Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kadim dostu ve dava arkadaşı Mehmet Ali Şengül Ağabey yakalandığı koronavirüsten dolayı kaldırıldığı hastanede vefat etti.
Hizmet Hareketi içinde ‘Samsunlu Hoca’ olarak tanınan Mehmet Ali Şengül Ağabey, 1960 yılında Hocaefendi’yle tanıştıktan sonra ilklerden oldu. Mütevaziğiyle bilindi. Hafızdı. Alimin ölümünün alemi öldüğü gün oldu Mehmet Ali Şengül Ağabey’in dar-ı bekaya irtihali. 76 yaşındaki Mehmet Ali Şengül Ağabey, Ramazan ayının başlangıcından koronavirüse yakalandı. İlk günlerde sıkıntı çekmeyen Hocamız, ilerleyen günlerde tedbir amaçlı hastaneye kaldırıldı. Sevenleri Samsunlu Hocamız’dan gelecek iyi bir haber bekledi. Ancak günler ilerledikçe doktorlar tedbir amaçlı uyutularak tedavisinin devam etmesi yönünde karar aldı.
Entübe edilen Şengül Ağabey, koronavirüsü atlattı ancak virüsün vücutta bıraktığı tahribat ve Hocamızın sahip olduğu kronik rahatsızlıklar genel sağlığının devamlı olarak kritik seviyede seyretmesine sebep oldu. Yaklaşık 3 ay boyunca hastaneden gelecek iyi haber için dua eden Hizmet gönüllerini üzüntüye boğan acı haber, 11 Temmuz akşam saatlerinde geldi. İman ve Kur’an hizmetinin öncülerinden, büyüğümüz muhterem M. Fetullah Gülen Hocaefendinin kadim dostu ve dava arkadaşı, aydınlık yarınlarımızın ümit kaynağı, hayatını neslin iman ve kurtuluşuna adamış, gönül fazilet ve vefa insanı muhterem ‘Samsunlu Hocamız’ Mehmet Ali Şengül Ağabey muvakkat ve çile dolu bu fani dünyadan ruhunun ufkuna, ebedi dostlukların de dostlarının yurduna, mahz-ı lezzet ukba alemine 11 Temmuz Pazar günü yürüdü.
‘Samsunlu Hocamız’ Mehmet Ali Şengül Ağabey’e Allah’tan rahmet, muhterem büyüğümüz M. Fethullah Gülen hocaefendi başta olmak üzere, kederli ailesi, bütün sevenleri, dost ve yakınlarının, hepimizin başı sağ olsun…
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,
إِنَّ فِي أُمَّتِي أَرْبَعًا مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ لَيْسُوا بِتَارِكِيهِنَّ الْفَخْرُ فِي الْأَحْسَابِ وَالطَّعْنُ فِي الْأَنْسَابِ وَالِاسْتِسْقَاءُ بِالنُّجُومِ وَالنِّيَاحَةُ عَلَى الْمَيِّتِ
(Hâkim, el-Müstedrek, 1/539) sözleriyle, soyla övünme, neseplerinden ötürü başkalarını ta’n etme, yıldızlardan yağmur bekleme ve ölünün arkasından ağıt yakma şeklindeki dört cahiliye âdetinin ümmeti arasında bâki kalacağını ifade etmiştir. Bu hadisten çıkarılması gereken dersler nelerdir?
Cevap: Öncelikle şunu ifade edeyim ki, cahiliye dönemine ait bu vasıfların ümmet-i Muhammed’in fertleri arasında aynen baki kaldığını/kalacağını düşünmek doğru olmaz. Çünkü cahiliye dönemi insanlarının sahih bir itikatları yoktu. Ümmet-i Muhammed ise sahih bir inanca sahiptir. Dolayısıyla cahiliye dönemine ait bu vasıflar daha sonra bazı Müslümanlar arasında görülse de, bu özelliklerin keyfiyet olarak birbirinden farklı olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Başka bir ifadeyle cahiliye insanlarının demine-damarına işlemiş bu özellikler onlarda hakikî mânâsıyla bulunmaktaydı. Bu vasıfların, bir kısım Müslümanlar arasında varlığını sürdürmesi ise mecâzî veya zıllî mânâda anlaşılmalıdır. Bu itibarla hadis-i şerifte yer alan, لَيْسُوا بِتَارِكِيهِنَّ “Onlar bu vasıfları terk etmeyecekler.” ifadesini, bu vasıfların bire bir cahiliyedeki şekliyle devam edecekleri şeklinde değil de; şöyle böyle değiştirilerek, tadil edilerek devam edecekleri şeklinde anlamak daha doğru olacaktır.
Neseple övünme boş bir teselli ve aldanmışlıktır
Dört vasıftan ilki olarak zikredilen الْفَخْرُ فِي الْأَحْسَابِ ifadesi, neseplerle övünme ve fahirlenme demektir. Esasında insan makam, mansıp, ilim, servet, güzellik, zeka vb. hangi husus ile fahirlenirse fahirlensin bu, Allah’a karşı saygısızlığın ifadesidir. Üstad Hazretleri’nin yaklaşımıyla Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmezlikten gelmek nankörlük; onları kendinden bilmek ise fahirdir. O halde insan, nankörlükten de, fahirden de uzak kalmak istiyorsa, öncelikle mazhar olduğu ilim, irfan, akıl, muhakeme, servet, sıhhat vb. bütün nimetlerin O’ndan olduğunu bilmeli, “Bütün bu güzellikler Güzeller Güzeli’ne ait.” demeli, daha sonra o nimetlerin zikredilmesini gerektiren bir durum olduğunda da, onları sadece bir “tahdis-i nimet” olarak zikretmelidir.
Biraz daha açacak olursak; insanın fahirlenmesi ve kendini beğenmesi Allah’ın sevmediği çok kötü bir vasıftır. Fahirlenen ve kibirlenen insanları Allah tepetaklak eder. İşte hadis-i şerifte insanı baş aşağı getirecek bu âfetin özel bir çeşidinden bahsediliyor ki, o da haseple, neseple, soyla, sopla, şecereyle iftihar etmektir. Bu açıdan insan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tertemiz şeceresinden gelmiş olsa bile, “Allah’ım böyle mübarek bir silsile-i zehebten (altın silsile) gelmek benim elimde olan bir şey değil. Biliyorum ki bunu bana nasip eden Sen’sin, bu güzellik Sana aittir ve bu durum aynı zamanda benim için ağır bir sorumluluktur. Ya Rab, bu güzelliği bahşettiğinden dolayı hem Sana hamd u senada bulunuyor, hem de bu sorumluluğun hakkını verebilmem için Senin yardımını diliyorum” demeli ama asla belli bir soydan gelmiş olmayı başkalarına karşı bir faikıyet (üstünlük) unsuru olarak kullanmamalıdır.
İnsanın, “Ben şöyle bir paşadan geliyorum; atalarım şöyle zengindi; bizim Boğaziçi’nde şöyle şöyle yalılarımız, villalarımız vardı.” türünden ifadeleri de soyla sopla fahirlenme kategorisi içine girer. Aynı şekilde bir insanın bakanın, başbakanın, cumhurbaşkanının oğlu olması fahirlenmesine, caka yapmasına sebep olabilir. Hâlbuki bunların hiçbiri nezd-i ulûhiyette bir kıymet ifade etmez; aksine bunlarla fahirlenmek Allah katında merduttur. Bu tür mülâhazalara giren insanın imanı varsa, dünyada bunun cezasını görür; imanı yoksa onun cezası mahkeme-i kübraya kalır ki, bu, çok daha ağırdır.
Bu itibarla insan ne seviyede olursa olsun, soyuyla sopuyla kendisini ifade etme gibi bir seviyesizliğe düşmemeli ve bunları bir üstünlük vesilesi olarak görmemelidir. Çünkü atalarının sahip olduğu meziyet ve üstünlüklerin insana hiçbir faydası yoktur. Asıl olan, insanın zatî kıymete sahip bulunmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ “Nezd-i ulûhiyette sizin en keriminiz, en muttaki olanınızdır.” (Hucurât sûresi, 49/13) yüce beyanıyla bu hususa dikkat çekmiştir.
Evet, insanın Allah katındaki kıymetinin ölçüsü; ibadet ü taatte nerede durduğu, Allah’la nasıl bir münasebet içinde bulunduğu, hayatını ihsan şuuru içinde sürdürüp sürdürmediği, yaptığı her işi Allah tarafından görülüyor, dahası Allah’ı görüyor olma mülâhazasıyla yapıp yapmadığıyla irtibatlıdır. Bu konularda durması gerekli olan yerde durmayan bir insan, kimin torunu olursa olsun ve hangi soydan gelirse gelsin, bunun ona hiçbir faydası olmayacaktır. Nitekim Hazreti Ömer,إِنَّا قَوْمٌ أَعَزَّنَا اللَّهُ بِالْإِسْلَامِ فَلَنْ نَلْتَمِس الْعِزَّ بِغَيْرِهِ “Şüphesiz ki biz, Allah’ın İslâm’la aziz kılmış olduğu bir kavimiz. Bu yüzden asla İslâm’ın dışında bir izzet vesilesi aramayacağız.” (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 7/10; Hâkim, el-Müstedrek, 1/130) sözleriyle, İslâm’ın dışında fazilet ve üstünlük vesileleri aramanın beyhude olduğunu ifade etmiştir.
İnsanlığın kurtulamadığı kast sistemi
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikinci olarak, وَالطَّعْنُ فِي الْأَنْسَابِ lafzıyla, neseplerinden ötürü başkalarının tan u teşniye tâbi tutulmasını zikretmiştir. Hâlbuki bir insanın fakir bir ailede neş’et etmesi, babasının koyun güden bir çoban olması ona bir şey kaybettirmeyeceği gibi, -yukarıda ifade edildiği üzere- onun falanın filanın soyundan gelmesi de ona bir şey kazandırmayacaktır. Önemli olan, insanın zatî değere sahip olmasıdır. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu beyitleri bu durumu ne güzel özetler:
Hakkı gel sırrını eyleme zâhir
Olayım der isen bu yolda mâhir;
Harâbat ehline hor bakma Şâkir
Defineye mâlik vîrâneler var.
Evet, sizin çok virane gördüğünüz öyle insanlar vardır ki o viranelerin bağrında defineler yatıyordur.
Bu açıdan yetiştiği kültür ortamına, maddî durumuna, içinde bulunduğu muhite, aile çevresine vs. bakarak insanları ta’n u teşniye tâbi tutmak kesinlikle doğru değildir. Esasında kendini üstün görme ve başkalarını hafife alma duygusu, çok daha eski dönemlere dayanmaktadır. Hint dinlerinden kaynaklandığı ve Hindistan’da doğduğu söylenen “kast sistemi” inancı aslında, enbiyâ-i izâmın mesajıyla iyi bir terbiyeden geçmeyen pek çok toplumda varlığını sürdürmüştür. Günümüzde de böyle bir anlayışın açık-kapalı farklı tezahürleriyle, ülkemiz de dâhil, dünyanın pek çok yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Eğer insanlık günümüzde bu kadar medenileşme, demokratikleşme ve insan haklarında ilerleme iddiasına rağmen, farklı şekil ve tezahürleriyle hâlâ kast sistemini devam ettiriyorsa, insanlık âlemi olarak durumumuzun yeniden gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Bu konunun hususiyle bizim toplumumuza bakan yanı ise şudur: Anadolu, memerr-i akdam’dır; yani pek çok kavmin gelip geçtiği, konup göçtüğü bir uğrak yeri olmuştur. Tarihin değişik dönemlerinde dünyanın muhtelif yerlerinden farklı ırklara, dinlere, kültürlere sahip olan kavimler Anadolu’ya yerleşmiş ve bunların birçoğu da Müslüman olmuştur. Bu açıdan herhangi bir insanın soyunu araştırmaya kalktığınızda birkaç kuşak sonra dedesinin, Yahudî, Ermenî, Musevî, Rum vs. olduğunu görebilirsiniz. İşte buradan yola çıkarak insanları ta’n etmeye hakkınız yoktur. Sahabe-i kiramın bile pek çoğunun babası Müslüman olamadan ahirete gitmiştir. Dolayısıyla insanları geçmişleriyle ve ait oldukları neseplerle değil de kendi durumları itibarıyla değerlendirmek gerekir.
Yıldız falı ve kalbteki derin boşluklar
Cahiliye işlerinden olduğu hâlde ümmet arasında mevcudiyetini devam ettirecek olan âdetlerden bir diğeri de وَالِاسْتِسْقَاءُ بِالنُّجُومِ şeklinde ifade edilen yıldızlardan yağmur bekleme ve yağan yağmuru yıldızlardan bilmedir. Hususiyle Mezopotamya’da yıldızlara hususî kutsiyet atfediliyordu. Oranın ahalisi, yıldızların insanların kaderi üzerinde doğrudan doğruya tesirli olacağına inanıyorlardı. Günümüzde bu tür inançlar yıkılmış olsa da onun birer gölgesi olan yıldız falına ve burçlara inanma devam etmektedir. Demek ki bu cahiliye âdeti hâlâ farklı şekillerde varlığını sürdürmektedir.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu ifade etmiştir: “Kullarımdan bazıları Bana iman etmiş bazıları da Beni inkâr etmiş olarak sabahladı. ‘Allah’ın fazlı ve rahmeti sayesinde yağmura kavuştuk.’ diyenler Bana iman etmiş, yıldızları inkâr etmiş olanlardır. Yağmuru herhangi bir yıldızdan bilenler ise beni inkâr etmiş, yıldıza iman etmiş olanlardır.” (Buhârî, megâzî 37; Müslim, îmân 125)
Demek ki yağan yağmuru Allah’tan gelmiş bir rahmet eseri olarak görmek ve hamd u sena ile ona mukabelede bulunmak bir iman alâmeti iken, onu yıldızlar gibi basit sebeplere nispet etmek şirk alâmetidir. Eğer Cenâb-ı Hak yağmurun yağması adına yıldızları izzet ve azametine birer perde yapsaydı, onların bu konuda birer sebep olarak görülmelerinde bir mahzur olmayabilirdi. Fakat pozitif ilimlerin de ortaya koyduğu üzere yıldızlarla yağmurun yağması arasında sebepler dairesinde doğrudan bir münasebet dahi bulunmamaktadır.
Maalesef insanlar inanılması gerekli olan hakikatlere inanmayınca, yani Allah’a, peygamberlere, Kur’ân’a, ahirete sağlam bir iman bulunmayınca, insanların içinde bulunan inanma duygusu bu sefer onları bâtıla inanmaya sürüklüyor. Kimi gidiyor yogizmden medet umuyor, bir başkası meditasyondan keramet bekliyor, öbürü de yıldız fallarıyla tatmin olmaya çalışıyor. İşte bütün bunların sebebi insanın ruhundaki inanma kabiliyet ve istidadının inanılması gerekli olan hakikatlere kapalı tutulmasıdır. Evet, insan tabiatı, yaratılışı itibarıyla hakikat peşinde koşar, fakat bazen hakikati ararken bâtıl külâhı başına geçer de imana muhtaç kalbini gider aklı, şuuru dahi olmayan taşla, ağaçla, yıldızla tatmin etmeye çalışır.
Kadere iman ve yas kültürü
Hadiste وَالنِّيَاحَةُ عَلَى الْمَيِّتِ lafzıyla ifade edilen son husus ise ölen kimseler arkasından ağıt yakmaktır. Hâlâ ülkemizin bazı yörelerinde Kur’an ve Sünnet’in temel disiplinleriyle telif edemeyeceğimiz ağıt yakmalara şahit olmak mümkündür. Ölen kimse arkasından insanlar bir araya gelerek onun iyilik ve faziletlerini sayıp döker, hakkında, “kaşı şöyleydi”, “bakışı böyleydi” şeklinde methiyeler düzerken bilhassa kadınlar ellerini yüzlerine, dizlerine vurur, aktörlerin yaptığı gibi sun’î ağlamaya dururlar.
Hâlbuki abartı ve uydurma ifadeler katılarak dile getirilen bütün bu tazim, tebcil ve takdirlerin ölüye hiçbir faydası yoktur. Faydası olmak bir yana hadis-i şeriflerde ifade edildiği üzere onlar ölü üzerine ağıtlar yakarken melekler “Sen gerçekten böyle miydin?” diye onu hesaba çeker ve böylece o, ağıt yakanların eliyle bir çeşit azap çekmiş olur.
Evet, eğer insan dünyada iken ibadet ü taatle Allah’a yaklaşamamış, iyi bir kulluk ortaya koyamamışsa ne cenazesinin kalabalık olmasının, ne hakkında dile getirilen methiyelerin, ne de cemaatin “iyi biliriz” demesinin kendisine bir faydası olmayacaktır. Ayrıca ifade etmek gerekir ki bile bile fâsık bir insan hakkında “iyi biliriz” demek yalan yere şahitlik etmek demektir. Dolayısıyla Allah, insana söylediği bu yalanın hesabını sorar. Elbette ki camiye gelen, namaz kılan, ahlaklı ve faziletli görünen bir insan hakkında hüsn-ü şehadette bulunabiliriz. Çünkü biz, zahire göre hükmederiz. Kalbleri bilen yalnız Allah’tır. Fakat apaçık din ve diyanet düşmanlığı yapan veya lafta dindarlığı kimseye bırakmadığı halde âdeta mübah görürcesine açıktan hırsızlık, yolsuzluk yapan, iftira ve tezvirde bulunan kişiler hakkında “iyi biliriz” demek hem korkunç bir yalan, hem Allah’a karşı büyük bir saygısızlıktır.
Ayrıca meseleye dinî nasslar açısından bakıldığında imamın, “Bu meyyiti nasıl bilirsiniz?” şeklindeki sorusuna karşılık cemaatin “İyi biliriz.” mukabelesinde bulunmasının Sünnet-i Sahiha’da bir yerinin olmadığını, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir uygulamasının bulunmadığını, bunun toplumumuzun bir icadı olduğunu görürüz. Hatta bazıları bu bid’ate yeni ilâvelerde bulunarak soruyu üç defa tekrar ediyor, sonra da buna, “Hakkınızı helâl ettiniz mi?” sorusunu ekliyor. Fakat bunların hiçbirisinin ne Kitab’ta ve Sünnet’te ne de kütüb-i fıkhiyede yeri yoktur. Dolayısıyla da bid’attir, ne ölüye, ne diriye faydası vardır.
Bilinmesi gerekir ki, insan imanıyla, salih ameliyle öbür tarafa gitmişse isterse onun cenazesini iki insan kılmış olsun, bunun ona bir zararı yoktur. Nitekim benim de çok sevip takdir ettiğim bir insan olan Ahmed Naim’in cenazesini beş-on insan kılmıştır. Bir gün Yaşar Hoca’ya bu hadiseyi zikrettiğimde, “Allah bu günahkâr insanlara nasip eder mi Ahmet Naim’in cenaze namazını kılmayı!” demişti. Keza millet, Mehmet Akif’e karşı da vefasızlık yapmış ve onun cenazesine gitmemişti. Camide namaz kılındıktan sonra üniversiteli talebeler bayrakları alıp gelmişlerdi. Tarihte kıymet-i harbiyelerine göre muamele görmeyen daha nice insan vardır.
Firavun ve tiranların cenaze merasimi
Diğer taraftan Huzur-ı Kibriya’ya giderken gerekli olan donanımı burada kazanamamış, öteye salih ve güzel amellerle gidememiş bir insanın cenazesinin kalabalık olmasının da ona bir faydası dokunmayacaktır. Nice firavunun, nemrutun, şeddadın cenazesini milyonlarca insan teşyi etmiştir; fakat bu durum onları, yaptıkları cinayet ve zulümlerin vebalinden kurtaramaz. Dolayısıyla onların cenazelerini milyonlarca insan teşyi etse, yer yerinden oynasa, bütün insanlık onların cenazesinin başında toplanıp hepsi birden avaz birliği yaparak “Biz, bundan razıyız.” deseler, bütün bunlar o kişi için hiçbir şey ifade etmeyecektir. Böyle birinin gideceği yer yine gayyadır, yine gayyadır, yine gayyadır.
Vakıa, hadis-i şeriflerde vefat eden bir insanın arkasından kırk kişinin hüsn-ü şehadetini ifade etmesiyle onun affolunacağı ifade edilmiştir. Fakat yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi bu şehadet, bile bile yalan söylemek suretiyle yapılan yalancı şahitlik değildir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölüm ve ölüm ötesiyle alakalı hatırlatmada bulunduğu bir yerde Ebû Zerr’e hitaben şöyle buyurmuştur: “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.” (ed-Deylemî, el-Müsned 5/339)
İşte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzerinde durup değer verdiği hususlar bunlardır. Eğer böyle salih bir daire içinde kalarak Allah’a yürümüşseniz, tertemiz olan ruhunuzun ufkuna yürümüş sayılır ve إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz hepimiz Allah’a aidiz ve mutlaka O’na döneceğiz.” (Bakara sûresi, 2/156) hakikatiyle serfiraz olursunuz. Aksi takdirde yakılan ağıtların, düzülen methiyelerin, -milyonlarca insan dahi olsa- cenazeye gelen kalabalıkların size hiçbir faydası olmayacaktır.
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kadim dostu ve dava arkadaşı Mehmet Ali Şengül Ağabey yakalandığı koronavirüsten dolayı kaldırıldığı hastanede vefat etti. Hizmet Hareketi içinde ‘Samsunlu Hoca’ olarak tanınan Mehmet Ali Şengül Ağabey, 1960 yılında Hocaefendi’yle tanıştıktan sonra ilklerden oldu. Mütevaziğiyle bilindi. Hafızdı. Alimin ölümünün alemi öldüğü gün oldu Mehmet Ali Şengül Ağabey’in dar-ı bekaya irtihali.
76 yaşındaki Mehmet Ali Şengül Ağabey, Ramazan ayının başlangıcından koronavirüse yakalandı.
İlk günlerde sıkıntı çekmeyen Hocamız, ilerleyen günlerde tedbir amaçlı hastaneye kaldırıldı. Sevenleri Samsunlu Hocamız’dan gelecek iyi bir haber bekledi. Ancak günler ilerledikçe doktorlar tedbir amaçlı uyutularak tedavisinin devam etmesi yönünde karar aldı. Entübe edilen Şengül Ağabey, koronavirüsü atlattı ancak virüsün vücutta bıraktığı tahribat ve Hocamızın sahip olduğu kronik rahatsızlıklar genel sağlığının devamlı olarak kritik seviyede seyretmesine sebep oldu. Yaklaşık 3 ay boyunca hastaneden gelecek iyi haber için dua eden Hizmet gönüllerini üzüntüye boğan acı haber, 11 Temmuz akşam saatlerinde geldi.
İman ve Kur’an hizmetinin öncülerinden, büyüğümüz muhterem M. Fetullah Gülen Hocaefendinin kadim dostu ve dava arkadaşı, aydınlık yarınlarımızın ümit kaynağı, hayatını neslin iman ve kurtuluşuna adamış, gönül fazilet ve vefa insanı muhterem ‘Samsunlu Hocamız’ Mehmet Ali Şengül Ağabey muvakkat ve çile dolu bu fani dünyadan ruhunun ufkuna, ebedi dostlukların de dostlarının yurduna, mahz-ı lezzet ukba alemine 11 Temmuz Pazar günü yürüdü.
‘Samsunlu Hocamız’ Mehmet Ali Şengül Ağabey’e Allah’tan rahmet, muhterem büyüğümüz M. Fethullah Gülen hocaefendi başta olmak üzere, kederli ailesi, bütün sevenleri, dost ve yakınlarının, hepimizin başı sağ olsun…
Türkiye’de milyonların hayatını alt üst eden 15 Temmuz üzerinden 5 yıl geçti. Yüzbinlerce kişi bu süreçte işinden, mesleğinden oldu. Yıllarca hapis yatanlar var. Darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan kişiler, uydurulan bir safsata terör örgütüne irtibat ve iltisak gibi muamma kavramlarla zulme uğradı, uğramaya devam ediyor. 15 Temmuz’da ne olduğunu konuşmak hala bir tabu. Konuşan, sorgulayan herkes kendini ya sürgün ya da demir parmaklılar arkasında buluyor.
Norveçli akademisyan, gazeteci, yönetmen ve yapımcı Jörgen Lorentzen, 15 Temmuz’a az sayıda objektif ve önyargısız yaklaşan isimlerden biri.
Algılarla değil olgularla hareket eden Jörgen Lorentzen’in ’’Allah’ın bir lütfu’’ (A Gift From God) belgeseline imza attı. Meşum geceyi aydınlatma adına Prof. Hanri Barkey, Can Ataklı, Fethullah Gülen, Birgül Koçal, Nevşin Mengü, Doğu Perinçek, Ahmet Şık, Sedat ve Şevkiye Tekin çifti, Merdan Yanardağ ve olayın şahitlerinden asker ve komutanlar ile yapılan özel röportajlarla belgeseli hazırladı. Belgeselin galası 30 Eylül 2019’da Norveç’in başkenti Oslo’da yapılırken, Türk Büyükelçiliği’nin galanın iptalin için Norveç Dışişleri Bakanlığı nezdindeki girişimleri sonuçsuz kaldı.
Jörgen Lorentzen, Aydoğan Vatandaş’ın Politurco YouTube kanalına verdiği röportajda, “AB, Norveç ve Almanya’dan farklı istihbarat servisleriyle görüştüm. Fethullah Gülen’in darbenin arkasında olduğuna inanmadıklarını söylediler.” cümlesini kullandı. Belgeselin 3 yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu belirten Lorentzen, eşinin Türk olması nedeniyle Türkiye’yi ikinci vatanı olarak benimsemiş. Türkiye’nin temel dinamiklerini, sosyal, kültürel, siyasi dokusunu bir gazeteci ve akademisyen olarak çok iyi öğrenmiş. Darbe sırasında Türkiye’de olması da darbedeki gariplikleri yakından gözlemlemesini sağlamış.
Akademisyen titizliğiyle tüm parçaları sabırla bir araya getiren Jörgen Lorentzen, “İlk başlarda konuşmak isteyen birini bulmak çok zordu. Aslında bir şey bilen insan bulmak zordu demem gerekiyor. Çünkü bilenler de çok az şey biliyordu ve kafaları çok karışıktı. Daha sonra Erdoğan ‘kanıt’ olarak kitapçıklar dağıtmaya başladı. Biz gazeteci olarak, farklı ülkelerde yaşayan meslektaşlarımla birlikte bunları incelediğimizde, burada yazılanların bir doğruluk değeri taşımadığını ve gerçekte olanlarla bir ilgisi olmadığını anladık. Farklı bir şeyler olduğunu anlayabiliyorduk. Bu belgesel için 3 yıl çalıştım.” diye konuştu.
61 dakikalık belgeseline Erdoğan’ın sözünden mülhem ’’Allah’ın bir lütfu’’ adını veren Jörgen Lorentzen, belgeselde Erdoğan,Hulisi Akar ve Hakan Fidan’ın darbe girişiminden haberdar olduğunu ortaya koyuyor. Jörgen Lorentzen, ’’Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar’ın ortaya çıkacak herhangi bir darbe girişiminden 15 Temmuz 2016’dan daha önce haberleri vardı. En azından 1 hafta öncesine kadar. Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ın 14 ve 15 Temmuz’daki hareketlerine dakika dakika bakarsak bunu görebiliyoruz. Bu ikilinin hareketleri olup bitenlerden haberdar olduklarını ortaya koyuyor. Bir şey olacağını biliyorlardı.’’ Açıklamasını yaptı. Uluslararası arenada büyük ilgi gören ’’Allah’ın bir lütfu’’ belgeseli en son 10 Haziran’da Kuzey Kaliforniya’daki Uluslararası Sebastopol Film Festivalinde seyirci ödülüne layık görüldü.
Norveçli yapımcı yönetmen Jorgen Lorentzen’in hazırladığı ve: Prof. Hanri Barkey, Can Ataklı, Fethullah Gülen, Birgül Koçal, Nevşin Mengü, Doğu Perinçek, Ahmet Şık, Sedat ve Şevkiye Tekin çifti, Merdan Yanardağ ve olayı şahitlerinden asker ve komutanlar ile yapılan özel röportajlarla hazırlanan bu belgesel ’A GIFT FROM GOD /ALLAH’IN BİR LÜTFU’ 13 Temmuz Salı saat 21:00’de MC EU TV’de.
Mesleğine sevdalı güzel bir insan geçti bu Dünyadan; Gazeteci Kamil Oğuz’un ardından
İlk tanıştığımızda o İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bakan ve gününü belediyede geçiren bir muhabirdi. Belediye başkanı da yeni seçilmiş olan Recep Tayyip Erdoğan’dı. O günlere dair hatıraları vardı, anlatırdı.
Gençti, enerjikti, hayat doluydu. Onu tanıdığım 26 yıl boyunca da hep öyle oldu.
Mehmet Kamil Oğuz’dan bahsediyorum. Bitlis Adilcevaz’lıydı. Okumak için Van’a gitmiş, gazeteciliğe merak sarmış, bölgenin belki de Türkiye’nin ilk yerel TV’sinde kuruluşunda çalışmıştı. Bir dönem Orta Asya’da üniversite okuma çabası ve sonrasında da 22 yıl sürecek İstanbul hayatı.
95 yılının başları, Zaman Gazetesi bir türlü ayağa kalkamamış, çalışanlarına hayatı zindan eden bir yönetimle, bir o yana bir bu yana sürükleniyordu. Tayinler, maaşların 3-4 ay geriden verildiği, hatta maaşların bartırla alınan mallarla ödenmeye çalışıldığı bir dönem. Yazık ettiler o zaman onca insana.
Erzurum’a tayin edilince ‘gitmeyeceğim’ dedi. İşten çıkarıldı. Yeni Şafak’ta işe başladı. Bugün, Yeni Şafak’takiler ‘ne Zaman’ı bizde daha çok emeği var’ dese haklılar belki. Ama o Zaman’ın eski muhabiri olarak kaldı…
Yeni Şafak’tan ayrıldığında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nda (TMSF) işe başladı. Artık devlet kurumunda çalışan bir gazeteci, bir basın danışmanıydı. 15 yıl sürdü. Kamil Oğuz Zaman’da çalıştığı sürenin üç katı bir dönem geçirdi TMSF’de. Şimdi duyuyoruz ya 3-5 yerden maaş alanlar, el altından iş halleden, lüks arabalara binip, lüks otellerde tatil yapan gazeteciler. İşte istese Kamil Oğuz da küpünü doldururdu. Elinde imkânın âlâsı vardı. Ama geride zorla alabildiği bir evden başka bir şey bırakmadı. TMSF’de çok mobinge maruz kaldı. Yılmadı işini daha iyi yaptı. Ama istenen belki de işini doğru yapması değildi. 15 Temmuz’u fırsat bilip işten attılar. 15 yıl sonra bir kez daha işinden atılmıştı Kamil…
İşsiz kalmanın, evine ekmek götürememenin ne olduğunu bilir misiniz? 25 yıllık gazeteci Mehmet Kamil Oğuz hiçbir birikimi olmadığı halde ortada bırakıldı. Yıllarca emek verdiği, hakkını alamadığı TMSF’de buruşturup atılan bir kağıt parçası muamelesi gördü. Hayat enerjisi yine tükenmedi. Evini barkını toparladı kayınpederinin gölgesine sığındı. İş buldu, marketlerde yöneticilik yaptı. Öz geçmişinde yazdığı TMSF’yi kimsenin bilmediğini söylerdi. ‘Sen bizim iş için epey büyüksün’ deyip işe alınmadığını anlatırdı gülerek. Yine hayat doluydu, enerjikti.
EŞİYLE AYNI CEZAEVİNDE GEÇEN GÜNLER
15 Temmuz sonrasında gazeteciler sudan bahanelerle susturulmaya başlayınca çok üzüldü. Arkadaşları cezaevine düştüğünde ağladı, ağladı. ‘Yapma Kamil. Bu kadar üzüntü sana zarar’ dense de yürekli insanın merhametini, hakkaniyetini, dostluk hissiyatını kim engelleyebilir?

Derken yeni bir süreç başladı. Önce eşini aldılar. İzmir’den Antalya’ya götürdüler. Eşini ziyarete gittiğinde ‘sende de vardır bir şeyler’ diyerek onu da attılar içeriye. İstedikten sonra herkesi bahane bulup alabileceğin bir anlayışın kurbanı oldu o da. Eşiyle aynı çatı altında cezaevinde yattı. Çocukları İzmir’den Antalya’ya gidemedi. Küçük kızları travma yaşadı. Abileri sanki kırk yaşındaymış gibi iki günde büyüdü. İçlerine attılar onlara boca edilen kötülükleri. Zulmün adı olmazmış…
NEM DUVARI GAM DA İNSANI YIKARMIŞ
Aylar sonra cezaevinden çıktığında İzmir’in güzel ilçesinde bir daha iş bulamadı. Zulüm budur işte. İşten atmakla kalmayıp, işe girmesine de engel olmaktı.
Ayakta kaldı, dik durdu, çabaladı. Ama son bir senedir o eski halinden eser yoktu Kamil’in. Gardı düşmüş, sorunların üstesinden gelmekte zorlanan, üzüntüyle yatıp kalkan bir insan oluvermişti. Nem duvarı, gam da insanı yıkarmış. Öyle de oldu. Bir kaç ay süren ağrılar ve sonrasında kanser teşhisi.
İki ayı bulmayan süreçte, ağrılarından yürüyemeyen bir insana dönüştü o hayat dolu insan. Herkesin yardımına koşan Kamil Abileri, zulmün eserini göreceği şekilde hastaydı, yataktan kalkamıyordu.
Sonra… Belinden ameliyat oldu, kemoterapi başladı. Ama… Kovid 19’a yakandı. Ve gün gün kötüye gitti.

BİR GECE ANİDEN SÖNDÜ CİĞERLERİ
Yoğun bakıma alınmadan bir gün önce görüşmüştük. ‘İyiyim, ama ciğerlerim, zorlanıyorum nefes alırken’ demişti. Ve bir gece aniden sönüverdi ciğerleri. Yoğun bakıma oğlu ve kardeşi götürürken ‘hakkınızı helal edin’ demişti. Sesini bir daha duyamadık Kamil’in o günden sonra. Entübe ettiler, uyuttular. On beş gün uzaktan kan değerlerine, filmlerine bakan, doktorlara gösteren 25 yıllık gazeteci arkadaşı, kaderdaşı bir değerin biraz düzelmesiyle umutlandı. Umutlanmak istedi. Bizlerde de umutlanmak istedik. Çünkü biz umutlanmak ve Kamil’in sağlığına kavuşması için dualara, gözyaşlarına sarılmış bir ümit bekliyorduk.
Ama olmadı… Mehmet Kamil Oğuz, 9 Temmuz 2021 cuma günü cuma namazına iki saat kala hayata veda etti.
Bir Kamil geçti şu Dünyadan. Adı gibi mi olur insan, kemale ermiş çok güzel bir insandı dostumuz.
Geride gözü yaşlı bir eş ve üç çocuk bıraktı. Ellerinde doğruluktan başka bir şeyleri olmayan acılı ailesi kaldı.
Suskunlar, acılarını içlerine gömdükleri belli. Dilerim bu acı onları da yıkmasın. Sessizlik tehlikelidir. Baba ve annenin maruz kaldığı zulmün acısını kat be kat hisseden o üç evlat desteğe muhtaç. Manen olduğu kadar madden de…
KAMİL’İ BİR AVUÇ İNSAN UĞURLADI
Çalıştığı yerlerde (Zaman’da, görev yaptığı İstanbul Büyüksehir Belediyesinde, Yeni Şafak’ta, TMSF’de) dostları, arkadaşları vardı. Ama işte… öyle cami avlusundan taşan yığınlar yoktu. Üç beş dost, akrabaları ve ailesi.
Kamil Oğuz bizim için erken bir kayıp. Yaşadığı üzüntü ve acının bedelini hayatıyla ödedi.

‘MAHKEMEYE BİR ŞEY VERMEMİZ GEREKİR Mİ?’
Oğlu, ‘6 yıl 3ay ceza alan babamın ölümüyle ilgili mahkemeye bir şey vermemiz gerekir mi?’ diye sordu. İçim acıdı. Babasını ve annesini bahanelerle içeri alanlara yine de…
Kamil’i kaybettik. Biz de onunla kaybolduk. Yüreğimize kor düştü.
Dostları şu iki aylık süreçte onla birlikte hasta oldu, tansiyonu, şekeri çıktı. Covit oldu en yakın dostu Kamil’le birlikte.
Sevgili dostum. Seni iyi ki tanımışım. 25 yıllık bir arkadaşımı, dostumu, kardeşimi, komşum, kaderdaşımı kaybettim. Ne yediğimi ne içtiğimi anladım bu süreçte.
Eşi, çocukları ve en çok da küçük kardeşi… Kamil’in dostu olan biraderinin hissettiklerini anlatamam. Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor.
Oturup hüngür hüngür ağlamak istedim. Gözlerim kimsenin olmadığı yer aradı. Evinde Kamil’in sesini tekrar duyar gibi oldum. ‘Burada oturmuştur, şurada yemek yemiştir’ diyerek.
KAMİL YOLCULUĞA ÇIKTI DOSTLAR
İçlerine gömdükleri acılarıyla, gözyaşlarıyla anne ve üç çocuğu kaldı. Yapanlar, edenler belki Kamil’in o acılarla göçtüğünü bilmeyecek. Umurlarında da olmayacak. Allah’ım senin gücün namütenahi. Biz sınırlarını bilemeyiz. Kamil’e kim bu acıları yaşatmışsa, imzası olandan, sözlü emir verenleri, koluna girip götürenleri, işsiz bırakıp ölüme mahkum edenleri (ki sen onları biliyorsun. Biz bilemeyiz hepsini) sana havale ediyoruz. Sen adilsin. Biz bir şey diyemeyiz. Ama insanız ve gönlümüzden geçeni yine de sana iletmek isteriz. Onlar kimlerse, sen onları bu dünya hayatları bitmeden yaptıklarını yüzlerine vur ve adaletin, hakkaniyetin nasıl sağlandığını göster ve onlarda bunun başlarına neden geldiğini anlasın.
Kamil’i kaybettik. Güzel bir insan geçti bu Dünyadan. Her kayıp bir acı ve biz acılarla yaşamaya çalışacağız.
Biz Kamil’i iyi bilirdik Allah’ım. Sen affedicisin, Kamil kulunu da affet… İstiratgâhını Cennet bahçelerine çevir. Bizleri de günü geldiğinde Kamil’e komşu eyle… AMİN.
Kaynak: tr724.com
O çığlıklar, o çığıltılar, kulaklarımda çınlıyor gibi!.. | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Onca zulme rağmen, dilsiz şeytanlar kol geziyor; maalesef, bir Hızır Çelebi sedası gürlemediği gibi, bir Emile Zola sesi de duyulmuyor!.. Ve izafî planda, nisbî planda sizin emced ceddiniz, -cedd-i emcediniz- Orhan Gazi’ler, Osman Gazi’ler, Süleyman Şâh’lar, Murad Hüdavendigâr’lar… Öyle bir mülahazaya bağlı yaşadılar. Sağlam bir miras geriye bıraktılar. Eskiye eskiye belli bir dönemde o da kıvamını, rengini, desenini, muhafaza edemedi, partallaştı. Koca devlet, paramparça oldu!..
Bir kargaşa dünyası… O kargaşa dünyası -nesi diyelim- sarmalı içinde mübarek Anadolu. Analarla dolu; hep sağlam evlatlar yetiştiren analarla dolu, mübarek ülke.. Asırlarca cihanın kaderine hâkim olan ülke… Şimdi yürekleri yakacak mahiyette zâlimlerin hay-huyu ile, mazlumların iniltisiyle inliyor!.. Öyle bir inliyor ki, Türkiye’nin dört bir yandan işgal edildiği Cihan harbini müteakip, İngilizler bir taraftan, İtalyanlar bir taraftan, Fransızlar bir taraftan, Adalar’da halayığınız gibi gözünüzün içine bakan başkaları İzmir’e bayrak dikecek kadar bir taraftan taarruz ettikleri zaman bile, ne o ölçüde zâlimin hay-huyu ne de mazlumun iniltisi duyulmuştu!..
İslam dünyası, âdeta zâlimlerin hay-huyunun korosu haline geldi; mazlumların iniltisinin korosu haline geldi. Bir, toptan bağırıp çağırma, hay-huy etme; bir de toptan inleme, âh u vâh etme. İki tane ses duyuluyor; bir yerde ezenin zâlimce hay-huyu; beri taraftan sesini çıkarmadan ezilenin, öldürülenin, ırzı çiğnenenin, namusu doğrananın, haysiyetiyle oynananın iniltileri, âh u efgânı duyuluyor. Tarihte belki bir-iki-üç defa, bir kısım zâlimler sebebiyle yaşanmış bir tablo; İslam dünyasında, hususiyle beş asır, altı asır devletler muvazenesinde dümende bulunan bir milletin vatanında, acı acı!.. O çığlıklar, o çığıltılar, kulaklarımda çınlıyor gibi!.. Evet, onu söylemek belki doğru değil: Her gün birkaç defa kendimi yataklık, yatağa düşmüş bir hasta gibi hissediyorum; sonra başımı seccadeye koyuyor, “İçimi Sana döküyorum!” diyorum. Çevrede hâlden anlamayan, dilden anlamayan bir sürü dilsiz şeytan var. “Dilsiz şeytan” diyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm. Bunca mezâlim karşısında, sesini yükseltebilecek bir Ebu’s-Suud yok!.. Bir Molla Gürânî yok!.. Yok!.. Bir Hızır Çelebi yok!.. İsterseniz Frenkçe ifadesiyle deyin, “Bir Emile Zola yok!..” Yok!..
Müslümanlara Şi’b-i Ebî Talib’de boykot yapıldığı dönemde, üç tane insan, kabilelerinin gücünü de arkalarına alarak, bütün Mekke müşriklerinin, bütün kabilelerin altına imza attıkları, “Beni Hâşim’i iflah etmemek lâzım!” muahedesine karşı çıktılar. İnsanlığın İftihar Tablosu da o mağdurlar arasında, o mehcûrlar arasındaydı; mübarek eşi annemiz de. Anneler annesi, annelerimizin hepsi ona kurban olsun!.. Hadîcetü’l-Kübrâ. Hadîce, “erken doğan” demektir. En erken hakikate uyananın o olması itibariyle, isim ile müsemmâ arasında ne kadar da bir mutabakat var?!. Analar anası… Kurban olayım!.. Bilmem ki Âişe validemizin de durumu nasıl; Âişe validemizin büyüklüğünü ölçecek kantarım yok. Ahiretteki mizana konulduğunda bile, o mizanın kırılacağına inanıyorum!.. Ama Efendimiz, kendisine öyle bende olan Hazreti Âişe validemizin yanında, hep “Hadîce’nin yakını…”, hep “Hadîce’nin -bilmem- akrabası…” demek suretiyle, o “erken doğan”ı yâd-ı cemil olarak zikredip duruyor. Evet, “Mezâlim yaşanıyor.” dedim: Mesâvî irtikâp ediliyor, me’âsî meşrû gösteriliyor.
Bohemce yaşayış âdeta alkışlanıyor, ona göz yumuluyor. Suiistimaller örtbas ediliyor, tecavüzler örtbas ediliyor… Nâm-ı Celîl-i Nebevî dört bir yanda şehbal açsın diye, dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden, o bayrak omuzlarında, sağa-sola koşan insanların yolları kesiliyor. Yolları kesiliyor kırk haramîler tarafından; “O bayrağı her yerde dalgalandıramazsınız!” diyerek, o bayrağı aşağıya çekiyorlar. O bayrağın dalgalandığı müesseseleri kapatmaya çalışıyorlar. Bir şeytan dürtüsüne uymuşlar ki, hiç sormayın?!. Tarihte ender zâlimler dahi mesâvînin bu ölçüde insanı çıldırtanını yapmamıştır zannediyorum.
Bu video 26/02/2017 tarihinde yayınlanan “SİZ NEREDESİNİZ EY MÜ’MİNLER!..” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://www.herkul.org/bamteli/bamtel…
Son dönemde adı tutuklu gazeteciler listesinde olan, cezaevinden çıktıktan sonra hayata tutunmaya çalışan, fakat her zaman gazeteci kalan Mehmet Kamil Oğuz’u birlikte çalıştığı iki arkadaşı, Ahmet Kerem Sever ve Ziya Yıldırım anlattı.
KHK ile kapatılan Zaman gazetesinin eski muhabiri ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) eski Halkla İlişkiler Danışmanı Mehmet Kamil Oğuz’un (50) vefatı ailesini, meslektaşlarını ve sevenlerini üzdü.
Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde doğan ve gazeteciliğe Bitlis ve Van’da yerel basında başlayan, Zaman gazetesinde siyaset ve belediye muhabiri olarak görev yapan Oğuz, çalışkanlığı ve seveceliği ile tanınıyordu.
Birlikte çalışan iki arkadaşı Ahmet Kerem Sever ve Ziya Yıldırım; Kamil Oğuz’u, gazeteciliğini ve dostluğunu anlattı.
AHMET KEREM SEVER: BU DÜNYADAN KAMİL OĞUZ GEÇTİ
Sevgili Kamil ile 1996/97 yıllarında Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde tanıştık. Ben o sıralar ilçede imam hatiplik yapıyordum. Kamil ele avuca sığmaz, heyecanlı, idealist, yerinde duramayan, güler yüzlü ve her daim neşeli bir karakter olarak çıktı karşıma. Bir kere dost olduk ve bir daha hiç ayrılmadık.
Rahmetli babama ailemizin geçmişinden dolayı yöre halkı “bey” anlamında “beg” derdi, bazen de kelime oyunuyla “bego” diye hitap ederdi. Bunu bilen Kamil kardeşim de bana “bego” diye hitap etmeyi severdi.
Kendisini her şeyden ve herkesten sorumlu tutmak gibi özelliği vardı. Tam bir vefa kahramanıydı. Küçük iki kardeşi için veya zorda, darda kalmış başkaları için her türlü zahmetlere gözünü kırpmadan atılır ve bu yüzden çok mutlu olurdu. Sürekli görüştüğü iki asker arkadaşı vardı ki, onları benimle de tanıştırmıştı. Bu üç kalbi selim dostun arasındaki sevgiyi, muhabbeti gören ben, dışarıdan bir dördüncü olarak aralarına alınmaktan çocuklar gibi sevinir, nasıl mutlu olurdum.
Kafasında hep yapacak bir şeyler bulurdu. Bu projelerinden biri de “adilcevaz.net” idi. Onu yek başına kurdu, ilçede temsilciler buldu, yazarlar ayarladı. Sırf bu site ve Adilcevaz için özel röportajlar yapar bana da sık sık yazılar yazdırırdı.
Muhteşem bir gazetecilik aşkı, heyecanı vardı. Ulusal gazete ve ajansların yerel temsilcilikleri için uğraşıyor, bir yandan da belediye binası altındaki son derece mütevazi tuhafiye dükkanını işletiyordu.
Ben ilçede görevliyken bekâr evim vardı. Bir gün bana geldi ve beraber kalalım dedi. Evimiz sobalı ve çok soğuktu. O zamanlar yaptığım yemekleri ve özellikle sobada kıpkırmızı olmuş şişle onu korkutmamı her zaman güle güle, ballandıra ballandıra anlatırdı.
GAZETECİLİĞE VAN’DA BAŞLADI
Sonra bir vesile Van’a gitti orada da gazeteciliğe devam etti. O meşhur ve meşum tarihe kadar aktif olarak yayınlarına devam eden ‘Merkür TV’nin kurucuları arasında yer aldı.
Van’dan bir ara Özbekistan’a gitti. Orada iki yıl okuyup aynı zamanda belletmenlik yaptıktan sonra Zaman gazetesinin Yenibosna Kalender sokaktaki “okulum” dediği merkez binasında göreve başladı. Ben o zaman üniversite 3. sınıftayken ziyaretine gitmiş ve onun anlatımlarıyla gazeteci olmaya karar vermiştim. Zaten çok geçmeden 1995 yılında da aynı kurumun çatısı altında çalışmaya başladık. Aynı tarihlerde evlendik, ben onun düğününe gidememiştim ama o eşiyle birlikte ta İstanbul’dan, Gümüşhane’ye kadar gelerek düğünüme katılmış, fotoğraflarımızı da çekmişti.

ERDOĞAN’IN İLK İHALE YOLSUZLUKLARINI TESPİT ETMİŞTİ
Özellikle belediyecilik konusunda son derece tecrübeli, ilgili ve bilgiliydi. Şimdiki Cumhurbaşkanını ta belediyecilik yıllarından takip etmiş, onu son derece titiz bir şekilde araştırmış ve analiz etmişti. İlk ihale yolsuzluklarını, yüzde on-onbeş-yirmi komisyonlarını ortaya çıkarmıştı.
2001 yılında onu da beni de bir rüzgar çalıştığımız kurumdan ayırdı. O yine İstanbul’da bir başka basın kuruluşuna, ben de çok uzak bir şehre gittim.
O üniversite mezunu olduktan sonra TMSF basın danışmanı, halkla ilişkiler departmanına atandı.
O kadar beraberliğimiz oldu, hiçbir zaman hiçbir şekilde en ufak bir sözünden ne o kırıldı ne ben kırıldım.
Birbirimizi çok sevdik çok saydık ki, takdiri ilahi, bugüne kadarmış.
BİM’DE ÇALIŞTI
Bu meşum süreçte bir sürü işe girdi çıktı, bir ara BİM’de de çalıştı. Bir başka markette de çalışırken tek başıma ziyaret etmiş bir kaç saat beraber dertleşmiştik. Görenler mağaza müdürü asla demezlerdi. O kadar mütevazi, atılgan her işe koşar ve her işi de büyük bir özveriyle yapardı. İstanbul’da oturduğu sitenin problemleriyle yakından ilgilenir ve çözüm üretmeye çalışırdı. Fakat en çok yardımcı olduğu komşuları, taşınırken onu rencide ettiler. Sanıyorum onlara hakkını helal etmemiştir.
Altı aydan fazla cezaevinde tutuldu. Davası Yargıtay’daydı… İçeri girip çıktıktan sonra ona takılıyordum. “Omuzlarındaki yıldızlarınla beni kendine hayran bırakıp, gıpta ettiriyorsun. Gelip bir anda sollayıp geçtin bizi” derken dilinden “estağfurullah”, yüzünde mahcup bir ifade ile tebessüm ederdi.
Gel zaman git zaman ülkenin makus kaderi beni de yaka paça bir gece vakti ansızın alınca bu sefer üzülmek ona düşmüş, bizim adımıza yangınlara düçar olmuştu. O içerideyken eşini, çocuklarını aradım sordum sürekli ama mektup yazmak aklıma gelmemişti nedense. Oysa o yine bu konuda da ders verircesine bana mektup yazarak ne kadar vefalı, yürekli ve farklı olduğunu gösterdi. Sözde hoca bendim ama dersi sürekli o veriyordu. Göz yaşları ile mektubu okurken 4-5 ay içerisinde arkadaşlarımdan gelen tek mektup olduğunu fark ettim.
Ben ona mektup gönderemediğimi üzülerek ifade ederken o, “Sen bana mektup değil, kitap yazdın, içeride onu okudum” diyerek hüznümün şiddetini kendince azaltmaya çalışmıştı.
Allah’u alem o kanser virüsünü, mikrobunu, derdini adına ne derseniz deyin o illeti içerideyken kaptı yüzlerce binlerce benzer mağdur gibi.
ÇİLEYİ İLİKLERİNE KADAR YAŞADI
Özellikle son 3-4 aydaki hastalıklardan dolayı çektiği acılar, sıkıntılar, uykusuz günlerine gecelerine kadar Türkiye’ye yaşanan hukuksuzlukları kayda geçirmekle, kamuoyuna maletmekle, yani gazetecilikle uğraştı. Bir dönem vefat eden bir arkadaşı için söylediği gibi, ‘haberci’ olarak bu dünyadan göçtü.

ZİYA YILDIRIM: KAMİL OĞUZ İLE BİR GAZETECİLİK MACERASI
Kalender Sokak’ın çilesini çeken alaylı gazetecilerden biriydi Kamil Oğuz. Yüzünde gülümseme eksik olmazdı hiç. Güzel insandı. Yıllarca istihbarat servisinde beraber çalıştık. O meşhur Elif Sitesi’nde 10 yıl komşuluk yaptık. Hiçbir kötülüğüne şahit olmadım.
En son komaya girmeden önce telefon ile görüşmüştük. Güçlükle konuşabiliyordu. ‘Ziya bey bütün arkadaşlarıma dua ediyorum. Hepsine selam söyle’ demişti.
Bu yazıyı Cihan Haber Ajansı için hazırlanacak olan bir kurumsal hatıra kitabı için yazmıştım 2000’li yılların başında. Bu güzel hatırayı şimdi sizinle de paylaşmak istiyorum.
1994 yılıydı… İstanbul’un Kartal ilçesi Kartaltepe mevkiinde bulunan Siirtli âlim bir zata ait olduğu belirtilen türbenin yanına Alevi vatandaşlar tarafından cemevi yapılacağı haberini aldık… Karteltepe’de sünni Siirtliler ağırlıktaydı. Cemevi’nin temel atma törenine DYP’li Yıldırım Aktuna’nın da katılacağı bildirilmişti. Durum kritikti…
İstihbarat şefimiz O.G., haberi takip etmek üzere Kamil Oğuz ile beni görevlendirdi. Sabah, ajansın şoförü Osman abi (Bulgar Osman) bizi hızlı bir şekilde Kartal’a ulaştırdı. Türbenin bulunduğu alana vardığımızda bizden önce gelmiş birkaç gazetecinin daha beklemekte olduğunu gördük. Etraf sakindi… Biz de diğer arkadaşlarla birlikte beklemeye başladık. Aradan birkaç saat geçmesine rağmen ne gelen vardı ne de giden… Temel atma törenine katılacağı bildirilen Aktuna yoktu ortalıkta. Arkadaşlarla kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra bölgeyi terk etmeye karar verdik.
Kamil Oğuz arkadışımla birlikte Kartaltepe’den Kartal merkeze indik ve ilçedeki siyasi partilerin ilçe başkanlarını ziyaret ederek konuyu aktarmayı ve onların da tepkilerini alarak bir haber hazırlamayı düşündük. Tek tek ilçe başkanlarını ziyaret ettik ve başkanların, Kartal’ı karıştıracak nitelikte bir harekete izin vermeyeceklerine yönelik tepkilerini not ettik. Notlarımızı derleyip haberleştirerek telefonla merkeze yazdırdık. Fotoğrafları ise merkeze ulaşınca yıkatıp verecektik…
O gün sakin geçti, biz de ajansa dönmek üzere sahile doğru yürümeye başladık. Otobüse binsek çok zaman alacak belki saatler sonra merkeze dönebilecektik. O sırada aklımıza deniz otobüsü ile Bakırköy’e gitmek geldi. Kartal’dan binip Bakırköy’de inecek ve oradan da taksi ile hemen merkeze ulaşacaktık. Ne büyük kolaylıktı… Hemen sahilde bulunan deniz otobüsü iskelesine vardık ve iki bilet aldık. Kalkışa da çok az bir zaman kalmıştı. Ne güzel, bugün işimiz hep yolunda gidiyor, yarım saat sonra Bakırköy’deyiz oradan da 15 dakikada merkeze ulaşırız diye konuşuyorduk aramızda.
Deniz otobüsüne bindik nihayet… Biraz sonra da hareket ettik… Bu ne konfor Allah’ım, bu ne rahatlık… En geç yarım saat sonra Bakırköy’deyiz… Kartal’dan hareket edeli 10 dakika oldu. Sohbet koyu… Arada sırada da pencereden denizi seyrediyoruz… Ama bir problem var. Deniz otobüsü eğer Bakırköy’e gidiyorsa sahile paralel gitmesi gerekmez mi? Sahi bu deniz otobüsü gerçekten Bakırköy’e mi gidiyor? Aman Allah’ım. Biz bu deniz otobüsünün Bakırköy’e gidip gitmediğini kimseye sormadık ki… Tamamen sezgisel bir yanılsama olayı yaşıyoruz. Biz Bakırköy’e gitmek istiyoruz ya, bu deniz otobüsü de gitse gitse oraya gidiyordur. Mantığımız böyle işliyor.
O ana kadar mesafenin uzaklığı sebebiyle çekmeyen telsizimiz de çekmeye başladı. Merkezden cayır cayır bizi anons ediyorlar. Herhalde merak ettiler… Deniz otobüsü hızla yol alıyor, artık denizin ortasındayız ve Bakırköy’e gitmediğimiz de kesin. Peki, nereye gidiyoruz. Endişeyle etrafa bakınıyoruz ama yapacak bir şeyimiz de yok. Kamil Oğuz, önümüzde oturan ihtiyarla muhabbet ederek ağzından laf almaya çalışıyor. Birkaç sorudan sonra ihtiyar Yalova’ya gittiğini söylemez mi. İşte o an başımıza kaynar sular döküldüğünü ve birbirimizin yüzüne manasız manasız bakakaldığımızı hatırlıyorum. Neyse yapacak bir şey yok. Yarı yolda inecek halimiz de yok. Mecburen Yalova’ya gideceğiz. Gideceğiz de peki nasıl döneceğiz? Cebimizdeki para da kısıtlıydı. Bu arada Kamil Oğuz, koltukların arasına saklanıp aynı deniz otobüsüyle geri dönmeyi teklif ediyor… Yakalanırsak nasıl bir mahçubiyet içine düşeceğimizi düşünerek karşı çıkıyorum. Deniz otobüsü Yalova iskelesine yanaşıyor ve biz de diğer yolcularla birlikte iniyoruz. Aynı deniz otobüsünün 1 saat sonra yeniden Kartal’a döneceğini öğreniyoruz. Cebimizdeki son para ile dönüş biletlerini alıp beklemeye başlıyoruz. Yorgun ve sinirliyiz fakat nasıl böyle bir hata yaptığımızı da düşündükçe gülmekten kendimizi alamıyoruz… Uzatmayayım; deniz otobüsü ile tekrar Kartal’a döndük. Cebimizde para yok. Elimizdeki abonmanlarla İETT otobüsüne binerek Mecidiyeköy’e oradan da Yenibosna’ya doğru yol aldık. Ajans merkezine vardığımızda saat 22:30 idi… Allah’tan mesai bitmiş ve herkes çıkmıştı. Cep telefonumuz da olmadığı için bizi arayamamışlardı. Büyük bir macera yaşamıştık, geç de olsa merkeze dönmenin huzuru vardı içimizde. Yarın niçin geç kaldığımızı soranlara ne diyecektik? İstanbul’un öbür ucundan Yenibosna’ya gelmek kolay mı? Bir açıklama bulurduk herhalde. Şimdi onu düşünmenin sırası değildi…
Bu olayı arkadaşlar bize güler diye ilk yıllar kimseye anlatamadık. Kamil Oğuz ile bir araya geldikçe bu olayı hatırlayıp kendi halimize gülüyorduk. Sonraları arkadaşlarla da paylaştık ve Yalova nire Bakırköy nire sorularının cevabını onlara da detaylarıyla birlikte anlatmak bizim için hoş bir anı olarak kaldı.
Kaynak: Kronos
Soru: Allah’a karşı şeytanın tuğyanını anlatan, “Andolsun ki Senin kullarından belirli bir pay edineceğim; elbette onları saptıracak ve kuruntularla oyalayacağım. Şüphesiz ki onlara emredeceğim ve hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim ve onlar da Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisâ Sûresi, 4/118-120) mealindeki âyet-i kerimelerde verilen mesajları izah eder misiniz?
Cevap: Şeytanın, Zât-ı Ulûhiyet karşısındaki isyanları, Kur’ân-ı Kerim’de farklı âyet-i kerimelerde beyan buyrulmuştur. Mesela Hicr Sûresi’nde, onun hazımsızlık ve kıskançlığının mahsulü olan küstahça ifadeleri, رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım. Ancak ihlâslı kulların müstesna.” (Hicr Sûresi, 15/39-40) beyanıyla ortaya konulur. Sâd Sûresi’nde, فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “İzzetine yemin olsun ki ihlâslı kulların hariç, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım.” (Sâd Sûresi, 38/82-83) sözleriyle ifade edilmiştir. Aynı şekilde Â’raf Sûresi’nde yer alan şu âyet-i kerimelerde de onun kin ve nefret dolu hezeyanlarına yer verilmiştir: فَبِمَۤا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَۤائِلِهِمْ “Sen beni lânetlediğin için ben de Senin kullarının yolunu keserek sürekli onları gözlemeye koyulacağım; onlara pusular kuracak, sonra da kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından gelerek onları ifsat edeceğim.” (A’râf Sûresi, 7/16-17)
Bunların her biri, başka değil, birer gözü dönmüşlüğün ifadesidir. Şeytan, kıskançlık ve hasedin esiri olduğundan, aynı zamanda kendini kin ve nefretin pençesine saldığından bu öldürücü duygular onu bütün bütün kör etmiş ve neticede ağzından bu hezeyanlar dökülmüştür. Dolayısıyla o, bir yönüyle hakikati bildiği hâlde, tesirinde olduğu olumsuz duyguların gereğini seslendirmiş, ona göre konuşmuş ve ona göre bir tavır almıştır.
Azgın güruhların arkasındaki azgın
Aslında şeytanın Allah’a karşı küstahça dile getirdiği bu ifadeler, onun daha önceki dönemlerde de içinde ciddî bir probleminin bulunduğunu gösterir. Bu problem, bir paye, bir makam veya bir takdir beklentisi olabilir. Çünkü bazı muhakkikler, onun yeryüzünde secde etmediği yerin kalmadığını ifade etmişlerdir. Allah adına yaptığı yeminlerden de anlaşılacağı üzere o, Allah’ı da bilmektedir. Fakat onun bilgisi amelsiz bir bilgi olduğundan, bunun kendisine bir faydası olmamıştır. Netice itibarıyla kıskançlığa girmiş, Hazreti Âdem’i (aleyhisselâm) çekememiş ve hasedine yenik düşmüştür.
Şeytan, hususiyle insanoğlundaki başarıları ve onun Allah yolunda sergilediği çok kıymetli performansı gördükçe, hezeyanlarla köpürmüş ve insanoğlunun en amansız düşmanlarından birisi olmuştur. Bu yönüyle bütün azgın güruhların azgınlıklarının arkasında esasen onun tesiri vardır. Zira ahsen-i takvime -yani en güzel şekil, suret, mânâ ve muhtevaya- mazhar yaratılan insan, aslî fıtratı itibarıyla demagojiye, diyalektiğe, başkalarını karalamaya, haset etmeye vs. açık değildir. Dolayısıyla bu tür demagojilere giren insanlar ister kendi nöronlarını, akıllarını kullandıklarını zannetsinler, ister ağızlarından çıkan menfiliklerin kendi kortekslerinin ürünü olduğunu düşünsünler, isterse bir kısım menfilikleri kendilerinin realize ettiklerini vehmetsinler, hakikatte bütün bunlar şeytanın dürtüsüyle gerçekleşmektedir.
Âyet-i kerimelerde şeytanın insanoğluna duyduğu kin ve öfkesinden dolayı onu sırat-ı müstakimden saptırma adına başvuracağı yollar anlatılmaktadır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, وَأَنَّ هٰذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ “İşte Benim dosdoğru yolum. Ona tâbi olun. Sakın, sizi Allah’ın yolundan ayıracak başka yollara uymayın. Yoksa farklı yollara düşer, değişik sapkınlıklara girersiniz.” (En’âm Sûresi, 6/153) buyurmak suretiyle mü’minlerin sırat-ı müstakimden ayrılmamalarını emretmektedir. Çünkü bu dosdoğru yoldan ayrılan insan öyle farklı yollara sapar ki heva ve hevesinin esiri olur, bazan şu “izm” bazan bu “izm” der, yalancı ışıkların insanlığa saadet ve refah getireceğini zanneder, neticede “izm”ler arkasında ömrünü tüketir durur. Oysaki insan tabiatına ve onun ihtiyaçlarına en uygun, topluma huzur getirecek olan yol, insanı yaratan, mutlak ilim ve sonsuz merhamet sahibi Zât’ın ortaya koyduğu yoldur. İşte bunu çok iyi bilen ve profesyonel bir müfsit olan şeytan, biraz da zamanın ve devrin şartlarına ve aldatmak için peşinden koştuğu insanların karakterlerine göre farklı farklı enstrümanlar kullanmak suretiyle insanları hep bu doğru yoldan saptırmaya çalışmıştır/çalışmaktadır.
Doyma bilmez kin
İşte bunu nasıl gerçekleştireceğini ifade etme sadedinde şeytan sorudaki âyet-i kerimede ilk olarak, لَأَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا “Kasem olsun ki Sen’in kullarından kendi hesabıma bir hisse ayıracağım.” (Nisâ Sûresi, 4/118) demiştir. Fiilin başında tekit “lam”ı, sonunda da şeddeli “nûn”un bulunması şeytanın bu konudaki kararlılığını göstermektedir. Yani şeytan, onların bir kısmını kendime bende yapacak, vesayetim altına alacak ve tesirimi her zaman onlar üzerinde göstereceğim, demiştir. Günümüzde pek çok çeşidiyle bunun misallerini görmek mümkündür.
Arkasından şeytan yine tekitli bir ifadeyle, وَلَأُضِلَّنَّهُمْ “İnsanları mutlaka baştan çıkaracak, doğru yoldan saptıracağım.” (Nisâ Sûresi, 4/119) Yani, duygu ve düşünceleri itibarıyla endazesiz hâle gelinceye kadar onların yakasını bırakmayacağım. Onları şirazeden çıkarma adına elimden ne geliyorsa yapacağım. Kimisini bohemliğe itecek, kimisini şöhret budalası hâline getirecek, kimisini ikbal hırsıyla başını döndürecek, kimisini hırsla yandıracak, kimisini haset bataklığına sürükleyecek, kimisini de kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımayan bir despota dönüştürecek, onu zulümden zulüme koşturacağım. Bunların her biri insanı dalâlete sürükleyen ayrı bir sapıklıktır. Bu açıdan biz, sapmama, doğru yoldan ayrılmama adına beş vakit namazda günde en azından kırk defa Allah’a dua ediyor, “(Allah’ım), bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle! Nimet ve lütfuna nail ettiklerinin yoluna ilet. Bizi, gazabına uğramış, sapıp gitmiş insanların yoluna itme!” (Fâtiha Sûresi, 1/6-7) diyoruz.
Şeytan ve içi boşaltılmış din
Şeytanın, kin ve nefretle köpürdüğü anda yaptığı tehditlerden bir diğeri de, وَلَأُمَنِّيَنَّهُمْ lafzıyla ifade edilmiştir ki bunun da anlamı, “Mutlaka onları değişik ümniyelere salacağım.” (Nisâ Sûresi, 4/119) demektir. Ümniye, bir hakikate dayanmayan, realize edilmesi mümkün olmayan kuruntu ve vehimlere denir. Cahiliye insanlarının, bir kısım hâdiselerden yola çıkarak kendilerine göre tefeül veya teşe’ümde bulunmaları, bir kısım şeylere uğur bağlamalarına mukabil bazı şeyleri de uğursuz saymaları bu tür kuruntulardandır. Aynı şekilde onların tapındıkları putlar da ümniyelerinin ürünüdür. Onlar, Kâbe’nin içini bile putlarla dolduruyor, Arabistan’ın değişik yerlerine latlar, menatlar, uzzalar, isaflar, naileler koyuyor, onlara kurbanlar kesiyor ve onlara tapınıyorlardı. Günümüzde bazılarının, hırsızlığı, çalıp çırpmayı, yalanı, iftirayı meşru gösteren, içini boşalttıkları din anlayışlarıyla bir yere varacaklarını zannetmeleri de yine farklı bir kuruntunun mahsulüdür.
Âyetin devamında şeytan, وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْأَنْعَامِ “Elbette onlara emredeceğim (emrimin tesiriyle) hayvanların kulaklarını kesecekler.” (Nisâ Sûresi, 4/119) demiştir. Nitekim cahiliye insanları, bazı hayvanların kulaklarına damga vuruyordu da onları yemeyi kendilerine haram sayıyorlardı.
En büyük tağyir: Yaratılış gayesinden sapma
Şeytan, وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللهِ “Kasem olsun ki yine onlara emredeceğim ve onlar da Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisâ Sûresi, 4/119) diyerek küstahlığına devam ediyor. Allah’ın bütün varlıkları için yaratmış olduğu bir fıtrat vardır. Bunda değişikliğe gitmek de şeytanın oyunlarından bir diğeridir. Öte yandan ahsen-i takvime mazhar yaratılan insan, Yüce Allah’ın vaz’ ettiği disiplinler içinde hareket ettiğinde fıtrata uygun hareket etmiş olacak; aksine başka yol ve yöntemlerin arkasına düşüp hareket ettiği zaman da kendisini dağınıklığa salmış, fıtrat yolundan çıkmış olacaktır.
Bunların yanında âyet-i kerimeye modern yorum açısından bakıldığında estetik ameliyatlara işaret edildiği de çıkarılabilir. İnsanların, bir kısım âzâlarının şeklini beğenmeyip kafalarına göre onları değiştirmeye kalkışmaları fıtrata müdahalenin bir başka şeklidir ki bunlar şeytanın dürtüsüyle meydana gelen hâdiselerdir. Fakat doğum esnasında uzmanların yanlış mualecesiyle çocuğun vücudunda meydana gelen veya bir kaza ve musibet neticesinde vücutta meydana gelen deformasyonların tedavi edilerek düzeltilmesi ise fıtrata müdahale sayılmamaktadır. Bilâkis bunlar, Allah’ın yarattığı fıtrata irca kabul edilmektedir.
Esasen halkullahı tağyir (Allah’ın yarattığını değiştirme) meselesi umumî bir ifade olup bunun geniş bir alanda yansımaları söz konusudur. Allah (celle celâluhu), وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben, insanları ve cinleri yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 51/56) âyet-i kerimesiyle insanların ne için yaratıldığını beyan buyurmuştur. Demek ki insanın mahiyetinin esas gereği Allah’a kulluktur. Allah, insanı, başka bir şey için değil, kendisine kulluk yapması için yaratmıştır. Öyleyse Allah’a kulluk yapmayan insanlar, tebdil-i hilkate gidiyorlar demektir. Aynen bunun gibi meselâ aklın, mantığın ve muhakemenin enfüsî ve âfâkî âlemde tefekkür, tedebbür ve tezekkürde bulunmak, tekvînî emirleri hallaç etmek gibi kendilerine göre bir kısım gayeleri vardır. Tekvinî emirleri didik didik ederek onlardan bir kısım mânâlar çıkaran, çıkardıkları bu mânâları teşriî emirlerle telif eden ve rubûbiyete ait sırları doğru okuduktan sonra oradan tevhid-i ulûhiyet ve ubûdiyete yönelen insanlar aklı ve mantığı yaratılış istikametinde kullanıyorlar demektir. Beşinci asra kadar İslâm rönesansının yaşandığı dönemde İslâm kâşifleri insanlığın yararına olacak pek çok önemli keşiflerde bulundukları gibi, günümüzde pek çok Batılı araştırmacı da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu mantık ve muhakemeyi çok iyi değerlendirmek suretiyle aynı şeyi yapmaktadırlar.
Aynı yaklaşım, diğer organlar için de geçerlidir. Meselâ gözün yaratılışının bir gayesi vardır. O da gözün bakması gereken şeylere bakması, baktığı şeyleri doğru görmeye, onların arka planına inmeye, onlardan bir kısım mânâlar çıkarmaya çalışmasıdır. Recaizade Ekrem’in ifade ettiği üzere kâinat baştan sona âdeta muhteşem bir kitaptır. Onun hangi harfi kaldırılsa mânâsı Allah çıkar. Hazreti Pîr de kendisinden asırlarca önce dile getirilen, “Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et. Çünkü onlar Mele-i Âlâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mesajlarıdır.” (İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 3/356) vecizesini dikkate sunmuştur. Dolayısıyla önemli olan ağaçtaki bir yaprakta, salınan bir fidanda Allah’ın kudretini, meşietini, ilmini ve iradesini müşahede edebilmektir. Hususiyle insan öyle bir abidedir ki o, eli-ayağı, dili-dudağı, gözü-kulağıyla okunması gereken mücelletler ölçüsünde bir kitaptır. İşte insanın bu kitabı doğru okumaya çalışması, gözünü, mantığını ve muhakemesini yaratılış istikametinde kullanması demektir.
Aynı şekilde insanın, kulağıyla gıybet, iftira, yalan ve laubali şeyleri dinlemesi onun “mâ hulika lehinde” (yaratılış istikametinde) kullanmadığını gösterir. Bu da bir nevi israf sayıldığından, onu insana bahşeden Zât, ahirette bunun hesabını soracaktır. Keza Allah insanoğluna diğer canlılara verdiğinden çok daha üst seviyede bir dil nimeti bahşetmiştir. İnsan bunun sayesinde en ince detayına kadar maksadını ifade edebilmektedir. Elbette böyle büyük bir nimetin de bir yaratılış hedefi vardır. Dilin maskaralığa girmemesi, kendini lehviyata salmaması, yalan konuşmaması; aksine hakka tercüman olması, beyanı gerekli olan hakikatleri anlatması, güzelliklerin dellâlı olması da onun yaratılış gayesidir.
Fakat şeytan, yukarıdaki küstahça ifadelerinden de anlaşılacağı üzere insana bahşedilen donanımların hayır ve güzellik yolunda kullanılmasına mâni olmaya çalışır. Meselâ insana, aklını başkalarını kandırması istikametinde kullanmasını telkin edecek ve makyavelistçe bir yaklaşımla hedefine ulaşabilmesi adına her yolu ona meşru gösterecektir. Dahası şeytan, camiye giden insanlara dahi her şeyi mübah gören ibahacı bir yaklaşımı güzel göstermeye çalışacak, helâl-haram demeden onları dünya nimetlerinden istifade etmeye sevk edecek, böylece mescit yolunda olan insanları bile Allah yolundan uzaklaştırmaya gayret edecektir. İşte insan, kendisine lütfedilen donanımları doğru yolda kullanmadığı takdirde şeytanın dürtülerine uyarak fıtrata müdahale etmiş ve hiç farkına varmadan şeytanın vesayetine girmiş olur. Bundandır ki, Kur’ân-ı Kerim, وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيًّا مِنْ دُونِ اللهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَانًا مُبِينًا “Her kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse (kendisini onun vesvese ve dürtülerine salarsa) kendisini apaçık hüsrana salmış demektir.” (Nisâ Sûresi, 4/119) ifadeleriyle yürekleri hoplatacak bir üslûpla uyarıda bulunur.
Bu itibarla insan, Allah’ın Kur’ân’da emrettiklerinin dışında kalan her hareketin arkasında şeytanın bir parmağının olabileceğini göz önünde bulundurmalı, sürekli şeytandan Allah’a sığınmalıdır. Cenâb-ı Hakk’a hâlisane teveccüh etmenin ve O’ndan yardım istemenin yanı sıra aynı zamanda sürekli şeytanı kaçıracak, onu kendinden uzaklaştıracak tavır ve davranışlar içinde olmalıdır. Meselâ hadis-i şeriflerde insan secdeye kapandığında şeytanın bağırıp kaçacağı ifade ediliyor. (Bkz.: Müslim, îmân 133) Dolayısıyla şeytanın her türlü hile ve oyunlarından salim kalmak isteyen hak yolcusu, hayatını Allah’a kulluk yolunda geçirmeli, ilâ-i kelimetullah mülâhazasıyla ölesiye koşturmalı, kendi üzerine bir çarpı çekerek hep O’nu nazara vermelidir. Bütün bunlar, şeytanın insana ilişmesine karşı oluşturulacak surlardır. Allah yolunda yürürken nefislerini, indî mülâhazalarını, şahsî çıkarlarını işin içine katan ve kalbî hayatları itibarıyla da ölü olan insanlar ise hem gönül surlarını yıkarlar hem de -hafizanallah- gönüllerini şeytana kaptırmış olurlar.
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen