Kürsü

İnsanlarla Cinler Arasındaki Münasebet

Soru: İnsanlarla cinler arasında bir münasebet var mıdır?

Cevap: Cinler hakkında duyduğumuz ve bildiğimiz şeyler, onların da bizim gibi Allah Teâlâ’ya iman ve ibadetle mükellef oldukları, dünyanın onlar için de bir imtihan dünyası olduğu, onların da burada Allah’ı (celle celâluhu) tanıma, esmâ-i ilâhiyeyi mütalâa etme, sıfât-ı ilâhiye karşısında hayretten kendilerinden geçme ve ahiretlerini burada hazırlama gibi sorumlulukları olduğudur.

Bizim cinlerle, onların da bizimle uğraşması, her iki grup adına da boş bir uğraştır ve bunun Allah katında bir kıymeti de yoktur. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlar ve cinler arasında belli prensipler ortaya koymak suretiyle bir sınır çizmiştir. Meselâ, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların nelerle beslendiklerini anlatmış ve bu konuda ümmetini uyarmıştır. Buna göre onlar, tezek ve kemiklerle beslenmektedirler.[1] Belki onlar bu cisimlerin radyoaktif maddelerinden, belki de neşrettikleri gazlardan istifade ediyorlardır. Melek ve ruhanîler gibi varlıklar güzel kokudan hoşlanırken cin tayfası ve habis ruhlar da bazı pis kokulardan hoşlanırlar. Muhbir-i Sadık (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların ve bizim gıdalarımız mevzuunda sınırları bildirerek hudut tecavüzü durumunu önlemiş bulunuyor. Biz onların hududunun içine girmediğimiz gibi onların da bizim hududumuz dâhiline girmediklerini haber veriyor. Şayet onlar bize belli bir hayvan şeklinde görünür, biz de bilemeden onlara bir zarar verirsek sorumlu olmayız.

Cin tayfasına eziyet edip onları celbetmek, hiçbir mânâsı olmadan onlarla eğlenmek en azından boş bir iştir. Fakat cinler bir kısım hayırlı işlerde kullanılabilirler. Bunu, “Cenâb-ı Hak yerde ve gökte ne varsa hepsini sizin emrinize musahhar etti.”[2] âyetindeki prensibe dayanarak söylüyorum. Onlar da bu âyetin mânâsına dâhildirler. Cinlerin, Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselâm) emrine musahhar olmalarından anlıyoruz ki, beşer için o noktaya kadar bir yol var. Beşer o yolu takip edip bir şeyler yapabilir. En küçük bir günaha karşı dahi tir tir titreyen bir nebiye verilen ruhsat, hâliyle arkadan gelenlere de verilebilir. Hususiyle geçmiş peygamberlere ait ahkâm -haklarında nesh olunduğuna dair bir hüküm yoksa- bizim için de geçerli olacağı için hayırlı birtakım işlerde cinleri kullanmakta bir beis olmadığı söylenebilir.

Hazreti Süleyman cinleri tesiri altına alıyor ve çalıştırıyordu. Böylece yeryüzünde âdilâne bir hüküm icra ediyordu. Yapabilen bunu yapar; ama bu herkesin hevesine göre kullanılmaya başlanırsa iş çığırından çıkar ve eğlence mevzuu olur. Böyle olunca da üniversite imtihanlarına giren öğrencilerin kafasında daha ziyade üniversite sorularını çaldırma, devlet ricalinin kafasında da merkez bankalarından para aktarma mevzuu olur. Fakat kanaatim şudur ki, bir gün gelecek, yeryüzüne salih kullar vâris olacak ve o zaman Allah onları tam teshir imkânını da verecektir. Yeryüzünde hayvanlardan cinlere kadar bütün varlıkları kullanmaya o devrin salih insanları yol bulacaklardır. Bu sayede dünyada Hazreti Süleyman’ınkine (aleyhisselâm) benzer âdil bir hükümranlık tesis edilecektir. Bu, bir kısım âyetlerin müjdesinden anlaşılıyor.

İnsanlar, cinleri tesir altına alabildikleri gibi onların da insanlara tesir etmeleri söz konusudur. Biz insanlar, mazharı olduğumuz esmâ ile onlara müdahale edebildiğimiz gibi onlar da mazhar oldukları esmâ ile bize müdahale edebilirler. İbn Ebi’d-Dünya, cinlerin istedikleri zaman istedikleri şekle giremeyeceklerini söylüyor. Onların şekil değiştirmeleri belki de mazhar oldukları bir isme göre oluyor. Mesela diyelim ki “el-Musavvir” cinlerin mazhar olduğu isimlerden biri olsun. Belki onlar bunu söyledikleri zaman hayalinden ne geçirirlerse o şekle girerler. Ağaç deyince ağaç, yılan deyince yılan şeklini alabilirler. İşte cinler böyle bir kısım esmâya mazhardırlar. Bu isimler vasıtasıyla kendi daireleri ve sahaları içinde bazı kimseleri tesirleri altına almaları düşünülebilir. Fakat umumiyet itibariyle biz, cinlere maskara olan ve onların tesiri altına giren insanların üç yolla bu duruma maruz kaldıklarını görüyoruz:

Birincisi, ispirtizma, ruh ve cinler gibi şeylerle meşgul olanlar, umumiyetle rehbersizlikten ötürü bazı güçlü, kuvvetli cinlerin tesiri altına girerler ve artık zihnen ve fikren bizim bulunduğumuz mekân boyutları içinde kalamazlar. Bu sebeple başkaları onların tutum ve davranışlarını ters görür ve konuşmalarını da hezeyan bulurlar. Gerçi hekimler onların gördüğü ve duyduğu bazı şeylere halüsinasyon derler. Hâlbuki onlar boyut değiştirip başka bir âlemle kontak olmuşlar, oradan gelen sesleri dinliyor ve oraya seslerini gönderiyorlardır. Böyleleri çoğu zaman rehbersizliğin getireceği risk ve problemlere maruz kalırlar. Binaenaleyh bu türlü seanslar tertip edip cinleri ve şeytanları çağırma yoluna gitmek, tehlikeli bir uğraştır.

İkincisi, bazen Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tayin ve tespit buyurduğu sınırları aşıp onların sınırları içine girme durumu olabilir. Onların gıdalarına dokunulur, belki bazen onlara kastedilir, onlar da insanlara ilişirler. Farkında olmadan ayaklarını kıran, başlarını ezenlere onlar da musallat olurlar. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizlere, sürekli yapacağımız dualarla etrafımızda koruyucu bir atmosfer meydana getirmemizi tavsiye ediyor. Meselâ O’nun mübarek sözleri içerisinde, bir insan sabah-akşam üç defa, بِسْمِ اللهِ الَّذي لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي اْلأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَآءِ وَهُوَ السَّميعُ الْعَليمُ duasını okursa ona bir zarar isabet etmez.[3] Bunu yapan insan onlardan gelebilecek bütün zararlardan korunmuş olur. Yine Peygamberimiz bir yere ilk defa gidildiği zaman خَلَقَ أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ duasının okunmasını tavsiye eder.[4] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gibi tavsiyeleriyle bizi bu konuda mânevî hazırlık yapmaya davet ediyor. Yani bu dualarla adeta koruyucu bir atmosfer ve manyetik alan meydana getirilmelidir ki, onlar buraya sokulamasın, bunu yapanlar da zararlardan korunmuş olsunlar.

Cinlerin etkisine girmeye sebep olabilen üçüncü husus da, insanların bazı hâllerinin insanlarla eğlenmek isteyen maskaracı cinler için müdahaleye elverişli olmasıdır. Meselâ, abdestsizlik bunlardan biridir. Yine fevkalâde hâllerinde kadınlara müdahale ettikleri söz konusudur. O yüzden kadınların, âdet ve lohusalık gibi hâllerinde yalnız ve duasız bırakılmaları doğru değildir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), insan neslinin devamı için en mahrem ve hayatî işi yaparken, بِسْمِ اللهِِ اللَّهُمَّ جَنِّبْنِى الشَّيْطَانَ وَجَنِّبِ الشَّيْطَانَ مَا رَزَقْتَنَا “Bismillah, Allahım, şeytanı Benden ve bize lütfedeceğin çoçuktan uzaklaştır!” diye dua etmeyi tavsiye eder.[5] Demek ki rahimlere kadar müdahale edip orada meydana gelecek çocuklara müdahale etme ihtimalleri olabilir. Başka bir hadiste de “Hiçbir çocuk dünyaya gelmez ki, şeytan tarafından ona temas edilmiş olmasın. Ancak Hazreti İsa ibn Meryem ve annesine temas edilmemiştir.” buyururlar.[6] Mütevazi Nebi (aleyhissalâtü vesselâm) kendisini söylemiyor ama bu konuda O, Hazreti İsa’dan (aleyhisselâm) öndedir. Binaenaleyh oraya kadar müdahale edebilecek tayfaya karşı çok hassas olunması lâzımdır. İhtimal, o durumda insanın fikrî ve ruhî yapısına müdahale edebilirler. Normalde tesir etmesi düşünülemeyecek şeyler bile bazen o esnada tesir edebilir. Meselenin pratik çözümü, abdestsiz durulmaması ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiye ettiği duaların okunmasıdır. Kadınlar hususi durumlarında Kur’an okuyamasalar bile tesbih, zikir ve dualarla kendilerine bir koruma alanı oluşturmalıdırlar.

Cinlerle ilgili bir başka nokta ise bir kısım kimseler tarafından gerçekleştirilen ispritizma seanslarıdır. Hem bu tür seansları yapanların söylediklerine hem de ehlullahın bu mevzudaki beyanlarına istinaden, bu seanslarda gelenlerin daha ziyade cinler ve ervah-ı habîse olduğu kanaati hâkimdir. Mesela, Mevlâna Celâleddin Rumî Hazretlerini çağırdıklarında gelen Mevlâna Celâleddin Rumî’nin ruhu değildir. Çünkü o meclislere iştirak eden kimselere yardımcı bazı cinler vardır. Hazreti Mevlâna’nın ruhunu çağıracak cinler hiçbir zaman Hazreti Mevlâna gibi bir kimsenin makamına ulaşamaz ki onu çağırabilsin. Hak ehli bir zattan bir müceddidin ruhunu çağırmasını istediklerinde o, “Biz nerede, onun ruhu nerede! Biz onların seviyesine ulaşamayız.” diye cevap verir. Evet, o yüce zatların ruhlarıyla temas kurmak için en az onların makamına çıkacak seviyede olmak lâzımdır. Dolayısıyla sıradan insanlar, Hazreti Mevlâna, İmam Gazzâlî ve İmam Rabbânî gibi mübeccel insanların muallâ ruhlarının bulunduğu yüce mevkiye çıkıp onları çağıramaz; bu mümkün değildir; o zatlar gelmez de. Belki onların kılık ve kıyafetlerinde, Mevlâna külâhıyla bir cin gelir, onlarla alay eder de o zavallılar farkında bile olmaz. Hele bu tür seanslarda din adına telkin edilen şeyler var ki, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar hiçbir peygamberin bu konuda bir beyanı yoktur. Öyleyse bu hususta yapılanlar, insanları maskaraya alma, onlarla alay etme ve onları baştan çıkarmadır.

Günümüzde bazı insanların, kendilerine Mevlâna, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi kimselerin bir şeyler dikte ettirdiğini söylemeleri Hasan Sabbah’ı akla getiriyor. Ona da evvelâ bu türlü esintiler gelmeye başlamış ve ilerleyen zamanlarda tamamen yoldan çıkmıştır. Bugün bu iddialarda bulunanların sonlarının da pek hayırlı olacağını zannetmiyorum. Esasen Hasan Sabbah, Selçukîlerin ilk yıllarında Nizamülmülk gibi büyük kimselerin de arkadaşıydı. Muvazenesini bulamadığından dolayı materyalizm bataklığına saplanan Ömer Hayyam da aynı devrin insanıdır. Menşei aynı olmasına ve ilim adına İslâm dünyasına pek çok şey kazandırmasına rağmen materyalist düşünceden kurtulamamıştır. Şiirlerinde insanlara, sınır tanımaksızın hayattan kâm almayı öğütler. Bir şiirinde şöyle der,

“Geçmiş günü beyhude yere yâd etme
Bir gelmemiş an için de feryâd etme
Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbad etme!”

Aynı medresenin talebelerinden Hasan Sabbah da gözü kapalı spiritüalizme dalmış ve kendisini bir daha da kurtaramamıştı. Habis ruhların tasallutuna maruz kalan Hasan Sabbah’a önce müceddit olduğuna dair esintiler gelmiş, sonraları kendisinde bazı garip hâller de müşâhede etmesiyle birlikte iyice yoldan çıkmıştır. Onu adeta maskara haline getiren bu habis ruhlar kendisine sahte cennet ve cehennemler yaptırarak binlerce sünnîyi kılıçtan geçirmesine sebep olmuşlardır. Karmatî hareketi de böyle başlamıştır. Tarihte habis ruhların tasallutuna maruz kalmış, Kur’an ve Sünnet’in beyanatının dışında yeni şeyler ortaya koyan, kendilerince yeni bir çığır açan insanların misalleri pek çoktur.

Geçmiş dönemlerde peygamberlik iddiasında bulunan çok sayıda insan çıkmıştır. Bunların sonuncusu, yirminci asırda İslâm âlemine çok pahalıya mal olan, Kâdiyânilik’in kurucusu Gulam Ahmed’dir. Hayatına baktığımızda benzerlerinde olduğu gibi onun da cinlerin tasallutuna maruz kaldığını görürüz. Bu insan da başta çok masumdur ve Hindistan’da yaygın olan yogizme reaksiyon olarak ve İslâm’ı yüceltme maksadıyla cinlerle temas temin etmiştir. Bilindiği üzere yogizmde müthiş bir ruh gücü vardır. O da bunlara galebe çalmak ve bu yolla İslâm’ın üstünlüğünü göstermek istemiştir. Müslümanlar arasında bu işin cereyan etme şekline “fakirizm” denir. Gulam Ahmed fakirizmle işe başlar fakat habis ruhlar onun üzerinde de hükümlerini icra etmeye başlarlar. İlk başlarda kendisine devamlı surette müceddit olduğu fikri telkin edilir. Her şeyin şirazeden çıktığı yirminci asırda bunları düzene koyacak olanın kendisi olduğu söylenir. Daha sonraları bu habis ruhların Gulam Ahmed’i (daha sonra kurulan) Pakistan ve Hindistan’a karşı Batılı sömürgeci devletler hesabına çalışmaya sevk ettiği görülür. Keza kitaplarında, kendileri müstakil bir İslâm devleti kursalar dahi hiçbir zaman başkalarının kendilerine getireceği saadeti temin edemeyeceklerini söyler. Ona göre ancak İngilizler sayesinde cennet gibi bir hayat yaşama imkânı vardır. İnsan, dünyada başkasının esiri olursa ahirette hür olacaktır.

Burada, habis ruhların tasallutuna maruz kalma söz konusu olabileceği gibi Müslüman toplumun ilerlemesini engelleme adına başkaları tarafından kullanılma da söz konusu olabilir.

Sonraki beyanlarına baktığımızda Gulam Ahmed karşımıza bu sefer daha farklı çıkar. Bu defa da o, kendisinin âhirzamanda beklenen mehdi olduğunu iddia eder. Bu, habis ruhların onu getirdiği ikinci devredir. Son safhada ise artık kendisinin Hazreti Mesih olduğunu iddia etmeye başlar.

Yine cinlerin tesirinde kalan Bahâullah ve benzeri şahıslardan da söz edilebilir. Bunların çoğu yaptıkları işe önce masumane başlamış ancak daha sonraları cinlerin tesiri altına girmişlerdir. Bu sebeple, yukarıda anlatılan şahısların yaptığı şekliyle cinlerle meşgul olmak çok doğru değildir. Zira tarih boyunca bu meşguliyetin ortaya çıkardığı farklı sonuçlar ortadadır. Allah bizleri muhafaza buyursun!


[1]  Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 32.

[2]  Câsiye sûresi, 45/13.

[3]  “O’nun adıyla hareket edip O’na sığındıktan sonra yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle (sabahladım, akşamladım). O her şeyi işiten ve bilendir.” (Tirmizî, daavât 13; Ebû Dâvûd, edeb 100; İbn Mâce, dua 14).

 

[4]  Mahlûkatının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.” (Müslim, zikir 54-55; Tirmizî, daavât 40; İbn Mâce, tıb 46; Dârimî, isti’zan 48).

 

[5]  Buhârî, bed’ü’l-halk 11; vudû 8; nikâh 66; daavât 55; tevhid 13; Müslim, nikâh 116.

 

[6]  Buhârî, bed’ü’l-halk 11; Müslim, fezâil 146.

Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu