Sakin bir sonbahar gecesiydi. Güneşin doğmasına daha saatler vardı. Yaşlı
adam aniden gözlerini açtı. Öyle bir uyanmayla uyandı ki adeta hiç uyumamıştı.
Alışkanlığı değildi halbuki. En sıkıntılı anlarında uykuya sığınanlardandı. Ancak
onu uyandıran bir şey vardı, öyle bir şey ki kalbinden yukarı doğru yükselen, nefes
borusunu yakarak geçen ve boğazında düğümlenen…
Birkaç kere bir o yana bir bu yana dönüp yeniden uyumayı denediyse de
olmadı. Yerimi yadırgadım herhal, diye düşündü. Yavaşça doğruldu, bir geceliğine
ona ev sahipliği yapan çekyattan destek alıp ayağa kalktı. Gözleri karanlığa
alışmıştı bile. Önünde duran terlikleri fark etti, onları ayağına geçirip balkon
kapısına yöneldi. Çok dikkatli olmalıydı, zira misafiri olduğu evin sakinlerini hele
de minicik bebeği uyandırmak istemezdi. Tülü kaldırdı, bir eliyle kapı kolunu
yumuşak bir şekilde çevirip diğer eliyle kapıyı ittirerek açtı. Ses çıkarmamayı
başarmıştı.
Balkona adım atar atmaz Kars ayazı karşıladı onu. Ama üşümedi ya da
üşüyemedi. Hani insanın duygu ve düşüncelerinin çok yoğun olduğu anlar vardır.
O kadar yoğundur ki bıçak kesse hissetmez. İşte yaşlı adam için bu da böyle bir
andı. Belki altmış beş yıllık hayatında ilk değildi ancak bu sefer diğerlerinden kat
be kat amansızdı.
Küçüktü balkon. Tek adımda balkon demirlerine ulaştı. Buz gibi demirleri iki
eliyle sıkıca kavradı. Gökyüzünü seyre daldı. Derinden Kars Çayı’nın sesi
duyuluyordu. Dinledi biraz ve düşündü: “Böyle nehir ve çayların nice anısı ve acısı
vardır Anadolu’da. Fırat’ın, Dicle’nin, Menderes’in… Nice cana hayat suyu
olmuşlardır, nice cansa onlarda yitip gitmiştir. Bu nedenledir ki hepsinin ayrı
duyulur çağıltısı. Kimine şarkı türkü gibi gelir, kimine ağıt…” Yaşlı adamın Kars
Çayı’nın sesinde duyduğu ise geceyi saran hazin bir ağıttı.
Sonra uzaktan hayal meyal seçebildiği cezaevi ışıklarına baktı. Cezaevi, Kars
Çayı’nın karşı tarafında kalıyordu. Aralarında sekiz yüz metre ya var ya yoktu ve
dokuz aydır oğluna ilk defa bu kadar yakındı. Ama karmaşık duygularla allak
bullaktı. Oğlunun hayali gözünün önüne geldi. Uzun boyu, dik duruşu, vakur
çehresi… Açık kahve saçları güneşte sarıya çalardı. Her özelliğiyle göz aydınlığı bir
evlattı.
Liseyi bitireceği çağlarda bir gün yanına gelip “Baba! Çok düşündüm ve bir
karar verdim. Ben asker olacağım. Vatanıma, milletime faydalı olmak istiyorum.”
demişti.
Oğlunun sesinde öyle bir kararlılık vardı ki karşı koyamamıştı. Böyle
olacağını bilseydi izin verir miydi? Asla! Peki, oğlu onu dinler miydi? İşte bundan
emin değildi. Ama emin olduğu bir şey varsa o da bu ülkede zihniyet
değişmedikçe, her idealist genci aynı akıbetin beklediğiydi.
Onca soğuğa rağmen derin bir nefes aldı ve dışarı verdi. Buharlaşan nefesini
izledi bir müddet. Sonra düşündü. Kendi de aynısını yapmamış mıydı? Seksen
sonrasında, mühendis olarak mezun olmasına aylar kalmasına rağmen doğru
bildiklerini haykırmıştı. Bu yüzden iki sene cezaevinde kalmıştı. Sonrasında
memleketi Manisa’ya, baba ocağına dönmüş, babadan kalma manav dükkanını
devralmış ve kendine, hayal ettiğinden çok farklı bir hayat kurmuştu. O nedenle
oğluna her baktığında kendi kaybolan hayallerini hatırlar, ama en azından
oğlunun onunla aynı kaderi paylaşmayacağını düşünüp avunurdu. “Sen bari yap,
oğlum!” derdi. “Ben yapamadım, sen yap!”
Lakin olmadı. Kader ağlarını örmüş ve tarih mutadı olduğu üzere bir kere
daha tekerrür etmişti. Ne denebilirdi ki! Ama bu seferki çok daha ağır gelmişti
yaşlı adama. Kendi hapisteyken içi bu kadar yanmamıştı. Sadece oğlunu değil,
damadını ve beş aylık süt bebesiyle birlikte kızını da almışlardı. Baba olmak, elden
bırakmanın mümkün olmadığı bir ateşe benziyordu artık.
Bir hafta içinde olup bitmişti her şey. Damadı ve kızı alınınca geriye kalan iki
yavruya sahip çıkmak için hemen Denizli’ye gitmişti. Yolda, oğlunun yıllık izni
esnasında gözaltına alındığını ve görev yeri olan Kars’ a götürüldüğünü
öğrenmişti. Oğluna koşmak istediyse de torunlarının ona daha çok ihtiyacı vardı.
Bu nedenle Türkiye’nin öbür ucuna yani Kars’a gitmesi mümkün değildi.
Geçen dokuz ay boyunca eşiyle birlikte torunları ana baba yokluğunu
hissetmesin diye çabalamışlardı. Hatta çocuklara annelerini gösterebilmek için
manavlık yaptığı dönemden kalan, emekli olduktan sonra pek kullanmadığı küçük
kamyonetiyle her hafta, Manisa- Denizli arası iki yüz elli km yol tepmişti. Nihayet
dokuz ay sonra kızı yargılanmak üzere serbest bırakılmış, çocuklar da en azından
analarına ve küçük kardeşlerine kavuşabilmişlerdi.
Kızı serbest kalınca, çoktan tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiş olan
oğlunu ziyaret etmesi için bir fırsat doğmuştu. On dokuz saatlik aktarmalı bir
yolculuğun ardından oğlunun bir arkadaşının evine varmıştı. Geceyi orada
geçirecek, sabah ise açık görüşe gidecekti. Her ne kadar telefonla görüşmüş ve
mektuplaşmış olsalar da elini sıkıca tutmak, o koyu yeşil gözlerine bakıp iyi
olduğundan emin olmak istiyordu.
Omzuna hafifçe vurmak, “Benim aslan oğlum!”
demek istiyordu. Her ne kadar sarılmak oğlunun hoşuna gitmese de şöyle doyasıya
sarılıp “Ne olursa olsun, kim ne derse desin, ben seninle gurur duyuyorum!”
demek istiyordu.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama bebeğin ağlamasıyla kendine
geldi. Gün yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. Eliyle yüzünü ve sakalını ıslatan
gözyaşlarını sildi. Hızlıca odaya geçti, balkonun kapısını güzelce kapattı.
Ev sahibinin teklifiyle, sabah namazını, evin hemen yakınındaki Ebu’l Hasan
Harakani Hazretlerinin türbesinde kıldılar. Türbenin insanı sakinleştiren
atmosferi iyi gelmişti adama. Güçlendiğini hissetti. İstikbale dair bütün kaygıları,
zaman zaman ruhunu felç eden korkuları çözülüp gitmişti adeta.
Kahvaltının ardından ev sahibi onu cezaevinin kapısına kadar uğurladı. Türlü
aramalar, prosedürler ve beklemelerin ardından görüşme salonuna güç bela vardı.
Gösterdikleri plastik masaya oturdu. Tuhaf hissetti kendini. Yıllar önce annesinin
cezaevinde onu görmeye geldiği günü hatırladı. Acıdan iki büklüm kadıncağızı
gördüğünde yaşadığı vicdan azabını da. Omuzlarını gerdi, duruşunu dikleştirdi,
başını kaldırdı. Oğluna aynı hissi yaşatmayacaktı.
Çok geçmeden geldi oğlu. Biraz zayıflamıştı, teni de güneşsizlikten hafif
solgundu ama yürüyüşü hâlâ heybetliydi. Onu görünce kalktı hemen. Ama açmadı
kollarını. Çekinerek elini uzattı sadece. Çünkü oldu olası sarılmayı sevmezdi oğlu.
Küçükken bile ne zaman sarılmak istese kaçardı.
Önüne kadar geldi oğlu. Durdu, babasının elini tutmadan önce yüzüne baktı.
Akları artmış saçlarına, derinleşmiş yüz çizgilerine, uzamış sakalına… Neyse ki
gözleri eskisi gibi canlı ve parlak bakıyordu. Sonra elini tutarak kendine çekti
babasını ve ona kocaman sarıldı. Bir iki saniyelik şaşkınlığın ardından babası da
sıkıca sardı kollarını. Başını, kendinden biraz uzun oğlunun omzuna koydu, içine
çekti kokusunu.
Görüş bittikten sonra baba, otobüs garına; evladı, hücresine geri döndü.
Sadece bir saat görüşebildiler o gün. Bütün özlemlerini bir saatte gidermek,
anlatılacakları anlatmak, teselli etmek, teselli bulmak zorundaydılar. Onca yola
sağlığı müsaade etmediği için gelemeyen anacığı ise bu bir saatten de mahrum
kaldı.
Yaşlı adam, memlekete dönmek üzere otobüse bindiğinde, oğlunu sağ salim
görebilmenin huzuru içindeydi. Ümitliydi. Oğlunun gözündeki aydınlığı
görmüştü.
Ümitliydi, zalime boyun eğmeyen mazlumun eninde sonunda
kazanacağını biliyordu. Mırıldandı sessizce: “Varsın, insanlar şimdi inanmasın.
Bütün maskelerin düşeceği bir gün var. “
İçinden bir türkü tutturdu önce ve çok geçmeden tatlı bir uykuya daldı
Hizmetten | Esra Kaya
Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemeli! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Bütün büyükler, hep çekmişler, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) ve bütün enbiyâ-ı izâm… Hazreti Âdem’den O’na (aleyhissalâtü vesselam) kadar hep çekmişlerdir. İnsanlığa düşünceleriyle, yüksek fikirleriyle faydalı olan insanlar da çekmişlerdir. Sokrates, çekmiştir, zehirlenmiş; Eflatun, çekmiştir; yararlı olan herkes, mutlaka çekmiştir. Onun için buyurur Hazreti Sâhib-i Zîşân, Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem): أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en çetini, en zorlusu, başta enbiyaya, sonra derecesine göre diğer insanlara!..” Belâ ve musibetler, demek ki insanın seviyesiyle -eski ifade ile diyelim- “mebsûten mütenâsib”, yeni yalın ifadesi “doğru orantılı”.
Soru: İnsanlarla cinler arasında bir münasebet var mıdır?
Cevap: Cinler hakkında duyduğumuz ve bildiğimiz şeyler, onların da bizim gibi Allah Teâlâ’ya iman ve ibadetle mükellef oldukları, dünyanın onlar için de bir imtihan dünyası olduğu, onların da burada Allah’ı (celle celâluhu) tanıma, esmâ-i ilâhiyeyi mütalâa etme, sıfât-ı ilâhiye karşısında hayretten kendilerinden geçme ve ahiretlerini burada hazırlama gibi sorumlulukları olduğudur.
Bizim cinlerle, onların da bizimle uğraşması, her iki grup adına da boş bir uğraştır ve bunun Allah katında bir kıymeti de yoktur. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlar ve cinler arasında belli prensipler ortaya koymak suretiyle bir sınır çizmiştir. Meselâ, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların nelerle beslendiklerini anlatmış ve bu konuda ümmetini uyarmıştır. Buna göre onlar, tezek ve kemiklerle beslenmektedirler.[1] Belki onlar bu cisimlerin radyoaktif maddelerinden, belki de neşrettikleri gazlardan istifade ediyorlardır. Melek ve ruhanîler gibi varlıklar güzel kokudan hoşlanırken cin tayfası ve habis ruhlar da bazı pis kokulardan hoşlanırlar. Muhbir-i Sadık (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların ve bizim gıdalarımız mevzuunda sınırları bildirerek hudut tecavüzü durumunu önlemiş bulunuyor. Biz onların hududunun içine girmediğimiz gibi onların da bizim hududumuz dâhiline girmediklerini haber veriyor. Şayet onlar bize belli bir hayvan şeklinde görünür, biz de bilemeden onlara bir zarar verirsek sorumlu olmayız.
Cin tayfasına eziyet edip onları celbetmek, hiçbir mânâsı olmadan onlarla eğlenmek en azından boş bir iştir. Fakat cinler bir kısım hayırlı işlerde kullanılabilirler. Bunu, “Cenâb-ı Hak yerde ve gökte ne varsa hepsini sizin emrinize musahhar etti.”[2] âyetindeki prensibe dayanarak söylüyorum. Onlar da bu âyetin mânâsına dâhildirler. Cinlerin, Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselâm) emrine musahhar olmalarından anlıyoruz ki, beşer için o noktaya kadar bir yol var. Beşer o yolu takip edip bir şeyler yapabilir. En küçük bir günaha karşı dahi tir tir titreyen bir nebiye verilen ruhsat, hâliyle arkadan gelenlere de verilebilir. Hususiyle geçmiş peygamberlere ait ahkâm -haklarında nesh olunduğuna dair bir hüküm yoksa- bizim için de geçerli olacağı için hayırlı birtakım işlerde cinleri kullanmakta bir beis olmadığı söylenebilir.
Hazreti Süleyman cinleri tesiri altına alıyor ve çalıştırıyordu. Böylece yeryüzünde âdilâne bir hüküm icra ediyordu. Yapabilen bunu yapar; ama bu herkesin hevesine göre kullanılmaya başlanırsa iş çığırından çıkar ve eğlence mevzuu olur. Böyle olunca da üniversite imtihanlarına giren öğrencilerin kafasında daha ziyade üniversite sorularını çaldırma, devlet ricalinin kafasında da merkez bankalarından para aktarma mevzuu olur. Fakat kanaatim şudur ki, bir gün gelecek, yeryüzüne salih kullar vâris olacak ve o zaman Allah onları tam teshir imkânını da verecektir. Yeryüzünde hayvanlardan cinlere kadar bütün varlıkları kullanmaya o devrin salih insanları yol bulacaklardır. Bu sayede dünyada Hazreti Süleyman’ınkine (aleyhisselâm) benzer âdil bir hükümranlık tesis edilecektir. Bu, bir kısım âyetlerin müjdesinden anlaşılıyor.
İnsanlar, cinleri tesir altına alabildikleri gibi onların da insanlara tesir etmeleri söz konusudur. Biz insanlar, mazharı olduğumuz esmâ ile onlara müdahale edebildiğimiz gibi onlar da mazhar oldukları esmâ ile bize müdahale edebilirler. İbn Ebi’d-Dünya, cinlerin istedikleri zaman istedikleri şekle giremeyeceklerini söylüyor. Onların şekil değiştirmeleri belki de mazhar oldukları bir isme göre oluyor. Mesela diyelim ki “el-Musavvir” cinlerin mazhar olduğu isimlerden biri olsun. Belki onlar bunu söyledikleri zaman hayalinden ne geçirirlerse o şekle girerler. Ağaç deyince ağaç, yılan deyince yılan şeklini alabilirler. İşte cinler böyle bir kısım esmâya mazhardırlar. Bu isimler vasıtasıyla kendi daireleri ve sahaları içinde bazı kimseleri tesirleri altına almaları düşünülebilir. Fakat umumiyet itibariyle biz, cinlere maskara olan ve onların tesiri altına giren insanların üç yolla bu duruma maruz kaldıklarını görüyoruz:
Birincisi, ispirtizma, ruh ve cinler gibi şeylerle meşgul olanlar, umumiyetle rehbersizlikten ötürü bazı güçlü, kuvvetli cinlerin tesiri altına girerler ve artık zihnen ve fikren bizim bulunduğumuz mekân boyutları içinde kalamazlar. Bu sebeple başkaları onların tutum ve davranışlarını ters görür ve konuşmalarını da hezeyan bulurlar. Gerçi hekimler onların gördüğü ve duyduğu bazı şeylere halüsinasyon derler. Hâlbuki onlar boyut değiştirip başka bir âlemle kontak olmuşlar, oradan gelen sesleri dinliyor ve oraya seslerini gönderiyorlardır. Böyleleri çoğu zaman rehbersizliğin getireceği risk ve problemlere maruz kalırlar. Binaenaleyh bu türlü seanslar tertip edip cinleri ve şeytanları çağırma yoluna gitmek, tehlikeli bir uğraştır.
İkincisi, bazen Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tayin ve tespit buyurduğu sınırları aşıp onların sınırları içine girme durumu olabilir. Onların gıdalarına dokunulur, belki bazen onlara kastedilir, onlar da insanlara ilişirler. Farkında olmadan ayaklarını kıran, başlarını ezenlere onlar da musallat olurlar. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizlere, sürekli yapacağımız dualarla etrafımızda koruyucu bir atmosfer meydana getirmemizi tavsiye ediyor. Meselâ O’nun mübarek sözleri içerisinde, bir insan sabah-akşam üç defa, بِسْمِ اللهِ الَّذي لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي اْلأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَآءِ وَهُوَ السَّميعُ الْعَليمُ duasını okursa ona bir zarar isabet etmez.[3] Bunu yapan insan onlardan gelebilecek bütün zararlardan korunmuş olur. Yine Peygamberimiz bir yere ilk defa gidildiği zaman خَلَقَ أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ duasının okunmasını tavsiye eder.[4] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gibi tavsiyeleriyle bizi bu konuda mânevî hazırlık yapmaya davet ediyor. Yani bu dualarla adeta koruyucu bir atmosfer ve manyetik alan meydana getirilmelidir ki, onlar buraya sokulamasın, bunu yapanlar da zararlardan korunmuş olsunlar.
Cinlerin etkisine girmeye sebep olabilen üçüncü husus da, insanların bazı hâllerinin insanlarla eğlenmek isteyen maskaracı cinler için müdahaleye elverişli olmasıdır. Meselâ, abdestsizlik bunlardan biridir. Yine fevkalâde hâllerinde kadınlara müdahale ettikleri söz konusudur. O yüzden kadınların, âdet ve lohusalık gibi hâllerinde yalnız ve duasız bırakılmaları doğru değildir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), insan neslinin devamı için en mahrem ve hayatî işi yaparken, بِسْمِ اللهِِ اللَّهُمَّ جَنِّبْنِى الشَّيْطَانَ وَجَنِّبِ الشَّيْطَانَ مَا رَزَقْتَنَا “Bismillah, Allahım, şeytanı Benden ve bize lütfedeceğin çoçuktan uzaklaştır!” diye dua etmeyi tavsiye eder.[5] Demek ki rahimlere kadar müdahale edip orada meydana gelecek çocuklara müdahale etme ihtimalleri olabilir. Başka bir hadiste de “Hiçbir çocuk dünyaya gelmez ki, şeytan tarafından ona temas edilmiş olmasın. Ancak Hazreti İsa ibn Meryem ve annesine temas edilmemiştir.” buyururlar.[6] Mütevazi Nebi (aleyhissalâtü vesselâm) kendisini söylemiyor ama bu konuda O, Hazreti İsa’dan (aleyhisselâm) öndedir. Binaenaleyh oraya kadar müdahale edebilecek tayfaya karşı çok hassas olunması lâzımdır. İhtimal, o durumda insanın fikrî ve ruhî yapısına müdahale edebilirler. Normalde tesir etmesi düşünülemeyecek şeyler bile bazen o esnada tesir edebilir. Meselenin pratik çözümü, abdestsiz durulmaması ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiye ettiği duaların okunmasıdır. Kadınlar hususi durumlarında Kur’an okuyamasalar bile tesbih, zikir ve dualarla kendilerine bir koruma alanı oluşturmalıdırlar.
Cinlerle ilgili bir başka nokta ise bir kısım kimseler tarafından gerçekleştirilen ispritizma seanslarıdır. Hem bu tür seansları yapanların söylediklerine hem de ehlullahın bu mevzudaki beyanlarına istinaden, bu seanslarda gelenlerin daha ziyade cinler ve ervah-ı habîse olduğu kanaati hâkimdir. Mesela, Mevlâna Celâleddin Rumî Hazretlerini çağırdıklarında gelen Mevlâna Celâleddin Rumî’nin ruhu değildir. Çünkü o meclislere iştirak eden kimselere yardımcı bazı cinler vardır. Hazreti Mevlâna’nın ruhunu çağıracak cinler hiçbir zaman Hazreti Mevlâna gibi bir kimsenin makamına ulaşamaz ki onu çağırabilsin. Hak ehli bir zattan bir müceddidin ruhunu çağırmasını istediklerinde o, “Biz nerede, onun ruhu nerede! Biz onların seviyesine ulaşamayız.” diye cevap verir. Evet, o yüce zatların ruhlarıyla temas kurmak için en az onların makamına çıkacak seviyede olmak lâzımdır. Dolayısıyla sıradan insanlar, Hazreti Mevlâna, İmam Gazzâlî ve İmam Rabbânî gibi mübeccel insanların muallâ ruhlarının bulunduğu yüce mevkiye çıkıp onları çağıramaz; bu mümkün değildir; o zatlar gelmez de. Belki onların kılık ve kıyafetlerinde, Mevlâna külâhıyla bir cin gelir, onlarla alay eder de o zavallılar farkında bile olmaz. Hele bu tür seanslarda din adına telkin edilen şeyler var ki, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar hiçbir peygamberin bu konuda bir beyanı yoktur. Öyleyse bu hususta yapılanlar, insanları maskaraya alma, onlarla alay etme ve onları baştan çıkarmadır.
Günümüzde bazı insanların, kendilerine Mevlâna, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi kimselerin bir şeyler dikte ettirdiğini söylemeleri Hasan Sabbah’ı akla getiriyor. Ona da evvelâ bu türlü esintiler gelmeye başlamış ve ilerleyen zamanlarda tamamen yoldan çıkmıştır. Bugün bu iddialarda bulunanların sonlarının da pek hayırlı olacağını zannetmiyorum. Esasen Hasan Sabbah, Selçukîlerin ilk yıllarında Nizamülmülk gibi büyük kimselerin de arkadaşıydı. Muvazenesini bulamadığından dolayı materyalizm bataklığına saplanan Ömer Hayyam da aynı devrin insanıdır. Menşei aynı olmasına ve ilim adına İslâm dünyasına pek çok şey kazandırmasına rağmen materyalist düşünceden kurtulamamıştır. Şiirlerinde insanlara, sınır tanımaksızın hayattan kâm almayı öğütler. Bir şiirinde şöyle der,
“Geçmiş günü beyhude yere yâd etme
Bir gelmemiş an için de feryâd etme
Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbad etme!”
Aynı medresenin talebelerinden Hasan Sabbah da gözü kapalı spiritüalizme dalmış ve kendisini bir daha da kurtaramamıştı. Habis ruhların tasallutuna maruz kalan Hasan Sabbah’a önce müceddit olduğuna dair esintiler gelmiş, sonraları kendisinde bazı garip hâller de müşâhede etmesiyle birlikte iyice yoldan çıkmıştır. Onu adeta maskara haline getiren bu habis ruhlar kendisine sahte cennet ve cehennemler yaptırarak binlerce sünnîyi kılıçtan geçirmesine sebep olmuşlardır. Karmatî hareketi de böyle başlamıştır. Tarihte habis ruhların tasallutuna maruz kalmış, Kur’an ve Sünnet’in beyanatının dışında yeni şeyler ortaya koyan, kendilerince yeni bir çığır açan insanların misalleri pek çoktur.
Geçmiş dönemlerde peygamberlik iddiasında bulunan çok sayıda insan çıkmıştır. Bunların sonuncusu, yirminci asırda İslâm âlemine çok pahalıya mal olan, Kâdiyânilik’in kurucusu Gulam Ahmed’dir. Hayatına baktığımızda benzerlerinde olduğu gibi onun da cinlerin tasallutuna maruz kaldığını görürüz. Bu insan da başta çok masumdur ve Hindistan’da yaygın olan yogizme reaksiyon olarak ve İslâm’ı yüceltme maksadıyla cinlerle temas temin etmiştir. Bilindiği üzere yogizmde müthiş bir ruh gücü vardır. O da bunlara galebe çalmak ve bu yolla İslâm’ın üstünlüğünü göstermek istemiştir. Müslümanlar arasında bu işin cereyan etme şekline “fakirizm” denir. Gulam Ahmed fakirizmle işe başlar fakat habis ruhlar onun üzerinde de hükümlerini icra etmeye başlarlar. İlk başlarda kendisine devamlı surette müceddit olduğu fikri telkin edilir. Her şeyin şirazeden çıktığı yirminci asırda bunları düzene koyacak olanın kendisi olduğu söylenir. Daha sonraları bu habis ruhların Gulam Ahmed’i (daha sonra kurulan) Pakistan ve Hindistan’a karşı Batılı sömürgeci devletler hesabına çalışmaya sevk ettiği görülür. Keza kitaplarında, kendileri müstakil bir İslâm devleti kursalar dahi hiçbir zaman başkalarının kendilerine getireceği saadeti temin edemeyeceklerini söyler. Ona göre ancak İngilizler sayesinde cennet gibi bir hayat yaşama imkânı vardır. İnsan, dünyada başkasının esiri olursa ahirette hür olacaktır.
Burada, habis ruhların tasallutuna maruz kalma söz konusu olabileceği gibi Müslüman toplumun ilerlemesini engelleme adına başkaları tarafından kullanılma da söz konusu olabilir.
Sonraki beyanlarına baktığımızda Gulam Ahmed karşımıza bu sefer daha farklı çıkar. Bu defa da o, kendisinin âhirzamanda beklenen mehdi olduğunu iddia eder. Bu, habis ruhların onu getirdiği ikinci devredir. Son safhada ise artık kendisinin Hazreti Mesih olduğunu iddia etmeye başlar.
Yine cinlerin tesirinde kalan Bahâullah ve benzeri şahıslardan da söz edilebilir. Bunların çoğu yaptıkları işe önce masumane başlamış ancak daha sonraları cinlerin tesiri altına girmişlerdir. Bu sebeple, yukarıda anlatılan şahısların yaptığı şekliyle cinlerle meşgul olmak çok doğru değildir. Zira tarih boyunca bu meşguliyetin ortaya çıkardığı farklı sonuçlar ortadadır. Allah bizleri muhafaza buyursun!
[1] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 32.
[2] Câsiye sûresi, 45/13.
[3] “O’nun adıyla hareket edip O’na sığındıktan sonra yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle (sabahladım, akşamladım). O her şeyi işiten ve bilendir.” (Tirmizî, daavât 13; Ebû Dâvûd, edeb 100; İbn Mâce, dua 14).
[4] Mahlûkatının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.” (Müslim, zikir 54-55; Tirmizî, daavât 40; İbn Mâce, tıb 46; Dârimî, isti’zan 48).
[5] Buhârî, bed’ü’l-halk 11; vudû 8; nikâh 66; daavât 55; tevhid 13; Müslim, nikâh 116.
[6] Buhârî, bed’ü’l-halk 11; Müslim, fezâil 146.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen
Ekim ayının yedisi , cumartesiydi. Nezarethaneden çıkardılar bizi. Ömrümde ilk defa bir nezarethanede uyumuştum. O da Edirne’nin az biraz ilerisinde bir kasabada , sınırın diğer tarafında. O geceyi yazacağım ama şimdi Akrem ile tanıştığımız yere gidişimizi Akrem’i ve tespihi yazmak istiyorum.
İngilizcesi olan arkadaşım Mehmet’in bize anlattığına göre nezarethaneden çıkan biz şimdi bir araçla bir kampa gideceğiz. Orada birkaç gün misafir olduktan sonra özgür olacağız. Gece Elif bacının ağlayan kızına bisküvi getiren polis anlatmış.
Bir minibüsün içine girdik. İçeriye girdiğimizde kucağında bebeği olan genç bir kadını gördük. Onu da başka bir karakoldan almış olacaklar diye düşündüm. Kapısı kapanınca minibüsün her yeri zifiri karanlık oldu. Miray ağlamaya başladı. Ahmet annesine sorular sormaya başladı.
Soru cümleleri ile yaralanır mı hiç insan ? Bıçak yarası, kurşun yarası, şu yarası , bu yarası… Sonuna yarası gelen yüzlerce belirtisiz isim tamlaması yazabilirim size. Ama soru yarası bambaşka bir acı olmalı. Ben o acıyı çok tattım. Ve tadanlarınız vardır biliyorum. Bazılarınız okurken şimdi soruyordur. Soru yarası diye bir şey mi olur ? Bazılarınız merak ediyor , bazılarınız da kendi içinizde renklendirdiğiniz soruları birer fırçanın ucuna yapışan mazi boyası ile zihninizin tuvaline vuruyor ve ben daha yazmadan o tuvale acılarınızın gölgesini koyuyordur. Ahmet usulca sordu annesine. Miray ağlamaya devam ediyordu. Ahmet bir tık daha yükseltti sesini ve sordu. Anne yine suskun. Ahmet dayanamadı ve bağırdı , o karanlığın bizi çepeçevre sardığı minibüsün içinde. Anne neden duymuyorsun. Babama mı gidiyoruz , diyorum sana. Annenin ağlayabildiğini hissedebiliyor ama göremiyordum. Bizi bir o yana bir bu yana sallayan ve salladıkça karanlığıyla birlikte içimizde dışımızda ayrı ayrı hisler yaşatan o minibüsün içinde biliyorum ki içine içine ağlayan sadece ben değildim.
“Bilmiyorum” diyebildi. O bilmiyorum sözcüğünün notası var mıydı acaba. Bakın şimdi ben bunları yazarken bilmiyorum diyorum. Siz de okurken içinizden ya da sesli bilmiyorum deyin. Dört hece. Bil mi yo rum. İnanın bambaşka bir tınısı vardı o tek kelimelik cümlenin. Gizli öznesi “ben” olan cümle “bilmiyorum” cümlesi. Ama öyle değil gramer üstadı dostlarım. O bilmiyorum’un öznesi sadece Elif kardeşim olamazdı. O da ağlıyordu ben de. Yanımdaki arkadaşım Mehmet de. Belki de okurken şimdi sizler de ağlıyorsunuzdur. Anne babama mı gidiyoruz , sorusunun cevabı o gün o karanlık arabada kulağıma öyle bir tını bırakmıştı ki zannediyorum ömrüm boyunca unutamayacağım.
Bu arada ben arabadakileri motive etmeye çalışıyor biraz sonra gideceğimiz yer hakkında onlara hayaller kurduruyordum. Öyle ya polis kampa gideceksiniz demişti. Biz de şimdi kampa gidiyoruz. Başladım tasvir etmeye. Yan yana küçük evlerden oluşan bir göçmen kampı. Bahçede kocaman bir futbol sahası. İçeride sıcak su ve temiz yatak. Nezarethanede kaldığımız gece yatmak zorunda kaldığımız o yataklardan sonra benim hayal dünyamdaki yatak sözcüğünün önüne getirdiğim temiz sıfatı şimdi daha da anlam kazanıyordu. Hayaller biter mi devam ediyordum. Sıcak çorba , çay , meyveler ve bizim gibi yola düşenlerin bir arada olduğu bir kamp tasviri…
Bir saat kadar sonra minibüs durdu ve kapı açıldı. Hepimizin gözleri kamaştı. Karanlıktan sonra gözümüzün içine içine akan güneş ışıklarına alışmak birkaç dakikamızı aldı. Bir elimizle gözlerimizi ovuştururken diğer ellerimizle sırt çantamızı tutuyor ve Yunanca bir talimatı kırk yıldır biliyor ve ezberlemişiz gibi duvarın gölgesinde tek sıra diziliyorduk. Ahmet… Gözlerime baktı. Soru yarası başlıyordu. Bu sefer dili ile değil gözleriyle sordu. Nerede yan yana evler , nerede futbol sahası. Kocaman bir duvarın önündeydik. Ve duvarların üzeri tel örgüleri. Bizi getiren polislerle buradaki görevlilerin konuşmalarını bekliyorduk. Biraz sonra evraklar teslim edilecek ve ben içeride Akrem ile tanışacaktım.
Devam edeceğim…
Hizmetten | Gökhan Bozkuş
Amerika’da faaliyet göstere İnsan Hakları Kuruluşu Huddled Masses mazlumların ve mağdurların sesi olmaya devam ediyor…
Dernek önemli bir programa daha imza attı.
Bu akşam Huddled Masses’in YouTube kanalında Gazeteci Murat Akkurt var.
14 Temmuz’daki huzurlu hayatının 15 Temmuz itibariyle nasıl bir kaosa dönüştüğünü, üzüntü ve dehşetle izleyeceksiniz.
Gaybubet, gözaltı, işkence, hapis ve zorunlu sürgün…
“Parçalanmış Hayatlar, Susturulmuş Türkiye” programının özel bölümü olarak sunulacak söyleşide Akkurt, hayatının nasıl alt üst olduğunu anlatıyor .
Suçlamalar dehşet verici(!): Bankaya para yatırmak, medyada çalışmak, çocuğunu okula göndermek, telefon uygulaması kullanmak… Hiçbiri kanunlara göre suç değil! Ama bu “suçlar” Türkiye’de milyonların hayatını karartmaya yetti!!! Hala da zulüm artarak devam ediyor…
Lütfen 15 dakikalık bu ilginç röportajı kaçırmayın!
Türkçe gerçekleştirilen söyleşi ayrıca İngilizce altyazılı olarak , BU AKŞAM Newyork saatiyle 1 pm, Londra 18, Berlin 19, Atina 20, İstanbul saatiyle de 21’de yayınlanacak.
Murat Akkurt’un acı dolu hikayesini ibretle seyredeceksiniz.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Amerika’da yapmış olduğu İkindi Sohbetleri’nin bir kısmı İstikamet Çizgisi adıyla kitaplaştı…
Kırık Testi serisinin 17.si olarak yayınlanan eser, yine birbirinden kıymetli konuları içeriyor.
Hizmetten YouTube kanalı olarak bu hafta CANLI yayında Hocaefendi’nin son eseri İSTİKAMET ÇİZGİSİ kitabını konuşacağız.
Safi Ekmekçi moderatörlüğünde gerçekleştirilecek programımızın konuğu , Işık Yayınları Eski Genel Yayın Yönetmeni İlahiyatçı Ahmet Özberk.
Hocaefendi’nin son kitabını konuşacağımız bu güzel yayını kaçırmayın.
CANLI YAYIN TARİH VE SAATİ
07 OCAK 2021 PERŞEMBE
19.30 Avrupa
21.30 Türkiye
13.30 Newyork
“Yılan dilleriyle iliştiler
Tertemiz mahremine
Bir iftirada boğuldu yürekler
Kur’an şahit oldu iffetine”
Ömrünü insanlığa vakfetmiş, bu uğurda çile ve ızdırabın her türlüsü ile karşılaşmış Allah Resulü’nün (sav) en zor imtihanlarından biri de eşi Hz. Aişe’ye (r. anha) atılan iftira ile geçirdiği ifritten günlerdi.
Daha genç yaşlarda Allah Resulü’nün (sav) manevi nur iklimine girmiş ve ondan başka bir erkek tanımamış Hz. Aişe annemize Müstalik Seferi dönüşü baş münafık İbn-i Selül ve avanesi tarafından Safvan ibn Muattal (ra) ile (haşa) zina iftirası atılmıştı.
İmtihan çok ağır geçmişti. Tam bir ay göklerden haber gelmedi. İffeti hususunda hassaslardan hassas olan Efendimizi (sav) o kadar etkilemişti ki bu sıkıntı, adeta tecessüm etse kainatın ödünü koparacak nitelikteydi.
Atılan bir iftira idi ve münafıklar tüm Medine’ye bunu yayıyor ve maalesef bazı Müslümanlar ise bu iftiraya inanıyorlardı.
Sarsılmıştı Allah Resulü (sav). O tertemiz yüreğe o kadar ağır gelmişti ki atılan iftira, ashabı ile istişare etme lüzumu hissetti.
Önce bir hutbe irad buyurdular ve içli bir ağıt gibi dudaklarından ilmek ilmek şu cümleler döküldü: “Ey Müslüman topluluğu! Ailem aleyhindeki iftirasıyla beni üzüntüye düşüren bir şahsa karşı bana kim yardım eder? Hâlbuki vallahi ben, ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onlar (iftiracılar), öyle bir adamın
(Safvan ibn Muattal) ismini de ileri sürdüler ki ben onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum.”
Sahabe efendilerimiz iffetin kristal heykeli Efendimize (sav) fikirlerini söylediler. Hiç kimse “Hz. Aişe (ra) bu işi yapmıştır.” demedi. Hatta ortak bir sesle ve şu teşbihle düşüncelerini tarihin alnına yazdılar.
Dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bir gün bize namaz kıldırıyordun. Namaz içinde iken, ayakkabılarınızı çıkarmıştınız. Size uyarak biz de çıkarmıştık. Namazı bitirince, ayakkabılarımızı çıkarmamızın se- bebini bize sormuştun. Biz de sana uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz, ‘Temiz olmadıkları için onları çıkarmamı bana Cebrail emretti.’ demiştiniz. Böyle, ayakkabılarınıza bulaşan bir pislik dahi size bildirildiği ve onları pislik bulaşığından dolayı çıkarmanız size emredildiği halde, ailenize namus kirletecek kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size emredil- mesin, olur mu hiç?”
Hz. Aişe annemiz der ki: “… öyle ağladım ki belli bir dönemden sonra ağlama istidadını da kaybettim.”
İffetine atılan çamur o pak aileyi o kadar sarsmıştı ki Efendimiz (sav) pek dışarı çıkmıyor, Hz. Aişe’nin (r. anha) ise ağlamaktan göz pınarları kuruyordu.
İftiraya uğrayan diğer taraf olan Hz. Safvan (ra) ise dertten adeta deliye dönüyor, gündüzleri dışarı çıkmıyor geceleri iplik iplik gözyaşı döküyordu.
Tam bir ay sürdü çilenin ellerinde dert yumağı günler. İffeti için yaşayan, yeryüzüne iffetin manasını mayalayan bu aileye ömürlük bir ağrı gibi gelip oturmuştu şom ağızlardan yayılan iftira.
Bir ilahi rüzgar bekledi yürekler, üzerindeki kara bulutları dağıtacak olan. Ve Allah iffetini temiz tutmak için yuvasını gözyaşlarıyla temizleyen bu tertemiz insanlara yüzyıllara yayılan ilahi bir iade-i itibar yazdı ayetleriyle. Şöyle diyordu Kur’an “İffet Kahramanları’na” atılan çamurları nurdan mesajları ile temizleyerek:
“Onu (iftirayı) işittiğiniz vakit, erkek müminlerle kadın müminler, kendi vicdanları önünde iyi bir zanda bulunup da, ‘Bu, apaçık bir iftiradır’ demeleri lâzım değil miydi?” (Nur Suresi, 16)
Allah (cc) yüzyılların kulağına bir küpe gibi astığı ayetleriyle iffeti için ölümüne ızdırap çeken insanları ilahi kelamı ile temizlemiş ve Efendimizin (sav) harimine atılan çamuru Kur’an’ın Nur’dan rüzgarı ile müfterilerin yüzlerine çarpmıştı.
Temiz insanların kaderidir en hassas oldukları, en dikkat ettikleri şeylerle imtihan olmak. İşte Hz. Meryem, işte Hz. Aişe, işte bu devasa kametleri kendilerine örnek alan Hizmet ve gönüllüleri… Evet, Hizmet gönüllüleri sulhun ve barışın temsilcileri olarak yola çıkmış, sevgiyi bir bayrak gibi dünyanın tüm burçlarına dikmiş ama tam tersi bir sıfatla “terör” iftirasına maruz kalmış. Tıpkı iffetleri hususunda çok hassas annelerimize zina iftirasının atıldığı gibi…
Ümidimiz odur ki; bugün sevginin müessisi, yeryüzünde sulhun temsilcisi binlerce insana terör iftirası atanların hakkından Allah (cc) gelecek ve ömründe tek bir suça bulaşmamış iffet abidelerini de karanlıklardan aydınlığa çıkaracaktır.
Hizmetten | İsmet Macit
Kimisi makam ve mansıp delisi olur; böyle gittiği yerde herkes, halk onu alkışlasın ister. Bir tane eskort takip ediyorsa, “Yahu iki tane niye olmasın?!.” der. Bir yerden bir yere gidiyorken “Beni bir ihtişam ile görsünler!” filan diye düşünür. Bu da “makam cinneti” esasen, “makam zehirlenmesi”. “İki tane olsun; yahu iki tane de olmuyor, üç olsun, on olsun; on, yirmi, otuz olsun! Böyle camiye giderken, arabalar bir arkama takılsınlar, bakanlar ona bir daha baksınlar böyle, bir başları dönsün. Nasıl baş dönermiş, görsünler!” filan… Şeytan, bu defa onu değerlendirir, saltanat zehirlenmesini değerlendirir, güç ve kuvvet zehirlenmesini değerlendirir. Bazen de öyle olur.
Soru: Âhirzamanda gelecekleri bildirilen Hazreti Mehdi ve Hazreti Mesih kendilerini ilân edecekler midir? Yine âhirzamanda ortaya çıkacağı söylenen “Kahtânî” hakkında bilgi verebilir misiniz?
Cevap: Öncelikle şunu ifade edeyim ki Mehdi, bir peygamber değil, bir müceddittir. O, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirmiş olduğu dinde tecdit yapacak ve bu vazife bir şahs-ı mânevî işi olduğundan dolayı da bu vazifenin sadece bir yönünü temsil edecektir. O kudsî, ulvî ve yüce vazifeye dair diğer yönlere gelince, Muhammedî ruhu içtimaî hayata tatbik gibi bütün insanlık çapında meseleyi geliştirme, bütün insanlığın ruhuna ve şuuruna onu hâkim kılma gibi vazifeler başkaları tarafından temsil edileceğinden bunların hepsini Mehdi’ye bağlamak biraz garip olur.
Bütünüyle mücedditlik müessesesi olan bu iş, bir fabrikadaki çeşitli vazifeleri belli görevlilerin yapması gibi bütün Müslümanların iştirakiyle yapılacak bir vazifedir. Yani her mü’min, âhirzamanda Din-i Mübin-i İslâm’a omuz verdiği nispette mehdiyeti temsil etmiş, Hazreti Mehdi’nin vazifesine iştirak etmiş sayılacaktır.
Cenâb-ı Hak, belli dönemleri böyle mümtaz şahsiyetlerle aydınlatmıştır. Bu kişilerin kimler olduğunu her zaman bilemeyiz. Zaten bilinmesi de çok mühim değildir. Mühim olan, fertlerin istikametli bir hayat yaşamalarıdır.
Mehdi, peygamber olmadığı gibi kendisinin, mehdiyeti temsil eden kişi olduğunu ilan ve ifade etmesi de onun vazifesi değildir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ilan etmesi peygamberlik vazifesi cümlesindendir. Kendisine “Sen Allah’ın resûlüsün” dendiği zaman Efendimiz, –hâşâ– “Nerede resûllük nerede ben!” deseydi başaşağı giderdi. O yüzden nasıl ki, “Lâ ilâhe illallah” demesi Efendimiz’in vazifesiyse “Muhammedün Resûlullah” demesi de O’nun vazifesiydi. Mehdi’ye gelince o, Allah Resûlü’nün bir mirasçısıdır. Ahir zamanda verâset-i nübüvvet vazifesini yapacaktır ancak o, bu vazifeyi ilan etmekle mükellef değildir.
Hazreti Mesih ise –şayet şahs-ı mânevî değil de bizzat şahsıyla nüzul edecekse– “Ben peygamberim” demeyecektir. Çünkü o, peygamber olarak değil, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olarak nüzul edecektir ki Buhârî, Müslim ve Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde bunu destekleyen hadis-i şerifler vardır. Mehdi, Hazreti Mesih’e “Namaz kıldır!” diyecek, ancak o, “Siz, birbirinize imam olursunuz, ben size imam olamam!” diye cevap verecektir.[1] Bunu da böyle anlamak lâzımdır.
Sorunun ikinci kısmında geçen Kahtânî, Buhârî’de isim söylenmeden,[2] Müslim’de ise Cehcâh ismiyle zikredilmektedir.[3] İmam Kastallânî Buhârî şerhinde, Cehcâh’ın –muhtemelen– Buhârî’de isim verilmeden zikredilen o şahıs olduğunu söylemektedir.[4]
Kahtân, Yemen’de bir yer ismidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kahtânî’nin Yemen asıllı olacağından ve Mehdi’den sonra zuhur edeceğinden bahsetmektedir.[5] Hadisteki karakteristik ifadeden bu zatın biraz despot ve mütekebbir bir insan olduğu/olacağı anlaşılmaktadır. İmam Kastallânî, bu zâtın, iman noktasında Mehdi’den geri kalmayacağını söylemektedir. Fakat bu yorum, İmam Kastallânî’nin şahsî yorumudur. Hadis-i şeriflerde, onun halkı zorla ve kamçı ile camiye sokacağı ifade edilmektedir. Bu türlü bir durum yakın ve uzak tarihimizde çok olmuştur. Bu sebeple Yemen asıllı böyle bir zat zuhur etmiş ve misyonunu eda edip gitmiş de olabilir.
Haddizatında bu hadis, dünyanın her yerinde bu türlü kimselerin zuhur edeceğine bir işaret de olabilir ki, o zaman maksadın bir şahs-ı mânevî olduğu mânâsı anlaşılır. Bu takdirde şöyle demek mümkündür: Şahs-ı mânevî olarak mehdiyeti temsil edecek pek çok zât gelebileceği gibi, Kahtânîliği temsil edecek Cehcâh türünden insanlar da zuhur edebilir ve onlar, mü’minleri zorla namaza götürebilirler. Mesela İstiklal Harbine hazırlandığımız yıllarda halkımız kamçılarla camilere dolduruluyordu. O devirde yarım imanlı kimselerin çoğu da abdestsiz olarak camilere giriyorlardı. Bu böyle olabileceği gibi aynı zamanda ileride dünyanın çeşitli yerlerinde nesli zorla mescitlere sokmak isteyecek bazı zevatın ortaya çıkacağına da işaret olabilir.
Asrımız her şeyin topluluklarla temsil edildiği bir asır olduğu için bu devirde meseleyi belli şahıslara has kılmak ve Kahtânî’yi bir şahıs olarak görmek kat’iyen hatadır. Nitekim Mehdi’yi ve Mesih’i de vazifelerinin bütünü itibarıyla bir şahıs olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Vâkıa her büyük dava belli şahıslar tarafından temsil edilir ama davanın sürekliliği içinde ona omuz verecek kimselerle birlikte mesele şahs-ı mânevîye inkılâp eder. Bu ince noktadan ötürüdür ki, Müslümanlığa Muhammedîlik demiyoruz. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vazifesini tebliğ buyurmuş, irtihal-i dâr-ı bekâ etmiş ve gitmiştir. Ondan sonra o prensipler ve esaslar içinde Müslümanlık; Ebûbekir’lerin, Ömer’lerin, Osman’ların, Ali’lerin ve daha nicelerinin omuzlarında şehbâl açmış, âfâk-ı âlemde dalgalanıp durmuştur.
Az önce ifade ettiğimiz gibi asrımız, fertlerin değil, şahs-ı mânevîlerin ön plana çıktığı bir zamandır. Günümüzde bir fert, eşi-benzeri olmayan biri olsa dahi tek başına tesirsiz kalır. Büyük zâtlar, cemaatlerini kendi şahıslarına bağladıkları nispette iflasın eşiğindedirler demektir. Bu sebeple meseleyi büyük hakikatler ve prensiplerle gelecek nesillere intikal ettirmek gerekir ki, biz buna şahs-ı mânevî diyoruz. Onun için Kahtânîliği de bu şekilde şahs-ı mânevî olarak anlamak daha doğru olacaktır.
Her şeyin doğrusunu Allah bilir.
[1] Buhârî, enbiyâ 48; Müslim, îmân 247; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/345, 384.
[2] Buhârî, menâkıb 7, fiten 23.
[3] Müslim, fiten 61.
[4] Bkz. Muhammed el-Kastallânî, İrşâdü’s-sârî li-şerhi Sahîhi’l-Buhârî, 6/6, 14, 10/202.
[5] Nuaym İbn Hammâd, el-Fiten 1/402, 408.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen