Hikayeler

Baba olmak | Esra Kaya

Sakin bir sonbahar gecesiydi. Güneşin doğmasına daha saatler vardı. Yaşlı
adam aniden gözlerini açtı. Öyle bir uyanmayla uyandı ki adeta hiç uyumamıştı.
Alışkanlığı değildi halbuki. En sıkıntılı anlarında uykuya sığınanlardandı. Ancak
onu uyandıran bir şey vardı, öyle bir şey ki kalbinden yukarı doğru yükselen, nefes
borusunu yakarak geçen ve boğazında düğümlenen…

Birkaç kere bir o yana bir bu yana dönüp yeniden uyumayı denediyse de
olmadı. Yerimi yadırgadım herhal, diye düşündü. Yavaşça doğruldu, bir geceliğine
ona ev sahipliği yapan çekyattan destek alıp ayağa kalktı. Gözleri karanlığa
alışmıştı bile. Önünde duran terlikleri fark etti, onları ayağına geçirip balkon
kapısına yöneldi. Çok dikkatli olmalıydı, zira misafiri olduğu evin sakinlerini hele
de minicik bebeği uyandırmak istemezdi. Tülü kaldırdı, bir eliyle kapı kolunu
yumuşak bir şekilde çevirip diğer eliyle kapıyı ittirerek açtı. Ses çıkarmamayı
başarmıştı.

Balkona adım atar atmaz Kars ayazı karşıladı onu. Ama üşümedi ya da
üşüyemedi. Hani insanın duygu ve düşüncelerinin çok yoğun olduğu anlar vardır.
O kadar yoğundur ki bıçak kesse hissetmez. İşte yaşlı adam için bu da böyle bir
andı. Belki altmış beş yıllık hayatında ilk değildi ancak bu sefer diğerlerinden kat
be kat amansızdı.

Küçüktü balkon. Tek adımda balkon demirlerine ulaştı. Buz gibi demirleri iki
eliyle sıkıca kavradı. Gökyüzünü seyre daldı. Derinden Kars Çayı’nın sesi
duyuluyordu. Dinledi biraz ve düşündü: “Böyle nehir ve çayların nice anısı ve acısı
vardır Anadolu’da. Fırat’ın, Dicle’nin, Menderes’in… Nice cana hayat suyu
olmuşlardır, nice cansa onlarda yitip gitmiştir. Bu nedenledir ki hepsinin ayrı
duyulur çağıltısı. Kimine şarkı türkü gibi gelir, kimine ağıt…” Yaşlı adamın Kars
Çayı’nın sesinde duyduğu ise geceyi saran hazin bir ağıttı.

Sonra uzaktan hayal meyal seçebildiği cezaevi ışıklarına baktı. Cezaevi, Kars
Çayı’nın karşı tarafında kalıyordu. Aralarında sekiz yüz metre ya var ya yoktu ve
dokuz aydır oğluna ilk defa bu kadar yakındı. Ama karmaşık duygularla allak
bullaktı. Oğlunun hayali gözünün önüne geldi. Uzun boyu, dik duruşu, vakur
çehresi… Açık kahve saçları güneşte sarıya çalardı. Her özelliğiyle göz aydınlığı bir
evlattı.

Liseyi bitireceği çağlarda bir gün yanına gelip “Baba! Çok düşündüm ve bir
karar verdim. Ben asker olacağım. Vatanıma, milletime faydalı olmak istiyorum.”
demişti.
Oğlunun sesinde öyle bir kararlılık vardı ki karşı koyamamıştı. Böyle
olacağını bilseydi izin verir miydi? Asla! Peki, oğlu onu dinler miydi? İşte bundan
emin değildi. Ama emin olduğu bir şey varsa o da bu ülkede zihniyet
değişmedikçe, her idealist genci aynı akıbetin beklediğiydi.

Onca soğuğa rağmen derin bir nefes aldı ve dışarı verdi. Buharlaşan nefesini
izledi bir müddet. Sonra düşündü. Kendi de aynısını yapmamış mıydı? Seksen
sonrasında, mühendis olarak mezun olmasına aylar kalmasına rağmen doğru
bildiklerini haykırmıştı. Bu yüzden iki sene cezaevinde kalmıştı. Sonrasında
memleketi Manisa’ya, baba ocağına dönmüş, babadan kalma manav dükkanını
devralmış ve kendine, hayal ettiğinden çok farklı bir hayat kurmuştu. O nedenle
oğluna her baktığında kendi kaybolan hayallerini hatırlar, ama en azından
oğlunun onunla aynı kaderi paylaşmayacağını düşünüp avunurdu. “Sen bari yap,
oğlum!” derdi. “Ben yapamadım, sen yap!”
Lakin olmadı. Kader ağlarını örmüş ve tarih mutadı olduğu üzere bir kere

daha tekerrür etmişti. Ne denebilirdi ki! Ama bu seferki çok daha ağır gelmişti
yaşlı adama. Kendi hapisteyken içi bu kadar yanmamıştı. Sadece oğlunu değil,
damadını ve beş aylık süt bebesiyle birlikte kızını da almışlardı. Baba olmak, elden
bırakmanın mümkün olmadığı bir ateşe benziyordu artık.
Bir hafta içinde olup bitmişti her şey. Damadı ve kızı alınınca geriye kalan iki
yavruya sahip çıkmak için hemen Denizli’ye gitmişti. Yolda, oğlunun yıllık izni
esnasında gözaltına alındığını ve görev yeri olan Kars’ a götürüldüğünü
öğrenmişti. Oğluna koşmak istediyse de torunlarının ona daha çok ihtiyacı vardı.
Bu nedenle Türkiye’nin öbür ucuna yani Kars’a gitmesi mümkün değildi.

Geçen dokuz ay boyunca eşiyle birlikte torunları ana baba yokluğunu
hissetmesin diye çabalamışlardı. Hatta çocuklara annelerini gösterebilmek için
manavlık yaptığı dönemden kalan, emekli olduktan sonra pek kullanmadığı küçük
kamyonetiyle her hafta, Manisa- Denizli arası iki yüz elli km yol tepmişti. Nihayet
dokuz ay sonra kızı yargılanmak üzere serbest bırakılmış, çocuklar da en azından
analarına ve küçük kardeşlerine kavuşabilmişlerdi.

Kızı serbest kalınca, çoktan tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiş olan
oğlunu ziyaret etmesi için bir fırsat doğmuştu. On dokuz saatlik aktarmalı bir
yolculuğun ardından oğlunun bir arkadaşının evine varmıştı. Geceyi orada
geçirecek, sabah ise açık görüşe gidecekti. Her ne kadar telefonla görüşmüş ve
mektuplaşmış olsalar da elini sıkıca tutmak, o koyu yeşil gözlerine bakıp iyi
olduğundan emin olmak istiyordu.

Omzuna hafifçe vurmak, “Benim aslan oğlum!”
demek istiyordu. Her ne kadar sarılmak oğlunun hoşuna gitmese de şöyle doyasıya
sarılıp “Ne olursa olsun, kim ne derse desin, ben seninle gurur duyuyorum!”
demek istiyordu.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama bebeğin ağlamasıyla kendine
geldi. Gün yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. Eliyle yüzünü ve sakalını ıslatan
gözyaşlarını sildi. Hızlıca odaya geçti, balkonun kapısını güzelce kapattı.
Ev sahibinin teklifiyle, sabah namazını, evin hemen yakınındaki Ebu’l Hasan
Harakani Hazretlerinin türbesinde kıldılar. Türbenin insanı sakinleştiren
atmosferi iyi gelmişti adama. Güçlendiğini hissetti. İstikbale dair bütün kaygıları,
zaman zaman ruhunu felç eden korkuları çözülüp gitmişti adeta.

Kahvaltının ardından ev sahibi onu cezaevinin kapısına kadar uğurladı. Türlü
aramalar, prosedürler ve beklemelerin ardından görüşme salonuna güç bela vardı.
Gösterdikleri plastik masaya oturdu. Tuhaf hissetti kendini. Yıllar önce annesinin
cezaevinde onu görmeye geldiği günü hatırladı. Acıdan iki büklüm kadıncağızı
gördüğünde yaşadığı vicdan azabını da. Omuzlarını gerdi, duruşunu dikleştirdi,
başını kaldırdı. Oğluna aynı hissi yaşatmayacaktı.

Çok geçmeden geldi oğlu. Biraz zayıflamıştı, teni de güneşsizlikten hafif
solgundu ama yürüyüşü hâlâ heybetliydi. Onu görünce kalktı hemen. Ama açmadı
kollarını. Çekinerek elini uzattı sadece. Çünkü oldu olası sarılmayı sevmezdi oğlu.
Küçükken bile ne zaman sarılmak istese kaçardı.

Önüne kadar geldi oğlu. Durdu, babasının elini tutmadan önce yüzüne baktı.
Akları artmış saçlarına, derinleşmiş yüz çizgilerine, uzamış sakalına… Neyse ki
gözleri eskisi gibi canlı ve parlak bakıyordu. Sonra elini tutarak kendine çekti
babasını ve ona kocaman sarıldı. Bir iki saniyelik şaşkınlığın ardından babası da
sıkıca sardı kollarını. Başını, kendinden biraz uzun oğlunun omzuna koydu, içine
çekti kokusunu.

Görüş bittikten sonra baba, otobüs garına; evladı, hücresine geri döndü.
Sadece bir saat görüşebildiler o gün. Bütün özlemlerini bir saatte gidermek,
anlatılacakları anlatmak, teselli etmek, teselli bulmak zorundaydılar. Onca yola
sağlığı müsaade etmediği için gelemeyen anacığı ise bu bir saatten de mahrum
kaldı.
Yaşlı adam, memlekete dönmek üzere otobüse bindiğinde, oğlunu sağ salim
görebilmenin huzuru içindeydi. Ümitliydi. Oğlunun gözündeki aydınlığı
görmüştü.

Ümitliydi, zalime boyun eğmeyen mazlumun eninde sonunda
kazanacağını biliyordu. Mırıldandı sessizce: “Varsın, insanlar şimdi inanmasın.
Bütün maskelerin düşeceği bir gün var. “
İçinden bir türkü tutturdu önce ve çok geçmeden tatlı bir uykuya daldı

Hizmetten | Esra Kaya

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu