünce “bir şeyin olmasını istemek, beklemek” veya “sanmak, tahmin etmek” olarak tanımlanmıştır.
Halkımız arasında söylenegelen, “Umut fakirin ekmeğidir” diye meşhur bir söz vardır.
Yani fakirsen hayata bir sıfır yenik başlarsın ve bütün bir ömür, bir gün zengin olma umuduyla geçip gider.
Haddizatında umut, insanoğlu yaratıldığı günden bu yana hep var olmuş ve olmaya da devam ediyor. Kimse umutsuz yaşayamaz, yaşamamalı da!
Allah ümitvar olma hissini, insanı yaratırken hamuruna koymuş.
Bize düşen o ümidi hep canlı tutmak, sımsıkı ona sarılmak.
Büyük insanların hayatlarına baktığınız zaman onları büyük yapan şeyin aslında kale duvarı gibi sapasağlam olan ümitleri olduğunu ve hayatlarında ye’se asla yer vermemelerini görürsünüz.
Mandela’nın yirmi sekiz yıllık hapis hayatının bir adada tek başına geçtiğini ve zaten ıssız bu hapis hayatının on sekiz yılının da hücrede geçtiğini biliyor muydunuz?
“İnsan, umudunu kaybettiği zaman, işte o zaman gerçekten mahkûm olur” sözü ona aittir.
Gandi’nin dillere destan hayatına, davası uğruna vermiş olduğu mücadeleye bakacak olursanız farklı bir şey görmezsiniz.
Ömer Muhtar’ın Libya’nın bağımsızlığı uğruna başlattığı mücadele hakeza yine aynıdır.
Hepsi bir ümitle yola çıkmışlar ve ümitlerini hiç kaybetmemişler.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, en zor şartlarda bile Allah’tan ümidini hiç kesmemiş.
“Acele ettim kışta geldim, siz cennet-asa bir baharda geleceksiniz” sözünü belki de soğuk bir kış gecesinde, pencereleri kırık ve sobası olmayan hücresinde, milletini dertli dertli düşünürken söylemiş.
Üstadının arkasından gölge gibi onu hep takip etmiş ve bir an olsun yalnız bırakmamış olan Zübeyir Gündüzalp ağabey ise idam ile yargılandığı mahkemede, “Risale-i Nur’un neşri için, mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapacağız” diye haykırıyor.
Darağacının gölgesinde ona mahkemede bunları söyleten ne?
Bunu sadece cesaretle açıklayamazsın.
Ümit ettikleri bir şey vardı ve bir gün mutlaka gerçekleşeceğine Üstad’ın etrafında halelenen herkes yürekten inanmışlardı.
Böyleleri, adeta ümitle oturup ümitle kalkarlardı.
Hz. Ömer Efendimiz’in ümide dair sözleri, bugün ümidini yitirmiş ve her şeyin bittiğine inanan herkesin kulağına küpe olsun.
O yüce kamet bir gün kendisine sorulan “havf ve reca” yani “korku ve ümit nedir?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Deseler ki cehenneme bir kişi girecek, korkarım o ben olayım ve yine deseler ki cennete bir kişi girecek, ümit ederim o ben olayım.”
Ferden ferda bizler, etrafına sürekli ümit aşılayan, müspet düşünüp müspet hareket eden insanlar olmalıyız. Kimsenin moralini bozmaya hakkımız da yok haddizatında. Mavi boncuk dağıtalım demiyorum elbette. Ama yaşadıklarımızın birer imtihandan ibaret olduğunu ve bir gün mutlaka bu imtihanın da son bulacağını aktaralım mustarip sinelere.
Ne de güzel ifade etmiş Necip Fazıl Kısakürek:
“Yarın elbet bizim elbet bizimdir,
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.”
Ümitvar olalım, ümit dolu bir hayat sürelim. Karamsarlığa düşmeye ne hacet. Güzel bir istikbal bekliyor neslimizi…
Kaynak:Ercan Yentek-Çağlayan
Hendek Savaşı’nda İslâm ordusu, düşmanlar tarafından tamamen kuşatılmıştı. Bir tarafta düşman saldırısı, diğer tarafta açlık ve yorgunluk Müslümanları iyice bunaltmıştı. Kureyş müşrikleri ve Yahudi kabileleri birlik olmuşlar, İslâm ordusuna göz açtırmıyorlardı. Savaş bütün şiddetiyle devam ederken Peygamberimiz (s.a.v.) müminlere şöyle buyurdu:
— İçinizde, Ebu Süfyan tarafına geçip onların durumundan bize haber getirecek birisi yok mu?
Fakat açıkça isim zikredilmediğinden Allah Resûlünün teklifine kimse cevap vermedi. Belki de hiç kimsenin yerinden kalkacak gücü yoktu. Bunun üzerine Efendimiz Huzeyfe’ye (r.a.) ismiyle seslendi:
— Kalk, git. Ebu Süfyan ve ordusu hakkında bize haber getir, dedi.
Hemen peşinden şu uyarıyı yaptı:
— Sakın gidip gelirken herhangi bir hadiseye sebebiyet verme ve onlara görünme. (İbn-i Kesir, el-Bidâye 4/130,131; İbni Hişam, Sîre 3/242,243)
Bu kutlu emir üzerine Huzeyfe (r.a.) yerinden fırlayıp kalktı. Sanki o yorgun argın insan gitmiş, yerine zindeleşmiş, canlanmış birisi gelmişti. Yola koyulduğunda hava güllük gülistanlıktı, adeta güneş başını yakıyordu. Hâlbuki karşı tarafa geçtiğinde bir de ne görsün? Ortalık karma karışıktı. Fırtına her şeyi önüne almış sürüklüyor, kazanlar devriliyor, çadırlar uçuşuyor, insanlar oraya buraya koşuşuyor, çığlık atıyordu.
Bu arada Ebu Süfyan’ın, ordusuna şöyle bağırdığını duydu:
— Muhkem bir yerde değilsiniz. Göçe hazırlanın. Ben göç ediyorum.
Kureyş, büyük bir bozgun içinde geri dönüp kaçmaya hazırlanıyordu. Hz. Huzeyfe (r.a.), bu durumu Allah Resûlüne müjdelemek için hemen geriye döndü. Yolda, atlarını belli bir istikamete doğru mahmuzlamış giden sarıklı süvariler gördü. Hiçbirini de tanımıyordu. Ona:
— Sahibine selâm söyle, müşriklerin haklarından geldik, diyerek yanından geçip gittiler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), merakla Hz. Huzeyfe’yi bekliyordu. Kahraman sahabe durumu olduğu gibi aktardı. Onu bir örtüye sarıp ısıttılar. Zira soğuk iliklerine işlemişti. Hâlbuki Müslümanların bulunduğu tarafta hava yine güllük gülistanlıktı. İki Cihan Serveri müjdeli habere çok sevindi. Hemen iki rekât şükür namazı kıldı. Melekler kâfirlerin altını üstüne getirmiş ve onları perişan etmişlerdi. Zaten Hz. Huzeyfe’yle selam gönderen süvariler de onlardı. (İbn-i Kesir, el-Bidâye 4/130-132)
Hayatının her anını namazla süsleyen Güzeller Güzeli Efendimiz, Hendek Savaşı’nda şükür namazı kılarak bizlere örnek olmuştu. Nitekim Peygamberimiz Allah’ın daveti üzerine Miraca yükselmek için Kudüs’e geldiğinde Mescid-i Aksâ’ya uğradı. Kendisine, hiçbir beşere nasip olmayan muhteşem bir nimet ihsan edilmişti. Bunun için orada iki rekât şükür namazı kıldıktan sonra göklere yükseldi.
Şükür namazının bir örneği de Bedir’de yaşanmıştı. Savaş bütün dehşetiyle devam ediyordu. Yıllarca Peygamberimize ve Müslümanlara her türlü eziyeti ve işkenceyi yapan, İslâm’ı yok etmek için her türlü yolu deneyen Ebu Cehil’in öldürüldüğü haberini alır almaz, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hemen iki rekât şükür namazı kılmıştı.

İnsan Nimet Denizinde Yüzüyor
Rabbimiz bizleri adeta bir nimet denizi içinde yaratmıştır. Zaten kendi varlığımız, mükemmel organlarımız, duygularımız bile muazzam bir nimettir.
Rabbimiz şükürle ilgili şöyle buyurur:
“O, sözünüz ve fiilinizle dilediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayıp bitiremezsiniz. İnsan ise, şüphesiz ki, çok zalim ve çok nankördür.” (İbrahim Suresi: 34)
“Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız saymakla bitiremezsiniz. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Nahl Suresi: 18)
“Beni zikredin ki, Ben de sizi rahmetimle anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara Suresi: 152)
“Şunu da hatırlayın ki, Rabbiniz size ‘Şükrederseniz daha çok veririm, nankörlük ederseniz bilin ki azabım çok şiddetlidir’ diye bildirmişti.” (İbrahim Suresi: 7)
Kur’an’ın birçok ayetinde ihsan ettiği nimetleri sayan Rabbimiz, sonunda da şükre teşvik eder:
“İnsanların çoğu şükretmezler.” (Bakara Suresi: 243)
“Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmran Suresi: 145)
“Hâlâ şükretmezler mi?” (Yasin Suresi: 35)
“O hâlde şükretseydiniz ya!” (Vâkıa Suresi: 70)
“Ne kadar az şükrediyorsunuz.” (Mülk Suresi: 23)
Bu ayetlerden anlıyoruz ki, evrendeki varlıkların dilleriyle Kendisini bize tanıttıran ve ihsan ettiği nimetleriyle bütün isimlerinin güzelliklerini bize hissettiren Rabbimiz, ısrarla şükretmemizi istiyor.
Aslında bütün ibadetler bir çeşit şükürdür. Yani verdiği nimetlerden dolayı Rabbimize yönelmek, Ona ihtiyacını ve minnettarlığını hissedip Onu övmektir. Ancak şükür namazı, her zamanki nimetlere ilaveten yepyeni ve olağanüstü bir nimetle karşılaştığımızda kıldığımız bir namazdır.
Mesela çok borcumuz varken Rabbimiz bir ödeme kolaylığı ihsan edebilir. Öğrenciyizdir, umduğumuzun üzerinde güzel notlar alarak sınıfı geçebiliriz. Çok korktuğumuz bir düşmanın tehlikesinden kurtulabiliriz. Amansız bir hastalıktan biz veya bir yakınımız şifa bulabilir. Sürpriz diyebileceğimiz bir ikrama mazhar olabiliriz. İşlerimizde hayalimizin üzerinde bir gelişme olabilir.
İşte böyle durumlarda insan sevinç ve mutlulukta doruğa ulaşıp da Rabbine şükür namazıyla yönelirse tam bir huşu ile namaz kılmış olur. Şükür namazı kılan, Allah’ı unutmadığı için manevî bir tokat veya uyarıdan kurtulmuş olur. Çünkü Cenab-ı Hak şükrü unutulan nimeti ya geri alır ya değerini azaltır veya huzurumuzu kaçırıp ağız tadımızı bozacak bir musibet verir. Ayrıca şükredilen nimet kat kat artar. Bu hususta Rabbimiz Kur’an’da açıkça söz vermiştir.
Böyle baktığımızda şükür namazının aslında bizim dünya ve ahiretimiz için de büyük bir fırsat ve hazine olduğunu görürüz.
Niçin Şükür Namazı?
Nafile namazların hepsinin çok derin gerekçeleri ve zengin anlamları vardır. Bir kısmının ortak özelliği, Rabbimizden belirli bir istekte bulunmaktır. Hacet, istiska (yağmur), istihare namazları böyledir. Şükür namazı ise, bunların tam zıddı bir durum olunca kılınır. Söz gelişi, hacet namazında kul bir nimete kavuşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak için namaz kılar. Şükür namazında ise, muhteşem bir nimete kavuşulmuş veya dehşetli bir belâdan kurtulmuş olan mümin, sevincini Allah’la paylaşır, teşekkürünü, hamdini Rabbine arz eder.
Hacet namazı, korku, sığınma ve ihtiyacın zirvesindeyken Allah’tan yardım istemek ise, şükür namazı sevinç ve mutluluktan uçarken Rabbini unutmamaktır. Kur’an’da, Kendini zikretmeyi, hatırlamayı, unutmamayı ısrarla emreden Rabbimiz, hem bollukta, hem darlıkta Kendisine yönelmemizi ister.
İşte şükür namazı, “Rabbim, bu kavuştuğum nimet Sendendir. Sana şükürler olsun. Seni asla unutmadım” demektir. Çoğu kere sıhhat, afiyet, zenginlik, rahat ve huzur; gaflet verip Allah’a şükür ve hamdi unutturabilir. Şükür namazı ise insanın bu durumlarda bile Allah’ı hatırdan çıkarmamasına ve zafer sarhoşluğundan gaflete düşmemesine vesile olur.
Şükür Namazı Nasıl Kılınır?
Şükür namazı iki rekât veya daha fazla kılınabilir. Kılınışı, normal iki rekâtlık bir namaz gibidir. Mesela, sabah namazının sünneti gibi kılabiliriz. Herhangi farklı bir ayet veya sure okuma şartı yoktur. Bununla beraber eğer biliyorsak, Allah’ı öven, yücelten, hamd ve şükür anlamları taşıyan ayetleri okuyabiliriz.
Şükür namazı mekruh vakitler dışında her zaman kılınabilir. Eğer zaman ve mekân uygunsa, nimeti ilk hissettiğimiz anda, sevinç ve mutluluğumuz zirvede iken kılmak daha faziletlidir. Çünkü o anda bütün duygularımızla Rabbimize yönelip Ona olan minnettarlığımızı tam hissetmiş durumda oluruz. Hem o ilk sevinç anını ezelî ve ebedî dostumuz olan Cenab-ı Hak’la paylaşmaktan daha güzel ne olabilir?
Böylesine sevincimizin zirvede olduğu anda şükür secdesine de kapanabiliriz. Şükür secdesi için de abdestli olmak, kıbleye yönelmek gerekir. Yapılışı tilâvet secdesi gibidir. Tekbir alıp secdeye kapanmak ve tesbih ettikten sonra tekrar kalkmaktan ibarettir. İlk anda müsait değilsek sadece şükür secdesi yapıp daha sonra şükür namazı kılmak mümkündür.
Peygamberimizin (s.a.v.) şükür secdesi yaptığına dair Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle demektedir: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir ihtiyacının görüldüğü hususunda müjdelenmişti, bunun üzerine hemen secdeye kapandı.” (İbn-i Mâce, İkâmetü’s-salât: 192)
Şükür maksadıyla yapılan başka ibadetler de vardır: Mesela fakirlere sadaka vermek, hayır hizmeti yapan vakıf ve derneklere yardım etmek, bir muhtaca bir miktar para bağışlamak, birisine sıra dışı iyilik yapmak, birisini sevindirmek, muhtaç olanlara hediye dağıtmak, birisinin borcunu ödemek, nafile oruç tutmak, fakirleri doyurmak veya farklı ikramlarda bulunmak, Kur’an hatmi yapmak veya Yasin ve benzeri bazı sureleri okumak, adak niyetiyle kurban kesip fakire fukaraya dağıtmak, Cevşen, Tahmidiye ve benzeri evradlar okumak gibi.
Kaynak:7/24
Amerika’daki bir kermesten İsmail Sezgin’in kamerasına yansıyan güzel anlar…
15 Temmuz sonrası yüz binlerce insan mağdur edildiği başta Türkiye olmak üzere birçok yere yardımlar devam ediyor.
VideonTR’den İsmail Sezgin, ABD ziyaretinde yardım için gerçekleştirilen bir kermesi görüntüledi. Sezgin, “Bu videoda, Amerika ziyaretimde karşılaştığım ilgi çekici hadiselerden birisini sizinle paylaşmak istiyorum. 15 Temmuz sonrası Türkiye’de insan hakları ihlallerine maruz bırakılanlara yardımcı olmak amacıyla yaklaşık bir yıldır düzenli olarak kermes düzenleyen ruhu genç bir grupla karşılaştım. Benzeri bir yardım kampanyasını Türkiye’de yapıyor olsalar “terör faaliyetlerine yardım ve yataklık” yapmaktan yargılanıyor olacaklardı.” dedi.
Sezgin, “Bir çoğu Amerika’ya yeni gitmiş olan bu mütebessim güzel insanlar, kendi imkanları çerçevesinde Türkiye’de hak ihlallerine maruz kalmış insanlara yardımcı olmak adına çaba sarfediyorlar.” ifadelerini kullandı.
Kaynak:TR7/24