Mevsim kış ve sert,
Aylardan Şubat ve kısa,
Günlerden Pazar ve tatil,
Saatler dokuz otuz.
Ranza basık ve küçük,
Yatak eski ve yırtık,
Kapı demir ve gri,
Duvar sert ve soluk.
Koğuş dar ve havasız,
Bahçe gölge ve küçük,
Hapis özlem ve hasret,
Hapis sabur ve dua.
Hapis hayal ve umut,
Hapis düş ve rüya,
Hapis muhasebe ve vefa,
Hapis mükafat ve meva.
Hapis erme ve olma,
Hapis arz ve sema,
Hapis müşahede ve sena,
Hapis Cemalullah ve rıza.
Hizmetten | Şaban Barış
Dişi kırılıp başı yarılan bir Peygamber’den bahsediyor, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); sakalından damlayan kanları silerken bile kavmi için af dileyip mülâyemet gösteren!
Şüphesiz ki bu, bir ‘telbis’. Allah (celle celâlühû) nezdinde kıymeti olan kullar, yapageldikleri güzellikleri hafâ türâbının altına gizler ve duyurmak istemezler kimseye; ihtiyaç olduğunda öznesini gizler ve âdeta başkasının üzerinden anlatır, ibretâmiz hâdiseyi ki buna deniyor telbis (Daha fazla bilgi isteyenler, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne bakabilir).
Halbuki, öznesi de bellidir, nesnesi de; Abdullah İbn-i Mes’ûd’un (radıyallahu anh), taaccüb ederek resmettiği bu tablonun da!
Şüphesiz, sarp bir yokuştu, Uhud.
Mübarek dişleri kırılmış, parçalanan miğferin iki demiri de iki yanağına saplanmıştı. Durumdan vazife çıkarıp o demirleri çıkarabilmek için hamle yapan Ebû Ubeyde’nin (radıyallahu anh), iki dişi daha düşmüştü, Uhud’a!
Allah nezdinde en kıymetli kişinin sakalından kan damlıyordu!
Üstelik, er meydanında, şehâdet sonrası müdahalelerle paramparça edilmiş yetmiş cansız beden yatıyordu!
Taşına toprağına kan kokusu sinmişti, Uhud’un…
Peki, canının en çok yandığı, yüreğinin yangın yerine döndüğü bu demlerde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yapıyordu? Hissiyatı ne idi? Duruşu ne oldu?
Kan damlayan sakalını silerken bir aralık, “Sadece Allah’a davet ettiği hâlde Peygamberi’nin dişini kırıp başını yaran bir topluluk nasıl iflah olabilir ki?” dediği duyuldu.
Evet, iflah olmaz işlere imza atmış, affedilmeyecek kötülükler yapmışlardı!
Ashâbın da canı yanmıştı! İki ateş arasında kalmış ve canları gırtlaklarına gelmişti! Ötesi, baş tâcı yaptıkları Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yapılanlar, iki büklüm etmişti onları…
Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu duyunca cesaretlenerek yanına yaklaşanlar oldu. Acısını paylaşanlar, can pazarına öz benliğini kurban olarak adayıp yüreğindeki sızıyı hafifletmek isteyenler vardı.
Öte yandan, bu vahşete imza atanları da unutmamışlardı; en sıkışık zamanlarında iltica edip de inşirah buldukları adresi hatırlatıyor ve “Ellerini kaldır da onlar için beddua et yâ Resûlallah!” diyorlardı!
Haklılardı; çünkü hak etmişlerdi!
Ancak, rahmet ve şefkat peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), bu çağrıya hiç iltifat etmedi.
Yine kendini konuşturuyordu, “Ben” dedi. “İnsanlara lanet etmek için değil, onları rahmete davet için gönderildim!”
Beklentilerin aksine bir hamleydi bu ve ortada, duyguların en aktif olduğu bu demde bile yine kendisi olarak kalınabileceğini gösteren bir irade duruyordu!
Ne var ki yara derindi ve talep de devam ediyordu.
Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) sesi yükseldi; “Anam-babam Sana feda olsun, yâ Resûlallah!” diyor ve “Nûh (aleyhisselâm), ‘Rabbim! Yeryüzünde kâfirlere rahat yaşama hakkı verme ve onların kökünü kurut!’ demiş. O da bir peygamberdi; demek ki beddua edilebiliyor; Sen de etsen ne çıkar, yâ Resûlallah!” diyerek Nûh sûresini hatırlatıyordu.
Evet, Hazreti Ömer’in de (radıyallahu anh) söylediği gibi Kur’ân’ın açık nassı vardı; kendisi gibi bir peygamber olduğu halde Hazreti Nûh (aleyhisselâm), yeri geldiğinde beddua da etmiş, canını yakıp yüreğini kanatanları Allah’a havale etmişti!
Doğruydu; ancak, bu doğrunun başka bir boyutu daha vardı!
Hatırlayan, hatırlıyordu!
Zira, benzeri bir muhavere, bir yıl önceki Bedir’de de yaşanmıştı; esirler konusunda yapılacakların istişare edildiği o gün ortaya üç teklif çıkmıştı:
Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) gibi düşünenler, Bedir’de öldürmeye gelip de esir olanları fidye karşılığında serbest bırakmayı teklif ediyorlardı.
Meseleye Hazreti Ömer (radıyallahu anh) gibi bakanlar, hepsini kılıçtan geçirip öldürmenin daha isabetli olduğunu söylüyordu.
Abdullah İbn-i Revâha’nın (radıyallahu anh) seslendirdiği düşünce ise vadiyi ateşe verip hepsini yakmaktan yana bir tercihti.
İsabetli tercihi, az sonra herkes görecek, böylesine bir bâdirede peygamberâne duruşun neresi olduğunu hep birlikte öğreneceklerdi.
Şüphesiz, konuşulanlara O da (sallallahu aleyhi ve sellem) muttali olmuştu. Hakîmâne bir ameliyât-ı cerrahiye ile meseleye müdahale edecek ve kendi farklılığını ortaya koyacaktı. Önce, “Şüphesiz ki Allah (celle celâlühû), bazı insanların kalbini öyle yumuşatmış ki sanki onlar, mülâyim mi mülâyimler! Bazılarının kalbini de öyle katılaştırmış öyle katılaştırmış ki âdeta taştan daha sertler!” dedi.
Ardından sâdık yârine döndü ve “Sen, ey Ebâ Bekir!” dedi. “Melekler arasında, rahmetle yere inen Mîkâîl’e, peygamberler arasında da ‘Onlardan her kim bana tâbi olursa o bendendir; kim de bana isyan edip yüz çevirirse Sen, merhametinle muamele edip affınla onları mağfiret edersin’ diyen İbrâhîm ile ‘Şâyet onlara azap edersen; onlar Senin kulların; şâyet onlara affınla muamele edip günahlarını bağışlarsan, bu da Senin şanındır; çünkü Sen, Azîz ve Hakîm’sin’ diyen İsâ’ya benziyorsun!”
Sırada, hâdiseye sert yaklaşan cenah vardı ve onları temsilen Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) döndü; “Sen de” dedi. “Ey Ömer! Melekler arasında, şiddet, katılık ve Allah düşmanlarını cezalandırma düşüncesiyle inen Cibrîl’e, peygamberler arasında da ‘Allah’ım! Yeryüzünde kâfirlerden bir tane bile bırakma!’ diyen Nûh ile ‘Allah’ım! Onların mallarını akîm, kalplerini de perişan eyle ki azâb-ı elîmi gözleriyle görünceye kadar iman edemesinler.’ diyen Mûsâ’ya benziyorsun!”
Evet, dün bunları duymuşlardı ama ne var ki can yanıp da Uhud’a kan düşünce, Bedir’deki aynı düşünce yeniden nüksetmişti.
Yine görecek, farkı da fark edeceklerdi.
O gün bir fark daha vardı; her önemli dönemeçte imdada yetişen Cibrîl-i Emîn yine gelmiş, ter ü taze bir mesaj daha getirmişti. Yüce Allah (celle celâluhû) O’na (sallallahu aleyhi ve sellem), bu işin insanlara ait olmadığını haber veriyor ve “İster onlara tövbe nasip edip bağışlar, isterse nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.” diyerek son kararın meşîete ait olduğunu söylüyordu.
Evet, ortada bir zulüm vardı ve bu zulmün mücrimlerini cezalandırmak da affetmek de Allah’a aitti.
Öyleyse, cezalandırılmaları da istenebilirdi, tövbe imkânı verilip bağışlanmaları da!
Zâhire göre iki alternatiften birisini tercih ettirecek bir fark yoktu!
Ancak ortada, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) farkı vardı; zira Allah (celle celâlühû), her şeye rağmen rahmet kapısını da yüzde elli açık bırakmıştı ve bu kapıya O (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzde yüz yöneldi:
“Allah’ım!” dedi. “Sen kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar!”
Zihinlere nakış nakış işlenen, bir daha silinmemek üzere beyinlere kazınan ifadelerdi bunlar.
Demek ki Uhud’u kana bulayan ve emsali görülmedik bir vahşete imza atanlar için de tövbe nasip olacak, günü gelince onlar da rahmetle buluşacaklardı!
Öyle de oldu; o güne kadar sergilenen bu duruş semere vermiş ve beş yıl sonra Mekke’de, rahmet kapısında saf tutmayan bir Allah’ın kulu kalmamıştı!
Evet, bir tarafta Hazreti Cibrîl’in, Hazreti Nûh’un ve Hazreti Mûsâ’nın duruşu var ama diğer yanda Hazreti Mikâîl, Hazreti İbrâhîm ve Hazreti İsâ’yı nazara veren şanı yüce bir Peygamber duruyor!
Şüphesiz ki o Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim canımız! Ne var ki canımızın yandığı, yüreğimizin yangın yerine döndüğü demlerde hislerimiz bizi tetiklese ve duygularımız da farklı şeyler söylese bile durmamız gereken yeri işaretleyen de yine aynı Cânânımız!
Bunu söylemek de yazmak da kolay.
İşte, yangın yerinin öznesi iken bu duruşu sergileyebilmektir, peygamberâne duruş!
Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724
Tuhaf bir dönemden geçiyoruz; ışık karanlıkla iç içe, gece gündüzle at başı; bir yanda yığın yığın ölüme sürüklenenler, diğer yanda İsrafil sûru almış gibi dirilenler; bir tarafta bahar meltemleri üfül üfül, öbür yanda her şeyi kırıp geçiren fırtınalar.. bir bakıyorsun güllerin, çiçeklerin arasında boy boy dikenler ve her yanda bülbül nağmelerine inat saksağan çığlıkları; bir de bakıyorsun, her tarafta kızaran güller ve güller üzerinde şakıyan bülbüller. İlhad hezeyanları iman soluklarıyla yan yana, inkâr ulumaları ikrar âvâzeleriyle iç içe. Yer yer gelip kulaklara çarpan söz şeklindeki hırıltılarla ürperiyor; zaman zaman da gönüllerde ninniler gibi duyulan altın seslerle dinleniyoruz. Evet, dört bir yanda diken tohumları saçanların haddi hesabı yok; herkese ötelerin turfanda meyveleriyle ziyafet çekenlerin sayısı da onlardan az değil. Zannediyorum bunca zıt şey, şimdiye kadar hiçbir zaman bu kadar birbirine yakın olmamıştı.
Yıllar var ki bizler, Atlantis’in’in yetim çocukları gibi gönüllerimiz hep o yitik ülkenin hasretiyle inim inim ve gözlerimiz üst üste gurûblarla kararan o meş’um ufuklarda sabahladık, akşamladık. Bazen sarsıldık, bazen de kaybettiğimiz değerlerin, tıpkı askerden dönenler gibi dönüp geleceği ümidiyle canlandık ve coştuk. Şu anda da, bazen tüllenen güzellikler ümitlerimize bir şeyler fısıldıyor; arkadan bir tipi-boran esip geliyor ve berdülacûz gibi her tarafı kasıp kavuruyor. Bazen yapılanlar yıkılıyor; yıkılmayanlar da üst üste sarsıntılar yaşıyor.. ve hep böyle tali’sizce devrilenlerin yerini yiğitçe koşanlar alıyor.
Bizler, olup biten bütün bu şeyleri, Allah’ın ekstra lütuflarına ve özel teveccühlerine bağlayarak yer yer seviniyor, zaman zaman da değişik olumsuzluklar karşısında buruklaşıyor ve inkisarlarla kıvranıyoruz; inkisarlarla kıvranıyoruz, pişip olgunlaştığını sandığımız çiğleri ve çiğlikleri gördükçe ve inkâra, ilhada kilitlenmiş ruhların kabalık ve bağnazlıklarını, dostların vefasızlığını, yakın durup uzak görünenlerin tuhaf tavırlarını, sürekli yüzüp gezen hercâî gönüllerin kararsızlığını düşündükçe. Nasıl olmuştu da, geçmişi o kadar sağlam, mânâ kökleri o kadar mükemmel bir millet, içlere burkuntu şu eğri büğrü düşünce ve eğri büğrü hâliyle böyle bir çelişkiler toplumu hâline gelebilmişti! Nasıl olmuştu da anlayamamıştık ruhumuzu Mefisto’ya sattığımızı ve gönlümüzü tenimize kurban ettiğimizi! Hatta ruhumuzun ağzına gem vurup cismaniyetimizi şahlandırdığımızı; Allah’a başkaldırıp alnımıza isyan damgası yediğimizi..!
Maalesef millî karakterimizle telifi imkânsız bir aymazlık içine girmiştik ve göremiyorduk olup bitenleri; göremiyorduk da milletçe her gün biraz daha kaddimiz bükülüyor, biraz daha kamburlaşıyor, üst üste kırılmalar yaşıyor, yer yer yıkılıp enkazlaşıyor ve peşi peşine bu kırılıp yıkılmalarla millî ruhumuzun rengi, deseni değişiyor, derken ufkumuz daralıyor, çehrelerimiz kararıyor, düşüncelerimiz yamuk-yumuk hâle geliyor ve sözlerimiz tamamen hezeyana dönüşüyordu; dönüşüyordu ama, biz farkında değildik bu ürperten değişimin.
Gün geldi, bu iç içe fezâyi ve fecâyi ile millî konumumuza yakışır duruşumuz bütün bütün bozuldu; birlik, beraberlik ruhunda kırılmalar başladı.. toplumu teşkil eden fertler, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi şuraya-buraya saçıldı.. bunu, sağda-solda sun’î gruplaşmalar takip etti.. gruplar arasında kinler, nefretler körüklendi ve herkes birbirinin kurdu hâline geldi. Zamanla toplum bütünüyle çirkinleşti ve o dırahşan çehrelerin yerini simsiyah simalar aldı.. her yanda kapkara sesler yükselmeye başladı.. ardından da kitleler birbirini yemeye, sistem de hepsini birden ezip öğütmeye koyuldu. Artık her yanda duyulan ya zalimlerin “hayhuy”u ya da mazlumların âh u efgânıydı. Bütün bunlar oldu, oluyor ve bundan sonra da olacağa benzer. Böyle bir durumun çok acı ve üzücü olduğunda şüphe yok; ancak, bundan daha acısı da, bu üzücü ve ezici duruma çare bulma yolunda beklediğimiz, o sineleri heyecanla dopdolu büyük muzdarip ve çilekeşlerin ağızlarına fermuar vurulmasıydı.
Mevcut manzaradan şikâyete hakkımızın olmadığı muhakkak; ne var ki olup bitenleri görmezlikten gelmenin de, Müslümanlıkla, milliyetperverlikle telifi imkânsız. Ama ne acıdır ki, kökü çok eskilere dayanan çarpık bir anlayışla biz, dini, diyaneti tamamen kendimize benzettik.. milliyet ruhunu da hevâ ve heveslerimize feda ettik.. aklın sahasına giren şeyleri akla, aklı da kalb ve ruhun yedeğinde meâlîye tevcih edip gönüllerimizi mârifetle mamur kılacağımıza; basiret, irade, şuur, his, idrak ve latîfe-i Rabbâniye… gibi iç ve dış duyularımıza sırtımızı dönerek maddî-mânevî her iki âlemi de kararttık. Gayri her gün, ayrı bir şaşkınlık içinde farklı bir yöne yöneliyor; her gün değişik bir kısım fantezilere takılıyor ve dur-durak bilmeden mihraptan mihraba koşuyoruz. Konuşup bir şeyler anlatmaya çalıştığımızda da, nefeslerimizi tutup suskunlaştığımızda da sürekli hatalar yapıyor ve sürekli yeni arızalara sebebiyet veriyoruz; sebebiyet veriyor ve muttasıl aynı hataları tekrar edip duruyoruz. Derlenip toparlanamıyor, bir türlü hedefe kilitlenemiyor ve sağlam bir tevhîd-i kıble mülâhazasıyla “Yâ Hak” deyip gönülden O’na yönelemiyoruz.
Düştüğümüzün farkında değiliz, hiç olamadık da; doğrulma yönündeki azmimiz ise süreksiz. Düşüncelerimiz yamuk-yumuk; iradelerimizde çatırtılar duyuluyor; kararlarımız tutarsız ve ruhlarımızı öldüren o yabancılaşmadan bir türlü kurtulamıyoruz. Bazen inanç ve millî mefkûremize ters patikalarda yürüyor; bazen kendi düşünce istikametimize zıt cereyanlara kapılıyor ve bilmediğimiz meçhullere sürükleniyor; bazen de arkalarından koştuğumuz kimselerin ihanetine uğruyor ve arkadan hançerleniyoruz.
Yıllar var, bu garip maceralar âdeta kaderimiz oldu: Hep susuz vadilerde su deyip koştuk; hep kupkuru kuyulara kovalar saldık; bazen yabanî kamışlarda şeker aradık; bazen de diken ekip pıtrak biçmekte ömür tükettik. Dünyaları iğnâ edecek kadar zengin bir kültür mirasımız bulunmasına rağmen, bir türlü dilencilikten ve başkalarına serfüru etmekten kurtulamadık. Baştan başa birer gül bahçesi olan tarihî yamaçlarımız yerine, gidip gidip başkalarının dikenliklerine takıldık. Kendi bahçelerimizdeki onca bülbül nağmelerine rağmen saksağan sesi dinleye dinleye bir hâl olduk.
Hususiyle son yıllarda millî tabiat ve millî karakterimiz itibarıyla bir hayli deformasyona maruz kalmış olmalıyız ki, artık kendimiz olmadan utanıyor, bize ait birkaç bin senelik değerlerimize sırt çeviriyor ve mânâ köklerimizi, tarihî dinamiklerimizi -hepimiz öyle düşünmesek de- inkâr ediyoruz. Eskimeyen o muhteşem eski mirasımızı âvâz âvâz dört bir yanda ilan edip, kendi derinliklerimizi herkese duyuracağımıza, bir kısım mütegalliplerin, kulaklarımızı tırmalayan hırıltılarını dinliyor ve bir mânâda iç bulantılar yaşıyoruz.
Biz, milletçe devletler arası muvazenede o muhteşem yerimizi kaybettiğimiz günden beri dünyayı başıboşlar idare ediyor; insanlığın kaderi bulaşıklara emanet. Her yerde yağmacılar arpalık peşinde.. yeryüzü nimetleri nankörlerin kontrolünde.. hak düşüncesi, insaf ve adalet mülâhazaları, ara sıra, canı yanmışlarca seslendirilen imdat çığlığı gibi bir şey.. silinip gitmiş, yüreklerden merhamet ve şefkat hissi.. körelmiş vefa, sadakat ve güven duygusu, unutulmuş gibi şeref, itibar ve haysiyet tutkusu.
Evet asırlar var ki biz, en hayatî millî değerlerimizi unuttuk ve yüzlerce seneden beri geliştirdiğimiz kültür mirasımızdan bütün bütün yüz çevirdik. Dahası dünyanın dört bir yanından derleyip millî ve dinî değerlerimizin yerine ikame etmeye çalıştığımız o bize ait olmayan yabancı telakkilerle genç nesillerin zihinlerini bulandırdık. Artık, pek çoğu itibarıyla avareleştirdiğimiz bu nesiller, kendi değerlerine sövüyor, millî ruh ve millî düşünceyi tahkir ediyor, eski mirasa ait her şeyi yıkmaya çalışıyor ve bölük-pörçük olmuş farklı kulvarlarda hep “hiç”lere koşuyor. Bütün bunlara karşılık, olup bitenleri doğru görüp, doğru düşünüp, doğru yorumlayanların sayısı da az değil; ne var ki pek çoğu itibarıyla bunlar da, ağızlarına fermuar vurulmuş gibi yutkunup duruyor ve hep bir sessizlik murâkabesi yaşıyorlar. Bazen seslerini yükseltip birkaç adım atsalar da, küçük bir tazyik ve önemsiz bir tehdit karşısında, önce durdukları yerin dahi gerisine çekilerek sürpriz mazhariyetler beklemeye koyuluyorlar. Bu hâlleriyle onlar da, ya tevekkülü tevâküle karıştırıyor ve kendi kendileriyle iç çelişkiler yaşıyorlar, ya da durmaları gereken yerde duramadıklarından ve konumlarının hakkını veremediklerinden, Allah’la olan münasebetlerini kirletiyor, millet düşmanlarını da cesaretlendirmiş oluyorlar. İradelerinin hakkını verip kendileri olacaklarına, iradesizliklerine kurban gidiyor ve başkalarının gelip üzerlerinde hâkimiyet kurmalarına hep açık duruyorlar.
Evet, seneler var, sağlam bir geçmişi olan bu millet, sürekli kalb ve kafa ayrılığıyla kıvranıp duruyor; ne kâinat ve hâdiseler adına mâkul bir yorum ortaya koyabiliyor ne de sosyal olayları doğru okuyabiliyor. Aval aval bakıyor çevresine ve sürükleniyor değişik rüzgârlarla şuraya-buraya. Doğrusunu söylemek gerekirse kendimize gelip akıl, göz ve gönül ufkundan bütün varlığı, bütün şuûnu ve kendimizi yeniden dosdoğru okuyacağımız, yepyeni bir tahlil ve terkiple (analiz ve sentez) bir kere daha kendimizi ifade edeceğimiz âna kadar bu dağınıklık sürüp gideceğe benzer. Keşke bu mâkus kaderimizi değiştirebilseydik! Keşke Allah’ın bize bir lütfu olan konumumuza göre sağlam bir duruşa geçerek mazhariyetlerimizin hakkını eda edebilseydik! Ne acıdır ki eda edemedik; hatta şu anda da sadece olup biten hâdiseler karşısında ciddî bir şeyler yapamama acziyle yer yer kıvranıyor; zaman zaman da elem ve kederlerimizi sinelerimize gömerek kâh yutkunuyor, kâh gözyaşlarıyla boşalıyor; ama her zaman içimizi kanatan bir hicran yaşıyoruz.. böyle bir durumda da ne Cenâb-ı Hakk’a karşı ne de milletimize karşı sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizi söylememiz mümkün değil…
Keşke bu ölçüde olsun bütün bir millet olarak vefa düşüncelerimizi koruyabilseydik! Hiç olmazsa oturup içimizi Allah’a dökerek ağlayabilseydik! Yapamadık ve kendimize ait düşüncelerimizi tam koruyamadık.. bütün benliğimizle Hakk’a yönelip içimizi O’na açamadık.. yıllar var hep duygusuz yaşadık.. duygusuz oturup kalktık. Oysaki, milletçe durduğumuz yer itibarıyla bizim de âleme söyleyeceğimiz bir kısım gönül hikâyelerimiz olmalıydı! Geleceğin dünyasında, bizim düşünce ibrişimlerimizden de bir kısım atkılar bulunmalıydı! Bizler dünyada yalnızlığın, yetersizliğin gurbetini yaşamamalıydık; gamımızı, kederimizi paylaşacak bir kısım kimseler bulup onlarla el ele tutuşarak yürümeliydik kendimiz olmaya doğru…
Vakit henüz geç sayılmaz; önümüzde dünya kadar fırsatlar var.. Hakk’a adanmış ruhların sayısı ise hiç de az değil. Zannediyorum, geriye sadece aşk u şevkle dizginleri gerip Allah’a dayanmak, O’nun kapısının tokmağına dokunup içimizi dökerek gözyaşlarıyla “Biz geldik.” diyebilmek kalıyor. Şimdi gelin, bunca zamandır ağlanacak hâlimize gülmelerimize bedel biraz da gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımızla kendimizi ifade etmeye çalışalım.
Kaynak: Beyan / M.Fethullah Gülen
Avrupa Parlamenteri Köster: “hapiste olan herkes derhal serbest bırakılmalı“
Şu anda Türkiye’de yine toplu tutuklamalar yapılıyor ve siyasi hava oldukça gergin. Kaçırılan 13 Türk’ün ölümünden PKK’nın yanı sıra HDP de sorumlu tutuluyor. Dietmar Köster’e göre „iç siyasi gelişmeler çok endişe verici“. DTJ-Online’a verdiği mülakatta SPD’li AB parlamenteri, AB-Türkiye politikasına eleştirel yaklaşıyor. İnsan hakları ve Türk yargısının bağımsızlığı konularında görüşü son derece net.
Sayın Köster, Türkiye uluslararası ilişkiler açısından Almanya ve Avrupa Birliği (AB) için ne ifade ediyor?
Prensip olarak Türkiye, AB’nin önemli uluslararası ortaklarından biridir ve öyle de kalacaktır. Türkiye’ye yönelik insan hakları temelli bir dış politika, AB’nin komşuluk politikasının temel öğelerinden birisidir. Ne yazık ki Erdoğan hükümeti insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü ihlal ederek AB’den uzaklaşıyor.
Avrupa’yı benimseyen birçok Türk için acı bir durum. Bu ideolojik mesafeye nasıl karşı koyabilirsiniz?
Bu, sivil haklara ve demokratik bir Türkiye’ye bağlı olan Türk sivil toplumu ile teması daha da önemli hale getiriyor. Türkiye, Suriye ve Libya’ya askeri müdahaleleri, Yunanistan’la çatışması ve Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki çatışmaya müdahalesi ile bölgede barış içinde bir arada yaşama katkıda bulunmuyor. Türk hükümetinin tavrı, silah ihracatı yasağını beraberinde getirmeli.
„Türkiye’nin AB’ye üye olma olasılığı giderek azalıyor“
Bunlar çok net ifadeler, özellikle Brüksel’den gelmesi önemli. Türkiye’nin AB’ye katılımına ilişkin sizin görüşünüz nedir? AB üyeliği konusu Türkiye’de neden bu kadar duygusallığa yol açıyor?
İnsan hakları ihlalleri, keyfi tutuklamalar ve demokratik muhaliflerin ortadan kaybedilmesiyle Türkiye, medeniyetten uzaklaşıyor. Bu nedenle, Yunanistan ile çatışma da göz önünde bulundurulduğunda, neyse ki bu konuda son zamanlarda ortam yumuşadı, Türkiye’nin AB’ye katılım ihtimali maalesef gittikçe daha da azalıyor. AB-Türkiye ilişkisi ancak Türk hükümeti insan ve vatandaş haklarına ve hukukun üstünlüğüne bağlı kalırsa iyileşebilir. Bahsettiğimiz hukukun üstünlüğünün eksikliği ve hükümetin demokratik ilkelere aldırış etmemesi ve dış politikadaki gerginliği artırıcı tavırları, son yıllarda önemli bir şekilde artmış ve muhtemel AB üyeliğini engellemektedir.
Şimdi bahsettiğiniz olaylar, Böhmermann krizi [Not: Böhmermann krizi, 2016 yılında Alman hicivci Jan Böhmermann’ın televizyon programı Neo Magazin Royale’de Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddia edilen deneysel bir şiirinin ardından meydana gelen ve siyasi krize neden olan olaydır], Ermenistan kararı [2016 yılında Alman Meclisinin 1915 olaylarını Ermenistan soykırımı olarak tanıyan kararı] ve Dağlık Karabağ olayı göz önünde bulundurulduğunda – Avrupa-Türkiye ilişkileri ne kadar zedelenmiştir?
Yakın geçmişte yaşanan iç ve dış politika gelişmeleri, Avrupa-Türkiye ilişkileri üzerinde önemli bir baskı oluşturdu. Türkiye’deki iç siyasi gelişmeler, özellikle 2016’daki başarısız darbe girişiminden bu yana, çok endişe verici ve demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile bağdaşmıyor.
„Türkiye’de ifade özgürlüğü geçerli olmalı“
Hukukun üstünlüğü konusuna değinecek olursak: Türkiye’de mahkemeler bağımsız mı?
Yargının bağımsızlığı artık temin edilmiyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş veya Osman Kavala davalarında verdiği kararlar Türk yargısı tarafından görmezden geliniyor veya sümen altı ediliyor. Yeni Sosyal Medya Yasası ve Terörizm Yasası gibi en son yasal düzenlemeler de ifade özgürlüğünü ve basın özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Erdoğan’ın muhalefete ve demokratik olarak onaylanmış, seçilmiş belediye başkanları ve milletvekillerine karşı tutumu kabul edilemez. Eleştirel gazetecilerin yargılanması derhal durdurulmalıdır. İfade özgürlüğü Türkiye’de de geçerli olmalıdır.
Öyleyse, AB ile iyi bir komşuluk mümkün değil mi?
İç siyasi gelişmelerin yanı sıra, Türk hükümeti ile AB üyesi ülkeler arasında artan gerginlik ve Erdoğan’ın örneğin Kıbrıs, Dağlık Karabağ, Kuzey Suriye ve Doğu Akdeniz’deki askeri ve yayılmacı hırsları, ilişkilerin zedelenmesine sebep olmaktadır. Türklerin Ortadoğu’da askeri hakimiyet çabaları sürdükçe, AB ile iyi bir komşuluk ilişkisi kurması mümkün değildir.
Bir başka açıdan soracak olursak, önümüzdeki birkaç ay hatta yıl içinde ilişkileri düzeltme adına ne gibi fırsatlar görüyorsunuz?
AB ve AB üyesi ülkeler Türk halkı ve sivil toplumla dayanışma göstermelidir. Türkiye’deki demokratik güçlerle sıkı iş birliği ön planda olmalı. Türkiye’de siyasi baskıdan dolayı hapiste olan herkes derhal serbest bırakılmalıdır. Sıklıkla siyasi tutuklulara işkence yapıldığına dair iddialar gündeme geliyor. Bu durumda kırmızı çizgi aşılmıştır. Daha fazla gerginliği önlemek için Türk hükümeti ile yapıcı bir diyalog gittikçe zorlaşmaktadır. Demokratik güçlerin ve sivil toplumun güçlendirilmesi, Erdoğan’a karşı muhalefeti desteklemede merkezi bir rol oynuyor. Bu nedenle AB ve Avrupa Parlamentosu’nun Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi aktivistleri savunmaya devam etmesi gerekiyor. Türkiye ile ilişkilerde iyileşme, büyük ölçüde Türkiye’nin kendi içindeki gelişmelere bağlı.
Türkiye içindeki şartlardan bağımsız olarak AB, mülteci konusunda tamamen Erdoğan’a güveniyor. Bunu insan hakları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin AB’nin tamamından çok daha fazla mülteci alması AB için utanç verici bir durumdur. Burada AB dayanışma ve insan hakları temelli bir mülteci politikasının hakkını veremiyor. AB’nin Türkiye ve diğer komşu AB ülkeleriyle iş birliği, insan hakları açısından oldukça tartışılır. Prensip olarak, AB’nin mültecilerin kabulü ve bakımı için komşu ülkelerle iş birliği yapması ve onlara mali destekte bulunması mantıklı.
Göç ve ülkeden kaçış söz konusu olduğunda bu tür iş birlikleriyle AB’nin sorumluluklarını yerine getirmediğine dair iddialar var. Bu iddialar doğru mu?
Evet, sözde Türkiye Anlaşması bunu açıkça gösteriyor. Türkiye-Yunanistan sınırında koruma arayan insanların durumundan AB de sorumludur. Orada meydana gelen geri göndermeler uluslararası, Avrupa ve ulusal hukuku ihlal etmektedir. Bu uygulama derhal durdurulmalıdır. Bu tutumun nihayet cezalandırılması için elimden gelen her şeyi yapmaya kararlıyım.
Söyleşi için teşekkürler!
Mülakatın Almanca versiyonunu okumak için buraya tıklayınız.
Avrupa Parlamenteri Prof. Dr. Dietmar Köster’in (SPD) ilgilendiği ana konu Avrupa ve dünyada insan hakları ve demokrasi.
Muhataplarımızın yaptığı açıklamalar kendi görüşlerini yansıtmaktadır.
Kaynak: Dtj
Norveç’li Livanette teyzenin hikayesi
Norveç’te faaliyet gösteren Mangfoldhuset (Çeşitlilik Evi) Derneği’nin projeleri ülkede ilgi uyandırıyor.
Zeynep Kaya’nın konuğu olan dernek yetkilisi Fırat Bahçıvan, Livanette teyze ile tanışma süreçlerini anlatırken duygusal anlar yaşandı. ‘Yalnızlıklar içinde yalnızım’ diye durumunu ifade eden Livanette teyzenin evine giden Bahçıvan, karşısında yıllar önce Müslüman olan bir Norveçli hanımefendi ile karşılaşır. Fırat Bahçıvan, Livanette hanımı dernek gönüllüsü Özlem Akçakaya ve arkadaşları ile tanıştırır.
Gündem Özel’de o anları anlatan Özlem Akçakaya, ”Livanette teyze bize ‘Siz benim kabul olan duam, kızkareşlerimsiniz. Lütfen beni yalnız bırakmayın” dedi. Bizimle birlikte namaz kılmaz istediğini söyledi. Kaybettiği çocuğundan, yaşadığı her anıyı bizimle paylaştı. Evini temizleyip dolaplarını düzenledik. Yemeklerini yaptık, yapmaya devam ediyoruz” ifadelerini kullandı.
Ramazan Giest projesi sorumlusu Fethullah Oran ise ülke genelinde Ramazan iftar programları düzenlediklerini ve tanışan ailelerin hala görüşmeye devam ettiğini kaydetti. Pandemi başlayınca zoom üzerinden programlar organize etmeye devam ettiklerini aktardı.
Kaynak: Tr724
Evren sürekli bir değişimle mucize bir düzen ortaya koyar. Bu değişim insan dışındaki her varlık için tercih gerektirmeyen bir düzende ilerler. Örneğin bir su damlası yağmur, buhar,buz gibi halleriyle değişimin sürekliliğine hizmet eder ama hangi hale ne zaman bürüneceğine karar vermesi gerekmez, şartların gerektirdiğini yapar. İnsanda durum farklıdır, değişim çoğunlukla tercih edilebilirdir. Belki bu ayrıcalıkla John Fowles’in dediği gibi “Evren aynı kalmak, bizse farklı olmak için değişiriz.”
Nitekim insan irade veya şartlarla yaşadığı, küçük veya büyük her değişimin sonunda eskisinden farklı bir yerde veya farklı bir bakışla devam eder hayata. Hele de bilmediği birçok şey öğrendiği veya çok yara aldığı durumlarda gereken değişiklikler, hayat için kırılma noktaları olma niteliğindedir. Genellikle birkaç ihtimal içerir bu tercihler. Sonu kestirilmeyen ihtimaller, iradenin önünü kesen öncelikler, mevcud konforu kaybetme gibi korkular değişimi zorlaştırsa da değişimin önüne geçilemez, ya yavaşlatılır ya da yönü değiştirilebilir. Değişim arzusu insanın ruhunda bir kere salınınca eskinin aynıyla kalabilmesi artık mümkün değildir.
Değişimin tekamülle olan organik bağı insan için cezb edicidir. Fıtratın gereği olan tekamül, alışılagelmiş düzenin yorduğu yerde değişime zorlar. Tekamül vaad eden her güdü insanı iteler, alma-verme dengesi sağlansın ister. Diğer yandan mevcud olanda ki konforu kaybetme korkusu felç eder iradeyi. İnsan değişim arzusunu bu korkularla yatırır kuluçkaya. Yeni bir ruh saklayan yumurta gibi dikkatle ve tutkuyla geliştirir, dışarıdan gelen müdaheleleri yadırgar, vaktinden önce inen sabırsız darbeleri mevcut bünye ile iyileştirir ve çatlakları kapatır. Çünkü insan için şartların yeterince olgunlaşmaması korkularına karşı savunmasız kalmak anlamına gelebilir.
Kabuk ya insandan gelen iradi bir hamle ya da şartların cüretkar gerekliliğiyle ilk darbeyi alır ve bu vuruş değişimin devrimini başlatır. Bünyeye dar gelen mevcut hal kırılır ve öncesiyle benzerlik gösterse de öncesiyle aynı olması mümkün olmayan bir dünya doğurur. Tekamül bir parçasını daha bulmuş olur. Farklılık, edinilen tecrübe veya iradenin inkişafıyla ruh yepyeni bir güç kazanır. İşte bu yüzden netice itibariyle kaybettirmiş görünen değişimlerde dahi hakikatte fıtrat kazanmıştır.
Bu yüzden değişim arzusu kıymetli bir devrim niteliğinde değerlendirilmelidir. Nitekim “Kalb, hem idrâk eden hem de idrâk edilen hususiyette bir yapıya sahiptir. İnsan; rûhuna, cismine, aklına onunla girer. Kalb rûhun gözü gibidir. Basiret, kendi dünyasına göre onun nazarı; akıl, ruhu; irade de, iç dinamizmidir.”(KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ/KALB) hakikati bu hususta bir terbiye niteliğindedir. Önce kalbe ilham edilen değişim arzusuna akılla ruh kazandırmalı, bunu yaptırabilecek gücün iradede saklı olduğunu unutmamalıdır.
Bir de bütün bünyeyi değişim arzusu sardığı halde yapılacak birşey olmadığı durumlar vardır ki, tam bir kavrulma halidir. İnsan böyle bir halde yalnızca doğru vaktin gelmediğinin şuurunda, mevcud halin verdiği sıkıntıyı sabırla hafifletmelidir. Böylece bu sıkıntının dünyasına değdiği yerde acısını kısmen hafifletecek ve değişimi az bir hasarla karşılayacaktır. Stefan Zweig’ın “Dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştirirsin,hepsi bu. “ bakışaçısı ferahlığında değişimi beklemek kolaylaşacaktır.
İnsanın iç dünyasında duyduğu kalabalık sesler çoğu zaman arzularıdır. Dışardan çok fazla sese maruz kalan ruh çoğu zaman seslerin neye ait olduğunu kestiremez. Değişim gibi yönünü tayin eden meselelerde bu karmaşa daha da bulanık bir hal alır. İçdenge sağlandığında bulanık görüntü netleşecek, seslerin sahibi görünür olacaktır. Bu ayrım yapıldığında akıl niyetine göre karar verecek, Ebu Bekr veya Ebu Cehl’ler saflarına yerleşecektir. Hasılı değişimler ve neticesinde oluşan kimlikler insanın sorumluğundadır ve bu denli şartlar ve fırsatlar sunulan insan için hesap kaçınılmazdır.
Hizmetten | Sümeyra Emektar
Zimmerman’a göre, endüstriyel teknoloji, liberal değerler, liberal kurumlar ve rasyonalizm sayesinde ortaya çıkmıştır. Endüstriyel teknolojinin ve modernitenin gelişmesinden kaynaklanan toplumsal anomali durum, bazı toplumlarda varlıklarının temeli olduğunu düşündükleri geleneksel hayat tarzlarını koruma ve savunmaya itmiştir. Oysa bu geleneksel toplumlar, teknoloji ve sanayileşmeye antipati duymasına rağmen uluslararası egemenlik ideali için, modern endüstri ve silah sanayiine karşı çıkmamıştır. Geleneksel hayat tarzı ile modernizmin mimarlarından olan liberal değerler ikircikli insan tipini de böylece ortaya çıkarmıştır.
Bir şeyin ‘değerli’ olup olmamasına insanın karar veremeyeceğini iddia eden Heidegger, düşüncenin değer karşısındaki üstünlüğüne dikkat çekmiştir. Ona göre, ‘Değerler’e karşı olan ‘Düşünme’, ‘değerler’ diye kabul edilen kültür, sanat, bilim, insan onuru, dünya ve Tanrı’nın değersiz olduğunu iddia etmez. Tam tersi, artık nihayet kabullenme zamanı gelmiştir ki bir şeyin ‘değer’ diye adlandırılmasıyla, öyle değerlendirilenin aslında onuru yok edilmektedir. Şöyle ki: Bir şeyin değer olarak görülmesiyle birlikte o, değerlendirilene, onun sadece insanın değer biçmesinin nesnesi olmasına izin veriliyor demektir. Oysa bir şeyin kendi varlığı içinde olması, onun nesnelliğiyle tüketilmez, hele hele nesnellik, değer karakterini aşmışsa hiç tüketilemez. Olumlu değerlendiriliyor olsa da her türlü değerlendirme bir özneleştirmedir. Değerlendirme varolanın olmasını sağlamaz, onu sadece insanın, kendi yapıp etmelerinin nesnesi olarak geçerli kılar. Mesela, Vefa’yı, onun ne kadar yüce bir mefhum olduğunu değerlendirerek ne gerçek anlamda anlayabilir ne de onun hakikatine vakıf olabiliriz. Onu sadece nesneleştirmiş, değerlendirilebilecek bir şey haline dönüştürmüş oluruz. Oysa bir insan gerçek anlamda vefanın künhüne vâkıf olabilir mi? Her değerlendirme temelde nesneleştirme anlamı taşımaktadır. Bu da bu kavramları dar kalıplara sokmak demektir.
Konuyu bir hadisi şerifle biraz daha açmaya çalışalım: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir. Fakat oruç böyle değildir. O, sırf benim (rızam) için yapılan ibadettir. Onun mükâfatını bizzat ben vereceğim.” (Buhari, Savm). Buna benzer başka hadisi şerifler de vürud olmuştur. Burada dikkat çeken şey, insanın bazı şeyleri değerlendiremeyeceği veya değerlendirmelerinin o şeyin hakikatinden uzak kalacağının anlaşılmasıdır. Aslında genelde insan, özelde de müslümanlar, bir çok kavramı bu şekilde tüketmiştir veya tüketmektedir diyebiliriz. İster siyasi ister sosyal meselelere tekallub eden bir çok zengin ve hikmetli kavramımız maalesef direk veya dolaylı olarak içi boşaltılmıştır. Bugün bir çok insanın dinden soğumasının ana nedenlerinden birisi de budur.
Günlük hayatta ve yazı dilinde kullandığımız ‘değer’ kavramı ile Batıda kullanılan değer kavramları da birbirinden farklıdır. Bizim değer derken kastettiğimiz bir çok şey aslında Batı için values, morals veya ethics kavramları ile tanımlanmaktadır. Bizim ahlak kavramımız Batıdaki bu üç kavramı da içine almaktadır. Bu sebeple ‘değer’ derken Batılı muhatabımızın ne anladığı oldukça önem arz etmektedir. Bir Batılı ile değerlerde ortaklaşabiliriz ama belki de etik’te ayrılabiliriz. Onlara göre moral olan şey ile bizim için moral olan şeyler farklı olabilir. Tüm bunların farkında olmak, daha sağlıklı ve uzun vadeli bir iletişim-diyalog için oldukça önemlidir.
Bize düşen şey, değerlendirmeden, etrafını çizmeden, sonsuzdan gelen bu kavramları derinlemesine duyarak yaşamaktır. Elbetteki örnek alınmalı, abide şahsiyetler örnek gösterilmelidir fakat tüm bunların küll’den bir cüz olduğu unutulmamalıdır.
Hizmetten | Dr. Murad Karasoy