Yazarlar

Gül kervanı-1 | Zekeriya Çiçek

EDİRNE VE MERİÇ KIYISINDA BİR GÜN

“Çocuklar bu hafta sonu Edirne gezisine ne dersiniz?” Diye sorar Zeki Bey öğrencilerine.
Hocam  neden Edirne? Diye sordu öğrencilerden biri:
“Roma’ya ya da Paris’e gidecek değiliz ya kardeşim. Hem mevsim ilkbahar, şimdi başka bir tatil beldesine de gidilmez herhalde?”
Ve ciddi bir tavır alarak devam eder:
“ Edirne’yi bilmeyen tarihini bilmez! Benim Edirne’ye bu üçüncü gidişim olacak. Her gittiğimde ayrı bir haz duyuyorum. Evet, Edirne’ye gitmek isteyenler kimler?”
Yarım otobüslük öğrenci çıkar şöyle böyle. “Otobüs tutulsa büyük olur, dolmuş tutulsa sıkışırız.”  Diye kısık sesle söylendi Zeki Bey.
Öğrencinin birisi:
”Hocam benim komşumun midibüsü tam bize göre biraz eski ama sanırım işimizi görür. Zaten hafta sonu adam için çok iyi olur nasıl olsa iş güç yok.”

Araç kiralanır, buluşma gerçekleşir ve sabah erken saatte seyahat başlar.
Midibüs Avrupa yakasındaki buluşma noktasından hızla Edirne’ye doğru yol almaya başlar. Lakin bir küçük problem vardır. Araç eski olduğu için koltuklar ne oturulacak ne de yatılacak durumdadır!  Saat sabahın altısı olunca öğrencilerin uykusuna koltuklar da engel olamaz. Çoğu uyku modunda bulur kendisini. Midibüsün içini yatakhane atmosferi sarmıştır. Az topluca olan Zeki Bey’i anlaşılan çok çetin bir yolculuk beklemektedir. Toplu yapısıyla bırakın uyumayı koltuğa bile zor sığmaktadır.
Üç dört saatlik yolculuk bitmiş, öğrenciler kendilerini Edirneli bir öğrencinin dedesinin evindeki kahvaltı sofrasında bulurlar. Ev sahibi yaşlı ama kültürlü ve muzip bir adamdır. Klasik Trakya lakırtısıyla çocukları hem bilgilendirir hem de kahkahalara boğar.
O gün Selimiye Camii’ne sırtını dayamış bu tarihi konak, onaltı-onyedi yaşındaki geleceğin birbirinden değerli ülke evlatlarını ağırladığını nereden bilebilirdi ki?
Öğrenciler bir yandan sıcacık çaylarını yudumluyor bir yandan da ev sahibinden Edirne tarihi hakkında genel bilgiler alırlar.

Tarih anlatılmaz yaşanır adeta. Gençler, espriyle beraber tam bir hayat tecrübesini yüklenmiş yaşlı amcayı dinlemenin mutluluğunu yaşar. Heyecanlı bir şekilde tarihte yaşananları anlatan yaşlı amcanın alın hatları, tıpkı yıllar öncesinin Balkanların haritası gibi değişip durur. Kahvaltı faslı bitmek üzeredir. Yaşlı amca biraz daha duygulu edayla; esir düşen askerlerimizin süpürge tohumundan yapılan ekmekleri yediklerini öğrenirler. Halit daha fazla dayanamaz ve salar gözyaşlarını. Yer sofrasında, masada ve sehbada bir kaç grup halinde kahvaltı yapan gençler duygu dolu anlar yaşarlar. Çoğu bu mükellef kahvaltının ardından tarihte yaşanmış olan acı manzaraları duyunca kahvaltının lezzeti, yerini hüzne bırakmıştır.
Her bir gözyaşı içlerinde mevcut vatan ve ecdat sevgisini yeşertecek kıvamdadır.
Tarih öğretmenlerinin derslerinde içlerine ektiği tohumlar zeminini bulmuş olmalı ki tarih şuurları filizlenmeye başlar o konakta. Sordukları sorular ve vardıkları neticeler bunu göstermektedir. Daha şimdiden hocalarının sözleri doğrulanır zihinlerinde. “Edirne’yi bilmeyen tarihini bilemez!”

Öğle üzeri Meriç Nehri’ne gittiklerinde çok derin bir bakış gönderir Zeki Bey. Ona göre akan su değil cennetlerin kevserlerine denk olan şehit kanı ve gözyaşıdır. Yıllar öncesini tarih ekranında izliyor gibi duygulanır. Nehrin suyu kanın zamanla kaybolmasıyla temizlenmeyip; onun bakış zaviyesinde kimbilir belki de daha çok kirlenmektedir. Meriçin azgın suları üstünde yüzen sayısız içki şişeleri bunun en açık göstergesidir onun düşünce ufkunda.
“Şu vatan ve neslimiz için bir damla kanını dökmeyen bizler, nereden bilebiliriz ki vatan sevgisini” diyerek bir iç çeker.

Edirne tüm tarihi güzelliğini ve ihtişamını gençlere gün boyunca arz eder. Öğle vakti olunca meşhur bir ciğerciye dalarlar. Arnavut ciğeriyle birlikte gençler doya doya ciğer yerler. Muhteşem Osmanlının ilk başkenti de Devlet-i Aliyenin ciğeri kadar kıymeti olan Edirne’dir. Orada kurulmuştur fetih düşleri. Osmanlının  Kalbi olan İstanbul Bizansın çizmeleri altında çilesini doldurmaktadır. Kalbinin fethi için Fatih Sultan Mehmet lazımdır. O henüz gelmemiştir. Fatih’in doğumu için dokuz aylık bir sancı da yetmeyecektir. Doksan yıllık bir sancı lazımdır belki. O doğacaktı bir güneş gibi İstanbul’un ufuklarında, ve batmayacaktı bir daha…
Bizans’ın zülüm dolu hançerini çıkaracak ve bir demet Muhammedi gül sunacaktı Bizans Halkına gül ve güler yüzlü sultan.
Sekiz asır önce sevgi peygamberinden aldığı kutlu fetih müjdesini yerine getirecektir.
“İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur. “ (Hadis-i Şerif: Ahmed b. Hanbel (v. 241/855)’in Müsned’i)

Gül kervanı-1 | Zekeriya Çiçek 2

Ülke sınırımızı belirleyen Meriç Nehri boyunca yankılanan garip sarhoş naraları ve kadın çığlıkları Batı Trakya’nın batısının batışını göstermektedir.
O günün akşamına kadar her tarihi mekânı gezerler.
Eski Camii..
Meriç Köprüsü ..
Sarayiçi, Adalet Kasrı ve Saray Kalıntıları ..
Rüstem Paşa Kervansarayı..
Ve bizim ruh dünyamızı yakından ilgilendiren Üç Şerefeli Camii.
Üç Şerefeli Caminin bir pencere önünde aram ederler. Birkaç metrekarelik bir pencere boşluğudur. Burası tıpkı Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin Barla’daki katran ağacı üzerinde kurduğu ibadet mekanını andırır. Burada veraset-i nübüvvetin günümüzün en mühim temsilcisi Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin bir dönem inziva hayatı geçirdiğini öğrenirler. Huzur dolu bir dünyayı, tüm insanlığın huzur ve saadetli geleceğini hayal eder. Allah’a (cc) kalbinin hayat derecesinde kulluğuyla ruhani seyrini burada ikmal eder (taabbüd). Bir de küfür düşüncesine karşı gerilime geçer(tehannüs). Bu iki hususiyet kamil anlamda nebi varislerinde zirvede temsil edilir. Gençler böyle bir hayata raptolmuş bu kamet-i bala zatın inziva hayatı yaşadığı pencere boşluğunu seyredip hayalen de olsa o kutluya misafir olurlar. İstanbul’un fethine beşiklik eden bu güzel şehir, üç şerefeli caminin bu biricik penceresinde de  asrımızdaki dünya insanın gönüllerinin fethi planlanmıştır Gençler, Üç Şerefeli Caminin o inziva köşesinin ne kadar mühim bir ortam olduğunu anlarlar.
Ve Mimar Sinanın ustalığını konuşturduğu muhteşem

Selimiye Camii, temsil ettiği yüce dinimizin ülkemizdeki başı göğe yükselen; en muhteşem mabedi olarak bir başka görünmektedir.
Ayrıca; gezi esnasında delilerin suyla tedavi edildiği eski bir hamam ve hastane karışımı tarihi eserle karşılaşırlar. Çocuklar aralarında -keşke faal olsaydı da içimizdeki yaramazları tedavi edebilseydik- diye hayıflanırlar.
“Osmanlının delileri bile şanslıymış!” deyince, gülüşür gençler.
Delirenler, günümüzde ilaçla susturuluyor ve maalesef en sonunda tabiki gerçekten zamanla ilaçla çoğunun hayatları da kararmaktadır.
Dönüş vakti gelmiştir ama gençler İstanbul’a dönmeden önce ruh aynalarında kendilerine dönmüşlerdir.
İstanbul’da kaybettikleri kendilerini, Edirne’ nin tarih kokulu ikliminde bulmuşlardır.
Ve o gün gördükleri manzaralar karşısında mest olup, kültür hazinesinin bu ılık membaından doya doya yudumlamışlardır.

Araca doluşurlar. Vücutlarını sığdırdıkları bu araç metafiziki boyutta; öğrencilerin genişlemiş iç dünyalarını alamayacak kadar küçük kalır.
Ve aracın yükü artmıştır gençlerin kazandıkları tarih yüküyle.
Sevinç ve hüznün gri bulutlu atmosferinde, kâh güneş açar kâh kara bulutlar kaplar sanki. Bağdat Caddesi ya da Tarlabaşı kültürlerini hatırlayınca kara bulutlar çöker gençlerin ruh semasında. Bir tarafta gezip gördükleri koca bir tarih hatırası, diğer tarafta sağa-sola etrafa atılmış içki şişeleri ve sarhoş kusmukları…
Gençler saflarını belirlemiştir artık. Her şeye rağmen hedefine kilitlenmiş çelikten bir ok gibidirler o günün akşamında. Birbirinden güzel Trakya ve Anadolu mesajlarını Balkanlar’dan esen rüzgâra teslim ederler. Çiseleyen bahar yağmurları rahmet olup tarlalardaki buğdaylarda başak olurken, gençlerin sinesinde vatana ve vatan evladına sahip çıkma düşüncesini yeşertir.
Ve gençler; cevabını bulamadıkları neden ve niçin muhtevalı bir iç muhasebeyle -neslimizin bu duruma nasıl düştüğünü- sorarlar için için kendilerine.
Sonunda bir beyitle Mehmet Akif in mısralarında yakalarlar cevabını…
“Sahipsiz vatanın batması haktır,
Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.”

Evet, sahip çıkmışlardı vatanlarına belki koca bir dünya insanına…
O öğrencilerin kimi mühendis, kimi öğretmen, kimi işletmeci kimi ise doktorluk yapıyordu şimdilerde…
Zeki Bey’in yıllar sonra aldığı mektup ve telefonlar bunu gösteriyordu.
Şu an o gençler kim bilir kaç tanesi ya Asya steplerinde, Kara Kıta Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da yüklendikleri o tarihi misyonu yerine getirmeye çalışıyorlardı..

Nasrettin Hoca’nın yoğurt mayası Akşehir Gölü’nde tutmamıştı ama Zeki Hoca’nın -tarih şuuru mayası- gençlerin sinesinde çoktan tutmuştu.
Selam olsun, dünün bugünün ve yarının mimarı o hayatını bir bavula sığdırmış gençlerine..
Selam olsun, ecdadın ardından çil çil kubbeler serptiği gibi, çil çil mektepler serpen comert Anadolu esnafı civanmertlere..
Selam o hizmet yolunda koştururken hapislere düşen canlara..Hususan anasıyla hapiste büyüyen bebeklere..

Hastalıktan işkenceden hapishanelerde şehit edilenlere..
Selam olsun cebri hicret yollarında Ege’de Meriç’de can veren şehitlere..
Ve tabi ki dünyanın her tarafına yayılarak sevgiye susamış Mesih  soluklu, Hızır elli, Muhammedi (asm) ruhlara.. Selam olsun sırtında Muhammedi Gül tohumlarını dünya insanının yüreklerine serpiştirmek için hicret yoluna revan olan asrın gariplerine.. Ve selam olsun sevgiyi hallerine yansıtan sevgi kahramanlarına..

Hizmetten | Zekeriya Çiçek

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu