


İlahiyatçı-Yazar Abdullah Aymaz’ın, Bediüzzaman Said Nursi’nin 1943 yılında Denizli Hapishanesi’nde yazdığı Meyve Risalesi’nin günümüze yansımalarının ve değerlendirmelerinin bulunduğu ‘Meyve Risalesi Üzerine’ isimli yeni kitabı yayımlandı.
Müellifi Bediüzzaman Said Nursi’nin Denizli Hapishanesi’nde ‘iki cuma gününün mahsulü’ olarak ifade ettiği Meyve Risalesi, ‘iman ve İslâm esaslarından, Kur’ân’ın mucizevi yönlerinden örnekler sunan bir eser’ olarak kabul ediliyor.
Risale-i Nur eserleri üzerine yaptığı diğer çalışmalarıyla da tanınan Aymaz, yeni kitabında kendi hapishane hatıralarına da yer veriyor, enteresan ve ilginç olaylara dikkat çekiyor. Aymaz’ın öğrencilik yıllarında bir vaiz olarak görevlendirildiği hapishaneye daha sonra Risale-i Nur talebesi olma suçundan mahkûm olarak girmesi de müellif Bediüzzaman ile hayatlarının kesişen bir noktası olarak gösteriliyor.

Yeni kitap için, “Ömrünün önemli bir bölümünü hapishane ve sürgünlerde geçiren Üstad’ın 1943 yılında girmiş olduğu Denizli Hapishanesi’nin kasvetli atmosferinde yokluk içinde varlık cilvesi olarak Meyve Risalesi’nin yazmıştı. Fikri ve itikadi köklerin kurutulmaya çalışıldığı bir zemin ve zamanda ortaya taptaze bir iman ve tefekkür meyvesi ortaya koyabilmesi günümüz mağdur ve mevkuflarına önemli bir umut ışığı olarak değerlendiriliyor. Çorak zamanlarda manen hayatta kalabilmek ve meyve verebilmek için Meyve Risalesi gibi eserleri okumaya ve beslenmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var…” ifadelerine yer veriliyor.
Aymaz’ın yeni kitabı www.kitapdunyasi.eu ve www.antstores.com sitelerinde satışa sunuldu.
Yüksek düşünceleri, yüce gayeleri, büyük ve evrensel projeleri ancak, her zaman yüksek uçabilen, uzun soluklu; yürüdüğü yolda hız kesmeden yürüyen, durduğu yerde kararlı duran, uhrevî zevklerle gerilmiş kara sevdalılar gerçekleştirebilir. Şimdilerde bizim şuna-buna değil, bu seviyede düşünen, inanan, düşüncelerini hayata geçirerek önce kendi milletini, sonra da bütün insanlığı aydınlığa çıkarıp, onların Hak’la buluşmalarını sağlayabilen, kendini hakikate adamış ruhlara ihtiyacımız var. Düşünülmesi gerekli olan şeyleri düşünüp, bilinmesi icap eden şeyleri bilen, bildiklerini hemen pratiğe dönüştüren ve bütün ölü ruhları yeni bir “ba’sü ba’del mevt”e hazırlama azmiyle sûru dudağında İsrâfil gibi gezen; gezip her yerde herkese hayat üfleyen; ifade kabiliyeti var ise beyan gücüyle, eli kalem tutuyorsa kalemin diliyle, bediiyyâta açıksa herhangi bir sanatın desen ve çizgileriyle, şairse şiirin sihriyle, mûsıkîşinassa değişik beste ve nağmelerin büyüsüyle her zaman ruhunun ilhamlarını haykıran, her fırsatta iç ihsaslarını seslendiren, dili gönlünün derinliklerine bağlı, gönlü de samimiyetle çarpan en yüce hakikate adanmış ruhlara…
Bu kahramanları, sahnedeki örnekleriyle değerlendirecek olursak; bunlar hacca gidiyor gibi dünyanın dört bir yanına seyahatler tertip eder, seyahatlerini hicret ruhuyla taçlandırır; uğradıkları herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye uyarır ve yürür, sinelere sevgiden tahtlar kurarlar. Dirilir onlar sayesinde muhabbete susamış ruhlar ve dinler onları bütün dirilen gönüller. Hem bu duygu ile göç edenler hem de onları kabullenenler, her türlü dünyevîlikten uzak ve tamamen ihlâs edalıdırlar: Söyleyenle dinleyen, özündeki ruh ve mânâyı sergileyenle onu temâşâ eden, elinde hayat kâsesi taşıyanla toparlanıp kendine gelen ve destekleyeniyle desteklenen arasında herhangi bir çıkar ilişkisi bahis mevzuu olmadığı gibi, Allah rızasının dışında herhangi bir mülâhaza da kat’iyen söz konusu değildir. Bu derin ve gönülden münasebetler, tamamen evrensel insanî değerlere dayanmakta ve bu değerlere karşı duyulan müşterek saygıdan kaynaklanmaktadır.
Bizler, yakın geçmişimiz itibarıyla, sağlam bir ruh köküne bağlı bulunduğumuzu, tarih boyu pek çok yüksek medeniyetler kurduğumuzu bütün bütün unutarak mazisi olmayan bir millet görünümü sergilemeye başladık. Dahası, bir kısım komplekslere girerek kendimizi de, geçmişimizi de inkâr ettik. Hatta bazılarımız itibarıyla millî kimliğimizden utanır hale geldik. Böylece her gün biraz daha kendimizden uzaklaşarak âdeta yabancı değerler bağımlısı olduk. Şanlı geçmişimiz itibarıyla her zaman, düşünen, konuşan, kendini ifade eden, uğradığı her yere inanç ve estetik telâkkilerini aksettiren âbideleriyle tarihin “yâd-ı cemil”i olmuş bir milletin; evet bu ölçüdeki bir bilinirliğin, şehametin, ihtişamın zirvelerinden; bilinmezliğin, tanınmazlığın, saygı duyulmazlığın çukurlarına yuvarlanması ne hazindir!
Bu millet böyle hazin bir duruma müstahak değildi ve bu meş’um durum “ilelebed” böyle sürüp gidemezdi de. O, şimdiye kadar elli defa ölüm çukurlarını –Allah’ın izniyle– diriliş şehrahlarına çevirmiş, elli defa inkıraz gibi görünen durumları yenilenme vesilesi gibi değerlendirmiş ve her zaman olağanüstü bir performans göstererek –bir kısım beden insanı menfaatçiler, gününü gün etmek isteyen çıkarcılar veya millî ve dinî değerlerimizi inkâr eden küfür yobazları istemeseler de– aydınlık geleceğe yürüme adına yepyeni yöntemler geliştirmiş ve hemen her sarsıntıdan sonra, bir kere daha “vira bismillâh” deyip ayakları üzerine doğrulmuş; kendine ait duyguları ve düşünceleriyle yeniden dört bir yana açılabilmiştir. Şöhret u şandan uzak, her türlü âlâyiş ve gösterişe kapalı, tevazu ve mahviyetle kanatlı, sadakat ve emniyet edalı, nefsanî arzular karşısında da fevkalâde mukavemetli bu hamiyet erleri, atalarından tevarüs ettikleri tarih şuuruyla dinî ve millî değerlerimizi dünyaya tanıtmanın havarileri olmuş ve tıpkı ilkler gibi: “Girdik reh-i sevdaya…” diyerek zahmeti rahata tercih edip çağın en önemli hâdiselerinden birini gerçekleştirmişlerdir.
Bugün, dünyanın dört bir yanında kızaran güller renklerini bu ay yüzlülerden ve bu ay yüzlülerin ruhlarında taşıdıkları mânâlardan almakta; içtimaî coğrafya onların düşünce kanaviçelerine göre çağ edalı bir dantelâ gibi örgülenmekte ve bütün insanlık âdeta onların kadim fakat eskimeyen bestelerini mırıldanmakta. Bu tertemiz duygu ve düşünceler mebde’lerine ait görüntüleriyle küçük birer damla gibi görünseler de, işin ruh ve mânâsını kavrayabilenlerce, her zaman değişik vâridâtla köpüren engin denizler mahiyetindedirler.
İşin tabiatının gereği, belli süre sadece kendi çevrelerini aydınlatmakla meşgul görünen bu ışık süvarileri, şimdilerde, hakikî derinlik ve ruh güçlerini öne çıkararak, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi, sevinç olup, neşe olup, ümit olup, sevgi olup şakır şakır her yana boşalarak muhabbete, hoşgörüye susamış kupkuru gönülleri Cennet bahçelerine çevirme humması yaşıyorlar. Denebilir ki, bugün yeryüzü, bir baştan bir başa, onların saçtıkları tohumlarla yeni bir bahara hâmile ve bir kutlu vilâdet heyecanı içinde; tekmil insanlık da böyle bir oluşumun “hissi kable’l-vuku” esintileriyle gelen bişaretlerle coşkun mu coşkun. Sesler, nağmeler farklı farklı olsa da, vicdanlarda duyulup sezilen hep aynı mânâ.. ve seherlerde esen yeller Eyyub’a hayat ırmağından bir ses, Yakub’a Yusuf’un gömleğinden İbrahimî bir koku duyurmakta.
Bu bizim, son bir kere daha geriye dönüşümüz, hakikî konumumuza yürüyüşümüz sayılabileceği gibi, bütün insanlığa alternatif bir diriliş mesajı da sayılabilir. Aslında bugün, değişik buhranlarla kıvrım kıvrım hafakanlar yaşayan milletler de, ümit adına böyle bir meltem beklemekteydi. Ne mutlu, böyle bir meltemi harekete geçirecek olan merkezdeki kutlulara!. Ne mutlu, bu diriliş esintilerine karşı sinelerini açıp bekleyenlere!.
Biz, sevgiye açık ve kendilerini, insanî değerler âbidesini ikame etmeye adamış bu kahramanlarla bir gün mutlaka dünyanın renk ve deseninin değişeceğine ve insanlığın rahat bir nefes alacağına inanıyoruz. İhtimal, geleceğin dünyasında, insanî düşünce son bir kere daha ışığını onlarla parlatacak.. insanî emeller onlarla realize edilecek ve ütopyalara inat pek çok hülyalarımız da onlarla gerçekleşecektir.. evet bir gün bütün bunlar mutlaka olacak ve mevsimi gelince, o gönlü boş, talihi karanlık kimseler, bu aydınlık ruhlar karşısında diz çöküp af dileyecek ve ettiklerine nadim olup ağlayacaklardır. Ne var ki, kaçırdıkları fırsatları da hiçbir zaman telâfi edemeyeceklerdir. Keşke duyguları süflî, düşünceleri azgın, tavırları da haşin bu kaba ruhlar; bir yakın gelecekte, çaresiz vicdan azabıyla kıvranacakları gün gelmeden, hakperestlik ve kadirşinaslık duygularına sığınarak biraz daha insaflı olabilselerdi; insaflı olup yarınlarını karartmasalardı..!
Günümüzde fedakârlığın sahâbîcesiyle, dört bir bucağa, yedi cihana yetişmeye çalışan ve her zaman yaşama tutkularını baskı altına alıp yaşatma hisleriyle hareket eden ve hareket ederken de gösterişe-âlayişe girmeyen; her halleriyle tevazu ve mahviyet diyen bu esâtirî kahramanlar, bütün olumsuzluklara rağmen, o hiçbir zaman dinmeyen aşk u şevkleri, sürekli köpürüp duran himmet ü heyecanları ve insanlığa hizmet iştiyaklarıyla tarihte emsali az görülmüş bir civanmertlik sergilemekte; uğradıkları herkese gönüllerinin dilinden bir şeyler fısıldamakta; her yere taze fideler dikip her yanı Cennetlere çevirmekte; her zaman canlı, her zaman hızlı, her zaman müthiş bir performans göstererek kendilerini ifade etmeye çalışmakta ve tabiî herkesi sonsuza çağırmaktadırlar; imanlı, azimli, kararlı ve gelecek adına da ümitle dopdolu olarak… Yürüdükleri yol yürünmez gibi görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle olacağının farkındadırlar. Evet onlar bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; biliyorlardı zaman zaman bir kısım gulyabanîler tarafından yollarının kesileceğini.. çevrelerinde kin, nefret ve düşmanlık fırtınalarının estirileceğini; evet yürüdükleri yolun doğru olduğuna inançları tamdı ama, akla-hayale gelmedik bazı şeylerle engellenebileceklerini de hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdi. Bu itibarla da onlar, bütün olup biten bu şeyleri ve olacakları Hak yolunun hususî meşakkatleri sayıyor ve heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden sürekli koşuyor; endişelerine takılan menfilikler karşısında da Allah’a teslim oluyor, imanın o sarsılmaz kalesine sığınıyor, yaşadıkları çağı ve hâdiseleri iyi okumaya çalışıyor ve Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet vaadine güvenerek yürüyorlardı/yürüyeceklerdi rıza ufkuna doğru.
Aslında, kalb-kafa bütünlüğü mülâhazasına bağlı yaşayan, özü-sözü doğru bu insanları, şimdiye kadar inandıkları değerlerden vazgeçirmeye kimsenin gücü yetmediği gibi, onları Allah rızası yörüngesinde hareket etmekten ve bu duygularını da, Yaratan’ı, bütün cihanlara anlatma gayretine bağlamaktan alıkoyamazdı. Onlar böyle bir sorumluluk duygusu ve vazife şuuruyla ömür boyu sıradağlar gibi dimdik yerlerinde durabilmiş, her zaman tipiye-borana meydan okumuş, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söyleyegelmişlerdir.
Onlar, hareketleri itibarıyla her zaman bir saat gibi ahenkli, beyanları itibarıyla da heyecan, tazelik ve istikamet örneğidirler. Ne hareketlerinde bir aritmi ne de sözlerinde bir halâvetsizlik vardır. Kalbleri bir melek kalbi gibi saf ve duru, dilleri de iç derinliklerinin sadık birer tercümanıdır. Bu itibarla da, onlar hemen her zaman tavır ve davranışlarıyla imrendirici, söz ve beyanlarıyla da heyecan uyandırıcı olmuşlardır. Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da bir muhabbet, bir şefkat, bir müsamaha, bir af nümâyândır. Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; eşya ve hâdiseleri doğru okuyup, doğru yorumlamak, vazgeçemeyecekleri bir tutku; insanları sevip herkese sine açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir.
Onlar, o derinlerden derin aşklarıyla Hakk’a bakan duruşlarını seslendirdikleri aynı anda, sevginin sırlı ve sihirli anahtarlarıyla da paslanmış ve küflenmiş gibi görülen en katı kalbleri, en sert tabiatları balmumu gibi yumuşatarak içine girer ve Yüce Yaratıcı’nın teveccühüne mazhariyetin hakkını eda etmeye çalışırlar. Sevilirler, severler; en amansız ve imansız saldırılar karşısında dahi peygamberâne bir azimle sarsılmadan, hep dağlar gibi yerlerinde dururlar; çevrelerine bakarken de göklerin gözleriyle bakarlar; ne hışımla gelip çarpan fırtınayla devrilir ne de en müthiş zelzeleyle sarsılırlar. Gelen dalga ve sağanaklara bağırlarını açarlar; gidenlere de bir avuç toprakla dahi olsa cömertlik saçarlar.
Bu koçyiğitler, Hak rızası gibi en büyük bir işe gönül vermiş olmanın şuurundadırlar ve ona ulaşma uğrunda da her şeyi göğüslemeye kararlıdırlar. Şahısları itibarıyla hep mum gibi başları önlerinde küçük görünümlü, yanıp aydınlatmaya teşne ve iddiasız göründükleri aynı anda her zaman gerilimde ve kanatlarını germiş bekleyen üveyikler gibi ruhanîlerle yarışmaya da hazırdırlar. Onlar, duruyor gibi göründükleri zamanlarda bile, iç aktiviteleriyle hep canlı, hep kararlı ve hep hummalıdırlar. Yer yer, denizler gibi çevrelerini dalgalarıyla sularlar, zaman zaman da uzakları buharlarından oluşan bulutlarla serinletirler. Yakın-uzak her tarafa âb-ı hayat sunar ve nice yıldan beri sürüm sürüm hale gelmiş cansız cesetlere diriliş üfler gezerler. Oturur-kalkar hiç durmadan çevrelerine ruhlarının diliyle gönül hikâyeleri söyler ve her türlü dedikoduya ve toplum içinde kin-nefret uyaracak tartışmalara karşı sürekli kapalı dururlar.
Ve yine onlar, her zaman insanlara yararlı olma hülyalarıyla yaşarlar; insanlığın değişik bunalım ve mânevî ızdıraplarını ruhlarının derinliklerinde duyar; semtlerine uğrayanlara sürekli açık durur; dert dinler, dertlerle inler, dertli sineler arar; kendileri gibi muzdarip gönüllerle el ele vererek âh u efgân dindirmeye koşarlar. Yerinde fitne-fesat ateşleri üzerine yürür; dikenler arasında da olsa mutlaka gül diker ve hep gül türküleri söylerler.
Bazen o gül renkleri filizinden dışarıya fırlamış tomurcuklar gibi bin bir ızdırabın teessürüyle kan rengine bürünür; bazen hafakandan çatlayacak hale gelir, nağmeleri âdeta bir çığlığa dönüşür; ama her şeye rağmen, ellerini göğüslerine kor, bir “eyvallah” mırıldanır ve yürürler hedeflerine doğru çevrelerine tebessümler yağdırarak; yürürler ve uğradıkları her yer, Cennet bahçeleri gibi yeşerir.. el verdikleri kimseler âb-ı hayat içmiş gibi dirilir.. himmet elleri “yed-i beyzâ” gibi göz kamaştırır.. gayretleri bütün sihirbazların büyülerini bozar ve gezip uğradıkları yerlerde en firavunca düşünceler dahi dize gelir.
Onlar, iman kaynaklı öyle bir vâridât ve zenginliğe sahiptirler ki, Karun’un hazineleri onların servetlerine nispeten çer çöp gibi kalır; hatta eğer isteseler, bu ilâhî servet ve gınâ ile cihanları bile peyleyebilirler. Onların ömürlerinin kazanç ve mevhibe kefesi her zaman dopdolu; ziyan kefesi ise, şeytanları çileden çıkaracak mahiyettedir.
Onlar, ömür sermayelerini nerelerde değerlendireceklerini çok iyi bilirler.. ve fâni şeyleri bâki hakikatlerle değiştirmede fevkalâde mahirdirler. Vakitlerini asla boş geçirmez; iş ve hizmette geri kalmayı ise kat’iyen hazmedemezler. Himmetleri âlî, iradeleri güçlü, azimleri de mütemâdîdir; iman ve aksiyon onların en önemli birer kalb ve davranış disiplinidir. Allah’tan başka kimseden korkmaz, kimseden endişe duymaz ve her zaman dimdik dururlar; dimdik durur yürürler fevkalâde bir tevazu ve mahviyet içinde cihanları aydınlatmaya doğru. Her zaman yüzleri yerde ve alçak gönüllüdürler. Bazen o semâvî düşünceleriyle rüzgârlar gibi eser ve her tarafa tohumlar saçarlar; bazen de her yana yağmurlar gibi boşalır, yeryüzünde hayat olur akarlar. Ne işlerinin iyi gitmemesi, ne ticaretlerinin kesada takılması, ne üst üste krizlerin, buhranların ümitleri alıp götürmesi kat’iyen onları sarsamaz. Sık sık ahd ü peymanlarını yeniler ve Allah’ın kendilerine lütfettiği maddî-mânevî her çeşit nimeti; şeâiri ihyâ mânâsına ruhlarının âbidelerini ikame etme yolunda harcarlar. Din-diyanet nerede ve Yaratan’ın teveccühü hangi yönde ise hep orada durmaya çalışır ve sürekli O’nun isteklerini yerine getirme istikametinde koşarlar. Bunu yaparken de dünya işlerinde başarılı olmaya fevkalâde özen gösterirler. Öyle ki, o koçyiğitleri sadece bu yönleriyle görüp tanıyanlar, onları Ahiret-bilmez dünyalılar sanırlar. Hak rızasıyla irtibatlarını gördüklerinde de, onların aşk u heyecanıyla ürperir ve kendilerini ilk saftakilerin arasında zannederler.
Onlar boş durmayı ve avare ömür tüketmeyi hiç mi hiç sevmezler. Sürekli hareket halinde ve her zaman din ü dünyayı imar peşindedirler: okuyup yazma biliyorlarsa, bir şeyler karalayarak, bilmiyorlarsa bilene bir kalem armağan ederek, ne yapıp yapıp hizmet kervanına iştiraklerini devam ettirmeye çalışırlar. Her zaman ilmi sever; âlime karşı saygılı davranır; aklı başında ve kalbi hüşyâr kimselerle oturur-kalkar ve sürekli, sohbet-i Cânan’la nefes alır verirler.
Yeryüzünde hakikî insan kalmasa, dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa, sokaklar bütün bütün çamur seylaplarına yenik düşse; her tarafı dikenler sarsa ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa; meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa, bal kâselerinin etrafında eşek arıları uçuşup dursa; ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse, ilme hürmet kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa, insanlık bütün bütün vefasızlığa kurban gitse; dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa onlar sarsılmadan hep yerlerinde durur ve “Her şey devrilebilir ben ayaktayım ya.! Her taraf kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.! Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim.. dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı Cennetlere çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.! Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!.” der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen. Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere hayat götürür, herkesin ve her şeyin ateşini söndürür.. ateş gibi kendilerini yeyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur.. mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar. Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere yürürler. Onların yürüdükleri bu yol, hak dostlarının gelip geçtiği bir güzergahtır ve bu yolda yürüyenlerin de yolda kaldıkları hiç görülmemiştir.
Onlar her zaman imanlı, ümitli, pür-heyecan ve her şeylerini Hak yolunda bezledecek kadar da cömerttirler; burada bir verip, ötede onlarcasını elde edecekleri ümidiyle ömürlerini hep verme şölenleriyle geçirirler. Onların nazarında, dini koruma, kollama ve onu dünyanın dört bir yanında imrendirecek seviyede temsil etmeden daha büyük bir pâye yoktur. Bu yüce pâyeye ermeyi hayatlarının biricik gayesi bilir ve dünyada bulunmalarını da sadece ve sadece ona bağlı götürmeye çalışırlar. Hep bu duygularla nefes alır verir; her zaman bu düşüncelerini projelendirme etrafında bir araya gelir ve bir araya gelişlerini de Hak’la irtibatlandırarak derinleştirirler.. “Mele-i A’lâ”nın sakinleri de, onları tebrik neşideleriyle alkışlar ve teyit dilekleriyle yollarına sular serper.
Onlar, hiçbir zaman kendi rahatlarını düşünmez; sürekli “Allah” der, “fazilet” der ve insanî değerler arkasında koşarlar, peygamberâne bir tavırla herkese sinelerini açar ve her zaman başkaları için yaşarlar. Onların bu ölçüdeki hasbîliklerine karşılık Allah da, ellerin-ayakların işe yaramadığı çetin bir günde, bu gönül insanlarına melek kanadından tüyler ihsan ederek dünyada onları beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şereflendirir; ötede de vuslat gölgesiyle serinletir.. kutsîler arasına alır.. özel konuklarına gösterdiği iltifatı gösterir.. sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.
Sızıntı, Eylül 2002, Cilt 24, Sayı 284
Hayatımız boyunca birçok acı olayla karşılaştık veya karşılaşmaya devam ediyoruz. Bu olaylarla belki yıkılmıyoruz ama ciddi manada sarsıldığımız da bir gerçek. Hele şu içinde bulunduğumuz dönem bizden gerçekten çok şey götürdü. Peki bu sarsıntılı dönemleri hem ümidimizi kırmadan hem de sarsıntı derecesini en aza indirecek şekilde nasıl geçirebiliriz?
Önce geçmişe bir göz atalım. Uhud savaşına…
“Muhammed’i öldürdüm… Muhammed’i öldürdüm.” diye bağırıyordu İbn Kamie.
Sahabe efendilerimizin sarsıldığı en büyük anlarından biri Uhud Savaşı’nda Peygamber Efendimizin öldürüldüğü haberinin kendilerine ulaşmasıydı. Hz. Hamza, Vahşî b. Harb tarafından şehit edildi. Kulağını, burnunu ve dudaklarını keserek ona müsle yaptılar. İbn Kamîe, Peygamberimizin yanına kadar sokulup bir kılıç darbesiyle onu yüzünden yaraladı, aldığı darbenin etkisiyle Efendimiz’in miğferi ikiye bölününce halkaları yüzüne battı. O kadar sert batmıştı ki savaştan sonra halkaları dişiyle çıkaran Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın iki dişi kırılmıştı. Utbe b. Ebû Vakkas’ın attığı taşla alt dudağı yarıldı ve bir dişi kırıldı. Abdullah b. Şihâb’ın darbesiyle de alnından yaralandı. Düşünün, sıradan bir insan değil Allah’ın sevgilisinin başına geliyordu bu hadiseler.
Übey b. Halef, Resûl-i Ekrem’i öldürmek için harekete geçtiyse de Resûl-i Ekrem bir mızrakla onu atından düşürdü. Übey b. Halef bunun etkisiyle Mekke’ye dönerken yolda öldü. Resûlullah, Medine’den Mekke’ye gidip müşriklere destek veren Ebû Âmir’in savaştan önce kazdırdığı çukurlardan birine düştü ve Resûlullah’ın diz kapakları yaralandı.
Bu arada Mus‘ab b. Umeyr, İbn Kamîe tarafından şehit edildi. Bunun üzerine Resûlullah sancağı Hz. Ali’ye verdi. Mus‘ab’ı öldüren İbn Kamîe, Allah Resulünü öldürdüğünü sanmış ve Peygamber’in öldürüldüğünü etrafa yaymaya başlamıştı. Bu şâyianın etkisiyle müslümanlar panik içerisinde dağılmaya başladılardı. Öyle ki bazıları, Peygamber Efendimizin, müslümanların birbirini yanlışlıkla öldürmemesi için savaş öncesinde öğrettiği parolayı bile unuttu. Bu da müminlerin birbirlerini öldürüp yaralamalarına yol açtı. Tam bir sarsıntı haliydi.
“Peygamberimizin öldüğü” haberi sahabe arasında ciddi bir sarsıntı meydana getirmişti. Hz. Ömer ve Talha b. Ubeydullah’ın da aralarında bulunduğu bir grup, Hz. Peygamber’in vefat ettiği haberi üzerine bir köşede çaresiz bir şekilde oturuyorlardı. Bu arada karşıdan atının üzerinde gelen Enes b. Nadr onların bu halini görünce, onlara: “Ne diye oturuyorsunuz. Resûlullah, neyin uğrunda öldüyse, sizin de aynı şey uğrunda ölmeniz gerekmez mi?” diyerek onların toparlanmasına vesile oldu.
O esnada Resûl-i Ekrem’i gören Kâ‘b b. Mâlik, “Ey müminler, müjde! Resûlullah burada” diye haykırınca müslümanlar toparlandı. Daha sonra, Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali ile birlikte bir grup sahâbî Hz. Peygamber’i korumak için etrafında bir halka oluşturdular. Ebû Dücâne vücuduyla onu bir kalkan gibi koruyor, Sa‘d b. Ebû Vakkas da düşmana ok atıyordu. Düşmanın kılıç darbelerine karşı Resûl-i Ekrem’i koruyan Talha b. Ubeydullah aldığı yaranın etkisiyle çolak kaldı. Hz. Peygamber, etrafında sahâbîler olduğu halde Uhud kayalıklarına çekildi.
Allahu Teala bu savaşın sonunda Müslümanlara bazı uyarılarda bulundu ve şu şekilde yol gösterdi:
Gelelim Bizim Başımıza Gelenlere
Dile kolay, 3 yıl geçmiş 15 Temmuz’un üzerinden. Yüzbinlerce masum insan işinden atılmış, hapse konulmuş ve işkenceye maruz kalmış. Mallarına el konulmuş. Kadınlar doğumhanelere götürülürken bile ellerindeki kelepçeler çözülmediği gibi bir de başına polis dikilmiş. Bununla da yetinilmemiş, dünyanın birçok yerinde sırf Barış Elçiliği yapan ve öğrenci yetiştiren, Allah rızası için çalışan insanlar, bulundukları ülkeden derdest edilmiş, kaçırılmışlar.
Bu zulümler hiç ara vermeden 1000 günden fazla bir süredir devam ediyor. Böyle olunca ümitler kırılıyor. Kalpler hep hüzünle yatıyor, hüzünle kalkıyor. Bu kadar ağır hadiseleri kaldıramayan birçok fert ya içine kapanıyor ya da etrafında suçlu arıyor. Peki ne olacak şimdi?
Yorum: Mithat TAYYAR
Bugün, dünyanın değişik yerlerine hicret edenler, tabiatıyla farklı dinlere ve ideolojilere mensup kimselerle çeşitli münasebetler içinde olacak; arkadaşlık, dostluk, komşuluk, ticarî ortaklık ve belki evliliklerle akrabalık ilişkileri de kuracaktır. Bunlar, artık o ülkede yaşamanın beraberinde getirdiği kaçınılmaz, sosyal bir sonuçtur. Bu durum sadece bugüne has da değildir. Allah Resûlü, Medine’ye hicret ettiğinde Müslümanlar orada azınlıktı. Nüfusun büyük bir çoğunluğu Yahudi ve putperestti. Efendimiz ve ashabı onlarla insanî münasebetler kuruyor; onlarla konuşuyor, görüşüyor, alışveriş yapıyor, komşuluk ilişkileri geliştiriyor, yeri geldiğinde borç bile alıyor ve bunda bir mahzur da görmüyordu. Onların farklı inanç ve yaşantılarından korkmuyor bilakis birlikte yaşayabilecekleri mesajını veriyor hatta bunu “Medine Vesikası” ile hukuki bir metne bile dönüştürüyordu.
Dolayısıyla hicret yurdunda problem, farklı inanç ve kültürler değildir. Esas mesele Müslümanların milli ve manevî değerlerini, dinlerini bilmemeleri, öğrenmemeleri ya da bildiklerini yaşamamalarıdır. Mü’minler, Medine’ye hicret ettiklerinde sadece yaşadıkları mekân değişmişti. Daha hür ve özgür bir ortama kavuşmuşlardı. İnanç ve hayatlarında, duygu ve düşüncelerinde, hak ve adalet anlayışlarında bir değişiklik olmamıştı. Zaman içinde inen ibadet, ahlak ve muamelata dair ahkamı da öğreniyor, büyük bir heyecanla yaşıyor ve çevreleriyle de paylaşıyorlardı. Azınlık olma psikolojisine kapılıp kendi inançlarını açıkça yaşamaktan çekinmedikleri gibi başkalarının farklı inanç ve değerlerine karşı da bir rahatsızlık duymamış bilakis onları kendi konumlarında kabul ederek ilişkilerini sürdürmüşlerdi.
Bu çerçevede Allah Resûlü, Medine’ye hicret ettikten sonra Yahudilerle görüştüğünde onlara, kendilerine gönderilen Peygamberlere ve indirilen kitaplara iman ettiğini özellikle belirtti. Zira Kur’ân’ın bu konudaki beyanları açıktı: “Sana indirilene ve Senden önce indirilene iman ederler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.”1Hatta getirdiği dinin bid’at bir din olmadığını,Kendisinden önce gönderilen kitapları tasdik edici ve koruyucu olarak geldiğini ve bunun için bütün peygamberlerle aynı çizgide vazifelendirildiğini belirterek onları destek olmaya çağırdı. Yine namazlarında onların da kıblesi olan Mescid-i Aksa’ya doğru yöneldi ve kıble birlikteliği üzerinden de İslâm’ın getirdiği değerleri ruhlarına duyurmaya çalıştı.
Allah Resûlü’nün, hicretin daha ilk gününde Kuba’da görüştüğü isimlerin başında, Yahudilerin en büyük ve saygın alimi Abdullah İbn-i Selâm da vardı. Bu bilgin zat, Efendimiz’i bir miktar dinlemiş ve “Vallahi bu yüzde yalan olamaz!” diyerek Müslüman olmuştu. Onun İslam’a girmesiyle birlikte yanında bulunan Sa’lebe İbn-i Sa’ye, Esed/Üseyd İbn-i Sa’ye ve Esed İbn-i Ubeyd ve bazı Yahudiler de Müslüman olmuşlardı. Bazıları da “O’na bizim şerlilerimiz iman etti. Zira onlar hayırlı olsalardı atalarının dinini bırakmazlardı.” diyerek onların bu tercihlerini kınadı. Bunun üzerine kıyamete kadar Müslümanlara, ehl-i kitaba bakışta temel bir kriter veren şu ayet nazil oldu: “Onların (Ehl-i kitabın) hepsi bir değildir. İçlerinde bir topluluk vardır ki, onlar gece vakitlerinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar.” Hatta Abdullah İbn-i Selâm Müslüman olduktan sonra, kendisini seven ve sayan bütün Yahudileri toplamış ve onları da Efendimiz ile buluşturmuştu. Fakat onlar iman etmeye yanaşmamışlardı.
Bunun yanında Efendimiz, çeşitli vesilelerle, Yahudilerin eğitim ve öğretim müesseseleri olan Beytu’l-Midras adlı merkezlerine gider, alimleriyle beraber oturur, İslam’ı anlatır, sorularına cevap verir, istediklerinde müşküllerini de çözerdi. Hatta Hz. Ebu Bekir de zaman zaman buraya uğrar ve Yahudi alimleriyle belli meseleleri güzel bir üslupla tartışırdı. Bir defasında tatsız bir olay yaşanmış ve durum Efendimiz’e haber verilince şu ayet nazil olmuştu: “..Şüphesiz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan sizi inciten birçok söz işiteceksiniz. Ama sabreder ve sakınırsanız bilin ki bu, size yakışan en değerli, en isabetli davranışlardandır.” Bu ayetle Allah, müminlere, Ehl-i kitaptan gelecek sözlü saldırılara, tahriklere, suçlamalara ve aleyhte yaptıkları propagandalara kapılıp asla şiddete başvurmamalarını, bilakis sabırlı olmalarını, ne olursa olsun üsluplarını bozmamalarını, İslam’a zarar verebilecek söz, fiil ve davranışlardan da özellikle sakınmaları gerektiğini ders vermiştir.
Üstelik bu ziyaretler tek taraflı da değildi. Bazen Yahudiler de Efendimiz’i ziyaret eder kendisine sorular sorar ve cevap isterlerdi. Hatta bazen Yahudi kadınlar da Efendimiz’in evine gelir hanımlarını ziyaret ederlerdi. Mesela, bir gün Yahudi bir kadın gelmiş ve Hz. Âişe validemizi ziyaret etmişti. Tam o sırada Allah Resûlü de eve gelmişti. Derken Yahudi kadın Hz. Âişe’ye, “Sizler, kabirde fitneye maruz kalacak mısınız?” diye sormuş, Hz. Âişe soruyu Efendimiz’e iletince ürperen Efendimiz, “Şüphesiz onlar fitneye maruz kalacak.” buyurmuştu. Aradan birkaç gün geçince Hz. Âişe’ye konuyu tekrar açmış ve “Biliyor musun? Bana ‘Kabirlerde azaba duçar olacaksınız!’ diye vahyolundu.” demiş ve o günden sonra dualarında artık kabir azabından da Allah’a sığınmaya başlamıştı.6
Allah Resûlü sadece Yahudilerle değil Hıristiyanlar ve putperestlerle de Medine görüşüyor ve hatta gelen heyetleri özellikle Mescid-i Nebevî’de ağırlıyordu. Mesela Hıristiyan Necran heyeti ve putperest Tâif heyeti gibi. Onlarla da buluşuyor, sorularına cevap veriyor, İslam’ı anlatıyor ve bu süre zarfında dinlerini mescidin içinde yaşamalarına müsaade ediyordu. İslam adına bir meseleyi izah etmekten çekinmediği gibi onların sorularından da çekinmiyor hatta kendi aralarındaki sorunlara da çözüm buluyordu.
Dolayısıyla muhacirler, en dar daireden en geniş daireye kadar hak ve hakikati, insanî ve İslâmî değerleri yaşamaktan ve anlatmaktan çekinmemeli; geliştirecekleri ferdî, ailevî ve içtimâî projelerle, topluma katkı sunarak açılmaya çalışmalıdırlar. Aksi takdirde farklı sebeplerle kendi değerlerini yaşamaktan, seslendirmekten ve bu konularda diyaloğa ve müzakereye girmekten kaçınanlar zamanla asimile olur; kimlikleri ve kültürlerini kaybederler.
Açılım, Helal-Haram Dairesi Korunarak Yapılmalı
Hicretin ilk yıllarında Medine, nüfus ve nüfuz olarak Yahudi ve putperestlerin hâkim olduğu bir şehirdi. Müslümanlar, daha önce müşrik bir toplumla iç içe yaşamışlardı. Fakat şimdi yeni yurtlarında farklı bir dini grupla karşılaşmışlardı. Birlikte yaşadıkları bu şehirde bilhassa yeme ve içme gibi meselelerde helal-haram sınırlarını koruyup gözetmek kolay değildi. Mesela ehl-i kitap bir aileye misafir olduklarında ya da ictimai hayatta çeşitli vesilelerle onlarla aynı sofra paylaşıldığında ne yapacaklardı? Cenâb-ı Hakk, indirdiği “Bugün size bütün temiz nimetler helal kılındı. Ehl-i kitabın kestikleri ve diğer yiyecekleri size helaldir. Sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir…” ayetiyle bu konu, hükme ve çözüme bağlanmıştı. Dolayısıyla ehl-i kitabın hazırladığı ve İslam’ın da haram kılmadığı yiyecek ve içeceklerden istifade etmelerinde bir mahzur bulunmuyordu.
Nitekim Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman komşuları tarafından yemeğe davet ediliyordu. O da bu davetleri, tebliğ ve temsiline bir vesile olarak değerlendiriyordu. Mesela Efendimiz’in Fârisî bir komşusu vardı. Çok lezzetli et çorbası yapardı. Bir gün yine çorba pişirmiş ve O’nu da davet etmişti. Peygamberimiz, yanında bulunan Hz. Âişe validemizi de göstererek “O da gelirse olur.” buyurmuştu. Farisî, “Hayır!” deyince Efendimiz, “O gelmezse ben de gelmem.” karşılığını vermişti. Fakat Fârisî, yemeğin azlığından olsa gerek onun da gelmesine “Evet!” dememişti. Ancak üçüncü teklifinde Hz. Âişe’yi de yanına almasını kabul etmişti. Bunun üzerine Efendimiz, eşiyle birlikte Fârisî komşularının yemek davetine icabet etmişti.
Ashab-ı kiram, sadece yiyecek değil kullanacakları kapları bile Allah Resûlüne sormuşlardı. Ebu Sa’lebe, Efendimiz’e gelmiş ve, “Ya Resûlallah! Biz ehl-i kitap olan bir kavmin yurdundayız ve onların yemek kaplarından yiyoruz… Bu konuda bize helal olan şeyleri bildirir misin?” diye sormuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Eğer onların kaplarından başka bir kap bulabiliyorsanız, o kaplardan yiyin. Fakat başka kap bulamıyorsanız onların kaplarını yıkayarak kullanabilirsiniz.” buyurdu.
Yine sosyal hayatta önemli kurumlardan bir tanesi evlilik müessesesiydi. Peki ehl-i kitaptan bir kimseyle evlenip yuva kurulabilecekler miydi? Cenâb-ı Hak bu konuda: “…Namuslu, zinaya girmemiş ve gizli dostlar edinmemiş insanlar halinde yaşamanız şartıyla, müminlerden ve ehl-i kitaptan hür ve iffetli kadınlarla, mehirlerini verip nikahlanmanız size helaldir…” buyurarak ehl-i kitapla akrabalık bağları da kurabileceklerini bildirmişti.
Dolayısıyla hicret yurdunda kendini koruma maksadına matuf bile olsa, hicret edilen toplumdan bütün bütün ayrılıp/sıyrılıp “gettolar” halinde yaşamak hicretin hedefleriyle bağdaşmaz. Böyle bir uygulama o toplum içinde hayatı zorlaştıracağı gibi hicreti de çekilmez hale getirebilir. Kaldı ki bu şekilde kendi içine kapanma, o toplumu da Muhacirler hakkında endişe ve korkulara sevk eder. Zaten böyle bir davranış da Kur’ân’ın bildirdiği, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp kaynaşmanız, birbirinize sahip çıkmanız için de milletlere, sülâlere ayırdık…” ilkesiyle bağdaşmaz. Onun için Allah Resûlü bir taraftan ashabını ilmen, ahlâken ve manen beslerken öbür taraftan geliştirdiği sosyal projelerle topluma açılmanın adımlarını da Kendinden emin bir şekilde bir şekilde atıyordu. O’nun bu kararlı adımlarını ve gayretlerini gören Muhacir ve Ensar da Allah ve Resûlü’ne şevkle destek oluyorlardı.
Hasılı, helal ve haram ölçülerine riayet ederek topluma katkı sunmaya çalışanlar asimile olmaz, bilakis onlar toplumun bir zenginliği olarak görülür ve kabul edilirler. Kendi içine kapanan Muhacirler ise kapalı toplumlar halinde yeni nesillerini muhafaza edemez ve onlara geleceğe ait bir misyon da yükleyemez. Böylece zaman içerisinde taklit hastalığına ya da içinde yaşadığı modern topluma benzeme modasına kapılarak asimile olmaya mahkûm olurlar.
Sonuç
– Muhacirler, dinlerini öğrenmek, öğretmek ve yaşamaktan çekinmemeli, inancından dolayı mahcubiyet duymamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer’in “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” sözü asimilasyonun temel sebebini ifade eden önemli bir ikazdır.
-Ashab-ı kiram, Yahudileri çok iyi tanıyorlardı. Zira daha Mekke’de inen sûrelerde onların inançları, tarihi, kültürü ve karakterleri hakkında Müslümanlara geniş malumat verilmişti. Hicretten sonra onlarla diyalog kurarken sadece o gün karşılaştıkları topluma bakmıyor ve onları bir bütün olarak tanıyorlardı. Hicretten sonra muhatap toplumlar, iyice tanınmadan onlarla isabetli ve verimli bir diyalog kurmak mümkün olmayacaktır.
– Allah Resûlü, hicret yurdunda korkmadan, çekinmeden, izzetini tevazuuyla dengeleyerek İslam’ı yaşamış ve çevresine de tebliğ etmiştir. O’nun inancındaki ve yaşayışındaki samimiyet, istikamet ve şeffafiyet, beraberinde O’na karşı güven ve itimadı da getirmiştir. Onun sade, doğru, ihlaslı ve herkese açık yaşantısı hakkaniyetine de parlak bir ayna olmuştur.
– Muhacirlerin inançlarını yaşaması değil bilakis yaşamamaları, içinde bulundukları toplumun fertlerini tedirgin eder. Haklarında, “Hem şöyle şöyle inandığını söylüyor hem de öyle davranmıyor, yaşamıyorlar.” denilmesine sebebiyet vererek, insanları haklarında korku ve tereddüde sevk ederler. İnançlarıyla tutarlı davranışlar sergilemeyen topluluklara daima şüpheyle bakılacağı unutulmamalıdır.
– İnançları ve değerleri, üzerlerinde iğreti ve emanet bir elbise gibi duran kimselerin, içinde yaşadıkları kültürden etkilenip değişip başkalaşmamaları düşünülemez.
– İslam tarihi boyunca Muhacirlerin hicret yurdunda dinî, ahlaki ve kültürel kimliklerini koruyabilmeleri büyük ölçüde helal ve haram hassasiyetlerini korumalarıyla mümkün olmuştur. Yeme-içme, giyim-kuşam, hukuk-ticaret, nikah-aile gibi her alanı kapsayan helal ve haram anlayışı, aynı zamanda Muhacirlerin, her sahada topluma katacakları bir çok değerin de sahibi olduklarının bir delilidir.
– Helal-haram hassasiyetiyle inanç, amel ve İslâmî hayat noktasında asimile olmaktan korunan Muhacirler, aynı zamanda İslâm’ı hakkıyla temsil ettiklerinden, beraber yaşadıkları topluma insani değerlerin yaşatılmasında güzel örnek de olurlar.
– Allah Resûlü’nün: “…Allah’ın emir ve nehiylerine uy ki O da seni korusun…” nurlu beyanında ifade buyurduğu gibi, helal ve haram sınırlarını koruyup gözetenleri Allah da asimile olup yabancılamaktan koruyacaktır.
– Efendimiz, risaletin ilk günlerinde Müslüman olan Hz. Ebû Zerr el-Gıfârî’yi, hem Mekke’deki ağır şartlardan kurtarmak hem de irşad ve tebliğde bulunması için memleketine gönderirken verdiği, “Her nerede olursan ol Allah’tan kork!…” ölçüsü, günümüz muhacirlerinin de hayat felsefesi olmalıdır.
Muhacirlerinden Ensarlara “Teşekkür Yemeği”
Sıcacık yuvalarının kapılarını mazlum kardeşleri için sonuna kadar açtılar, gün geldi ekmeklerini bölüştüler, gün geldi dertleriyle dertlendiler. Tıpkı bir zamanlar geçmişte olduğu gibi.
Tenkil Sürecinde Türkiye’deki zulümden kurtulmayı başaran aileler Almanya’nın Köln şehrinde, kendilerine sadece kapılarını değil, yüreklerini de açan Ensar ailelere teşekkür programı düzenlediler.
Köln’e de yerleşen Muhacir aileler, Ensar aileleri “Forum Cologne ” binası lokalindeki programa davet ettiler. Anadolu mutfağının birbirinden güzel yemeklerini hazırladılar ve Ensar ailelere kendi elleri ikramda bulundular.

Program Kuran-ı Kerim tilaveti ile başladı.Ardından dernek gönüllüleri diğer ülkelere yapılan yardımlarla ilgili bir sunum yaptılar. Daha sonra katılımcılar için yarışmalar ve çekilişler yapıldı. Muhacirlere ev sahipliği yapıp sürekli misafir ağırlayan annelere “Muhacirlerin Anneleri” ünvanı ile taltif edilerek hediyeler takdim edildi.
Yaşanan acı süreçle ilgili duygularını ifade eden Ensar ve Muhacir aileler “insanlığa hizmet sevdasında kaldıkları yerden yola devam etme azim ve gayretinde olduklarını ” ifade ettiler.
Program sonunda Muhacirler, bütün her bir Ensar aileye sevginin sembolü olan gül ile kendi elleriyle yaptıkları Ebru tablolarını hediye ettiler.

“Bu yol uzaktır,
Menzili çoktur,
Geçidi yoktur,
Derin sular var.” (Yunus Emre)
Yollar kıvrım kıvrım uzanır sonsuzluğa kadar. Ve yolcular vardır bu yollarda, çağlayan sular, ağlayan bulutlar gibi.. sular gibi başını taştan taşa vurarak koşar sonsuz ummanlara doğru. Ve, ışıkla, hararetle yükselir yükselebildiği kadar.. bitip tükenme bilmeyen bu devr-i dâim, bu ebedî yolculuk, bir lâhza dinmeden sürer gider. Güneşler ülkesinden toprağın bağrına ve oradan da yeniden yıldızlar âlemine göç eder durur bütün varlıklar..!
Mahlûkatın solukları sayısıncadır yollar. Ve her varlık, kendine has bir yolda koşar durur hedefinden yana… Solucan sürüm sürüm kat eder yolunu. Kaplumbağa adım adımdır kendi yolunda. Atlar sekerek, kuşlar kanat çırparak geçer giderler yollarından. Yıldırımların bir ayrı seyahati; güneşlerin bir ayrı akıp gidişi vardır bu yollarda…
Ve, asıl yol, insanoğluyla doğmuş, onun şuuruyla aydınlığa kavuşmuş ve onun duygu ve düşüncesiyle sonsuzluk kazanmıştır. Ne gariptir ki; yolsuzluk da onunla doğmuş ve yolların rağmına; bir lâhza da, onun yakasını bırakmamıştır. Evet, her devirde, yıldızlar arası seyahat edenlere mukabil, bataklıkta yol arayanlar da eksik olmamıştır.
Aslında yol, yol vurup yürüyen ve yürüdüğü yolun erkânını bilenler için vardır. Her günü ayrı bir hezeyânla geçip gidenlere, yolun varlığıyla yokluğu müsavidir. Yolda yürüme, emniyetin ve hedefe varmanın ilk şartıdır. Bu itibarla da, zevkli ve ümit vericidir. Ne var ki, aynı yolun, bir sürü de, inişi, çıkışı; deresi, tepesi; sıkıntı ve ızdırabı vardır. Hele bizim yolumuz, hele bizim yolumuz..!
“Bu yol uzaktır,
Menzili çoktur,
Geçidi yoktur,
Derin sular var.” (Yunus Emre)
Aşk ile çıkıp revân olanlara; yürüyüp rehberini bulanlara, dağlar dümdüz, ovalar da pürüzsüz olur. Şimşek gibi aşar giderler kan-revan deryaları. Cehennem ateşini söndürürler semtine uğradıklarında… Onların, takılıp yolda kalmaları, yürürken vazgeçip geriye dönmeleri asla bahis mevzuu değildir. ‘Halktan Hakk’a seyrân eder, asla sapmazlar. Dikenli yolda tayaran[1] eder, dikenlere basmazlar. Ölüme, ecele dost gibi bakar asla korkmazlar. Kabre gülerek girer, kat’iyyen ürkmezler. Orayı, ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı görmez; aksine orayı; ahbaba kavuşturan bir rahmet kapısı, nur kapısı, Hakk kapısı görür’ tereddüt ve telaşa kapılmazlar…
Bir de, gittiği hedefi terk edip dönenler, gündüz gözü yolunu yitirenler, bir dikende takılıp kalan, bir tümseği aşamayan talihsizler de vardır bu yollarda. Yolda yürümenin zevkine erememiş ve bu mihnet yurdunu ebedî zannederek ikamete[2] karar vermiş böyle bahtsızlar için, yürüyecekleri kaldırımların yıldızlardan örülmesinin bile bir manâsı yoktur.
Her yolun zevki, safası olduğu gibi; çilesi, ızdırabı da vardır. Hele bu yol sonsuzlukla kucak kucağa ve iç içe ise…
Evet, ebedî mutluluk bir ulûfe[3] olmayacağı gibi sonsuz nimetler de bir buluntu değildir. Aksine, her saadet, aşılması çok zor sarp tepelerin arkasında ve her nimet de, bin konağı olan, uzun bir yolun en son durağındadır.
Evet, her nimet, upuzun külfetlerin gelip geçtiği yollarda gelişir ve her saâdet de, bir sürü mahrûmiyetlerden sonra elde edilir.
Mısır’a hükmedebilmek için, kova gibi kuyuya salınmak, bir tutsak gibi esir pazarlarında dolaştırılmak ve bir mücrim gibi zindanlara atılmak şart ise, bunu değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Ve bunları görüp tatmadan da asla hedefe varılamayacaktır.
Hikmet elinin açtığı yolu kim değiştirebilir ki? Onu değiştirmeye kalkışmak, fıtrata ve eşyanın tabiatına ilân-ı harp demektir. Şu sıkışmış bulutun hâline, şu doğum yapan ananın iniltilerine ve binbir güçlükle yuvasını örmeye çalışan, şu kuşun, şu örümceğin sa’y ve gayretine dikkat edin! Fıtrat kanunlarının herkes için aynı değişmezlik içinde olduğunu göreceksiniz.
İnsan ruhu da öyledir. Baş aşağı maddenin bağrına indiği günden itibaren, aslına avdet edebilmek için, kalıptan kalıba girer; ızdırab görür, ızdırab duyar; ızdırabla haşr u neşr olur ve madde ile bütünleşerek ebedî saâdetini örmeğe çalışır. ‘İnsan, sıkıntılar için yaratılmış’ ve yolunu yığın yığın ızdırabın beklediği çileli bir yolcudur. Onun asıl kahramanlığı da, yolundaki bu güçlükleri yenmesine bağlıdır.
Ah keşke! Bütün bunları insanımızın ruhuna duyurabilseydik! Geçeceği dikenli yollardan, yolunu kesen gulyâbânilerden, zulümlerden, gadirlerden ve önündeki tepe tepe vahşetlerden bahisler açarak, ona gerçeğin yüzünü gösterebilseydik…
Evet, bu karasevdalıların yolunda ‘bir an belâ-yı dertten cûdâ’ kalmanın mümkün olmadığını anlamak, hakikatın ifâdesi ve bu dertliler yolunun esasıdır.
Kendi insanına, hizmet yolunda koşanlara, bu hakikatın anlatılmasında zaruret vardır. Aksine, onlar bu hakikatı anlayıncaya kadar, ne yoldan ne de yolcudan bahsetmeye imkân yoktur.
[1] Tayaran: Uçuş, uçma
[2] İkamet: Bir yerde kalmak, oturmak
[3] Ulûfe: Yeniçerilere ve Sipahilere dağıtılan maaş
Sızıntı, Ağustos 1981, Cilt 3, Sayı 31
Sevgili Dostlar,
Başta şirin ülkemizin güzel insanları olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam)
her türlü musibetten kurtulup selamete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması,
özellikle de inananlar arasında vifak, ittifak ve uhuvvet ruhunun canlanması
ve
kalblerimizin, akıllarımızın, fikirlerimizin, fiillerimizin fitneye,
fesada bütün bütün kapalı olacak şekilde ıslahı
talebiyle son günlerde ekteki duayı okuyoruz. Bütün gönül dostlarımızın da birkaç gün iki ya da dört rekat hâcet namazı kıldıktan sonra, sair zamanlarda da fırsat buldukça bu münacâtımıza ortak olmalarını ve “âmin” demelerini istirham ediyoruz.
Hürmetlerimizle…
HACET NAMAZI KILINIŞI : WORD DOSYASI – PDF

Büyük Allah’tır, her türlü hamd ü senâ O Yüceler Yücesi’nin hakkıdır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız O’dur.
Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a sonsuz hamd ve şükür, Kâinatın Medar-ı Fahri Efendimiz (aleyhisselam)’a, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam olsun.
Hüznümü ve kederimi başkasına değil, yalnızca sana şikâyet ediyorum. Rabbim! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma’bud yoktur. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Allah’ım! Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.
Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.
Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım.. ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allahım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.
Allah’ım, zatında yüce olan dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur.. bizim ve bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, ihsan duygusuna, Kur’an’a ve Hakk’a hizmete aç ve bizi ihlasın özüne ermiş, hep takva hatta onun da ötesinde vera’ duygusuyla hareket eden, zühdü bir hayat tarzı olarak benimsemiş, yüce nezdinde kurbete mazhar olmuş, Sen’i sevmiş, icraat-ı sübhaniyenin hepsinden razı ve hoşnut olmuş ve Sen’in sevdiğin, hoşnut olduğun kullarından eyle!.
Allahım! Her türlü halimizi ve bütün mü’minlerin hallerini, özellikle Türkiye Müslümanlarının, kadınıyla erkeğiyle kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın ve dostlarımızın hallerini ıslah eyle. Allah’ım, akıllarımızı ve onların akıllarını, fikirlerimizi ve onların fikirlerini, niyetlerimizi ve onların niyetlerini, duygularımızı/latifelerimizi ve onların hislerini/latifelerini, fiillerimizi ve onların yapıp ettiklerini ıslah buyur.
Senden bizim, inanan kardeşlerimizin ve topyekün insanların kalblerini, imana, İslam’a, Kur’an’a, ihsan duygusuna ve Peygamberimiz vasıtasıyla bize gönderdiğin bütün hakîkatlere tastamam açmanı diliyoruz. Rabbimiz! Nezd-i ulûhiyetinden göndereceğin nurlarla gönüllerimizi aydınlat.. sadırlarımıza, sînelerimize inşirah sal.. Sen Settâru’l-uyûbsun; hata, kusur, günah ve isyan olarak bizden ne sâdır olmuşsa Sen onları da setreyle.
Rabbimiz! Aczimizi, fakrımızı şefaatçi yapıp yüce dergâhına iltica ediyoruz; ne olur, merhamet et ve işlerimizi kolay hale getir.. dostlarına karşı olan muameleni bizden de esirgeme ve bizim sîmalarımızı da ağart.. kalblerimizi topyekün islerden, paslardan, küçük-büyük bütün virüs ve mikroplardan arındır.. kabirlerimizi Cennet bahçeleri gibi pür-nur eyle.. bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz hatalarımızı, günahlarımızı mağfiret buyur ve tekrar onlara bulaşmak sûretiyle içimizin kirlenmesine müsaade etme!. Senden hayr u hasenât istikametindeki bütün dilek ve maksatlarımızı gerçekleştirmeni niyaz ediyoruz.
Ey sürpriz lütufların sahibi, Ulu Sultanımız! Bizi endişe edip korktuğumuz hususlardan emîn eyle!
Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dert ve dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle; biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..
Ey her şeyin biricik mâliki, yegâne sahibi ve tek efendisi Mâlikü’l-Mülk Rabbimiz! Ne olur, biz Ümmet-i Muhammed’e dirlik ver! Fikrimizin, ruhumuzun, havl ve kuvvetimizin dağınıklığını Sana şikâyet ediyor ve bizi bu durumdan kurtaracak yegane tasarruf sahibinin Sen olduğuna inanıyoruz. Bizi bu durumdan kurtar Allah’ım! Özellikle de gerek cihanın dört bir yanında, gerekse hayatın her ünitesinde, insanlarla Senin arandaki engelleri kaldırmaya kendini adayan, sa’ylerine terettüb edecek semere itibariyle, Rıza ve rıdvânından başka hiç bir şey hedeflemeyen kardeşlerimin, bacılarımın, erkeğiyle kadınıyla dostlarımın ve gönüldaşlarımın dağınıklığını gidermeni, yaralarını sarmanı, enis ve celîsleri olmanı, onları her türlü kem göz ve kötü niyetlilerin şerlerinden muhafaza buyurmanı diliyor ve dileniyoruz.
Ey her şeye gücü yeten Kâdir Rabbimiz! Bizi kesret dağdağasında boğulmaktan kurtaracak ve vahdet tecellileriyle dirliğimizi sağlayacak yegâne güç sahibi Sensin. Dilediğin gibi kalbleri evirip çevirme kudretine sahipsin.. N’olur, kalblerimizi te’lif buyur! Biliyoruz ki, yeryüzünde ne var ne yok, hepsini bu uğurda sarfetsek de, iki gönlü telif etmeye muvaffak olamayız. İnsanı yaratan Sen.. onda her türlü tasarrufa kâdir olan da Sensin.. gönül aynamızı duru eyle ve gönüllerimizi te’lif buyur.. ta birbirimize karşı tevahhuş hissetmeyelim.. birbirimizin enîs u celîsi olalım.. birbirimizin ayıbını araştırmayalım. İyilik ve ikramda bulunan Kerîm Rabbimiz, bizleri katından bir güçle te’yid buyur!..
Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım! Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak kıl!
Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile bilerek Gönüllerin Sultanı aleyhissalâtu vesselâm Efendimize, âl ve ashabına salat-ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz ya Rab!
Gün batıp herkes yuvaya dönünce, çarşı-pazar dört bir yanı düşündüren bir sessizlik kaplar; bir mânâda her şey susar; sadece gece konuşmaya başlar ve bunu da büyük ölçüde leylîler anlar. Leylîler için bir başkadır gecelerin harfsiz, kelimesiz mırıltıları!. Evet o, ufkumuza otağını kurup kendini dinletmeye durunca, bizler de onun o sessiz mûsıkîsi karşısında kendimizi ne keşfedilmedik duygulara salar ve ufkumuzu aşkın ne hülyâlarla oturur kalkarız. Her gece, hemen herkes ve bütün eşya yerli yerinde durduğu halde, biz duygularımızın derinliği, merkezle irtibatımızın sağlamlığı ve canlılığı ölçüsünde, anne-baba ve çocuklarımız.. gibi bütün aile fertlerini, evin iç ve dış aksesuarını hemen her akşam daha farklı görür, en içten ve en tabiî alâkalarla onların üzerlerine eğilir, bütün benliğimizle bu yeni dünya ile bütünleşir ve o dar ferdiyet âlemimizi onlarla genişleterek, her yanıyla çok iyi tanıdığımız o her günkü hânemizi ilk defa müşahede ediyormuşçasına sımsıcak bir cennet köşesi gibi duyar ve zâhirî ihsasların, kaba mantığın büzüp daralttığı bu malum mekânı, tahayyüllerin sihirli atmosferinde olabildiğine genişlemiş bulur, sık sık Allah’la münasebetin, kalb ve idrak ufkumuzda hâsıl ettiği tesirler karşısında hayretten hayrete girer ve mehâbetle ürpeririz.
Hemen her akşam gecenin, varlığın üzerine çullanıp her şeye kendi rengini çalarak ufuklarımızı karartmasının hüznü yanında, o sımsıcak yuvalarımızın cennetlere açık menfezlerinden öteleri tahayyül, hatta derecelerimize göre temâşâ edebilmemiz ölçüsünde içimize uhrevî lezzetlerin aktığını hisseder gibi olur ve âdeta öbür âlemin başımızın üstünde dönüp durduğunu sanırız. Biz, tam bu hülyalı maviliklerde yüzerken -sözüm yüzebilenler için- birdenbire minareler en derin füsunla son bir kez daha gürler ve her yanı velveleye verirler. Onlardan yükselen sesler mâbed harîmini aşarak gelir tâ evlerimizin içinde bizi bulur ve yatak odalarımıza kadar her yana şiirini, şîvesini boşaltır, bize en tatlı işâ şerbetleri sunar. Biz de, bütün benliğimizle ona mukabelede bulunur ve yatıp istirahat etmeyi yatsıyla uhrevîliğe bağlar; uyku ile ölümü kardeş görme mülâhazasıyla, gönlümüz, gözümüz Hak’ta, duygularımız O’na kilitli, huzurunda bir kere daha huzur arar; o günkü sergüzeştimizin muhasebesini gözden geçirir; istiğfar, tevbe ve inâbelerimizle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurur, önlerini keser; tazarru, niyaz ve dualarımızla da hayır temayüllerimizi güçlendirir; gönüllerimizi birer “Beyt-i Hudâ” gibi mâsivâ kirlerinden temizleyerek Sultan’ın teveccüh ve tecellîsine hazır hâle getirir; böylece uyku ve istirahatimizi dahi ibadet rengiyle bezemeye çalışırız. Buna muvaffak olmamız ölçüsünde de, cismâniyetimizin tabiatı gereği yer yer ufkumuzu saran kasvetlerden sıyrılır ve huzur soluklamaya başlarız. Derken, yatak odalarımıza kadar evimizin her yanı sımsıcak bir anne kucağına döner.. ve zaman, mekân birbiriyle öylesine kaynaşır ve bütünleşir ki; bazen onları âdeta tek bir şeyin iki ayrı yüzü sanırız. Hatta çok defa kendimizi de o vahdet içinde, zaman-mekân vâhidinin en önemli buudu ve en temel unsuru gibi görür; “ibnü’z-zaman”, “ibnü’l-vakt” olma ufkunu aşarak zamanı da, mekânı da kendi çocuklarımız ve emirber neferlerimiz gibi tahayyül ederiz. Böyle bir mülâhaza ile kalblerimiz, ruhlarımız değişik semâvî vâridâtla dolar-taşar ve zaman bize en mahrem sırlarını fâşetmeye başlar.
Her zaman bir büyü ile gelip başımızın üstünden geçen o canlı geceler, hep aynı çerçevede karşımıza çıkıyor gibi görünseler de, mevhibeleri ve çağrıştırdıklarıyla, bize farklı ses ve soluklarla neler ve neler mırıldanırlar. Na’tlar dinleriz onlardan; münâcâtlarıyla coşarız; onların karanlık sinelerinden fışkıran ışık hüzmeleriyle hayretler yaşar ve sükutlarında da en duyulmaz sesleri duyarız.
Gecelerin öyle füsunkâr bir güzelliği vardır ki, içlerinde cereyan eden hemen her şey alışılmış ve bellenmiş olmasına rağmen, onlar bu sihirleriyle ötelere gündüzlerden daha açıktırlar ve tıpkı bir “şeb-i arûs” koridoru olmaları itibarıyla da âdeta birer tahayyül, istiğrak ve muâşaka atmosferi gibidirler. Onların o sırlı ve sihirli iklimlerinde her zaman Cânan ilinden gelen esintilerin inceliği ve bu inceliği duyan ruhların vecd ü heyecanı hissedilir; hissedilir de gönül, bütün leylîlere o kendine has temâşâ ufkundan, İbrahim Hakkı gibi:
“Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde.
Bak hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret,
Bul Sâni’ini ol âna mihman gecelerde.”
diyerek seslenir ve onları sonsuzu rasat etmeye çağırır.
Bu çağrıyla kimileri hemen toparlanır, tâ göklere kadar bütün âfâkı rasat etmeye durur; mehtaptan işaretler alır; yıldızların büyülü edalarıyla kendinden geçer;
“Dinle de yıldızların şu hutbe-i şîrînini,
Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş Hak lisanıyla derler:
“Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,
Birer bürhân-ı nur-efşânız vücûd-u Sâni’a;
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz!
…
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhân gösteririz;
İşittiririz insan olan insana..
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü;
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz!” (Bediüzzaman)
der ve bütün bir gece boyu hayret, hayranlık arası gelip gitmeye başlar..
Kimileri koşar seccadesine; el pençe divan durur; tesbihten hamd ü senâya yürür; tekbirlerle gürler, tâzimâtını tâ göklere duyurur. Saniyelerini seneler hükmüne getirir ve saatlerine de ebediyetleri sıkıştırmaya çalışır..
Kimileri yürür sessizce seccadesine; yatar pusuya; dalar vuslat hülyâlarına; uzaklaşır kendi sahillerinden ve gözleri ufuklarda Sultan’a kurbet yolları arar..
Kimileri hep tenha yerleri kollar; her zaman gönlünden tütüp duran iştiyaklarla gürler; hasret ve hicrandan dert yanar; vuslat intizarlarını dillendirir ve sabahlara kadar bir buhurdan gibi tüter durur..
Kimileri ak çağların hasretiyle yanar kavrulur ve “Acaba talih bir kere daha yüzümüze gülmez mi?!” der inler..
Kimileri çaresizliğini âh u efgânla seslendirir; deliler gibi dolaşır durur; fecrin tulûuna ve fecir süvarilerine türküler söyleyerek teselli olmaya çalışır..
Kimileri de geleceğin aydınlık günleri yolunda projeden projeye koşar ve oturur kalkar şafakların sökün edeceği eşref saatleri bekler.
Hâsılı, her tarafta yüz bin muzdarip dolaplar gibi inler, neyler gibi sızlar ve o kapkaranlık gecelerde akla hayale gelmedik sesten-soluktan, renkten-ışıktan dünyalar kurar ve hâle tepkilerini dile getirmeye çalışır.
Evet, bizim ufkumuzda gece de gündüz de ışığa açık ve hep rengârenktir; bizler sabahtan akşama, akşamdan sabaha hemen her zaman büyüsünü ruhlarımızda duyduğumuz o altın saat, altın dakika ve altın saniyelerde sürekli hasret-vuslat arası gel-gitler yaşar.. ebediyet beklentisiyle oturur kalkar.. ve meyvelerini ilerde toplayacağımız, tatlarını ötelerde duyacağımız, gurub bilmeyen masmavi günlerin hülyâlarıyla köpürür durur.. sonsuzun o tasavvurları aşkın zevkleriyle mırıldanır ve ömrümüzün ışıktan dakika, saniye ve saliselerinin çok farklı, olabildiğine derin ve rengârenk şekillere bürünerek, bizim hesabımıza bir ebediyet havzına boşaldığına/boşalacağına inanırız; inanır ve yapmaya çalıştığımız şeylerin bir santiminin bile zayi olmayacağını düşünürüz. Dünyada yaşadığımız o nur-efşân günlerin, o aydınlık saatlerin, o aşklı, şevkli, şiirli zamanların bir başka âlemde güller gibi açacağını, ağaçlar gibi çiçek ve meyvelerle salınacağını; orada bütün güzelliklerin tasavvurları aşkın bir uhrevî derinlikle devam edeceğini düşünür ve bu dar âlemi öteler vüs’atinde duyuyor gibi oluruz.
İman, tevekkül, teslim ve ebedî saadet çizgisindeki hayatımız bize, her zaman en erişilmez güzellikleri, en derin zevkleri duyurarak bizi hemen her an en cazibedar, en zevk-efzâ şeylerden müstağni kılmıştır/kılar. Bizler iman ve ümitlerimiz sayesinde hep masmavi geçen ömrümüzde zamanın hemen her parçasından en seviyeli nesirlerle, en büyüleyici şiirlerle anlatılamayacak öyle şeyler dinleriz ki, kendi kendimize: “Yoksa bunlar rûhânîlerin muhâvereleri mi?” diye düşünürüz.
Bu ışıktan dünyada, bu sihirli ufukta ve o nur-efşân saat, dakika ve saniyelerde bizim duyup anlayabildiklerimiz bunlar.. kim bilir, zamana kendi düşüncesinin boyasını çalabilmiş zaman ve mekân üstü ruhlar ondan daha ne derin ve ne renkli şeyler dinliyorlardır… Ne var ki, belli ölçüde de olsa, kendi enginliğiyle zamanın o büyüleyici esrarını duyabilmek için zihnî, fikrî, ruhî, hissî ve kalbî bir rehabilitasyona ihtiyaç olduğunu da unutmamak lâzım. Böyle bir rehabilitasyonun en kestirme ve yanıltmayan yolu da, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a teslimiyetle kalb ve ruhun zümrüt tepelerinde seyahat olsa gerek…
Sızıntı, Mart 2003, Cilt 25, Sayı 290
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi