Enes Kanter’in double-double yaptığı maçta Portland son 11 saniyeye 5 sayı geride girdiği maçı kazandı. Kanter’in, Chicago Bulls karşısındaki bu galibiyeti hukuksuz yere hapiste olan babalara adadığını belirttiği ifade edildi.
Efendimiz’in (sas) eğitim felsefesi (3): donanıma dikkat | Yücel Men
Kur’ân ve Sünnet’in eğitim anlayışında insan bir bütün olarak ele alınır ve eğitim; irade, akıl, ruh, kalp, nefis, his ve vicdana hitap eder. Fert, aile, toplum ve medeniyete rehberlik yapar. Duygu, düşünce, niyet ve nazara istikamet kazandırır. İnsanlara sahip oldukları kabiliyet, imkân ve potansiyelleri en doğru ve düzgün şekilde kullanma yollarını öğretir. Onlara, “benliklerini”, ilim, iman, ahlak, iyilik, adalet, hak ve hakikat çizgisinde inkişaf ettirme becerisi ve şuuru kazandırır. Dengeli bir hayat sürme ve problemlerle mücadele etme metodolojisi öğretir. Kısacası insanlara her alanda ve hususta hidayet yollarını talim ve terbiye buyurur.
Eğitimin bu büyük misyonundan dolayı eğitimcinin, mesleğini ve görevini, en güzel, isabetli ve verimli şekilde yerine getirmesini sağlayacak donanımlara sahip olması çok önemli hatta hayatidir. Gerekli ve yeterli donanımı olmadan talim, terbiye ve ıslah işine girişenler, bahsedilen hususlarda başarılı olamayacakları gibi muhataplarının zihin ve gönüllerinde, ruh ve vicdanlarında, tavır ve davranışlarında ömür boyu etkisini hissettirecek hasarlara, yanlış algı ve anlayışlara, bozuk bakış açılarına sebebiyet verebilirler.
Cenâb-ı Hak, alemlere rahmet olarak göndereceği, evrensel Kur’ân mesajını hayata taşıma, insanlığa tebliğ ve talimle görevlendireceği Allah Resûlü’nü, farklı açılardan hadiselerin dili ile peygamberlik görevine hazırlamış; fert ve cemiyetin ıslahı ve inşası adına bir eğitimci de bulunması gereken her türlü donanımı kendisine kazandırmıştı. Aynı şekilde O (aleyhissalâtu vesselâm) da yetiştirdiği eğitim kadrolarını, bu donanımlarla mücehhez hale getirmiş ve öyle istihdam etmişti. İşte bu donanımlardan bazıları:
Dil
Beyan kabiliyeti, Allah’ın sonsuz merhametinin en büyük tecellilerinden ve insanoğluna en büyük ihsanlarındandır.1 Çünkü o, ancak bu sayede duygu ve düşüncelerini, bilgi ve birikimlerini, dert ve ihtiyaçlarını, plan ve projelerini, hedef ve tespitlerini rahatlıkla muhataplarına ulaştırabilir. Tam bu noktada beyan kabiliyetinin inkişafı ve “dilin”, muhtevayı, maksadı ve mesajı ifade etmede, muhatabı ikna ve inşada en beliğ ve fasih bir şekilde kullanılması çok önemlidir. Hz. Musa’nın, nübüvvet vazifesi ile görevlendirildiği sırada “Ya Rabbî! Genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü!.”2 şeklinde ki yakarışı da bu hususa işaret eder.
Allah Resûlü, doğumundan bir müddet sonra daha sağlıklı ve gürbüz yetişmesi, Arap dilini en düzgün ve güzel bir şekilde konuşmayı öğrenmesi için sütanne yanına verilmiş; dilin en duru halinin konuşulduğu Benî Sa’d yurduna gönderilmişti. O, burada beş yıl kalmış; dili, en beliğ ve fasih şekilde konuşmaya ve kullanmaya başlamıştı. Bir de Kureyş’e mensuptu ki Kureyş lehçesi, Arap dilinin en düzgün lehçesiydi. Bir belagat mucizesi olan Kur’ân da bu lehçe üzerine nazil olmuştu. Bu iki husus, beyan kabiliyetinin çok hızlı şekilde inkişaf etmesine ve kısa zamanda O’nu, “dili”, en güzel ve etkili şekilde kullanan insan konumuna taşımıştı. Ayrıca O, “Ben, cevami’ul-kelim; az ve öz/veciz söz söyleme özelliği ile donatılmış olarak gönderildim.”3 buyurmuş ve dil donanımına dikkat çekmişti.
O (aleyhissalâtu vesselâm), evrensel Kur’ân mesajını, duygu ve düşüncelerini, en veciz, anlaşılır, akıcı ve tesirli bir şekilde anlatmış ve muhatapları, anlattıklarını anlamada hiçbir sıkıntı çekmemişti. Ashâbın, “Allah Resûlü’nün konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.”4, “Konuştuğu zaman, O’nun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.”5, “O, sizin gibi hızlı ve durmadan konuşmaz, dinleyenlerin ezberleyebileceği bir tarzda apaçık ve tane tane konuşurdu.”6 gibi tespitleri de O’nun, eğitimde dili ve eğitim dili Arapçayı ne kadar verimli ve etkili kullandığını ayrıca haber verir.
Allah Resûlü, doğu taraflarından Medine’ye gelen iki adamın hitabetine ve bunun üzerine halkta oluşan hayranlığa şahit olmuş ve “Beyan da sihir vardır!” buyurmuştu.7 İşte eğitimci, hak ve hakikati anlatma adına beyanın bu etkileyici gücünden istifade etmesini sağlayacak bir dil ve beyan donanımına sahip olmalıdır.
Birikim ve Genel Kültür
İnsanlara, ailelere ve toplumlara ulaşma; hak, hakikat ve ihtiyaç olan hususlarla alakalı onlara rehberlik yapma noktasında tecrübe ve genel kültür de çok önemlidir. Zira muhatapların yetiştiği ortam ya da içinde yaşadığı şartlar, imkanlar, tarih, kültür ve medeniyet seviyesi farklı farklı olabilir. Tam burada eğitimcinin, muhatabı en isabetli şekilde yetiştirme ve yönlendirme noktasında o güne kadar edindiği birikimlerin, yaptığı gözlemlerin, incelemelerin ve muhatabı daha yakından tanıma adına ön çalışmaların büyük ehemmiyeti vardır.
Allah Resûlü’nün peygamberliğe kadar ömrünün 35 yılını geçirdiği Mekke hem Kâbe (hac ve umre) hem de çevresinde düzenlenen ticaret panayırlarından dolayı çok işlek, kavşak konumunda ve kozmopolit bir yerdi. Üstelik doğumundan hemen sonra şehir dışına yolculukları başlamış ve O, kırk yaşına kadar bir kısmı uluslararası bu seyahatleri esnasında çok şeyler görmüş, duymuş ve yaşamıştı.
Bölgeyi, farklı milletleri ve kültürleri tanımış, Arap kabilelerinin inançlarına, kendine özgü karakterlerine, reflekslerine, geleneklerine ve lehçelerine şahit olmuştu. İktisadi hayatta ki düzene ve ticarî işlemlerin detaylarına vakıf olmuştu. Bölge halkının hayat anlayışını, hadiselere bakışını ve dünyevî beklentilerini gözlemleme imkânı yakalamıştı. O, vahyin rehberliğinde Risâlet görevini yerine getirirken bu tecrübelerini de değerlendirmişti. Mesela “Size Yemenliler geldi. Onlar, ince ruhlu, yumuşak huylu ve yufka yürekli insanlardır.”8 buyurmuş ve ashâbdan, onlarla ilgilenirken bu hususa dikkat etmelerini tavsiye etmişti.
İlim
Eğitimcinin zihin olarak her şeye hazırlıklı ve ilim olarak dolu olması gerekir. O, sahasını, sahanın tarihini, edebiyatını, konularını, problemlerini ve çözüm yollarını çok iyi bilmeli; hakkında yeterli, sağlam ve sağlıklı bilgisi olmayan hususlarda ferdi, aileyi ve cemiyeti ıslaha kalkışmamalıdır. İnsanlara hangi konularda ne anlatacağını/öğreteceğini, hangi mesajı vereceğini, onları ulaştırmak istediği hedefe varıncaya kadar aradaki bütün aşamaları detaylarıyla bilmeli; işin ilmi, muhtevası, felsefesi, sistemi, plan ve projesi kafasında olmalıdır. Ve insanlar, o alanda aradıkları her şeyi onda rahatlıkla bulabilmelidir.
Allah Resûlü, içinde doğup büyüdüğü toplum ve coğrafyada gördüğü zulüm ve kötülükler, yanlış/batıl şeyler ve nefsî hazlar uğruna heba edilen hayatlar karşısında temiz fıtratı ve vicdanı, selim aklı, kalbi ve hisleri nedeniyle çok ciddi rahatsızlık duyuyor ve ıstırap yudumluyordu. Bunların giderilmesi ve çözüme kavuşturulması adına zaman zaman toplumdan uzaklaşıyor ve Hira’da derin düşüncelere dalıyordu. İçini bunaltan bu durum, zamanla sırtında taşınmaz bir yüke dönüşmüştü: “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?”9 Zira o güne kadar fert, aile ve cemiyet hayatındaki çoğu yanlışın farkında olsa da ümmi olduğu; ilahi hak ve hakikatlerden habersiz olduğu için ferdin eğitimi, toplumun ıslahı, yeni bir hayat ve medeniyet inşası adına muhataplarına ne anlatacağını ve onları neye davet edeceğini bilmiyordu: “Seni, ne yapacağını bilmez bir durumda, dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?”10
Sağlam ve evrensel bir bilgiye, hak bir yola, huzur ve saadet vesilesi bir hayat anlayışına, tamamen insanî ve ahlakî bir hareket felsefesine, adil bir sisteme ihtiyacı vardı. Nitekim Cenâb-ı Hak, kendisine Kur’ân’ı ve Hikmet’i vermiş ve bu hususlarda da O’nu tam donanımlı hale getirmişti: “Seni maddi manevî muhtaç bulup ihtiyacını gidermedi mi?”11, “… Allah sana kitap ve hikmeti indirmekte ve sana bilmediklerini öğretmektedir. Gerçekten Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür.”12 Bundan dolayı O, fert ve cemiyetin eğitim ve ıslahına, kırk yaşında, Kur’ân kendisine indirilmeye başlanınca başlamıştı. Zira artık Cenâb-ı Hak, maddi manevi hayatın üzerine inşa edileceği her türlü doğru bilgiyi, vahiy yoluyla kendisine indiriyor ve O, içselleştirdiği ve hayatına hayat kıldığı bu bilgiyi, diğer donanımlarını ve bütün imkanlarını en rantabl şekilde kullanarak muhataplarına sunuyordu.
Güçlü Hafıza
Talim ve terbiye görevini üstlenen kimselerin, hafıza donanımı itibarıyla da çok kapasiteli olmaları; anlatacağı ve öğreteceği hususları, muhataplarının isimlerini, yüzlerini, gelişim sürecinde her evrede yaşadığı değişimleri, hadiselerin sebeplerini ve sonuçlarını hafızasında tutmaları gerekir. Eğitimin doğası, muhataba saygı, gelebilecek farklı istek ve sorular ve ani gelişmeler de bunu gerektirir.
Allah Resûlü, insanlığa talim ve terbiye buyuracağı evrensel Kur’ân mesajını, indiği anda hafızasına kaydetme adına büyük bir tehalük göstermiş fakat Cenâb-ı Hak, “Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken, hemen anında bellemek için dilini kımıldatma! Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak, Bize ait bir iştir.”13, “Bundan böyle sana Kur’ân okutacağız da sen unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği müstesna…”14 buyurmuş ve o meselenin, Allah’a ait olduğunu haber vermişti. Buna rağmen O, sebeplere riayet hassasiyetinin bir neticesi olarak Kur’ân bilgisini zihninde canlı ve taze tutmak için her vesileyle onu okumuş ve sürekli ayetleri üzerinde düşünmüştü.
Allah Resûlü, ayrıca hayatı boyunca muhatap olduğu insanları, kabileleri, onlarla görüştüğü zamanı ve aralarında geçen diyaloğu, gördüklerini ve duyduklarını asla unutmamış; yeri ve zamanı geldikçe bu bilgilerden ilgi, takip ve motivasyon adına istifade etmişti. Mesela daha risaletin ilk günlerinde Amr İbn-i Abese isimli bir genç, Mekke’ye gelmiş, O’nunla buluşup bazı sorular sormuş, Müslüman olmuş ve ardından kabilesinin yanına dönmüştü. Yaklaşık yirmi yıl sonra Medine’ye gelmiş ve O’nun huzuruna varınca “Yâ Resûlallah! Beni tanıdınız mı?” diye sormuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü, Amr’ı sevince gark eden şu cevabı vermişti: “Evet, elbette! Sen, Mekke’de bana gelip bazı sorular sorduktan sonra iman eden Sülemîli değil misin?”15 Yine Benî Tucîb heyetinden bir genç, Medine’de O’nunla birkaç dakika konuşmuş ve bazı hususlarda dua talebinde bulunmuştu. Heyet, bir yıl sonra Veda Haccı’nda kendisini tekrar ziyaret edince hemen bu genci sormuş ve son durumuyla alakalı bilgi almıştı.16
Fetanet, Basiret ve Firaset
Fetanet, basiret ve firaset, ferdi ve cemiyeti en doğru ve isabetli olana yönlendirme, onları yarın karşılarına çıkabilecek yeni şartlara ve gelişmelere en isabetli şekilde hazırlama, problemleri en hızlı ve verimli şekilde çözüme kavuşturma noktasında çok önemlidir.
Allah Resûlü, hayatı boyunca temiz fıtratını korumuş, iradesinin hakkını vermiş, meseleleri akıl, mantık ve muhakeme üçgeninde ele almıştı. Bundan dolayı ruhi, akli ve zihni kabiliyetleri inkişaf etmiş ve O’nda aşkın ve engin bir ufkun, basiret ve firâsetin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bir de bu, vahyin yönlendirmesi ile buluşunca hadiseleri bütüncül, çok yönlü ve evrensel bir yaklaşımla ele alan ve çağları kucaklayan bir neticeyi doğurmuştu. Bu donanım, O’nun duygu ve düşüncelerine, söz, fiil ve hamlelerine yön vermiş; muhataplarını eğitirken dünü, iletişim kurduğu anı ve geleceği birlikte değerlendirmesine ve onları, yarınlara en güzel şekilde hazırlamasına vesile olmuştu.
İşin, sahabenin kendi hayatlarına bakan tarafı bir yana dört halife döneminde her alanda istihdam edilen kadroların büyük çoğunluğunu, O’nun bu engin ufkuyla yetiştirdiği kimseler oluşturuyordu.17 Bu noktada Arapların İslam’a kadar ki hayatları ve başarıları ile Allah Resûlü’ne iman edip O’nun dizinin dibinde yetiştikten sonra ortaya koydukları neticeleri kıyas etmek O’nun nasıl bir fetanete sahip olduğunu anlama adına yeterli olacaktır. Yine O, diğer hususlarla birlikte bu donanımı sayesinde ortaya evrensel bir sünnet ve örneklik koymuş yine talebelerini de aynı çizgide evrensel örnek insanlar olacak şekilde yetiştirmişti.
Eğitim Kadroları ve Donanım
Allah Resûlü, peygamberlik yıllarında birçok sahabîyi, fert ve kabilelerin eğitimi için yukarda da işaret edildiği üzere yetiştirmiş ve görevlendirmişti. Bu konumda istihdam edilen sahabîlerin ortak özelliği, yukarda bahsedilen hususlarda tam donanımlı insanlar olmalarıydı. Mesela bu çerçevede I. Akabe beyatına katılan on iki sahabî, Medineli Müslümanların yetiştirilmesi için bir eğitimci istediklerinde Allah Resûlü, dili çok iyi kullanan, Kur’ân ve Sünnet’e derinlemesine vakıf, işin felsefesini kavramış, ufku ve basireti açık, dış görünüşü itibarıyla muhatabında saygı ve hayranlık uyandıran Hz. Mus’âb İbn-i Ümeyr’i, onlarla birlikte göndermişti.
Yine Ril, Zekvan, Adel ve Kare kabileleri, kendilerine rehberlik ve muallimlik yapacak; İslam’ı anlatacak, derinlikli bir şekilde Kur’ân ve Sünnet’i öğretecek eğitimciler istediklerinde Allah Resûlü, onlara, üç yıl boyunca eğitimlerini bizzat kendisinin takip ettiği, her açıdan yetişmiş ve “Kurra” diye isimlendirilen tam donanımlı seksen civarında sahabîyi görevlendirmişti.
Aynı şekilde Medine içerisinde o gün itibarıyla hem mabed hem de eğitim yuvası fonksiyonu gören bir mescitte imam olarak görevlendirdiği, fetihten sonra Kureyş’e İslam’ı anlatması ve onları yetiştirmesi için Mekke’de bıraktığı ve beş bölgeye ayırdığı Yemen’e baş muallim tayin ettiği Hz. Muaz İbn-i Cebel’in de en önemli özelliği, bu işlerin hakkını verme adına her açıdan en donanımlı insanlardan birisi olmasıydı.
Sonuç
Beşere muallim olarak gönderilen Allah Resûlü’nün en büyük mucizelerinden birisi, Kur’ân’ın kılavuzluğunda yetiştirdiği “sahabe” neslidir. Ve hiç şüphesiz O’nun elde ettiği ve Cenâb-ı Hakk’ın da kendisinden razı olduğu bu neticenin altında yatan en önemli etkenlerden birisi de vazifesini en güzel ve etkili bir şekilde yapmasını sağlayan donanımlarıdır. Eğitim gibi en hayatî bir misyonu yüklenen ya da yüklenecek olan müminlerin, O’nu örnek alıp bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmelerini temin edecek her türlü iç ve dış, özellikle ve güzellikle mücehhez olmaları çok önemlidir. Bu yönüyle onlar, her açıdan o işin hakkını vermelerini sağlayacak -mesela dil, bilgi, birikim, genel kültür, muhatabı ve şartları analiz kabiliyeti, bakış açısı, işin felsefesini kavrama, ufuk, plan, proje, metodoloji, sistem, yönetim ve istihdam becerisi gibi- hususlarla tam teçhiz olmalıdırlar.
Dipnot:
- Bkz. Rahman Sûresi, 55/1-4
- Tâ Hâ Sûresi, 20/25-28
- Buhârî, Cihâd 122; Ta’bîr 22; İ’tisâm 1; Müslim, Mesâcid 5-8; Eşribe 71
- Ebû Dâvud, Edeb 18
- Buhârî, Menâkıb 23
- Tirmizî, Menâkıb 9
- Buhârî, Tıb 51; Nikâh 48; Ebû Dâvud, Edeb 86
- Buhârî, Megâzî 74; Müslim, İmân 82
- İnşirah Sûresi, 94/1-4
- Duhâ Sûresi, 93/7
- Duhâ Sûresi, 93/8
- Nisâ Sûresi 4/113
- Kıyâmet Sûresi, 75/16,17
- Â’lâ Sûresi, 87/6-7
- Bkz. Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 52 (294/832); Beyhakî, Delâil 2/168
- Geniş bilgi için bkz. https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-bir-dilegi-butun-olarak-olmek/
- Konunun canlı bir örneği için bkz
- Kaynak: Yücel Men | Peygamberyolu.com
Hayvanların elbiselerinin, savunma sistemlerinin, şekillerinin, beslenme biçimlerinin farklılığı ( kirpinin dikenli örtüsü, asanın pençesi, yılanın zehiri gibi)
Tüm sistemlerinin birbiriyle bütünlük içinde faaliyet yapabilmesi (Sinirlerle, kaslar; kaslarla iskeletin bütünlük içerisinde faaliyet göstermeleri)
Tüm hayvanların beslendikleri gıdalarının kendi yapılarına uygun biçimde olması (kuşun dane veya etçil beslenmesiyle bağlantılı olarak gagasının farklılık göstermesi gibi)
Yukarıdaki örnekler milyonlarca canlı türü için ayı ayrı açıklanabilir.
Tabiattaki ekolojik dengenin kurulmasındaki etkileri düşünüldüğünde her şeyi ile bu kadar mükemmel ve karmaşık haldeki hayvanlar âleminin doğal seleksiyonla meydana gelmesini açıklamaya çalışmak akıllıca bir iş değildir.
Embriyoloji yumurtadan hakikati çıkarıyor.
Karmaşık bir organ olan göz ani olarak nasıl oluşmuştur?
Bu milyonlarca canlıdaki birçok organdan sadece birisi olan ve mekanizması çalışması tüm hayvanlarda aynı olan bir çift gözün oluşumundaki embriyonik indüksiyon gerçeğinde birçok sistemin birlikte görev alması düşünüldüğünde evrim fikrinin ilmi gerçeklerden uzak, kocaman bir yalan olduğu anlaşılır.
Paleontoloji ile ilgili suçüstü
Canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerini açıklamada kullanılacak ara fosil formları henüz bulunamamıştır. Tabi monte yapılarak bilim kurgusu ayarlanmış olan ve daha önce saklandığı yerden bir ümit olarak çıkarılan yalancı kukla fosiller hariç.
Morfoloji, Anatomi ve Fizyoloji ile ilgili gerçeklere “Merhaba”
Ve sudan karaya geçiş hikâyesi:
Evrim düşüncesi hayatın kaynağını ve mahiyetini bilimsel dayanaklardan yoksun bir şekilde soyut bir hipoteze dayandırmakla kalmayıp bir de hayatın doğrudan su içerisinde başladığını ve zamanla da canlıların sudan karaya çıktığını savunur.
Suda yaşamaya uyum sağlamış canlı türlerinin karaya çıkmasının bir bedeli olmalı!
Bunları sıralayacak olursak:
1.Vücut ağır olduğu halde su içerisindeki taşınması oldukça kolaydır. Hâlbuki karaya geçen bir canlıda bir kısım değişikliklerin meydana gelmesi gerekiyor. Örnek: iskelet ve eklemlerde farklılaşma
2.Suyun kullanımı ve korunması için özel bir mekanizma gerekiyor. Tamamen su içerisinde yaşayan bir canlı türünün birden kara hayatına çıkması için gerek suyun kullanım maksadı gerekse vücutta depolanma mekanizmasının değiştirilmesi gerekir.
3.Azotlu atıkların atılma zorluğu çok önemli bir problem. Daha önce tamamen su içerisinde bol suyla attıkları amonyağın öncelikle üreye dönüştürülmesi böylece daha az su kaybettirecek bir mekanizmayı kazanmaları gerekir. Boşaltım organlarında kara yaşamına uyacak şekilde bir dönüşüm olmalı.
- Vücut ısısının korunması için deri, kürk, tüyler ve deri altında yağ tabakasının meydana gelmesi gerekiyor.
- Daha önce solungaçlarıyla suda çözünen oksijeni kullanabilen bir su canlısında, karaya çıkmanın bedeli olarak atmosfer oksijeni kullanabilecek bir mekanizmayı kazanması yani akciğer, trake gibi özel organlara sahip olması gerekir.
Gökyüzünde uçabilmek için ne tür farklılaşmalar gereklidir?
Her canlının yaşayacağı ortama uygun biçimde özelliklere sahip olmasına mutlaka bilimsel dayanak aranması yanlıştır. Zira her bir canlı kendisine has mahiyetiyle yaratılmıştır.
Yarasa memeli de olsa uçabilme yeteneği verilmiştir. Balina memeli olduğu halde yüzme yeteneği verilmiştir. Fare ise memeli olduğu halde ne kanat ne de yüzgeç veya solungaç sahibi olmayıp koşabilmesi için ayaklar verilmiştir. Yarasa, fare ve balina birbirinden farklı özelliklere sahip olduğu gibi, ortak bir özelliğe sahiptir. Sanatları mükemmeldir bu yüzdendir ki sanatkârları da aynıdır. Her bir tür kendi özellikleriyle kendileri için takdir edilen habitatlarda yaşamalarına uygun özelliklerde yaratılmışlardır.
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
Soru: ‘İslâm’ın ruhu’ ifadesi ne anlama gelmektedir?
Cevap: En küçük canlılardan en mükemmel canlı olan insana kadar her şeyin bir ruhu vardır. Beşerî sistemlerin bir ruhu olduğu gibi İslâm’ın da bir ruhu vardır. Kâinatta, mahlukat türleri üzerinde cereyan eden kanunlar, mahiyet itibariyle bir yönüyle ruha benzerler. Tohumlardaki gelişme, sistemler arasındaki itme-çekme gibi kanunlar, eğer haricî bir vücuda sahip olsalardı, üzerinde hükümlerini icra ettikleri türlerin adeta ruhu olurlardı. Bizim ruhumuza gelince o, zîşuur bir kanun-i emrîdir. كُنْ “Ol!”[1] emrinden gelir, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي “Ona ruhumdan nefhettim.”[2] sözünün mâsadakı olarak bir nefha-i ilâhiyedir.
İslâm’ın da bir ruhu vardır. O, bir mânâda, İslâm’da akideden amele, amelden muamelâta, usûlden fürûa kadar bütün parçalar arasındaki derinlik, ledünnîlik, şuur ve âhenktir. İslâm’ın ruhu, en büyük usûl olan “Lâ ilâhe illallah” hakikatinden, füruâtın en küçük meselesine -meselâ yatarken elini başının altına koyup sağ tarafı üzerine yatmak ve,
[3]…اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ وَوَجَّهْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ، لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَا مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ
şeklindeki duayı okumaya- kadar mevcut olan bir umumiliğin unvanıdır. Bu, tıpkı bir ağaçta, çekirdeğinden meyvesine kadar, göz tırmalamayan, şiirimsi bir âhengin bulunması gibi bir şeydir. Evet, İslâm’ın ruhu, usûl-fürû bütün emirlerde o ağaçtaki âhenge benzer şekilde kendisini gösterir.
İslâm, herhangi bir beşerî sistem gibi sığ ve sathî değildir. Bundan dolayı onu Hazreti Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselâm) mâl etmek dahi bir mânâda uygun değildir. Binaenaleyh müsteşriklerin anlayışı içinde Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) bugünkü ümmetine “Musevî”, Hazreti Mesih’in (aleyhisselâm) dağılmış ve özünü yitirmiş ümmeti olan Hıristiyanlara “İsevî” dediğimiz gibi, Hazreti Muhammed’in Müslüman ümmetine “Muhammedî” demeyiz. Bazen bu tabiri kullanıyoruz ama bu, hususi bir mânâdadır ve bundan mecaz kastediyoruz. Bundan, Allah’tan Resûl-i Ekrem’e akseden, bir ahlâk hâlinde tecessüm etmiş وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ “Sen bir yüce ahlâk üzere ahlâk âbidesisin.”[4] iltifatının tam bir mâkesi olan o âbide şahsiyet Hazreti Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) ledünniyâtıyla anlatmaya çalışıyoruz. Bu mânâda İslâm’ın ruhu, sağlam bir tevhid akidesi, inanılması gereken şeylere inanma ve Allah’ın bizden yapmamızı istediği şeyleri, O’nu görüyor gibi yapmaktır ki, bu sonuncusuna “ihsan” diyoruz. İhsan, hadisin ifadesiyle, اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “Allah’a, sanki O’nu görüyor gibi ibadet etmektir. Her ne kadar biz O’nu göremesek bile O bizi görüyor.”[5] sırrına mâkes olmak veya o sırrı temsil etmektir.
Bir insanın topyekûn bir hayatı, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) benzeme ve O’na uyma düşüncesiyle yaşaması, dolayısıyla bütün muamelâtını ibadet hâline getirmesi de İslâm’ın ruhunu kavramış olmanın ifadesidir. Bir insan tıpkı Allah Resûlü gibi yemeye, içmeye, yatmaya… hâsılı hayatını O’na göre dizayn etmeye çalışırsa beşerî âdetleri dahi ibadet hâline gelir, hayatı baştan başa ibadet olur ki, biz buna İslâm’ın ruhuna göre yaşama diyoruz.
Umumiyet itibariyle kelâmcıların, İslâm’ın ruhu sözünden anladıkları mânâ, daire-i ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyette tevhid akidesidir. Cenâb-ı Hak, Zât’ında birdir; eşi, menendi, şeriki, zıddı ve niddi yoktur. İhlâs sûresi bu durumu ifade ediyor: قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌۚ ﴿﴾ اَللهُ الصَّمَدُۚ ﴿﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ ﴿﴾ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَدٌ ﴿﴾ “De ki: O, Allah’tır, gerçek ilâhtır ve birdir. Allah Samed (Tam, eksiği olmayan, her şey Kendisine muhtaç olduğu hâlde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan)’dır. Ne doğurdu ne de doğuruldu. Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu.”[6] Allah, tevhid-i ulûhiyeti ifade eden bu âyetler ile anlatılan bir Zât-ı Ecell-i A’lâ’dır. Biz O’nu, Kendi ifadeleriyle tanıyoruz.
Allah’ın (celle celâluhu), ulûhiyet dairesinde eşi ve benzeri olmadığı gibi rubûbiyet dairesinde de eşi, menendi, ortağı yoktur. Bazen bir sultanın da misli, ortağı olmuyor gibi görünebilir. Fakat saltanatının ihtişamına rağmen bir kısım vezirleri, şerikleri vardır; onlar mâbeyn dairesinde onun tasarrufuna müdahale ederler. Mesela, riyaset-i cumhuriyede kalem-i mahsus müdürü, başbakanlıkta da bakanlar vardır. Bunların hepsi teker teker kendilerine ait vazifeleri yaparlar. Binaenaleyh tasarruf dairesi içindeki zat reis-i cumhur, başbakan gibi bir kişi olsa da tasarruf adına onun bir kısım vezirleri vardır. Allah’ın (celle celâluhu) Zât’ında, mâbudiyetinde şerik muhal olduğu gibi tasarruflarında da ortağı yoktur. Âyet bu durumu, لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللهُ لَفَسَدَتَاۚ “Şayet gökte ve yerde Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu.”[7] diyerek burhan-ı temânu ile ispat etmektedir. Bütün fiiller Allah’a aittir. O eker, yetiştirir, büyütür, biçer, yedirir.. hâsılı O, rubûbiyetinde de tektir. Nitekim âyette, وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”[8] buyuruluyor. Konuştuğumuz zaman konuşmamızı yaratan Allah (celle celâluhu) olduğu gibi yazdığımızda da yazmamızı yaratan Allah’tır. Bizde, boyutlarını bilemediğimiz, niyet mahiyetinde “irade” denilen bir şey vardır. “İrade” bizdendir ama her dairede fiil ve tasarrufu Allah’a vermek tevhid-i rubûbiyetinin gereğidir.
Hem zâtında hem de icraatında bir olan Hazreti Allah’a (celle celâluhu), sadece O’na kullukta bulunmaya da tevhid-i ubûdiyet diyoruz. Mülk ve mülkte tasarruf kendisine ait olan daire-i rubûbiyet karşısında bize düşen şey de işte bu kulluktur. Bu konuda en mükemmel kulluğu Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergilemiştir. Bizim yapmamız gereken O’nun kulluk performansını ortaya koymaktır.
İşte İslâm’ın ruhu budur ve bu çok geniş ve kapsamlı bir konudur. Bu mevzuda yazılmış pek çok eser vardır ve bu eserlerde değişik izahlar görmek mümkündür.
[1] Bkz. Bakara sûresi, 2/117; Âl-i İmrân sûresi, 3/47, 59; En’âm sûresi, 6/73; Nahl sûresi, 16/40; Meryem sûresi, 19/35; Yâsîn sûresi, 36/82; Mü’min sûresi, 40/68.
[2] Hicr sûresi, 15/29; Sâd sûresi, 38/72.
[3] “Allah’ım! Hem ümit ederek hem de korkarak kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım. Sana karşı yine Senden başka sığınak, Senden başka dayanak yoktur…” (Buhârî, daavât 6, tevhîd 34; Müslim, zikir 56).
[4] Kalem sûresi, 68/4.
[5] Buhârî, îmân 37, tefsîru sûre (31) 2; Müslim, îmân 5, 7.
[6] İhlâs sûresi, 112/1-4.
[7] Enbiyâ sûresi, 21/22.
[8] Sâffât sûresi, 37/96.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen
Sabaha aydınlıktan önce gülümseyen,
Gözlerimde sisli bir akşam çırpınışı,
Kuşlarım olurdu eskiden denize çağıran,
Kuşlarım, kuşlarım…
Soğuk ve karanlık bir kafesteler şimdi,
Kanatlandıkça ezilen kuşlarım,
Her çırpınışları ölüm doğuran ve,
Her ölüm bir zalimin filizlenmesi, büyümesi…
Kuşlarım ötemezdi yüksek sesle,
Yolları kesip haramilik edemezdi,
Kuşlarım ezemezdi gökyüzünü pervaz ederken,
Yalnızca Allah’a çırpardı kanatları,
Kuşlarım, garip kuşlarım.
Kim bilir, kim bilir,
Ne haldeler onları yutan kara bulutlarda,
Uçmayı unutmaz iri kuşlarım bilirim,
Ah minik kuşlarım!
Uçmayı bilemeyecek kadar minik kuşlarım,
Zifiri kafeslere koydular kuşlarımı Allah’ım,
Kanatları üşür imdi,
Kuşlarımı geri ver Allah’ım,
Kuşlarımı geri ver!.
Hizmetten l Mahir Karasu
‘Kim ki dışarıya bakar, rüya görür. Kim ki içeriye bakar, uyanır.’
Carl Gustav Jung
İçteki marifet ne kadar benliğimizi sararsa, kabul ne kadar güçlü olursa dışta o ölçüde bir tesir kendini gösterir. Belki de bu sebepten şairler, yazarlar, aydınların tesirleri hep bu sırra bağlanmıştır.
Sanat, edebiyat, kültür ve daha pek çok hayatın can damarlarında akan nehirlerin debisi yine bireylerin iç kabulleri, motivasyonları, inanç sağlamlığı ile doğru orantılıdır. Aslında sanat faaliyetleri ve kültürel aktiviteler iç dinamikle şekillenir, inkişaf eder ve tamamen kalbin rengiyle, şîvesiyle ortaya çıkar. Şayet ortaya çıkan bu sanat ürünü, bir kitap, bir resim, bir şiir ya da bir beste ise, bütün bunlar, o iç enmûzeç ve özle beslenmiş olarak kalbin duyuşlarını, sezişlerini seslendirirler; seslendirir ve eser sahibinin gönül vâridâtından kaynaklanan heyecan veya hafakanlarını, aşk ve vuslat veya hicranlarını ifade ederler.
Okumayı sevmeyen, araştırmayan, farklı okumalar yapmayan, farklı sesleri dinlemeyen, tenkitlere açık olmayan bireylerin farklı ton ve renklerde tergipler yapması, tasrifde bulunması oldukça zordur. Kendini tekrar bir müddet sonra despotizme, monarşiye veya beni insanlar dinlemek zorundalara dönüşür. Böylelikle bir fikir,bir idealin temsilcileri temsil ettiğini düşündükleri ideallere, fikirlere en büyük darbeyi yine kendileri vururlar.
Hayatı okumak; Babil kütüphanesi gibi yüzbinlerce ,milyonlarca kitap olan yeryüzünde neşredilen olaylar, işlenen nakışlar, yazılan satırlar,farklı renklerden insanlar arasında okumalar yapmak, keşfedilmemiş benliğimize bunları göstermek, içtenleştirmek sonrasında da büyük keşiflerin fatihi bile olsak alçakgönüllü kalabilmek gerçek bir maharet olsa gerek.
Eflatun bir diyalogda, Sokrates’in ağzından şunları söylemektedir; “Ben bir ebeyim. Şu farkla ki, kadınları değil, erkekleri doğurtuyorum. Benimle konuşmaya başlayan, önce bilmezmiş gibi görünür. Ama konuşma ilerledikçe açılır ve anımsamaya başlar. Bununla beraber, benden bir şey öğrenmediği bellidir. En güzel bilgileri, sadece kendi içersinde bulur ve ortaya koyar.” İşte hayatın özüne ait hakikatleri ,içimizde gizli olan defineyi ve yaşamın gerçek hedefini bulmak yolunda bir sorumluluğumuz var.
Hayat her deseni,tonu ile güzel aslında. Hayatı anlamsız kılan kendi bağnazlıklarımız, inatlarımız,ezberlerimiz veya sığ oluşumuzda aranabilir. Ufku engin, öğrenmeye hep açık ve vurgunlara antremanlı ledünniyat dalgıçları ise hayatın bize sunduğu definelerin peşinde bir ömrü adayabilirler herhalde…Başka milletlerden alınabilecek değerlere karşı olabildiğince açık olmak,kendi fikir atlasımız üzerinde hakikat aşkı ile yanmak, tutuşmak, ve hep yollarda olmak..
Bir kelime bazen kitapları ifade eder..
Önemli olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir,diyor George Orwell.
İnsan karanlığı ne kadar farkederse ,kendi boşluklarını görürse o ölçüde bir azim ve kararlılıkla aydınlığı arar, aydınlığın peşine düşer.Hayat gece ve gündüz gibi zıt kutupların iç içe geçtiği bir bütündür. Olaylar da tarihi seyri içerisinde birbirini takip ederler.
İlelebet süren ne bir gece, ne de bir kış vardır Babil kütüphanesi gibi olan yeryüzünde..
Hizmetten | Mustafa Ertuğrul
Şeytanın bir de soldan gelmesi vardır ki, günümüzde o da var, o da tehlikeli. Çoklarının hayatına baktığınız zaman, menâhî irtikâp ediliyor, gırtlağa kadar. İbadet ü tâat, böyle kirlendiği gibi, öbür taraftan da onların ruh dünyaları bütün bütün yıkılıyor; esas mevzilenmiş şeytanlara kale kapıları gibi kalbde kapılar açılıyor. Bohemce yaşıyorlar, harama bakıyorlar, haramı dinliyorlar, yalan söylüyorlar. Büyük serkârlardan bir tanesinin söylediği yalanların “bin”e bâliğ olduğunu söylüyorlar; iftiralarının, bine bâliğ olduğunu söylüyorlar. Ve bunları bir kere söyleyince, “günah-ı kebâir” olur, istiğfar ile buz gibi erir gider; fakat bunları önemli bir şey değilmiş gibi sürekli söylüyorsa, insan kâfir olur. Sürekli, mahzursuz bir meseleymiş gibi iftira ediyorsa, hususiyle Müslümanlık adına yalandan itiraflarda/iftiralarda bulunuyorsa, hiç farkına varmadan, bunu da masumca bir tavır ve davranış olarak görüyorsa, kâfir olur bunlar, isterse namaz kılsın, isterse oruç tutsun. Bunlar da soldan gelme işleridir esasen.
Bir de para ile, mahluk gibi, hayvan gibi satılıp-alınan insanlar var. Yine şeytan soldan geliyor. Birisini bahsediyor bir dost, benim hemşehrim bir dost bahsediyor. Yine “önemli, otuz insandan bir tanesi” dersem, siz anlarsınız. “Siz niye bu olumlu şeylerin, pozitif şeylerin bu kadar aleyhindesiniz?” O, “Ee, şakır şakır para yağdırıyorlar!” diyor. Dedim: “Şimdiye kadar ne kadar verdiler sana?” Unuttum ben, “İki yüz milyon Euro!” dedi galiba. “Evet, ne yapıyorsun bununla?” “İngiltere’de her ihtimale karşı, bir kısım tesisler, villalar yapmaya çalışıyorum!” Geçen de bir arkadaşımız, bunun şerhi/haşiyesi mahiyetinde dedi ki: “Bir sürü insan, kaçma faslı başlayınca kaçabilecekleri yer için dünya kadar yatırım yapıyorlar!”. Soldan gelen şeytan, ruhlara nüfuz etmek suretiyle -çünkü kapılar açık esasen- oradan da vuruyor…
Önden geliyor: İleriye matuf bir kabir var, Münkir-Nekir suali var. Evet, burada yine bir ara vererek bir şey arz edeyim; arz etmiştim bunu, mahzur görmüyorsunuz değil mi? Bir kadıncağız varmış, kabirden çok korkuyor. Allah’a inanıyor, Münkir-Nekir’e de inanıyor. مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ Tabii Münkir-Nekir Arapça bilirler, ona (kadına) söylerken: مَنْ رَبُّكِ؟ وَمَنْ نَبِيُّكِ؟ derler herhalde; “Rabbin kim, Nebin kim, dinin ne?” falan derler. Kadın vasiyet olarak demiş ki: “Beni mezara gömdüğünüz zaman, mezar gibi bir yer de yanımda kazın. Ondan sonra birisi, Allah rızası için, o sual bitinceye kadar orada dursun; yalnızlığın gurbetini yaşamayayım orada. Bir sinerji olur benim için, Hazreti Münkir ve Nekir’e ben de doğru cevap veririm, kem-küm etmeden!”
Hakikaten -Menkıbe bu, menkıbelerin aslına bakılmaz, faslına bakılır.- gömüyorlar ve sonra bir tanesinin de paraya ihtiyacı varmış. Hani şimdikilere bir çuval vermek suretiyle satın aldıkları gibi… On beş milyon verince, bir adam, bakın, itibarını, şerefini, onurunu, gururunu, aileye ait izzetini ayaklar altına aldı. Maşallahı var, ticarette aklı eren birisi; vakıa, bu çağda olan. Onun da gözü -işte- paraya takılıyor, “Olsun!”; veriyorlar, “Gömün beni oraya!” diyor. Giderken oraya, yine de dalgın, mezara girecek diye. Komşularından birisinin kapısının önünden geçerken, komşusu orada balta ile odun kesiyormuş, kıymıklardan biri sıçrıyor buraya; o da eline alıyor onu. Menkıbe öyle diyor. Böyle kıymık gibi parçayı elinde o yana bu yana oynatarak gidiyor kabristana. Mezara da tam öyle koyuyorlar. Gömüyorlar, kapatıyorlar; onun üstünü de -herhalde nefessiz kalmaması için ona göre bir şey ile- kapatıyorlar.
“Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.” Yine, şeytan “Adam!” diyor, “Sen sadece bugünün adamısın. Ye, iç, yaşamana bak!” Mesela bir tanesi -yine namaz kılanlardan- ona yakın olan arkadaşlardan bir tanesinin anlattığına göre… “Sâhib-i merâtipten bir tanesi!” diyeyim de siz bir yere koyun onu lütfen! Arkadaşımız, “Allah var, Peygamber var, hesap var, Cennet’e girme var!” deyince, “Yahu siz çok öteleri düşünüyorsunuz!” diyor.
Vallahi bu laf da küfürdür, küfür!.. Öteleri!.. Düşünün!.. Kur’an, Allah kelamı; onu okurken, أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Recmedilmiş, Allah tarafından tard edilmiş, kovulmuş şeytanın şerrinden Sana sığınarak, Senin kelamına başlamak istiyorum!” diyoruz.
Son olarak, Şeytan’dan Allah’a sığınmanın yanı başında, her şeyi siyasetine âlet eden siyasîlerin şerrinden de Allah’a sığınmak lazım. Tam mevsimi… أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ، أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ، أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım. Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım. Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım!..” Vesselam.
Bu video 24/12/2017 tarihinde yayınlanan “KALBİN İKİ MERKEZİ VE ŞEYTÂNÎ OKLAR” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://herkul.org/bamteli/bamteli-ka…
Soru: Çeşitli sebeplerle aramızdan ayrılan kardeşlerimizle yeniden irtibat kurmanın usûlleri nelerdir? Böyle bir şeye sebep olmanın vebali var mıdır? Ayrılanlara terettüp eden bir mesuliyet var mıdır?
Cevap: Ulemâdan biri birgün kendi kendine şöyle der: “Şimdiye kadar kimbilir kaç insanın kâtili oldun!” Bu sözle o şu mânâyı kastetmiştir: İnsanlar senin huzuruna gelip ders almak istediler. Sen onların karakterlerini, nelere karşı ilgi duyduklarını tespit edemedin. Verilmesi gerektiği şekilde ders veremediğinden, evvelâ senin şahsına, sonra senin şahsında düşünce dünyana küstüler. Sonra da o büyük hakikate sırtlarını çevirip gittiler. İşte bu mânâda kimbilir sen kaç insanın kâtili oldun!
Bu itibarla irşad erlerinden herbiri, hakkı temsil eden birer fert olarak etraflarındaki kimseleri İslâm davasından küstürmemeye dikkat etme mecburiyetindedir. Bu konuda lâzım olan her şeyi yapmalı, gerekirse onların karşısında iki büklüm olmayı göze almalı ve muhataplarını gücendirmemeye çalışmalıdır.
Eğer tavır ve durumumuzu iyi ayarlayamayıp Muhammedî bir ahlâkla hareket etmezsek, bu kudsî daire içinden, küsen ve ayrılan pek çok kişi çıkabilir. İşte bu mânâda, pek çoğumuz itibariyle kim bilir ne kadar insanın kanına girdik.. ne kadar insana kıydık.. nicelerinin izzet-i nefsini rencide etmekle onları haktan uzaklaştırdık. Haktan uzaklaşan bu insanlar daha sonraları içinde bulundukları kusur ve kabahati müdafaa etmeye ve sizdeki meziyetleri de tenkit etmeye başladılar. Evet, bunların hepsi ciddi bir vebaldir. Eğer böyle bir vebalin altına girmişsek Allah bizleri affetsin. Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, Rabbime hamd ü sena olsun, en kötü şartlarda bile hak ve hakikat dairesinden ayrılan arkadaşların sayısı çok azdır.
Aramızdan ayrılan arkadaşlar mevzuunda bizim kusurumuz, onları sık sık görüp gözetmeme, kontrol etmeme, kollamamadır. Neticede onlar da heva-yı nefislerine uymuş ve şeytanın peşine takılarak bu daireden peyderpey uzaklaşmış olabilirler. Belki de günah işlemeye başlamış, o günahlarla gayyaya doğru yuvarlanmışlardır. Yaşadıkları yer, zamanla adeta dalâlet kuyusunun dibi olmuş ama bütün bunların farkına bile varmamışlardır. Dünya, onları çeşitli yönleriyle, makamı, malı, serveti, şöhretiyle büyülemiş, gözlerini ve gönüllerini bağlamıştır. Bazıları korkaklıkla, bazıları ırkçılıkla, bazıları da tenperverlikle gemlenmiş ve sadece nefislerini düşünerek egoist hâle gelmişlerdir. Bugün bu şekilde pek çok insan, hak ve hakikatten uzaklaşmış, şeytanın oyuncağı hâline gelmiştir.
Hak ve hakikati bulmak ayrı mesele, onda devam ve sebat etmek ayrı meseledir. Hak ve hakikati bulmak bize de onlara da nasip olmuştur ama bazılarına –çok az dahi olsa– onda devam etmek nasip olmamıştır. Kur’an, bize, “Allah’ım! Hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma!”[1] şeklinde bir dua öğretir. Ümmü Seleme validemizden rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok defa şöyle dua ederlerdi: “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl!” Hatta onun (radıyallâhu anhâ), “Ya Resûlallah! Bu duayı neden çok yapıyorsunuz?” sorusuna Peygamberimiz şu cevabı vermiştir: “Kalbi, Allah Teâlâ’nın kudret ve tasarrufunda olmayan hiç kimse yoktur. O dilerse hidâyette sabit kılar, isterse kaydırır.”[2]
Kalblerin kayması hususunda insanın azim ve iradesine bağlı sebepler çok küçük olabilir. Bu durum, buzda yürüme gibi bir şeydir, insan dikkatli basmazsa düşebilir. Bu sebeple mü’min, iradesinin hakkını vermeli ve buzlu zeminlerde gezmemeye dikkat etmelidir. Çünkü buralarda gezince düşme ihtimali vardır. Fiillerimizi yaratan Allah’tır (celle celâluhu) ama kulun iradesi, meyli o istikamette olduğu için Allah onun arzusuna bu şekilde cevap verir. Başka bir ifadeyle, kulun içinde küçük bir günah, hata, sürçme, bakma, dokunma, haram lokma yeme gibi fiillerle küfür ve dalâlet yoluna bir teşebbüs ve temayül olursa Allah da kulun bu arzusu istikametinde onun dalâletini veya küfrünü yaratır. Allah, hidâyeti de dalâleti de yaratandır. Fakat Allah’ın, dalâlete ve küfre rızası yoktur. O (celle celâluhu), daima hidâyetten ve imandan hoşnut olur.
Hizmet dairesinden ayrılan arkadaşlar da böyle ayrılmışlardır. Vâkıa böylesi ayrılışlar bize münhasır da değildir. İmam Rabbânî Hazretleri’nin Mektubat’ında, bazı müridlerine karşı ikaz edici mahiyette yazdığı çok ciddi mektuplar vardır. Hazret, o mektuplarda, tanıdıktan, bildikten, öğrendikten, gördükten sonra nasıl ayrılıyorsun, diye hayretini gizleyemediği kimselerden bahseder.[3] Yine bir başka müceddit, kendisinden pek çok ders-i hakikat aldığı hâlde bir zındığın sözüne kanan kişiye karşı hayretlerini ifade eder.
Asıl adı Nehar İbn Unfuve olan Reccâl lâkaplı kişi de Huzur-u Risalet-penahi’de Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) diz dize geldiği zaman daima doluyor, renkten renge giriyordu. Bütün gücünü, kuvvetini, talâkat-i lisaniyesini Efendimiz hesabına kullanıyordu. Senelerce Allah Resûlü’nün huzuruna devam etti. Ancak gün geldi, peygamberlik iddia eden yalancı Müseylime’nin saflarına geçti. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) bu acıklı hâdiseyi şöyle anlatır:
Allah Resûlü’nün huzurunda üç kişi bulunuyorduk: Ben, Reccâl ve Furat İbn Hayyan. Allah Resûlü şöyle buyurdular: “İçinizden birinin azı dişi Cehennem’de Uhud dağı büyüklüğünde olacaktır.”[4] (Yani bu üç kişiden biri korkunç bir cinayet işleyecektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) cinayetin büyüklüğünü azı dişiyle ifade etmiştir.) Beni öyle bir korku aldı ki, bu korku Yemame harbine kadar devam etti. Furat İbn Hayyan daha evvel şehit olarak ölmüştü; demek ki işaret edilen talihsiz o değildi. Ben kendimden çok korkuyordum. Reccâl’in Yemame’de, Müseylime’nin saflarında Zeyd İbn Hattab’ın kılıcı ile öldürüldüğünü duyunca o kişinin ben olmadığımı anladım ve bunun için Allah’a hamdettim.
Reccâl denen adam Müseylime’nin en büyük müdafii olmuştu. Bu durum Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) abisi Zeyd İbn Hattab’a (radıyallâhu anh) çok dokunmuştu. Hazreti Ömer’den evvel Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna koşup teslim olan Zeyd, Reccâl’in, Efendimiz’i bırakıp da Müseylime gibi bir kezzâbın peşine takılmasını, sonra da Müslümanlarla savaşa girişmesini bir türlü kabullenememişti. Yemame’de gözü hep Reccâl’in üzerindeydi. Fırsatını bulunca da hemen üzerine yürüdü ve hakkından geliverdi. Ancak aynı harpte kendisi de başka biri tarafından şehit edildi.
Reccâl gibi dinden çıkan başka insanlar da vardı. Meselâ bunlardan biri Tuleyha’dır. Ancak daha sonra Rabbim, Tuleyha’nın gözünü açtı ve yeniden İslâm’a girme imkânını bahşetti. Bunlar gibi kadın erkek daha bir kısım kimseler o gün böyle yoldan çıkmışlardı.
Evet, en büyük cazibe-i kudsiyeye sahip olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cazibe-i kudsiyesinden ve daire-i kudsiyesinden dışarıya çıkanlar oluyor da biz kim oluyoruz ki bizden ayrılanlar olmasın! Teklif edilen bir makam karşısında arkadaşlarını terk edip ayrılan kimselerin olduğunu biliyorum. Ama Allah’a (celle celâluhu) hamd ve sena olsun, ilk asırda olduğu gibi, Allah yolunda hizmet dairesinden ayrılıp gidenlerin sayısı daima çok az olmuştur. Rabbimizden niyaz edelim de, bu ayrılmalara biz sebebiyet vermiş olmayalım.
Meselenin bir diğer yönü şudur: Bu insanlar, ayrılma emâreleri gösterdikleri zaman mü’mine düşen, bir Hızır gibi onların imdatlarına koşmak, “Gitme!” deyip ayaklarına kapanmaktır. Bunu sezme çok önemlidir. Ayrılık sinyalleri ilk önce tenkitlerle başlar. Daire içindeki bazı düşünce ve davranışlar eleştirilir. Ondan sonra meselelere karşı bir soğukluk hissedilir. Önce namazlarını aksatmaya başlar, sonra da düşüncelerinde farklılıklar meydana gelir.
Her ayrılış bu şekilde yavaş yavaş başlar. Bir sultanın ifadesiyle; her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Eğer o günah tevbe ve istiğfarla çabucak silinmezse, insanın kalbine yerleştirdiği, büyüttüğü ve sonra da onu yutan bir yılan hâline gelir. Ardından da küfür doğar ve nihayet خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ.. “Allah onların kalblerini mühürledi…”[5] sırrı zuhur eder. Bu sebeple böylesi arkadaşlar gözetilip kollanmalı, dertleri dinlenmeli, akıllarındaki sorular mutlaka ikna yoluyla giderilmeye çalışılmalıdır.
Her şeye rağmen ayrılıp gidenler olmuşsa, bundan sonra yapılacak şey irtibatın devam ettirilmesidir. Böylesi arkadaşlar, yaptıklarından dolayı asla kınanmamalı, kusurlu insanlar gibi üzerlerine gidilmemelidir. Onlar bir hata işlemişlerdir; bu hataya ikinci bir hatanın ilâve edilmesine imkân verilmemeli, hatalar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) usulüyle çözülmelidir. Allah Resûlü fertlerin kusur ve kabahatlerini, sanki o hata toplumun hatasıymış gibi, umum toplum içinde ders vermek suretiyle giderirdi. Yani biri bir kusur işlemişse, o şahsı söz konusu etmeden, onu karşısına almadan, perdeyi yırtmadan o kusur ve fenalıkları anlatırdı. Kusurlu şahıs da rencide olmadan toplum içinde dersini alırdı. Efendimiz’in, kabahat işlemiş bir avuç insanın kusurunu nasıl giderdiği mevzuunda Devr-i Risalet-penahiden bir misal arz edeyim:
Mekke fethedilince, madde plânında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mücadelesi tamamlanmıştı. Bu noktada, Efendimiz’in vazifesi de bitiyordu. O bakımdan ashabına, Cenâb-ı Hakk’ın verdireceği son dersler vardı. İslâm’ın nazil olan son hükümlerini bizzat icra ediyor, tenfiz buyuruyordu. Bu arada Huneyn’den elde edilen ganimetten Mekke’nin ileri gelenlerine büyük paylar vermişti. Ganimet alan kimseler, Akra İbn Hâbis, Ebû Süfyan, Safvan İbn Uyeyne gibi o güne kadar Allah Resûlü’nün en büyük hasmı olarak karşısına çıkmış kimselerdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), fetanet-i uzmâ ve muhteşem bir dimağa sahipti. Orada düşmanlarının dilini tutuyor, İslâm’a karşı kalblerini yumuşatıyordu ki, Kur’an’ın ifadesiyle bunlar “müellefe-i kulûb”dü. Efendimiz’den böylesi bir cemileyi görenler şöyle diyordu: “Vallahi bu zat, olsa olsa peygamber olur. Çünkü başkasının bu kadar cömert olması düşünülemez.”[6]
Akra İbn Hâbis önceleri kaba saba bir insandı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da mal-mülk vermek suretiyle gönlünü yumuşatmış ve her biri büyük kabilelerin başında olan bu insanları kendi cephesine çekmişti. Onlar da bu sayede ebedî nura, ebedî saadete ermişlerdi.
Öte yandan ganimetlerin bu şekilde taksim edilmesi, Medine’den gelmiş ve daima Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde cansiperâne savaşmış Ensar’dan bazı gençleri biraz rahatsız etmişti. Çocukluktan yeni kurtulmuş bazı delikanlılar arasında şöyle sözler dolaşmaya başladı: “Kendi kavim ve kabilesini buldu. İhtimal ki artık bizimle beraber Medine’ye dönmeyecek. Mücadeleyi yapan biziz O ise ganimeti onlara dağıttı…” Bu sözleri duyan Sa’d İbn Ubâde (radıyallâhu anh) koşa koşa Huzur-u Risalet-penahi’ye gelerek durumu Allah Resûlü’ne anlatır. Bunun üzerine Allah Resûlü, Sa’d’dan bütün Ensar’ı toplamasını ister, ancak oraya Muhacirler’den hiç kimsenin alınmamasını tembih eder.
Evet, o dönemde de kusurlu insanlar vardı ve maalesef burada kusur Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) atfediliyordu. Hâlbuki nebinin davranışlarının kritiği yapılmaz. Nebiye kusur atfediyor mahiyette onun davranışlarını kritiğe tâbi tutmak dalâlettir, inhiraftır. Ashab hakkında böyle bir şey düşünemeyiz. Allah Resûlü, Ensar’ın kalbinden bu düşünceyi silmek için çarçabuk hareket eder ve bir işaretle Ensar da toplanıverir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada, kendisinin onlar için nasıl bir nimet olduğunu hatırlatma sededinde: “Ben geldiğimde siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidâyete erdirmedi mi? Siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?”
Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca “Evet, evet, minnet Allah’a ve Resûlü’nedir!” der ve “Şimdi herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Resûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşlarına boğulur. Böylece o fitnenin de önü alınır. Dikkat ederseniz burada kusurlu kişiler öne çıkartılıp da bizzat onlar hırpalanmamış, mesele umuma anlatılmıştır.
Allah Resûlü hamlelerine devam eder: “Eğer Allah beni muhacir yaratmasaydı Ensar’dan biri olmayı arzu ederdim. Eğer bütün insanlık bir vadiye, Ensar bir vadiye gitse, ben Ensar’ın vadisine giderim.”[7]
Evet, görüldüğü gibi Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kusurları o kadar rahatlıkla izale ediyor ki, bundan hiç kimse rahatsız olmuyordu. Ancak kusurlular, hayatlarının sonuna kadar nedamet duyuyorlardı.
Öyleyse kusur ve kabahatlerin giderilmesinde Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoluna müracaat etmek lâzımdır. Şayet biz etrafımızı kırıp geçiriyor ve küstürüyorsak, bu durum Muhammedî olamayışımızdan kaynaklanmaktadır. Allah affetsin!
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Allah Resûlü, neden Ensar’dan olan herkesin gelmesini istedi de Muhacirler’in gelmesini özellikle istemedi?
Ensar’ın hepsinin gelmesini istedi zira bu mesele Ensar arasında yayılmıştı. Eğer herkes gelmeseydi, ihtimal ki o söylentiyi çıkaranlardan bazıları dışarıda kalabilirdi. Bu kimseler daha sonra, Efendimiz’in anlatacağı şeyleri başkalarından naklen duysalar bile, sözü lâl ü güher gibi onların gönlünde yer edemez ve o ukdeyi içlerinden atamayabilirlerdi.
Bir de Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir noktada dinleme şerefinden kimse mahrum olmak istemezdi. Allah Resûlü, Ensar’ın pâyesini hepsinin yüzüne bizzat söylecekti. Onun için teker teker her ferdin gelmesini istiyordu. Ve bu öyle bir anlatıştı ki, eğer muhacirlerden üç-beş fert orada olsaydı kendi meziyetlerini unutarak, böyle bir mesele karşısında gıptaya kapılabilirlerdi. Onun için “Muhacirlerden bir fert bulunmasın!” buyurmuşlardı. Çünkü yurdunu yuvasını terk eden, Medine’de Ensar’a ensarlığı kazandıran bir muhacir, kendisini Ensar hakkında anlatılan şeylerden hiçbirine mazhar değilmiş gibi düşünebilir ve gönül koyabilirdi. Bu vak’ayı tarih ve siyer tespit edip ortaya koymuştur. Belki Muhacirlerin çoğu bunu duymamış, farkına bile varmamışlardı. Ensar’ın bu meziyetleri, bizzat Efendimiz tarafından ifade edilmek suretiyle ebediyen onlara mal olmuştur.
Evet, hayatımızda karşımıza çıkacak olan her türlü problemi çözme adına Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatından alacağımız çözüm yolları mutlaka vardır. Bize düşen, hayatımızın her karesinde O’nun hayatını hayatımıza hayat kılmak olmalıdır.
[1] Âl-i İmrân sûresi, 3/8.
[2] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/315; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/168.
[3] Bkz. İmâm Rabbânî, el-Mektûbât, s. 240 (202. Mektup).
[4] el-Humeydî, el-Müsned 2/495.
[5] Bakara sûresi, 2/7.
[6] el-Vâkıdî, Kitâbü’l-meğâzî 2/854-855; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, 24/114. Ayrıca Bkz. Müslim, fezâil 59; Tirmizî, zekât 30.
[7] İbn Hişam, es-Sîretü’n-nebeviyye 2/498-500.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen