EDİRNE VE MERİÇ KIYISINDA BİR GÜN
“Çocuklar bu hafta sonu Edirne gezisine ne dersiniz?” Diye sorar Zeki Bey öğrencilerine.
Hocam neden Edirne? Diye sordu öğrencilerden biri:
“Roma’ya ya da Paris’e gidecek değiliz ya kardeşim. Hem mevsim ilkbahar, şimdi başka bir tatil beldesine de gidilmez herhalde?”
Ve ciddi bir tavır alarak devam eder:
“ Edirne’yi bilmeyen tarihini bilmez! Benim Edirne’ye bu üçüncü gidişim olacak. Her gittiğimde ayrı bir haz duyuyorum. Evet, Edirne’ye gitmek isteyenler kimler?”
Yarım otobüslük öğrenci çıkar şöyle böyle. “Otobüs tutulsa büyük olur, dolmuş tutulsa sıkışırız.” Diye kısık sesle söylendi Zeki Bey.
Öğrencinin birisi:
”Hocam benim komşumun midibüsü tam bize göre biraz eski ama sanırım işimizi görür. Zaten hafta sonu adam için çok iyi olur nasıl olsa iş güç yok.”
Araç kiralanır, buluşma gerçekleşir ve sabah erken saatte seyahat başlar.
Midibüs Avrupa yakasındaki buluşma noktasından hızla Edirne’ye doğru yol almaya başlar. Lakin bir küçük problem vardır. Araç eski olduğu için koltuklar ne oturulacak ne de yatılacak durumdadır! Saat sabahın altısı olunca öğrencilerin uykusuna koltuklar da engel olamaz. Çoğu uyku modunda bulur kendisini. Midibüsün içini yatakhane atmosferi sarmıştır. Az topluca olan Zeki Bey’i anlaşılan çok çetin bir yolculuk beklemektedir. Toplu yapısıyla bırakın uyumayı koltuğa bile zor sığmaktadır.
Üç dört saatlik yolculuk bitmiş, öğrenciler kendilerini Edirneli bir öğrencinin dedesinin evindeki kahvaltı sofrasında bulurlar. Ev sahibi yaşlı ama kültürlü ve muzip bir adamdır. Klasik Trakya lakırtısıyla çocukları hem bilgilendirir hem de kahkahalara boğar.
O gün Selimiye Camii’ne sırtını dayamış bu tarihi konak, onaltı-onyedi yaşındaki geleceğin birbirinden değerli ülke evlatlarını ağırladığını nereden bilebilirdi ki?
Öğrenciler bir yandan sıcacık çaylarını yudumluyor bir yandan da ev sahibinden Edirne tarihi hakkında genel bilgiler alırlar.
Tarih anlatılmaz yaşanır adeta. Gençler, espriyle beraber tam bir hayat tecrübesini yüklenmiş yaşlı amcayı dinlemenin mutluluğunu yaşar. Heyecanlı bir şekilde tarihte yaşananları anlatan yaşlı amcanın alın hatları, tıpkı yıllar öncesinin Balkanların haritası gibi değişip durur. Kahvaltı faslı bitmek üzeredir. Yaşlı amca biraz daha duygulu edayla; esir düşen askerlerimizin süpürge tohumundan yapılan ekmekleri yediklerini öğrenirler. Halit daha fazla dayanamaz ve salar gözyaşlarını. Yer sofrasında, masada ve sehbada bir kaç grup halinde kahvaltı yapan gençler duygu dolu anlar yaşarlar. Çoğu bu mükellef kahvaltının ardından tarihte yaşanmış olan acı manzaraları duyunca kahvaltının lezzeti, yerini hüzne bırakmıştır.
Her bir gözyaşı içlerinde mevcut vatan ve ecdat sevgisini yeşertecek kıvamdadır.
Tarih öğretmenlerinin derslerinde içlerine ektiği tohumlar zeminini bulmuş olmalı ki tarih şuurları filizlenmeye başlar o konakta. Sordukları sorular ve vardıkları neticeler bunu göstermektedir. Daha şimdiden hocalarının sözleri doğrulanır zihinlerinde. “Edirne’yi bilmeyen tarihini bilemez!”
Öğle üzeri Meriç Nehri’ne gittiklerinde çok derin bir bakış gönderir Zeki Bey. Ona göre akan su değil cennetlerin kevserlerine denk olan şehit kanı ve gözyaşıdır. Yıllar öncesini tarih ekranında izliyor gibi duygulanır. Nehrin suyu kanın zamanla kaybolmasıyla temizlenmeyip; onun bakış zaviyesinde kimbilir belki de daha çok kirlenmektedir. Meriçin azgın suları üstünde yüzen sayısız içki şişeleri bunun en açık göstergesidir onun düşünce ufkunda.
“Şu vatan ve neslimiz için bir damla kanını dökmeyen bizler, nereden bilebiliriz ki vatan sevgisini” diyerek bir iç çeker.
Edirne tüm tarihi güzelliğini ve ihtişamını gençlere gün boyunca arz eder. Öğle vakti olunca meşhur bir ciğerciye dalarlar. Arnavut ciğeriyle birlikte gençler doya doya ciğer yerler. Muhteşem Osmanlının ilk başkenti de Devlet-i Aliyenin ciğeri kadar kıymeti olan Edirne’dir. Orada kurulmuştur fetih düşleri. Osmanlının Kalbi olan İstanbul Bizansın çizmeleri altında çilesini doldurmaktadır. Kalbinin fethi için Fatih Sultan Mehmet lazımdır. O henüz gelmemiştir. Fatih’in doğumu için dokuz aylık bir sancı da yetmeyecektir. Doksan yıllık bir sancı lazımdır belki. O doğacaktı bir güneş gibi İstanbul’un ufuklarında, ve batmayacaktı bir daha…
Bizans’ın zülüm dolu hançerini çıkaracak ve bir demet Muhammedi gül sunacaktı Bizans Halkına gül ve güler yüzlü sultan.
Sekiz asır önce sevgi peygamberinden aldığı kutlu fetih müjdesini yerine getirecektir.
“İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur. “ (Hadis-i Şerif: Ahmed b. Hanbel (v. 241/855)’in Müsned’i)
Ülke sınırımızı belirleyen Meriç Nehri boyunca yankılanan garip sarhoş naraları ve kadın çığlıkları Batı Trakya’nın batısının batışını göstermektedir.
O günün akşamına kadar her tarihi mekânı gezerler.
Eski Camii..
Meriç Köprüsü ..
Sarayiçi, Adalet Kasrı ve Saray Kalıntıları ..
Rüstem Paşa Kervansarayı..
Ve bizim ruh dünyamızı yakından ilgilendiren Üç Şerefeli Camii.
Üç Şerefeli Caminin bir pencere önünde aram ederler. Birkaç metrekarelik bir pencere boşluğudur. Burası tıpkı Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin Barla’daki katran ağacı üzerinde kurduğu ibadet mekanını andırır. Burada veraset-i nübüvvetin günümüzün en mühim temsilcisi Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin bir dönem inziva hayatı geçirdiğini öğrenirler. Huzur dolu bir dünyayı, tüm insanlığın huzur ve saadetli geleceğini hayal eder. Allah’a (cc) kalbinin hayat derecesinde kulluğuyla ruhani seyrini burada ikmal eder (taabbüd). Bir de küfür düşüncesine karşı gerilime geçer(tehannüs). Bu iki hususiyet kamil anlamda nebi varislerinde zirvede temsil edilir. Gençler böyle bir hayata raptolmuş bu kamet-i bala zatın inziva hayatı yaşadığı pencere boşluğunu seyredip hayalen de olsa o kutluya misafir olurlar. İstanbul’un fethine beşiklik eden bu güzel şehir, üç şerefeli caminin bu biricik penceresinde de asrımızdaki dünya insanın gönüllerinin fethi planlanmıştır Gençler, Üç Şerefeli Caminin o inziva köşesinin ne kadar mühim bir ortam olduğunu anlarlar.
Ve Mimar Sinanın ustalığını konuşturduğu muhteşem
Selimiye Camii, temsil ettiği yüce dinimizin ülkemizdeki başı göğe yükselen; en muhteşem mabedi olarak bir başka görünmektedir.
Ayrıca; gezi esnasında delilerin suyla tedavi edildiği eski bir hamam ve hastane karışımı tarihi eserle karşılaşırlar. Çocuklar aralarında -keşke faal olsaydı da içimizdeki yaramazları tedavi edebilseydik- diye hayıflanırlar.
“Osmanlının delileri bile şanslıymış!” deyince, gülüşür gençler.
Delirenler, günümüzde ilaçla susturuluyor ve maalesef en sonunda tabiki gerçekten zamanla ilaçla çoğunun hayatları da kararmaktadır.
Dönüş vakti gelmiştir ama gençler İstanbul’a dönmeden önce ruh aynalarında kendilerine dönmüşlerdir.
İstanbul’da kaybettikleri kendilerini, Edirne’ nin tarih kokulu ikliminde bulmuşlardır.
Ve o gün gördükleri manzaralar karşısında mest olup, kültür hazinesinin bu ılık membaından doya doya yudumlamışlardır.
Araca doluşurlar. Vücutlarını sığdırdıkları bu araç metafiziki boyutta; öğrencilerin genişlemiş iç dünyalarını alamayacak kadar küçük kalır.
Ve aracın yükü artmıştır gençlerin kazandıkları tarih yüküyle.
Sevinç ve hüznün gri bulutlu atmosferinde, kâh güneş açar kâh kara bulutlar kaplar sanki. Bağdat Caddesi ya da Tarlabaşı kültürlerini hatırlayınca kara bulutlar çöker gençlerin ruh semasında. Bir tarafta gezip gördükleri koca bir tarih hatırası, diğer tarafta sağa-sola etrafa atılmış içki şişeleri ve sarhoş kusmukları…
Gençler saflarını belirlemiştir artık. Her şeye rağmen hedefine kilitlenmiş çelikten bir ok gibidirler o günün akşamında. Birbirinden güzel Trakya ve Anadolu mesajlarını Balkanlar’dan esen rüzgâra teslim ederler. Çiseleyen bahar yağmurları rahmet olup tarlalardaki buğdaylarda başak olurken, gençlerin sinesinde vatana ve vatan evladına sahip çıkma düşüncesini yeşertir.
Ve gençler; cevabını bulamadıkları neden ve niçin muhtevalı bir iç muhasebeyle -neslimizin bu duruma nasıl düştüğünü- sorarlar için için kendilerine.
Sonunda bir beyitle Mehmet Akif in mısralarında yakalarlar cevabını…
“Sahipsiz vatanın batması haktır,
Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.”
Evet, sahip çıkmışlardı vatanlarına belki koca bir dünya insanına…
O öğrencilerin kimi mühendis, kimi öğretmen, kimi işletmeci kimi ise doktorluk yapıyordu şimdilerde…
Zeki Bey’in yıllar sonra aldığı mektup ve telefonlar bunu gösteriyordu.
Şu an o gençler kim bilir kaç tanesi ya Asya steplerinde, Kara Kıta Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da yüklendikleri o tarihi misyonu yerine getirmeye çalışıyorlardı..
Nasrettin Hoca’nın yoğurt mayası Akşehir Gölü’nde tutmamıştı ama Zeki Hoca’nın -tarih şuuru mayası- gençlerin sinesinde çoktan tutmuştu.
Selam olsun, dünün bugünün ve yarının mimarı o hayatını bir bavula sığdırmış gençlerine..
Selam olsun, ecdadın ardından çil çil kubbeler serptiği gibi, çil çil mektepler serpen comert Anadolu esnafı civanmertlere..
Selam o hizmet yolunda koştururken hapislere düşen canlara..Hususan anasıyla hapiste büyüyen bebeklere..
Hastalıktan işkenceden hapishanelerde şehit edilenlere..
Selam olsun cebri hicret yollarında Ege’de Meriç’de can veren şehitlere..
Ve tabi ki dünyanın her tarafına yayılarak sevgiye susamış Mesih soluklu, Hızır elli, Muhammedi (asm) ruhlara.. Selam olsun sırtında Muhammedi Gül tohumlarını dünya insanının yüreklerine serpiştirmek için hicret yoluna revan olan asrın gariplerine.. Ve selam olsun sevgiyi hallerine yansıtan sevgi kahramanlarına..
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
Vefasızlıklarla karşı karşıya kalacaksınız | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
On sene evvel, on beş sene evvel, yirmi sene evvel, otuz sene evvel müzakerelerimizde şöyle bir şey konuşulmuştu:
“Yunus Emre der ki: ‘Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.’ Siz de çok ciddi vefasızlıklar ile karşı karşıya kalacaksınız.” Kendini gaflete salmış zavallılar ne yaparlarsa yapsınlar, hakperest ruhlara düşen, fırtınaların geçici olduğuna inanmaları ve yerlerinde sağlam durmalarıdır.
Bu yolun cefâkeş yolcuları, bütün tarih boyu hep aynı şeylere maruz kalmışlardır. Alvarlı Efe Hazretleri’nin ifadesiyle,
“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;
Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!
Bu bir devvâr-i gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer
Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.
Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!
Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır;
Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”
Hüsrev, İran’ın meşhur insanı olduğundan o zikredilmiş; sonra da söz kulluğa, irfana ve ibrete bağlanmış: Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır // Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.” O gafletten sıyrılmanın yolu, otağı “hak” üzerine kurmak, “adalet” üzerine kurmaktır. Birileri otağını hakka kurmuşlara karşı olabilir; onları yıkıcı tavır ve davranışlar içinde -muvakkaten- bulunabilirler. Fakat bir gün maşerî vicdanın onların karşısına çıkıp “Bu bir soykırım, bu bir insana karşı saygısızlık, bu Allah’ın affetmeyeceği, küfür ölçüsünde bir günah!” diyeceği muhakkaktır.
Daha şimdiden bazı yerlerde bu türlü mülahazalar, bu türlü düşünceler dillendirilmeye başlanmıştır. Bu olumsuzluklara karşı sâlim vicdan taşıyan insanlar, yavaş yavaş duygularını ifade etmeye başlamışlardır. Duygular, tavırlara dönüşür; yüzler, ekşimeye başlar; şiraze tanımayan, hizadan çıkan insanlar, hizaya gelmek lüzumunu duyarlar; varsa vicdanları, hâlâ ölmemişse insanlıkları, hizaya gelme duyguları içlerinde belirir. O açıdan da muvakkaten, gelip-geçici olan şu andaki hâl-i pür-melâl ile paniğe kapılmamalı!.. Başına bu türlü şeyler gelmedik Hak yolcusu kalmamıştır.
Eğer ille de bu musibetlerden âzâde biri olsaydı, o, yüzü suyu hürmetine varlığın yaratıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) olurdu; Hazreti Nuh (aleyhisselam) olurdu; Hazreti İbrahim (aleyhisselam) olurdu!.. Birine yapmadıkları eziyet bırakmıyorlar; menkıbelerde geçtiği üzere, ip atıyorlar kendisine, sürüklüyorlar; Hazreti Nuh’u (aleyhisselam) düşünebilirsiniz. Birini ateşe atıyorlar; Allah (celle celâluhu) يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!” diyor. Hâşâ ve kellâ; o pâk dâmen, diyeceğim şeylerden bin fersah, hayır milyonlarca fersah uzaktır; birini bir eşkıya gibi takip ediyorlar; Nâsıralı Genç (Hz. İsa aleyhisselam). Bir başka yerde bakıyorsunuz, birinin arkasına takılmışlar; “Bunları her şeyleri ile yok etmek lazım; erkekleri yok etmeli, problem olmasınlar; kadınları bırakmalı, onlar da kullanılsınlar!”
Evet, bugün de bir yerde kadınlara da ilişiyorlar, demek ondan daha şiddetli bir şey; çocukları ile beraber içeriye atıyorlar. Demek ki yapılan şeyler, Amnofis’in yaptığından daha şeni’, daha denî. Bu şenaat ve denaetler de kirli, şeni’ ve denî vicdanların -bir yönüyle- ortaya konmasından, realize edilmesinden başka bir şey değildir. Amma, Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır // Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.” Onlar, varsın kendi gafletlerini yaşasınlar; bizim bu fırtınaların geçici olduğuna inanarak, durduğumuz doğru yerde dosdoğru durmamız lazım.
Bu video 05/11/2017 tarihinde yayınlanan “İBRET, GARİPLER VE KORKU” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada:https://herkul.org/bamteli/bamteli-ib…
Bugün bütün bir millet olarak hemen hepimiz sürekli telaş ve endişe ile oturup kalkıyor; hafakandan hafakana sürükleniyor; teşebbüslerimizde panikler yaşıyor ve iki adım ötede bilmem ne tür ürperten sürprizlerle karşılaşacağımız korkusuyla tir tir titriyoruz. Hiçbir düşünce üretemiyoruz; gelecek adına ciddî hiçbir plânımız yok. Yürüdüğümüz yollarda uyur-gezerler gibi tuhaf bir hâlimiz var. Karşımıza çıkan beklenmedik hâdiselerle alâkalı tavırlarımız birer kaba tepkiden ibaret. Başlangıcı yıllar ve yıllar öncesine dayanan millet düşmanlarının o korkunç tahrip stratejilerine mukabil, yaptığımız veya yapıyor göründüğümüz işler ise, ayakta kalabilme mücadelesi türünden şeyler. Bari, böyle bir mücadeleyi kendi kurallarına göre gerçekleştirebilseydik; ben söylemesem bile, ihtimal gelecek nesiller ona da “Ne gezer!” deyip geçecekler.
Düşünün ki milletimizi bir ömür boyu meşgul edecek işlerin kararları çok defa başkalarınca alınıyor. Tamamen bizim dışımızda alınmış bu kararları delebilme veya startı başkalarınca verilmiş hareketlerden nasıl yararlanırız ya da onların aleyhimizde olmamasını nasıl sağlayabiliriz heyecanıyla hâlden hâle giriyor, sürekli tabyadan tabyaya koşuyor; bugün yaptıklarımızı ertesi gün bozuyor ve ardı-arkası kesilmeyen yaz-bozlarla ömür tüketiyoruz.. ve tabiî, gözleri üzerimizde saf yığınlara da sürekli şaşkınlık yaşatıyoruz. Biz, mütemadiyen güven kaybediyoruz, onlar da irtifa. Arz câzibesinin kat katı bir cehalet, muhakemesizlik ve gaflet çekimiyle hep tepetaklak gibiyiz. Başı tutanların çoğu vurdumduymaz; başsız kitleler bilmem hangi dönemde yitirdikleri başlarının peşinde, salim düşünceler baskı ve saygısızlık bombardımanı altında; vazifesi toplumu eğitmek, aydınlatmak ve onu yüksek insanî hedeflere yönlendirmek olan -büyük çoğunluğu itibarıyla- basın-yayın müesseseleri (medya), reyting hatırına tam bir ibahiyecilik içinde; her şeye açık, sürekli kapkaranlık şeylerle homurdanıyor; homurdanıyor ve âlemin iffet, namus ve onuruyla oynuyor; her gün yeni yeni teşe’üm yaygaraları yapıyor; bâtılı tasvir ve teşhirle saf duygu, saf düşüncelerde bohemlik arzularını şahlandırıyor. Hele, bunlar arasında fitne ve fesada programlanmış gibi sürekli levsiyat neşreden öyleleri var ki, çok seyredilebilme veya okunabilme adına ar-namus, şeref-haysiyet dümdüz gidiyor ve insanı insanlığından utandıracak şeyler yapıyor.
Toplum her gün, kıyamet alâmetleri gölgesinde sabahlıyor, akşamlıyor ve âdeta bir sûr sesi bekleme heyecanı içinde.. huzur ve sükûnumuz bütün bütün hayal oldu.. bugüne kadar en birinci tahassungâhımız olan millî ruh ve millî düşüncemiz yamuk-yumuk.. ümitlerimiz şimdiye kadar hiçbir dönemde olmadığı ölçüde delik-deşik.. iradelerimizde üst üste kırılmalar; azimlerimiz de bütün bütün meflûç.. ve toplumca sürekli hafakan solukluyoruz. Özümüzden o kadar uzaklaştık ki, ihtimal bir köşe başında kendi ruhumuzla karşılaşsak onu bile tanımayacak gibiyiz.
Tarihin hiçbir döneminde kendi değerlerimize karşı bu kadar yabancılaşmadık. Hiçbir zaman ruhumuzu bu ölçüde aç-susuz ve havasız bırakmamıştık. Şimdilerde, değişik telden her yanda bir hayli patırtı-kütürtü var; ama bunlar arasında duyamıyoruz bizi biz yapan ruhumuzun sesini; ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu, neye namzet bulunduğumuzu göremeyecek kadar hayret, dehşet daha doğrusu şaşkınlık içindeyiz. Zannediyorum, kendi inanç ve düşünce kurnalarımız altında zihin ve ruh kirlerinden arınacağımız âna kadar da bu öldürücü kaostan kurtulmamız mümkün olmayacak…
Her yanda kulaklarımızı sağır edercesine tiz perdeden yabancı gürültüler; yabancılaşmaya imrendiren şov türü hâdiseler; gelip gelip sinelerimize oturan ve çaresizliklerimize dayanarak köpürüp ruhlarımızda âh u vâha dönüşen çeşit çeşit fezâyi ve fecâyi karşısında üst üste sarsıntılar yaşıyor, acılarla kıvranıyor, bir şeyler yapamama ruh hâleti ile sürekli yutkunup duruyor ve her gün biraz daha ruhumuzun aşındığını hissediyoruz.
Gerçi yer yer bir kısım ümit edalı sesler duyduğumuz ve istikbal vaad eden gelişmeler müşâhede ettiğimiz de olmuyor değil, ama, olabildiğine zayıf, fevkalâde cılız ve mevcudiyeti uzun bir geleceğe emanet bu seslerin ezanlaşması ve bu oluşumların kendi iç dünyamızla bir inkişaf sürecine girmesi için, hizmete adanmış çok sağlam yürekli babayiğitlere, kararlı yüksek iradelere, çatlayıncaya kadar koşmadan dûr olmayan küheylân edalı zinde ruhlara ve aktif sabırlı basiret insanlarına ihtiyaç var. Bence işte bütün bu evsafı haiz gönül erleri sayesinde ancak, yıllardan beri içimize sine sine duygularımızı, düşüncelerimizi kirleten ve bizi biz olmaktan çıkaran o meş’um olumsuzluklardan sıyrılıp, milletçe İslâm’la ruhlarımızın bir derinliği hâline gelmiş bulunan kendi tabiatımızı, kendi seciyemizi, kendi safvetimizi yeniden elde etmemiz mümkün olabilecektir.
Toplum olarak bir zamanlar biz, dünyanın en saf, en duru, en temiz ve en centilmen milletlerinden biriydik; hatta bazı dönemler itibarıyla en birincisiydik. Toplumun hemen her kesiminde, temeli imana dayalı, devamı Hakk’a adanmışlığa bağlı ciddî bir hakikat aşkı, bir araştırma sevdası, bir ilim iştiyakı, bir adalet ahlâkı, bir şefkat ve merhamet hissi soluklanırdı. Fert ve cemiyet hemen her zaman, tefekkür ve tedebbürle oturur kalkar; herkesi ve her şeyi şefkatle kucaklar ve Hakk’a halife olmanın gereği, yeryüzündeki muvazene ile alâkalı kendini bir numaralı sorumlu kabul ederdi. Yerinde âdeta yağmurlar gibi, hiçbir yeri tefrik etmeden her yana sağanak sağanak boşalır; yerinde ırmaklar gibi çağlar ve hayat olur akar; gün gelir deryalar gibi köpürür her tarafa mehâfet ve mehâbet salar; bir an da olurdu ki, güller ve çiçekler gibi bin bir renk ve râyiha ile tüllenir, görüp temâşâ edenlere âdeta iç içe şölenler yaşatırdı.. evet, onun her zaman ayrı tat, ayrı şive, ayrı lezzette daima değişip yenileşen, yenileşirken de özünün bütün hususiyetlerini koruyan ve bütün vicdanlarda semavîlik hissi uyaran bir letafet ve bir zarafeti vardı. Dünyanın dört bir yanında yaşanan hercümerç, şurada-burada yükselen bir kısım hoyrat gürültüler, onun ikliminden yükselen huzur ve itminan-ı dâim ile ritim değiştirir, hız keser ve âdeta bizim ses ve soluklarımız arasında kaybolur giderdi. Evet, hayatın her zaman bir mûsıkî gibi duyulduğu bu dünyada, kulakları tırmalayan en sevimsiz şerâreler bile duyulmaz olur ve derecesine göre her yanı âdeta cebrî bir sükut, semavî bir itminan ve engin bir huzur havası kaplardı; kaplardı da bu tali’li ülkenin insanları çok defa, bir iki adım hayallerinin gerisine çekilerek derin bir uhrevî sükûna dalar, imanlarının, ümitlerinin o masmavi ikliminde geçmiş-gelecek bütün zamanları birden yaşar ve kendi kendilerine gıpta ederek çevrelerine tebessümler yağdırırlardı.
Yer yer muhalif esen rüzgârlarla bu gümüşten atmosferin delindiği, bu masmavi tabiatın renk attığı, çevrenin şöyle-böyle sarardığı da olurdu, ama, umumî havanın her zaman semavîliğe açık olması sayesinde, en şiddetli rüzgârlar bile hemen meltemlere dönüşür, renkler bahara boyanır ve her şey yeniden bir ledünnîliğe bürünürdü. Evet, bu dünyada, ne mütemâdî gaflet ve ondan kaynaklanan laubalîlik ne de sürekli sızı ve çığlık duyulurdu. Dış saiklere bağlı ara sıra huzur ve sükûnumuzu yırtıp geçen bir kısım münasebetsiz hâdiseler cereyan etse de, devam etmez; başladığı gibi biter ve neticede gelir her şey bir kere daha yerli yerine otururdu; oturur ve millî, içtimaî atmosferimiz yeniden o esâtîrî hâlini alır, cennetlere ve cennetliklere açık sihirli bir uhrevî renge bürünürdü. Öyle ki, henüz göremediğimiz bütün gaybî âlemler, müşâhede ettiğimiz varlık ve hâdiselerin önüne çıkıyor gibi olur ve ruhlarımıza ne bilinmedik şeyler fısıldardı. Derken, zamanla bu büyülü vâridât iç dünyamızın bir derinliği hâline gelir ve bizi kendi şivesiyle konuşturmaya başlardı. Bu derûnî hisler, tekerrür ettikçe zamanla ruhlarımıza, karakterlerimize uygun yeni bir bakış ufku kazandırır ve bize ruhanîliğin kapılarını aralardı. Öyle ki bazen bulunduğumuz mekânı semaların arz üzerine sarkmış bir yanı, kendimizi de o sihirli dünyanın sakinleri sanırdık.
Bu iç içe zenginliklerimizin, ruh ve gönüllerden taşıp duran mevhibe hazinelerimizin sırlı anahtarı imanımız ve onun her zaman canlı kalabilmesinin sırrı da amel-i salih ve ihlâsımızdı. İnanan hemen herkes, gönlünde bu lâhûtî vâridâtın estirdiği inşirahı duyar ve göklerdekilerle aynı mehâbet televvünlü haz ve lezzeti yaşardı.
İman, Kur’ân ve İslâm’ın bu ölçüde duyulup yaşanmasından hâsıl olan bir aydınlık tufanı, hemen her zaman bütün bu muhalif rüzgârların gücünü kıran bir büyü ile dalgalanır; mânevî bir menşurdan başlarımıza boşalan ilâhî bir ziya gibi her yanımızı sarar ve bütün ruh sistemimizin bakış, duyuş, seziş ve değerlendirmelerine tesir ederdi. Ruhun katmanlarına açık durabildiğimiz bu kabîl durumlarda, bir meşher gibi temâşâ ettiğimiz dünyayı, bir kitap gibi okuduğumuz kâinat ve hâdiseleri, aynı mazhariyetlerle serfiraz bütün insanları ve emrimize musahhar kılınmış bütün canlı-cansız varlıkları birer dostumuz, birer yol arkadaşımız gibi duyar ve bütün bunlardan içimize akan derin bir lezzetle kendimizi cennetlerin koridorlarında sanırdık.
Bu mazhariyetlerle, içimiz her türlü gıll u gıştan azade yürüdüğümüz yolda, beklenmedik bir anda etrafımızı bir kısım gulyabanîler sardı. Bunlar kalblerimize kezzap içirip ufuklarımıza sis püskürttüler; gözlerimize mil vurup, bizi temâşâ ettiğimiz meşher ve okuduğumuz kitaptan ettiler. Güneşimizi çaldı, mehtabımızın çehresini kararttı, yıldızlarımızın bağını kopararak hepsini boşluğa saldı ve her şeyin simasına zift saçıp aydınlık dünyamızı kapkaranlık hâle getirdiler.
Bu dönemde, nefsimiz ruhun tahtına oturtuldu.. kalbimiz şeytana ipotek edildi.. Hudâ’nın yerinde hevâ âbideleri dikildi.. ar-namus ayaklar altında kaldı.. hayâ, ismet iffetsizliğe yenik düştü.. saygısızlık en mergub metâ hâline geldi.. her yan levsiyat ve çirkinlik panayırına dönüştü.. edep, nezahet eskilerin bir kısım değersiz metrûkâtı gibi gösterilmeye çalışıldı.. vefa, sadakat, hamiyet önce ruhlara unutturuldu; sonra da sözlüklerden silindi…
Hâsılı, bütün o eski bağlar-bahçeler bozuldu.. güller-çiçekler yasa düştü.. her taraf yeniden çölleşmeye başladı.. sümbüller yerinde dikenler boy atıp gelişti.. bülbüller sustu, saksağanlara gün doğdu.. yılan-çıyan serbest dolaşımın bütün avantajlarından istifade ederken, güvercinlere kafes yolu göründü.
İşte her şeyin dibe vurduğu bu dönemde idi ki, hamiyetli bir kısım sineler hafakanla atmaya duruyor; müteheyyiç fıtratlar daha bir heyecanla oturup-kalkmaya başlıyor; ızdırap insanlarının ızdırapları bir kere daha çatlama kertesine ulaşıyor; ulaşıyor da, bu hâl hemen herkeste kendi olmaya doğru bir seyahat arzusu uyarıyordu. Bu da bir-iki asırdan beri devam eden boşluk ve bu boşluktaki tökezlemelerin sona ermesi emareleri demekti.
Şimdilerde, pek çok ruhta heyecan ve gönüllerde arayış; her vadide bir sürü düşünen dimağ ve düşünen dimağlarda beyin fırtınası.. her tarafta âdeta bir vilâdet şöleni yaşanıyordu. Ve artık o korkunç sukut ve asırlarca süren ürpertici sükuttan sonra, milletçe bizim de dünyaya bir şeyler söylememiz zamanı gelmiş olmalıydı; zira söyleyecek çok şeyimiz vardı ve tam söyleme mevsimiydi.
Evet, arkada bıraktığımız şu birkaç asırlık düşüş, hamiyetli ruhlarda öyle bir aşk u şevk uyarmıştı ki, hâlihazırdaki durumumuz bundan kat kat kötü olsaydı dahi, zannediyorum doğrulup kendimize gelmemize yetecek dersi almıştık ve bu aynı zamanda bizim için iyi bir muharrik de sayılırdı. Sanki yıllar ve yıllar süren bir durgunluk ve yorgunluk dönemi yerini hareket aşkına bırakıyor ve bugüne kadar devam edegelen değişik dalga boyundaki olumsuz tecellîler, ardı arkası kesilmeyen handikaplar âdeta kendimizi yeniden keşfetmemiz için bizi biliyor gibiydi. Öyle ki artık bugünden daha çok, uzak-yakın yarınlardan söz ediyor ve geleceğin hülyalarıyla yaşıyorduk. Bugüne kadar bazılarının hep olmayı tahayyül edip de olamadıkları şeyler, bize sadık birer şafak emaresi rengiyle olabilirliğin mesajlarını veriyor ve bizi yeni bir sabaha uyarıyordu. Belki henüz güneş doğmamıştı ama, ufukların fecir mırıldandığı da açıktı. Dünü kaybetmiştik; önümüzde yarın vardı. Şimdi tam bir metafizik gerilimle “gelecek” deyip zamanın döl yatağındaki yeni armağanını beklemeliydik. Bence dünü değerlendirmesini bilemeyenler, şayet fevt ettikleri şeylerin ızdırabıyla kendilerine gelebilmiş ve yarınlara hazırlanmış iseler, çok fazla şey kaybetmiş sayılmazlar. Durup bekleyeceğiz; bakalım gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar!
Kaynak: Beyan / M.Fethullah Gülen
Huzurevinde yaşayan 92 yaşındaki Anna ile 37 yaşındaki mülteci Hüseyin’in hikayesinin anlatıldığı Sil Gözyaşlarını Anna isimli roman taslağında geçen şiirsel bir bölüm:
Beni gömdüler Anna,
Ellerim tutarken ellerini,
Gözlerim dokunurken yüzlerine,
Hislerim birer yağmur tanesi,
Ve içimde güzelliğe dair ne varsa,
Birer birer bağladılar,
Beni gömdüler Anna.
Bakma yüzüme, bu ben değilim,
Suyu çekilmiş bir Nil,
Arena ortasında kılıçsız lejyoner,
Ve gagası bin parça Anka’dan,
Birer birer aldılar,
Beni gömdüler Anna.
Ne arıyorsun bilmiyorum, çık çehremden,
Ellerim soğuk üşürsün,
Gözbebeğim anarşist bir karınca,
Ben bilirim esen rüzgarı,
Kirpiklerim samandan oklar,
Birer birer ağladılar,
Beni gömdüler Anna.
Hizmetten | Gökhan Bozkuş
Boynuzlu koç ve hukuk katili modern cadı avcıları | İsmet Macit
Bir açık oturum programında ordudan tekaüde ayrılmış paşa, gazeteciye ordudaki cemaat mensuplarını nasıl tespit ettiklerini anlatıyordu. Orta Çağ cadı avcılarını aratmayacak zihniyete sahip olan paşa aynı zamanda F.tömetre denilen programın mucidi (!) idi.
Tespit için geliştirdikleri kriterlerden birini şu cümlelerle izah ediyordu: “Katalog evliliğini yapıp yapmadığını belgelemen lazım… İki üç ay içerisinde evleniyorsunuz. Kız isteme yok, nişan yok, düğün yok, flört evresi yok, üç beş senelik geçmiş yok, sınıf arkadaşlarıyla yemeğe gitme yok, bohça götürmek… Anadolu’nun en ücra köşesinde dahi bohça götürülür di mi? Bohçanın içerisine eşyalar konulur bilmem ne. Kız istenirken yüzük takılır, bilezik takılır, bilmem ne takılır. Kurban Bayramı’nda bizim Anadolu’nun en ücra köşesinde dahi bir tane koç gönderilir, boynuzuna da bilezik takar, onun da fotoğrafını çekerler. Bunlardan bir tane resim getir diyoruz. Herhangi birisinden bir tane resim getir. Kız istemeden getir, bekârken çektirdiğin düğün resmi getir. Yok. Çok az bir puan veriyoruz.”
Evet ilgili paşa bunları anlatıyor karşısındaki gazeteci ise şu soruları soramıyordu: “Siz ciddi ciddi bunu yaptınız mı? Bu deli saçması değil mi? Mesela sizin böyle koçla çekilmiş bir fotoğrafınız var mı?”
Bu türlü metot ve deneyler Orta Çağ’da cadı avlarından devşirilmiş insanlık dışı metotlardı.
Cadı avları, Avrupa’da yaklaşık üç asır devam etmiş (1450-1750) ve on binlerce insan hunharca katledilmiştir.
O dönemde (güya) bir insanın cadı olarak suçlanması için kuvvetli bir karineye ya da delile ihtiyaç duyulmamıştır. Bir kişinin ‘ihbarı-iftirası’ kovuşturma başlatılması için yeterli olmuş. Cadı olduğu ihbar edilen şahıslar daha sonra ağır işkencelerden geçirilmiş ve cadı olduklarını ‘itiraf-ikrar’ etmek zorunda kalmışlardır. İşkence esnasında kurbanlardan başka cadıların(!) isimleri istenmiştir.
Sorgulama ve işkencenin yetersiz kaldığı zamanlarda cadı (tespit) deneyleri devreye girmiştir. İşte insanlık dişi birkaç cadı tespit deneyi:
- Sıcak-soğuk su deneyinde, kurbandan kaynayan sudan bir nesnenin alınması istenir yanma sonucunda oluşan yaralar çabuk iyileşirse suçsuz sayılırdı. Soğuk su deneyinde ise kadın suya eli ayağı bağlı olarak atılır, su yüzeyine çıkarsa cadı olduğu ispat olunur ve yakılarak infaz edilirdi. Boğulursa suçsuz bulunurdu. Her halükarda kurban ölürdü ama bu katliamı yapanlar zaten cadıya dönüşmüş şahsın ruhunu kurtardıklarına inandıklarından boğulan kurbanın cadı olmadığına sevinirlerdi.
- Ateş deneyinde ise, kurbana yanmakta olan bir nesne taşıtılır, ateş üzerinde yürütülürdü. Yanma sonuncunda oluşan yaralar çabuk iyileşirse masumiyet ispatlanmış olurdu.
- Diğer korkunç bir metod ise iğne deneyi idi. Kurbanın vücudundaki herhangi bir ben veya doğum lekesi üzerine iğne batırılıp kadının acı hissedip hissetmemesine bakılırdı. İnanca göre şeytan ile birlikteliğin göstergesi olan işaretler-lekeler acı hissi taşımazdı.
- Gözyaşı deneyinde, cadıların gözyaşına sahip olmadıkları düşüncesiyle kadının ağlaması isteniyor ağlayınca suçsuzluğu ispat edilmiş oluyordu.
- Kantar deneyinin felsefesi ise; cadıların ruhlarını şeytana sattıkları için daha hafif oldukları ve böylece uçabildikleri inancıydı. Kurban bir kantarın üstüne çıkarılıyor karşı tarafa belirlenen ağırlık konuyordu. Hafif gelirse cadı olduğuna, ağır gelirse kantarı büyülemiş olduğuna hükmediliyordu. Kadın ancak kantara konulan ağırlığa denk geldiği zaman masum olduğuna kanaat getiriliyordu. (Çağlayan Dergisi, Aralık 2019)
Cadı avları artık sona ermiş olsa da bu kavram, ‘bir zümreyi düşman ilan edip üzerinden siyası menfaat devşirme’ şeklinde kullanılmaktadır. Hukukun üstünlüğünün yerleşmediği ülkelerde, dini ve milli argümanları istimal ederek tabanını adeta büyüleyen zümre, iktidarını devam ettirme ve suçlarını kapama adına muhaliflerini “terör suçu” işlemekle itham etmekte; akıl dışı bu türlü deneylerden delil üretmekte ve düzmece mahkemeler sayesinde mahkum edilmeleri adına ciddi bir gayret sarf etmektedir.
Bugün Orta Çağ cadı avcıları adeta hortlamış ve binlerce masum insanı; bankaya para yatırmak, bir yardım kuruluşuna bağışta bulunmak, evlenirken kız tarafına boynuzuna altın taktığı bir koçu kız tarafına göndermemek (!) gibi sebeplerden dolayı terörist ilan etmiş; tarihin gördüğü en büyük sosyal kıyımlardan birine sebep olmuşlardır.
Hizmetten | İsmet Macit
Size zulmedenler ahiretlerini bitiriyor | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Şimdi onlar -böyle- boşluğun ateşi içinde yanıp kavruladursunlar; siz, Allah’ın izni ve inayetiyle, daha baştan niyetinizle kazanmış oluyorsunuz. Evet, ondan sonra oraya gittiğiniz zaman da, إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler:) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin!..” (Fussilet, 30/41)
Bu video 26/11/2017 tarihinde yayınlanan “PEYGAMBERLER YOLUNDA İBÂDET’TEN AŞK’A” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://herkul.org/bamteli/bamteli-pe…
“Zihnî dehr elinden her zaman ağlar
Vardım bahçesine bâğubân ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı.” (Zihnî)
Gönüldeki hüzün-keder, neş’e-sevinç, merhamet-şefkat… gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları. Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O’na yâr olanları. Diğer ağlamalar, insanın cismanî ve ruhanî tabiatının halitasından fışkırır gelir; cibillîdir, yaygındır, için sesi değildir, dolayısıyla da sıradan sayılırlar.
Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara gelince, bunlar, tamamen Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O’na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O’nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır. Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur.. ve devamı da, nazarların her şeyde O’nu okumasına, O’nu duymasına, O’nu talep etmesine, O’nu bilmesine ve O’nu söylemesine vâbestedir. Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar.
Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim içindedir.. her zaman O’nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur.. bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, koklar, gözlerine sürer.. bazen O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır.. bazen de O’ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka ile nefes alır-verir. Bu, sanatta Sanatkâr’ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller Güzeli’ne uyanma, O’nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O’nu dinleme ve O’ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışanların hâlidir.
Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; bu da bir ağlamadır ama, ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir: Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya da “Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme/Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!” mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar, Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar. Bunların ağlamaları da susmaları da derin ve mânâlıdır.
Aksine, kalbden kopup gelmeyen tekellüflü ağlama görüntüleri ise göze cefa, gözyaşlarına saygısızlık ve insanları da birer aldatma vesilesidirler; dolayısıyla da böyle zorlamalı bir ağlama cehdi, sadece şeytanı sevindirir ki bu da cehennemleri söndürebilecek bir iksiri riyayla kirletip işe yaramaz hâle getirmek demektir.
Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir ruhî maraz, fevt ettiği şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telaş olduğu gibi gözyaşları adına da bir israftır.
Hazreti Yakub’un Yusuf ve Bünyamin’e ağlaması, babalık hissi ve şefkattendi; kim bilir belki de, bu Yüce Nebi’nin ağlamaları onları gelecek adına medar-ı ümit görmesi veya Allah nezdindeki konumları açısındandı. Eğer böyleyse -ki biz öyle olduğunu düşünüyoruz- bu kabîl ağlamaların da mahzuru olmasa gerek. Buna karşılık Yusuf’un kardeşlerinin, babalarının yanında ağlama numarası yapmaları ise, fiilî bir yalan ve bir aldatmaydı ki, günü geldiğinde Yusuf onlara: “Bugün sizi kınayacak değilim; ben hakkımı helâl ettim; Allah da sizi affetsin.”[1] diyecekti. Onlar da “Tallâhi lekad âserakallâhu aleynâ – Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır.”[2] ile ona mukabelede bulunacaklardı.
Allah için ağlama, O’na karşı olan aşkın iniltileridir. İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine gözleri çöller gibi kupkuru kimselerin içlerinde de hayat yoktur.
Hüzün ve gözyaşı, enbiyanın en önemli vasfıdır; Âdem Nebi ömür boyu sızlandı durdu. Nuh Peygamber’in ağlamaları ise âdeta bir feryad u figân tufanıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, hep duygularının şiirini gözyaşlarıyla solukladı. Bu itibarla da O’na bir hüzün ve ağlama Peygamberi demek yanlış olmasa gerek. O bir gün, “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır; şayet mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Azîz Sensin, Hakîm Sensin.”[3] mealindeki âyetle “Rabbim! O putlar insanlardan çoğunu baştan çıkardı; bundan böyle kim benim izimce yürürse o bendendir. Kim de isyan ederse Sen Gafûr’sun, Rahîm’sin.”[4] mânâsına gelen âyetleri tekrar edip sabaha kadar ağladı. Cibril, Allah’ın emriyle bu ağlamanın sebebini Allah’a ulaştırınca da Cenâb‑ı Hak: “Ümmetin hakkında seni mahzun etmeyeceğim.” bişaretiyle O’nun gönlüne su serpip bu feryad u figânı durdurdu.[5]
O hep hüzün ve tefekkürle oturur kalkar ve çok defa düşünür sonra da ağlardı. Yer yer bişaret alıp sevindiği olsa da, her zaman bir bülbül gibi içini döker ve sızlardı. Bülbül güle konduğu zaman bile çığlık çığlık feryat eder. O, âdeta âh u zâr için yaratılmış gibidir. Kargaların öyle bir derdi yoktur; saksağanlarsa sadece yem başında seslerini yükseltirler.
Hüzün ve ağlama, hak dostlarının her zamanki hâli ve gece-gündüz inleyip durma da Hakk’a ulaşmanın en kestirme yoludur. Âşığı gözyaşlarından ötürü ta’n edenler kendi hamlıklarını mırıldanmış sayılırlar. Hasretle yanan sinelerden bir şey anlamayanlar da ötede hasret ve hicran içinde sabahlar-akşamlarlar.
Kur’ân sık sık ciğeri kebap, gözleri giryan insanlara dikkat çeker ve her zaman onların örnek alınmasını salıklar:
O, ruhun selâmeti adına, ahiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti ya da günahların kahrediciliği karşısında ağlayan gözleri takdirlerle yâd etme sadedinde: “O rabbânîler, kitaplarında geleceği vaad edilen Peygamber’i (Kur’ân’ın soluklarıyla) dinlediklerinde ağlayarak çeneleri üzere yere kapanır ve içlerinde her an artıp duran bir huşû yaşarlar.”[6] der ve Allah yolunda dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münacât armağanı gibi değerlendirir.
Allah, Meryem sûresinde değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir bir tebcil, takdir ve tahsin ettikten sonra: “Bunların hemen hepsi, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.”[7] diyerek konuyu âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar.
Önceki din ve başka kitaplarla ilk tembihini almış olan, müteakiben Son Peygamber’den son mesajı dinlerken hâlden hâle giren eski mü’min, yeni mûkinleri tebcil sadedinde de Kitab-ı Mübin: “Onlar, Peygamber’e inen Kur’ân’ı dinlediklerinde ondan anlayıp zevk ettikleri haktan ötürü sen onların gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün.”[8] şeklinde ferman ederek, gözyaşlarının nezd-i ulûhiyetteki önemini ihtar eder.
Keza Kur’ân, Allah yolunda mücahede için, gerekli imkâna sahip olamadıklarından ve bu konuda kendilerine bir el uzatılamadığından dolayı “Habibim! Sen onlara: Size binek olarak verecek bir şey bulamıyorum, dediğinde, (düşmanla savaşa iştirak edemediklerinden ötürü evlerine) gözleri yaşlarla dolu olarak döndüler.”[9] fermanıyla daha başka gözyaşı kahramanlarını nazara verir ve semanın takdirleriyle o kırık kalbleri teselli eder.
Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu hatırlatmanın yanında, hayatı oyun ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkındaki ikaz ve tembih de yine Kur’ân’a ait. Kur’ân “Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.”[10] irşadıyla ağlamanın önemine farklı bir göndermede daha bulunur.
Kur’ân onlarca âyetle ve farklı üslûplarla hep aynı gerçeği hatırlatır ve bize, konumumuza göre bir duruş belirlememizi salıklar.
Kur’ân’ın bu ısrarlı tembihleri karşısında onun aydınlık ruh mübarek Mübelliği de hayat-ı seniyyelerini hep bu çizgide sürdürür:
O, arkadaşlarına yer yer: “Müjdeler olsun nefsine hâkim olana! Müjdeler olsun (misafir kabul etme adına) evini geniş ve müsait tutana.! Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökenlere!”[11] diyerek âdeta üç basamaklı bir miraç yolunu gösterir ve onları kendi ufkuna çağırırdı; çağırır ve “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”[12] gibi ifadeleriyle de arkadaşlarının nazarlarını fizik ötesi dünyalardaki ürpertici şeylere çevirirdi.
Onlara, hep âh u vâh edip ağlamayı salıklar ve riya ile kirlenmemiş, haşyetle dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine dikkatlerini/dikkatlerimizi çeker: “İki göz vardır ki ötede onlara ateş dokunmaz: Biri, Allah karşısında haşyetle yaş döken göz, diğeri de hudut boylarında ve düşman karşısında ayn-ı sâhire.”[13] diyerek irşadda bulunurdu.
Bu mazmunu farklı bir üslûpla vurguladığı bir başka münasebetle “Memeden çıkan sütün dönüp memeye girmesi nasıl mümkün değildir; (âdet-i ilâhî açısından) öyle de, haşyetullahla ağlayıp inleyenin de Cehennem’e girmesi asla söz konusu olamaz.”[14] der ve gözyaşlarının nezd-i ilâhîdeki kıymetine vurguda bulunur.
Hele bir de bu ağlayıp sızlama, halka kapalı Hakk’a açık yerlerde gerçekleştiriliyorsa.. doğrusu böyle bir şeyi değerlendirecek bir kıstas bilmediğimi itiraf etmeliyim…
O her yerde ve her zaman bu kabîl şeyleri hatırlatıyordu ve hatırlattığı şeylerin de gerisinde değil, her zaman önünde olurdu; evet O namaz kılarken, iç ağlamalarından ötürü, sinesinde âdeta değirmen taşlarının çıkardığı ses gibi bir ses duyulurdu.[15]
İbn Mesud’a, kendisine bir miktar Kur’ân okumasını emretmişti, o da Nisâ sûresinden bir kısım âyetler okuyup da nihayet “Her ümmetten bir şahit (peygamber), Seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman bakalım nasıl olacak!”[16] mealindeki fermana geldiğinde eliyle işaret edip kesmesini söyledi. İbn Mesud diyor ki, “Dönüp baktığımda gözleri şakır şakır yaş döküyordu.”[17]
O yaş döküyordu da, o seçkinlerden seçkin arkadaşları sessiz mi duruyordu; hayır! Onlar da ağlıyor ve bazen de ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüveriyordu. “Siz, bu sözü mü (Kur’ân) tuhaf buluyorsunuz; (bulup da ağlayacağınıza) gülüyorsunuz.”[18] mealindeki âyetleri onlara hatırlatınca, hepsi birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya durdu. Bu manzara karşısında O da bu âh u efgâna iştirak edip gözyaşları dökmeye başladı. Bu defa da O’nun ağlamalarıyla rikkate gelen ashab bütünüyle kendilerini ağlamaya salıverdiler.[19] Zaten onlar her zaman ağlayıp inlemişlerdi; evet bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve akıbet korkusuyla, bazen de ufuklarının kararmasıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi.
Aslında, Allah’a en hızlı ulaşan dua ve niyazların kaderi de büyük ölçüde iç sızlamalarına ve gözyaşlarına bağlanmıştır; bağlanmıştır zira gönül heyecanlarını gözyaşlarından daha seri, daha duru aksettirecek bir başka şey göstermek mümkün değildir.
Gönülden hıçkırıkların bayrak çektiği yerlerde, günah orduları tarumar olur gider. Hüşyar gönüller, gelip vicdanlarına çarpan bu tür kabul esintileriyle âdeta berd ü selâm yaşar ve serinlerler.
Hayatlarını Allah için hep âh u vâhla geçirenler, gök ehlince sadakat ve aşk bülbülleri sayılırlar. Onlar şakıdıklarında bütün ruhanîler seslerini keser ve onları dinlemeye koyulurlar. Ağlama eğer bu şekilde, gözler yoluyla gönlün köpüren çağlayanları ise, insan onu ebediyete bağlayıp fevkalâde bir gizlilik içinde Ebedler Sultanı’na sunmalı; riya ve süm’a ile kirletilerek Cehennem söndüren o çağlayan bir kezzaba döndürülmemelidir.
Işığını kaybetmiş ve her yanıyla toz-duman bir dünyada yaşıyoruz; hepimiz birer ağlama bülbülü edasıyla başlarımızı mum gibi önümüze eğip bin bir isyan ve günahlarımızı düşünerek öyle bir çığlık koparmalıyız ki, bütün gök ehli ellerinde nurdan çerağlar bu ağlama şölenine koşup gelsin. Ateşin bacayı sardığı şu günler, tam gözyaşlarıyla boşalma zamanı olduğunu düşünüyorum. Gözyaşları her türlü şeytanî oyunun büyüsünü bozacak sihirli bir iksirse -ki öyledir- gezip durduğumuz, oturup kalktığımız her yerde kaba sevinçlerle tepinme yerine gözyaşlarıyla serinlemeye çalışmalı ve hep ağlamalarla âh u efgânları dindirme yolunda koşmalıyız.
Hak dostlarına göre gözyaşları, İsa Nebi’nin nefesi gibi, cansız cesetlere can olma sırrını taşımakta ve âb-ı hayat gibi, ulaştığı her yerde hayatla çağlamaktadır. Halka kapalı Hakk’a açık gece koylarını ağlamalarıyla derinleştirenler ve çığlıklarıyla ruhlarına feryat mûsıkîsi dinletenler bugün olmasa da yarın mutlaka dirilirler ve gezdikleri her yerde hayat soluklar dururlar.
Seccadeler kuruyalı yıllar oldu; seneler var kulaklarımız gönül çığlıklarına hasret.. çöller gibi kupkuru atmosferimiz.. hicranla yanan sinelerin nasıl yandığını hissetmiyor gibiyiz.. çehrelerimiz âdeta birer buz parçası, bakışlarımız da bütün bütün anlamsız.. sinelerimizde kıvrandıran acıdan iz yok.. simalarımızsa asla inandırıcı değil. Bu gafletle geleceğe yürümemiz, yürüyüp varlığımızı sürdürmemiz çok zor olsa gerek…
Gözlerimizin yaşı dindiği günden beri, göklerin bereket pınarları da bir mânâda kurudu. Artık yağmıyor ilham yağmurları; bitmiyor güller, lâleler; gökten gelen ışıklar aksak ve vakit vakit esen yeller de perişan.. sema sakinleri âh u efgâna susamış.. bulutlaşacak rahmet durmuş gözyaşlarından imdat bekliyor.. Zihnî deyişiyle: “Gül ile sümbülü sanki hâr almış/Süleyman tahtını siyah mâr almış/Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış/Gama tebdil olmuş ülfetin çağı…” Kim bilir belki ruhanîler de “iş başı” demek için bizden gözyaşı bekliyorlar. İhtimal biz dört bir yanımızı kuşatan dertlerden âh u vâh edip ağlayınca, melekût ufku da tül tül rahmet yüklü bulutlarla dolacak ve gözyaşlarımızın önünde sürüklenen günahlarımızı, isyanlarımızı, saygısızlıklarımızı, densizliklerimizi gördükçe onlar da sevinç neşîdeleriyle coşacak ve şefkatle üzerimize boşalacaklar..!
İhtimal bazen bizler, mevlid meclislerinde -şerefi mevlide ait- gül sularını yüzlerimize-gözlerimize sürdüğümüz gibi, gök ehli de, hicranla yanan sinelerin soluklanmaları sayılan gözyaşlarını yüzlerine-gözlerine sürüyor ve bunu kendilerine sunulmuş en değerli bir armağan sayıyorlardır…
Günahlarımız, hatalarımız dağlar cesametinde; nedametlerimiz, nedamet gözyaşlarımız riya ve süm’a edalı; gönüllerimizde ızdıraptan eser yok; ağlayıp sızlamalarımız büyük ölçüde dünyevî ve mâsiyet televvünlü. Bu vaziyette bizim başka şeye değil, birkaç asırlık kirlerimizi arındıracak pişmanlık gözyaşlarına ihtiyacımız var. İhtimal ancak onlarla tevbe kapısına ulaşabilir ve onlarla ziyan olmuş ömrümüzü yeniden inşa edebiliriz.
Âdem Nebi gözünde büyütüp Everest tepesi hâline getirdiği sürçmelerini gözyaşlarıyla eritip yerle bir etti; çıtır çıtır yanıp da etrafa kokular saçan öd ağacı gibi o da, içten içe yanıp çevresine saldığı nedamet iniltileriyle ruhanîlerin, meleklerin metâfı olma ufkuna yükseldi. Gün gelip çile bitince de, doğan her gün artık onun affına ferman renkleriyle tülleniyordu.
Bunca günah, bunca mâsiyet ve o ölçüdeki hicrandan sonra zannediyorum bize de hep yalnızlık koylarını kollamak ve gecelerin siyah örtüsünü başımıza çekerek, Hak tecellîlerine açık, o kimsenin göremeyeceği yerlerde başımızı yere koyup hıçkıra hıçkıra ağlamak düşüyor. Vefasızlığımıza, bir türlü samimî olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize, mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize ve bizim gibi davrananların münasebetsizliklerine öyle bir ağlamalıyız ki, vazifesi ağlamak olan gök ehli dahi bundan böyle hep bizim çığlıklarımıza gözyaşı döksünler…
Evet biz, bize bahşedilen yerimizi koruyamadık, durduğumuz yerde kararlı, şuurlu ve ihlâs derinlikli duramadık. El elden çözüldü, yâr elden gitti, gülleri hazan vurdu, bülbüller âha düştü. Çeşmeler kesildi çaylar kurudu; âdeta her yanda dikenler salınıyor ve her tarafta saksağan sesi. Gönüllerimizin diliyle bir şeyler söylemeli, hasret ve heyecanlarımız üzerine gözyaşı iksirleri saçarak bu kurumuşluğa bir son vermeliyiz.
Yaratan bize vücud, hayat, his, şuur, idrak… gibi nimetler lütfederek, bizi donanımımıza göre yaşama ufkuna yönlendirdi. Bizse her şeyi hevâ ve hevesimize kurban ederek, konduğumuz yerin çok gerisine, gerilerin de gerisine çekilerek insanca yaşamayı kirlettik ve kirlendik. Hiç olmazsa, bundan sonra olsun ömrümüzü kalbimizin çizgisinde yaşama azmi göstermeli değil miyiz..!
Gelin, bugüne kadar gülüp eğlenmelerimize karşılık biraz da feryad ü figân türküleri söyleyelim.! Nefsanî yaşamaya veda edip biraz olsun dertlenerek hayatın başka renklerini de duymaya çalışalım.! Dert söyleyip dert dinleyelim ve dertlileri dinleyene yakın durma yollarını araştıralım..!
Ömrümüzün işe yarar günleri büyük ölçüde boşuna gitti. Artık ufukta bu hayat gündüzünün gecesinden emareler var. Bundan böyle bize kalkıp o uzun gece için, sönmeyen bir çerağ tutuşturmak düşüyor. Bundan sonra olsun, kendimize gelmeli, dağınıklıklardan sıyrılmalı, özümüze dönmeli ve ciğerlerimizin hasretini gözyaşlarıyla soluklamalıyız.. ve bilmeliyiz ki, Hak katında toprağın bağrına, gözyaşlarından daha aziz hiçbir şey damlamamıştır. Bugün toprağa dökülen o damlalar, çok yakın bir gelecekte her tarafı İrem bağlarına çevirecektir. Gel, çöllerden daha kuru şu beyâbanda herkese gözyaşlarının sâkisi olalım ve güftesi heyecan, bestesi ağlama en taze meyvelerden çevremize yepyeni ziyafetler tertip edelim…
Kaynak: Beyan / M.Fethullah Gülen
[1] Yusuf sûresi, 12/92
[2] Yusuf sûresi, 12/91
[3] Mâide sûresi, 5/118
[4] İbrahim sûresi, 14/36
[5] Müslim, İman 346
[6] İsrâ sûresi, 17/107-109
[7] Meryem sûresi, 19/58
[8] Mâide sûresi, 5/83
[9] Tevbe sûresi, 9/92
[10] Tevbe sûresi, 9/82
[11] Münzirî, et-Tergib ve’t-Terhib 4/116
[12] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Fezâil 134
[13] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 12
[14] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 8; Nesâî, Cihad 8
[15] Ebu Davud, Salât 157; Nesâî, Sehiv 18
[16] Nisâ sûresi, 4/41
[17] Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 33; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 247
[18] Necm sûresi, 53/59-60
[19] Beyhakî, Şuabü’l-İman 1/489