





Soru: Zulüm ve haksızlıklara sessiz kalmayıp insanları kötülüklerden sakındırmaya çalışan kişiler iftira, tehdit, baskı gibi saldırılara maruz kalıyor. Bunlara karşı Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e uygun davranış tarzı nasıl olmalıdır?
Cevap: Cenâb-ı Hak;
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ
“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/110)
âyetiyle, insanlar içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmetin ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) olduğunu beyan buyurmuştur. Bu en hayırlı olma vasfını da ma’rufu emretme ve münkerden alıkoymaya; diğer bir tabirle, iyiliği yaygınlaştırma ve kötülüğün zararlarından da insanları korumaya çalışmaya bağlamıştır. Bu açıdan mü’min, melekleri bile imrendirecek örnek bir nesil oluşturmak için, bir taraftan ma’rufu emrederek insanların iyilik ve güzelliklerle serfiraz olmalarını sağlamalı; diğer yandan da Allah’ın (celle celâluhu), Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), akl-ı selimin ve tabiat-ı beşeriyenin çirkin gördüğü şeylerden insanları alıkoyma gayreti içinde olmalıdır.
Kötülüklerden sakındırma işinin çerçevesinin çok iyi ortaya konulması ve sınırlarının da çok iyi belirlenmesi gerekir. Öncelikle kötülüklerden sakındırmada, tavrın şahsa değil, o şahısta bulunan kötü sıfatlara yönelik olduğu unutulmamalıdır. Farklı bir ifadeyle kötü sıfatların her biri insanlara bulaşmış birer virüs gibidir. Asıl gaye virüsün giderilmesi, böylece şahsın tekrar sıhhat ve afiyete, emniyet ve huzura kavuşturulmasıdır. Dolayısıyla bir mü’min, olumsuz sıfatlara karşı tavır alsa, hatta onlara karşı ilân-ı harp etse bile, o, bu sıfatları taşıyanlara karşı olabildiğince merhametli olmalı, elinden geldiğince onlara karşı yumuşak bir dil ve üslûp kullanmalıdır. Öyle ki siz, kötülük yapanları kötülükten sakındırırken onlar kendilerine karşı bir tavrınızın olup olmadığının bile farkına varmamalıdır. Evet, siz üslûbunuzdaki inceliğinizle öyle hareket etmelisiniz ki, onlar tıpkı elbiselerini sırtlarından çıkarıp attıkları gibi, hiç farkına varmadan sahip oldukları bu kötü sıfatlardan sıyrılıvermelidirler. Böyle hareket etmek, peygamberane bir tavrın ve peygamber yolunun bir gereğidir.
Olumsuz tavır ve davranışlara karşı siz de farklı bir olumsuzlukla mukabelede bulunursanız, olumsuzlukları önleme bir yana onları daha da katlamış olursunuz. Özellikle insanlara sürekli menfiliğin pompalandığı ve bunun etkisiyle onların da pek çok menfi tavır ve davranışın içine girdiği günümüzde bu mesele daha bir önem arz etmektedir.
O hâlde siz, -Hazreti Mevlâna’nın yaklaşımıyla ifade edecek olursak- şefkat ve merhamette herkesin başını okşayan Güneş gibi, tevazu ve alçak gönüllülükte ayaklar altındaki toprak gibi, cömertlik ve yardımda yeşilliklere hizmet eden yağmur gibi, başkalarına faydalı olmada gölgelerinde başkalarını yararlandıran ağaçlar gibi, ayıpları örtmede her şeyi görünmez kılan gece gibi, hiddet ve asabiyette hareketsiz duran ölü gibi, hoşgörüde uçsuz bucaksız deniz gibi olmalısınız. Hususiyle aynı kıbleye yöneldiğiniz, aynı yere secde ettiğiniz hâlde şeytanın dürtüleri veya nefs-i emmarenin yönlendirmesiyle bir kısım hata ve yanlışlıklara sapan ve sizden uzaklaşan insanlar karşısında aynı tavrınızı korumalısınız. Onlar, sizden uzaklaşsa da siz yerinizde durmasını bilmelisiniz. Çünkü onlar, sizden on kilometre uzaklaştığında siz de on kilometre uzaklaşırsanız, aradaki uzaklığı yirmi kilometreye çıkarmış olursunuz. Fakat siz olduğunuz yerde durursanız, aradaki uzaklığı yarıya indirirsiniz. Bu uzaklaşma da onlara ait bir hata olur. Şayet onlar, bir gün pişman olur ve dönüp gelmek isterlerse, o zaman çok zahmet çekmez, işledikleri hataları değişik diyalektik ve demagojilerle telâfi etme gayreti içine girmezler. Fitneyi büyütmek iş değil, önemli olan, fetanet kalkanıyla ona karşı çıkmak ve Allah’ın izniyle onu bitirmektir.
Bazıları, bu tür insanlara karşı tavır almayı, şeref, haysiyet ve izzetlerini korumanın bir gereği sayabilirler. Fakat şeref ve haysiyetini âdeta başında bir taç gibi taşıyan ve bu konuda zirveyi temsil eden İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra elde edeceği kazanımları düşünerek yeri geldiğinde kritik bazı noktalarda bir adım geriye çekilmiştir. Böylece yeri geldiğinde geri çekilmenin Müslümanca bir strateji olduğunu bize göstermiştir.
Meselâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de bulunan ashabını, umreye götürmek üzere yola çıkarmış, onlarla birlikte atın ve devenin sırtında yaklaşık 400 kilometrelik yol kat etmişti. Fakat Mekke’ye altmış yetmiş kilometrelik bir mesafe kaldığında, karşılarına Mekkeli müşrikler çıkarak onları Mekke’ye girmekten menetmişlerdi. O gün itibarıyla henüz gözü hakikate açılmayan fakat askerî dehası herkesçe müsellem bulunan Halid İbn Velid, emri altındaki askerî birlikle Müslümanları kuşatmıştı. Buna karşılık İnsanlığın İftihar Tablosu ses çıkarmamıştı. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/275-276) Hâlbuki orada sahabe efendilerimiz, O’nun bir işaretiyle ölesiye bir mücadelenin hakkını verir; Allah’ın izniyle Halid İbn Velid’i de, Amr İbnü’l-Âs’ı da aşar ve Kâbe’ye girerlerdi.
Kendi haysiyet ve şerefinin yanında, arkasına aldığı insanların şeref ve haysiyetlerini de kendisine emanet kabul eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabına söz vermiş olmasına ve onların da hissiyatlarını bilmesine rağmen, Müslümanların o sene Mekke’yi ziyaret etmeksizin döneceklerine dair anlaşma maddesini kabul etmişti. Anlaşma yapıldıktan sonra umre vazifesini yerine getirmeden ashabıyla beraber Medine’ye dönmüştü. Aynı şekilde O (sallallâhu aleyhi ve sellem), anlaşma metninin başına yazılan “Allah Resûlü” ifadesine müşriklerin itirazları üzerine bunun da silinmesini emretmişti. Keza Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’de zahiren Müslümanların aleyhinde gibi görünen “Mekke’den Medine’ye gitmek isteyen olursa kabul edilmeyecek; aksine Mekke’ye dönen kimselere de engel olunmayacak.” vb. anlaşma maddelerini de kabul etmişti. Hatta anlaşma esnasında Ebû Cendel Hazretleri gibi Mekke’de işkence gören bazı Müslümanlar kaçarak Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) sığınmış, fakat müşriklerin diretmeleri üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istemeyerek de olsa onları iade etmişti.
Bütün bu hâdiseler, bir yönüyle onurun, itibarın bittiği bir noktadır. Yaşananlar karşısında sahabe efendilerimizin çektiği ızdırap ve acıların tamamını vicdanında yaşayan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu olup bitenleri sineye çekmişti. Bir yönüyle bakıldığında, bunlar geri adım atma olarak değerlendirilebilir. Fakat aynı zamanda bunların her birisi, metafizik gerilime geçme ve daha sonra ileriye adım atma adına çok önemli birer hamledir. Nitekim buradaki geriye bir adım atma, daha sonra Kâbe’nin fethinin zemin ve şartlarını oluşturmuş ve konjonktürü öyle müsait bir hâle getirmiştir ki, Müslümanlar, oluşan bu atmosferde rahatça Mekke’nin fethini gerçekleştirmişlerdi.
Günümüze gelince bizim de onurumuza dokunulabilir, gururumuz kırılabilir ve rencide edilebiliriz. Yaptığımız en makul ve güzel işlere bile karşı çıkılarak bunların şeytanî işler olduğu ithamına varacak kadar kin, nefret ve hasede maruz kalabiliriz. Belli bir dönemde size, dinî duygu ve düşünceye tahammül edemeyenler taarruz ediyor, iğneden ipliğe her şeyinizi tetkik ediyor ve mercek altına alıyorlardı. Aradan yıllar geçti ama değişen çok fazla bir şey olmadı. İnanmayan insanlardan sonra onların yerine a’raftakiler geldi ve bu zulmü devam ettirdiler. Onlar da gittikten sonra bu sefer belli güç ve imkânları eline geçiren bir kısım Müslümanlar geldi. Onlar da bir zamanlar dindarlığınızdan dolayı size zulmedenlerin yaptığını reva görmeye başladılar. Anadolu insanının bin bir emek ve gözyaşıyla açılmasına vesile olduğu üniversiteye hazırlık kurslarına, yurtlara ve okullara hiç kimseye yapmadıkları şekilde garazkâr bir üslûpla tavır aldılar. “Bir açık bulabilir miyiz?” diye bazı insanları o eğitim yuvalarının üzerine saldılar. Zira hazımsızlık ve haset, bazen insana, kâfirin yapmadığı kötülükleri yaptırır.
Fakat biz, bütün bu kötülükler karşısında hiç sarsılmamalı, onurum gururum dememeli, bilâkis, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı hikmetlerden ötürü kötülüklere izin verdiğini ve eğer izin vermese hiç kimsenin zarar veremeyeceğini mülahazaya almalı, hikmetine ve rahmetine itimat içinde O’na yönelmeli;
Gelse celâlinden cefâ, yahut cemâlinden vefâ
İkisi de câna safâ, lütfun da hoş kahrın da hoş.
demeli ve Hak’tan inayet tecellilerinin eseceği ânı beklemeye durmalıyız. Zulüm ve haksızlıklar din düşmanlarından da gelse, a’raftakilerden de gelse, hasede yenik müminlerden ya da şeklen Müslüman gözüken ve alnını yere koyan kimselerden de gelse biz, bu konudaki duygu, düşünce ve temel disiplinlerimizden kat’iyen fedakârlıkta bulunmamalıyız. Bağrımız her zaman herkese açık olmalı, herkese sevgi buketleri göndermesini bilmeliyiz. Bize ok atanlara karşı, oklarımızın ucuna birer gül takmalı, onların dünyalarına güller yağdırmalıyız. Onlar ister bunu anlasın ister anlamasınlar. Biz, usûl ve üslûp adına Kur’ân ve Sünnet’ten ne anlıyorsak son nefesimizi verinceye dek ona sadık kalmaya devam etmeliyiz.
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen
Soru: Sevgi ve diyalog düşüncesiyle dünyanın dört bir yanına açılım gerçekleştiren mefkûre muhacirleri çok farklı kültür ortamlarıyla karşılaşıyorlar. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: İnsanlığın huzur ve sulhuna kendini adamış ve bu uğurda gayret gösteren insanların, duygu ve düşüncelerini muhataplarına rahatça anlatabilmeleri için, öncelikle gittikleri yeri doğru okumaları, yöre halkı ve kültür ortamını çok iyi tanımaları gerekir. Denilebilir ki bu durum, temsil edilen duygu ve düşüncenin kutsiyeti ölçüsünde mühim bir vazifedir. Zira mefkûre insanı, içinde yaşadığı çevreyi ne kadar iyi tanıyabilirse, ruhuna ait ilhamları çevresindeki insanlara aktarması da o kadar kolay olacaktır.
Maalesef günümüzde bazı insanlar, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e bağlı olduklarını, nübüvvet davasının mümtaz ve muallâ mirasçılarını örnek aldıklarını ifade ve iddia etmelerine rağmen bir kısım üslûp hatalarından dolayı değişik olumsuz tepki ve reaksiyonlara sebebiyet vermekte, İslâm’a karşı da şer cephelerinin teşekkülüne sebep olmaktadırlar. Hâlbuki en güzel yemekleri takdim ederken dahi, girilen bir kısım üslûp hatalarından dolayı, insanların midelerinin bulandığı bir gerçektir. Elbette ki vahye, din ve diyanete ait hakikatlerin hiçbir çirkin yanı yoktur, -hâşâ- onlarda mide bulandıracak en ufak bir şey bulunamaz. Aksine Kur’ân’ın her disiplini, her düsturu ilâhîdir. O ilâhîliğin hiçbir yanıltıcı ve insanların zihinlerinde şüphe uyandırıcı yanı yoktur. Aynı şekilde bu esasların birer açıklaması olan Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait sözler, selef-i sâlihînin temsil adına ortaya koyduğu tavır ve davranışlar da çok mükemmeldir. Fakat her yönüyle mükemmel olan bu esaslar, insanlara takdim edilirken muhataplar iyi tanınmaz, hissiyatları tam olarak anlaşılmaz ve empati yapılamazsa ciddî tepkilere sebebiyet verilebilir. Evet, doğrunun doğruluğu müsellemdir ve onun gökten inmiş semavî bir mesaj olduğunda şüphe yoktur. Fakat muhatapların hâl, tavır ve davranışlarının, yetiştikleri ortam ve kültürün o semavî hakikatleri dinleyip anlamaya ve onları kabullenmeye uygun olup olmadığının çok iyi hesap edilmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki, ilaç, hastaya göre verilir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.” (Bediüzzaman, Mektubât, s. 300 (Yirmi İkinci Mektup (Dördüncü Vecih) Olur ki o yörenin insanları, dile getirilen ve temsil adına ortaya konan yüce hakikatleri yetiştikleri ortam ve kültüre bağlı olarak yanlış algılayabilir, onları kendi başlarına inmiş birer balyoz gibi hissedebilirler.
Esasında bu durum, sadece gidilen ülkelerin insanları için değil, kendi insanımız için de geçerlidir. Bugün, bir makuliyet çizgisinde buluşan insanların, -tanıma konumunda olmayan ve tanımak istemeyen insanlar müstesna- kendi ülke insanları tarafından bile çok iyi tanındıkları kanaatinde değilim. Zira onlar, zaten görmüyor ve bir yönüyle “uzak körlüğü” yaşıyorlar. Ancak aynı safta onlarla birlikte omuz omuza namaz kılan ve aynı seccadeye baş koyan insanların da onları yeterince tanımadıkları kanaatindeyim. Bazen sanki yapılan onca güzellikleri hiç görmemiş, onlara dair yazılan eserleri hiç okumamış, anlatılan hikâyeleri hiç dinlememiş ve onların arka planını analiz edip bir sonuca varmamış gibi davranıyorlar. Yapılan güzelliklerin, dünya insanının gündemi hâline geldiği, farklı millet ve halkları bir araya getirmeye başladığı bir dönemde, kendi ülke insanımızın da bu güzelliklerden yeterince haberdar edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu yaparken de kırıp incitmeden, ürkütüp kaçırmadan, “hizmetimiz, câmiamız” deyip âidiyet mülahazasına girmeden, tıpkı camiye gidişteki duygu ve düşüncelerde olduğu gibi, sadece fasl-ı müşterekler, ortak noktalar göz önünde bulundurularak karşılıklı güzelliklerin paylaşımı sağlanmalıdır. Nitekim her anlayış ve düşünceden insan, camiye büyük bir coşkuyla gelir, imamın arkasında saf bağlar ve kemerbeste-i ubûdiyet içinde Allah’a (celle celâluhu) kulluğunu arz eder.
Hak ve hakikatin gönüllerle buluşturulmasında bu kadar önem arz eden “Muhatabı tanıma hususunda ölçü ve kıstas nedir?”, denilecek olursa, insanı tanımada Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hâdise bize bir bakış açısı verebilir:
Şöyle ki, yaşanılan hâdiseye göre, şâhitlikte bulunan bir kişiye Hazreti Ömer: “Ben seni tanımıyorum. Fakat benim seni tanımamam sana zarar vermez. Dolayısıyla seni tanıyan birisini getir.” der. Orada bulunanlardan birisi: “Ben onu tanıyorum ya Emîre’l-mü’minîn!” deyince, Hazreti Ömer: “Onu neyiyle tanıyorsun?” diye sorar. O da, “Onu adalet ve faziletiyle biliyorum.” cevabını verir. Bunun üzerine Hazreti Ömer, adama üç soru daha sorar: “O adam, gecesini-gündüzünü bildiğin ve girip-çıktığı yerden haberdar olduğun çok yakın bir komşun mudur? O adam, kişinin takvâsını ortaya koyan, dinar ve dirhemle alış-veriş yaptığın bir kimse midir? O adam, insanın güzel ahlâkını anlamayı sağlayan bir yolculukta arkadaşlık ettiğin biri mi?” Bütün sorularına, “Hayır.” cevabını alan Hazreti Ömer: “Sen onu tanımıyorsun.” der ve adama dönerek: “Git, seni tanıyan birisini getir.” buyurur. (el-Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebîr 16/180)
Bu hâdiseden de anlaşılacağı üzere birinci olarak, bir insanı tanıdığını söyleyebilmek için evvelâ onun gündüzleri ne işle meşgul olduğunu, gecelerini nasıl değerlendirdiğini; her gün yaptığı işlerin muhasebesi adına nasıl yanıp tutuştuğunu, hayaline gelip bulaşan ve hakikatte öyle olmasa bile onun “olumsuz” saydığı şeyler karşısında dahi bin kez “estağfirullah” deyip inlediğini bilebilecek kadar beraber bulunmak lazımdır.
İkinci olarak, onunla birlikte yolculuğa çıkmalı, yolculuğun meşakkatine beraber katlanılmalıdır. Bir mefkûre uğruna dünyanın çeşitli yerlerine birlikte seyahat etme ve haccın zorluklarına birlikte göğüs germe de bu çerçeve içinde değerlendirilebilir. Zira insanların ne kadar halim selim davranabildikleri ya da zorluklara dayanamayıp öfkeye kapıldıkları, muvazenelerini kaybedip bir kısım depresyonlara girdikleri veya metanetlerini korudukları ancak böylesi yolculuklarda ortaya çıkabilir. Aksi hâlde, söz konusu meşakkatlere birlikte göğüs germeden, o insanların yeterince tanındığı söylenemez.
Üçüncü olarak, alış-veriş yapma ki insanlar, kılı kırk yararcasına ihkâk-ı hak etmeye matuf müspet veya menfi düşüncelerini ancak ticarette gösterebilirler. Dolayısıyla insanlarla bu anlamda bir ticaret yapılmamışsa, onların bu husustaki hassasiyetleri bilinmiyor ve yeterince tanınmıyorlar demektir.
Bir insanı tanıma adına burada sayılanlara ilâve olarak, hapishane gibi kapalı alanlarda hayatı paylaşma hususu da zikredilebilir. Zira insanların küçücük meselelerde dahi nasıl birbirleriyle tartıştıkları, en akıllı ve ağırbaşlı insanların bile yapılan muameleler karşısında nasıl depresyonlara girip âdeta felç hâline geldiklerinin açıkça görülebileceği yerlerden birisi hapishane ortamıdır. Bunu, o ortamı yaşama tecrübesi olanlar iyi bilir. Dolayısıyla böyle bir ortamı paylaşmadan insanları yeterince tanımak mümkün değildir.
Söz konusu kriterler olmadan, insanlar hakkında, “Biz onları tanıyoruz, iyi insanlardır.” türünden sözler, en hafif ifadesiyle hilâf-ı vâki beyandır. Çünkü insanları tanımak ve onlarla ilgili bir hüküm verebilmek, mücerret sözden ziyade, ancak yukarıda sayılan disiplinler çerçevesinde mümkün olacaktır. Dolayısıyla bu prensiplere riayet edildiğinde onlara karşı nasıl davranılacağı, hangi lâl ü güher sözlerin onları reaksiyona sevk edip etmeyeceği, hangi tavır ve davranışların onların duygularını okşayacağı bilinebilir. Aksi hâlde, insanların önüne âdeta semâvî sofralar kurarken bile hiç farkına varılmadan onlar nefret ettirilmiş ve o değerlere karşı antipati uyarılmış olabilir.
Dine ait esasları hayata hayat kılma noktasında, tıpkı Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem), فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ “Artık Sana emrolunanı (başlarını çatlatırcasına) anlat.” (Hicr sûresi, 15/94) âyetiyle emir buyurulduğu ve O’nun da bu emri yerine getirmek için gecesiyle gündüzüyle ölesiye bir gayret sarfettiği gibi, fedâkârâne bir gayret sergilenmelidir. Ancak o hakikatler başkalarına anlatılırken Kur’ân’ın indirilişindeki tedriciliğe uygun hareket edilmelidir. Dolayısıyla konuyla alakalı sürekli tefekkür, tedebbür ve tezekkür yörüngeli belirli disiplinler geliştirilerek neyin, kime, nerede, ne kadar, nasıl söyleneceği iyi belirlenmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Bu açıdan bir kez daha ifade etmek isterim ki, çevreyi ve muhataplarımızı tanımak, mesajın kudsiyeti ölçüsünde mukaddes bir vazifedir. Zira ruhumuzun ilhamlarını sinelerine boşaltmak, onları tanıyabildiğimiz nispette kolay olacaktır. Aksi durumda ise insanların rencide edilebileceği, semavî hakikat ve yüce değerlere karşı onlarda antipati uyandırılabileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Sevdirmek maksadıyla Allah ve Resûlü’nü anlatırken üslûba dikkat edilmediğinden dolayı insanları Onlara düşman hâline getirmek ne acı! Dini, imanı yeni öğrenen insanlara, ilk önce Cehennem’in dehşetinden bahsederek onların dimağlarında tamir edilmez yaralar açmak, böylelikle onları dinden-diyanetten uzaklaştırıp bir daha da gönüllerini kazanılamaz hâle getirmek ne hazin bir durum! Allah (celle celâluhu), hak ve hakikatleri anlatırken üslûpsuzluğumuzdan dolayı rencide ettiğimiz ve kaçırdığımız insanlardan ötürü bizleri muaheze etmesin! Bizleri, affetsin ve mağfiret eylesin!
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen
Çocukluğum kovanların ve arı vızıltılarının arasında geçti. Arıcılıkla uğraşan aile içersinde büyüdüm.
Köyümüz toros dağlarının eteğinde Basra balı deposu olan çam ormanları içersindedir.
Arı ailesinin yaşantısını yakinen gözlemleme imkanım oldu.Arıların çok balını da yedim.iğnesinide….
Ama o aileyi ben anlatmayacağım.
Aile kendisini kendi dili ile anlatacak…..
Bizler zar kanatlılar familyasındanız.
Karıncalarla akrabayız .
Koloniler halinde yaşayan sosyal varlıklarızdır. Kutuplar haricinde dünyanın her tarafına dağılmışız.
Türkçe ismimiz “Bal Arısı” iken Latince ismimiz; Apis mellifera`dır.
Geçmişimiz çok eskilere dayanır.
Hayatimiz insanlık tarihi ile başlamıştır. Butun kavimler balımızdan tatmıştır.Hatta Mısır’ın firavunları cesetleri çürümesin diye mumyalama da bizim mumlarımızı kullanmışlardır.
Osmanlı’da Fatih ve Kanuni Sultan Süleyman bile bizim korunmamız için kanunnameler yayınlamışlardır.(1)
Rabbimiz bize hayvanat içersinde ayrı bir değer vermiştir.Yerden sürünen değil gökte uçanlardan eylemiş. Tevrat ve İncil de bizden ve balımız dan bahsetmiştir. Fakat bize en geniş yeri K.Kerim’in de vermiştir. 114 süreden birisine bizim adımızı koymuş.Ayetlerle bize ilham vermiş yol göstermiş balımızı övmüştür.
Yüce kitabinda bizim için şöyle der:
Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut. ”Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda(balda) insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır. (Nahl Süresi:(16)/68-69)
Ahir zaman Nebi’sinin de bizim ve balımız hakkında çok güzel sözleri vardır.:
“Mü’min, bal arısına benzer.
Temiz olanı yer (helâl yer), temiz olan şeyler ortaya koyar (Hakk’ın rızâsına uygun işler yapar), temiz yerlere konar (sâlih ve sâdık kişilerle dost olur) ve konduğu yeri ne kırar ne de bozar (bilâkis ihyâ ve âbâd eder).” (Ahmed bin Hanbel, II, 199)
İslam alimleri de bizden bahseder.
Bediüzzaman Hz.leri”Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum.” demiştir.(2)
Yine o büyük zat bize bal mühendisi de der.
Bal mühendisi olan arılar.(3)diye bahseder.
Rabbimizin beyninize hayat proğramımızı(Nasıl bal ve petek yapacağımızı) yazdığını, ilahi vahye ilhama mazhar olduğumuzu söyler.(4)
Bizim eskiden evimiz yoktu.
Mağaralarda, ağaç kovuklarında yaşardık. Şimdilerde modern kovan denilen evlerimiz var.Sahiplerimiz bizleri gezdiriyor. Yazın yaylalara, kışın iklimi ılıman olan yerlere götürüyor.Eski devirlerdeki evlerimizde ancak 5-10 km.deki mesafelere kadar giden bizler şimdilerde mevsim mevsim dolaşıyoruz.Nerede çiçek var kendimizi orada buluyoruz. Ayçicek balı için Trakya Edirne’de, kekik balı için Kars’ta, Narenciye balı için Akdeniz’de,
çam balı zamanında Muğla ve Antalya götürülüyoruz…
Evlerimizde belirli bir aile düzenimiz vardır.İdarede yetki kraliçe olan Anamızdadır.O tek başına bizi idare eder.Onun salgıladığı kovanımıza ait özel bir koku vardır.O kokuyu hepimiz alır, birbirimizi o koku ile tanırız.
Dışarı çıktığımızda kovanımiza girişte nöbetçiler bizi o koku ile tanır iceri alır. Yanlışlıkla başka bir kovana girsek bizim yabancı olduğumuzu anlar kendi kovanlarına sokmazlar.
Çünkü her kovanın kokusu ayrıdır.
Evimizde görev bölümü vardır.
Herkese yaş durumuna göre vazife verilir.Uzerimize düşen vazifeyi itirazsız yaparız.
Bir kısmımız güvenlik görevlisidir kapıda bekçilik yapar..Bir kısmımız icerde kraliçeyi ve yavruları besler, kovanın içini temizler
, havalandırır. Petek yapımında usta olarak çalışır.vefat edenlerin cenazesini kaldırır.Su taşıyarak kovanın su ihtiyacını karşılar.
Çogumuz ise sabah erken çıkar akşama kadar dışarda çiçek çiçek dolaşır bal, polen, nektar toplarız.
Erkek arı sayımız azdır.Ailenin en kalabalık üyesi işçi arılarıdır. Bir kovanda ortalama 40 bin ile 70 bin arasında olabilir.
Bizim ömrümüz kısadır.Başta Varrova olmak üzere çeşitli hastalıklara yakalanırız.Bazende arı kuşu ve yabani arılara yem olarak hayatımız biter.
Erkek arılar 4-5 hafta yaşamaktayken dişi (işçi) arılar 6 hafta civarı yaşamaktadırlar. Kraliçe arılar 5 yıla kadar yaşayabilmektedirler. (5)
Bizim yaşantımız hakkında
Nobel ödül sahibi Prf.Dr.K V.Frisch bir araştırma yapmış.O na göre;
“Bir işçi arının hayatı, organlarının gelişimine bağlı olarak, üç döneme ayrılır. Bu dönemlerin ikisi, kovan içinde yaşanır.
1- Kovan içi Görevler
İlk Hayat Safhası(1-10 Gün):
🔸1-3 günlük işçi arılar:
Hücresinden yeni çıkan bir arının vücudu, suya düşmüş bir kuş gibi ıslaktır ve tüyleri de birbirine yapışıktır. Öncelikle, üzerlerini güzelce temizlerler ve diğer işçi arılar tarafından beslenirler. Kendi çıktıkları yerden başlamak üzere, yavru gözlerini temizlerler. İçinde yavru bulunan gözler üzerinde durarak, onlara bakar ve ısıtırlar.
🔸3-6 günlük devrede:
Genç arılar, bakıcılık(dadılık) görevini yaparlar, olgun larvaları, kovana depo edilmiş bal ve
polenle beslerler. 5-6 günlük oluncaya kadar bu işe devam ederler. Bu yaşta, işçi arılardaki gıda salgı bezleri, gelişerek olgunlaşır.
🔸6-10 günlük yaşlarında:
Genç işçi arı, hayatının ancak altıncı gününden itibaren, genç larvaları ve ana arıyı beslemeye başlar.
Genç işçiler, şimdi artık kelimenin bütün manasıyla süt anne olmuşlardır. Larvalara bakım çok yoğundur. Her göz, bakım için 2000-3000 defa ziyaret edilir. Her işçi arı, süt verme döneminde, 2-3 larva büyütebilir. Besleme işi, onuncu güne kadar devam eder. Onuncu gününden itibaren, ilk deneme uçuşlarına başlarlar. İlk olarak, kovanın civarında uçarak, kovanın, Güneş’e göre koordinatlarını, belleklerine yerleştirirler. Bu deneme uçuşları, ilerideki besin toplama uçuşları için çok önemlidir. Bir dakikada, 500 m uçarak, kovandan uzaklaştıkları için, kısa bir süre içerisinde, oldukça geniş bir çevreyi tanırlar.
İkinci Hayat Safhası(10-20 Gün):
🔸10-18. günlük devre:
Bu devreye gelince, süt bezleri körelir. Genç larvaları besleme görevleri biter. Buna karşılık, mum bezleri işleve başlar. Besin toplayan arıların getirdikleri besini, polenleri, depo odacıklarına yerleştirmek;
petek yapmak ve kovanı temiz tutmak da görevleri arasındadır.
Tarlacı arının getirdiği balı alıp, hemen depo etmezler. Bunu, aç arkadaşlarına paylaştırırlar. Kalan balı, bir miktar
olgunlaştırdıktan sonra, peteklere depo ederler.
Polenleri, depo ederken, bir miktar balla karıştırarak depolarlar. Bu, polenlerin bozulmasını önler. Kovan temizliği, yaparlar. Ayrıca kovandaki işçi arılar, kovan içi ısıyı ayarlarken,
havalandırma işini de yaparlar. Deney uçuşlarını tekrarlar. Oldukça uzaklara uçarlar.
🔸18-20 günlük devrede: Nöbetçilik yaparlar. Kovanın kapısında, her gelenin kokusunu, kontrol ederler. Çünkü, her kovanın, kendine özgü kokusu vardır. Her kovandaki nektarın ve polenlerin bileşimi farklı olduğundan, her kovan, farklı şekilde kokar. Yabancı arıları öldürmeye çalışırlar. Kovanı, her türlü tehlikeye karşı korurlar. Bu dönem, işçiler için bir nevi
dinlenme olup; içeride meydana gelebilecek ufak tefek bazı işleri yaparlar.
2- Kovan Dışı Görevler
Üçüncü Hayat Safhası(20 ve sonrası)
🔸20 gün ve sonrası:
İşçiler, kovanı terk ederek dışarı çıkarlar. Ömürlerinin geriye kalan kısmımda, bal, polen, su ve
propolis(reçine) toplamaya çalışırlar. Arıların, kovan dışı görev ve hizmetleri başlamış olur. Dışarıdaki işler, arı grupları tarafından paylaşılmıştır. Örneğin, polen veya nektar toplama işlerinden birine karar verince, buna bütün hayatları boyunca sadık kalırlar. Uçuş yapmaya elverişli olmayan kötü havalarda, kovanda kalmaya mecbur olan tarlacı (toplayıcı)
arılar, kovanın hiçbir işiyle ilgilenmezler. Netice olarak, kovandaki iş bölümü; normal ve anormal şartlarda, yaşa ve ihtiyaca göre tanzim edilmektedir.(6)
Âilemizde Polen getiren, çiçek özü toplayan ve bal yapan arılar ayrı ayrıdır. Çiçeklerin yerini bulan haberci arılar başkadır. Yabancı arıların kovana girmesini engelleyen güvenlik görevlisi arılar da farklıdır. Birde şu taşıyanlarımız vardır.
Bizim 4 kanat, 6 ayak ve 5 gözümüz vardır. Basımızın üstünde yer alan 3 tane nota gözle yakını görürüz.
Uzağı gören gözlerimiz 2 tane olup başımız iki yanındadır. Altıgen şeklinde olan petek gozlerimizdir.Uzağa baktığımızda nesneleri 60 defa büyütür.Bize dürbün vazifesi görür.
Biz haberleşmemizi başımızın tam ortasında yer alan 2 adet antenimizle yaparız.Antenlemizin üzeri hassas alıcı tüylerle örtülüdür.Bunlarla duyar, koku alır ve uzak mesafeleri tahmin ederiz.(7)
Bizler matematik ve geometri den anlamayız. Elimizde açı ölçen aletimizde yok.Ama bal petek gözlerimizi altıgen şeklinde yaptığımız, iç açılarının 120 derece olduğu, gözeneklerin yerden 13 derece yukarıya kalkık olduğu söylenir.
Biz kendi kafamıza göre değil yaratıcımızın beyninize kodladığı emirlere göre hareket ederiz.
Altıgen gözlerin yapımında daha az mum kullanıyoruz.Petek yüzeyini en iyi şekilde değerlendiriyoruz.Daha fazla bal depo ediyoruz.(8)
ÜRETTİĞİMİZ ÜRÜNLER
Başta Bal olmak üzere bal mumu, arı sütü, polen, propolis (reçine), arı zehiri,üretiriz. Ayrıca bitkilerin çiçeklerinden bal özü ve polen alırken onların aşılanmasını da sağlarız.
Biz bitkilerde tozlaşma, aşılama işini yapmazsak onlar neslini devam ettiremezler.Meyve ve sebzelerden beslenen insanlar ve biz dahil bütün hayvanat açlıktan ölürler.Bu konuda araştırma yapan Almanya’daki Wurzburg Üniversitesi’nin arı
uzmanı Profesör Joergen Tautz, A.Einstein’ın uyarısını şöyle yorumlamaktadır: “Çiçek ve bitki türlerinin tüm polenleri, arıların ayaklarına yapışır. Arılar, 130 bin farklı bitki türüne konarak, onların meyve vermesini ve üremesini sağlar.
Tabiattaki tozlaşmanın yüzde 85’i bal arıları sayesinde yapılmakta ve bu hizmeti ile arıcılık bal değerinin 15 katı fazla katma değer üretmektedir.
Sadece bir kovandaki arılar, 1 gün içinde, 1 milyon çiçeği döller .
İşte bu sona ererse, bitkiler yok olur. Önce bitkiyle beslenen hayvanlar, daha sonrada insanlar ölür.”
Arılar, antenleri aracılığıyla, gece karanlığında ballarını saklayacakları petekleri görmeyi ve ona en uygun geometrik biçimi vermeyi başarırlar.
Şimdi size nasıl bal yaptığımızı anlatayım;
NASIL BAL YAPARIZ?
Bal yapmak zor bir iştir.Sabahın aydınlığından akşamından karanlığına kadar çiçek çiçek dolaşırız.
Bir kilo bal yapmak için 40 bin arı olarak 6 milyon çiçeği dolaşmamız gerekir.
Bir işçi arkadaşımız hayatı boyunca çalışır ancak 1/12 çay kaşığı bal yapabilir.
Çok kısa zamanda “Sahte Bal” yaparak insanları kandıran insanlardan şikayetçiyiz. Bizim balımızı lekeliyorlar.
Bizim keşiften görevli arkadaşlarımız en fazla bal kaynaklarını aramak için sabah erkenden yola çıkarlar.Bu haberci arkadaşlarımız buldukları çiçeklerin yerini kovana gelip içinde güneşin yönüne göre güneye, kuzeye, batıya veya doğuya göre veya eğim derecesine göre yön çizerek adeta dans eder gibi yönü defalarca arkadaşlarına tarif ederler. Haberci arıların bu dansında kaç kez döndüklerinin içinde, çiçeklerin ne kadar uzakta olduğu bilgisi de iletilir.Şayet besin kaynağı 100 metreden yakın ise dairesel dans yaparak besin yerini haber verirler.
Ayrıca çiçek özünün kokusunu da onlara getirir ve tattırırlar. Her haberci arının tarif ettiği yönü öğrenen ve kokuyu alan arılar farklı yönlere farklı gruplar olarak gider ve çiçekleri bulurlar.
Topladığımız çiçek özünü, normal midemize değil ikinci midemiz olan bal midenize depo ederiz.Burada invertaz enzimi sayesinde kimyasal değişime uğrar ,sakkaroz, fruktoz ve glikoz şeklinde basit şekerlere dönüşerek bal oluşur.
Kovanımıza gelince bu çiçek özünü genç arıların midesine hortumla boşaltırız. Genç arılarımız onu işleyip bala dönüştürüp petek gözlerine doldurur.
Havalandırmadan sorumlu arkadaşlarımız kanatları ile hava vererek şerbetin suyunu uçurup bal kıvamına getirirler.
Sonrada üzeri ince mum tabakası ile kapatılır.Kovanın sıcaklığı 37° üstüne çıkınca bütün arılar hep beraber kanat çırpıp sıcaklığı düşürmeye çalışırız..(9)
Çam Balı ;
Salgı balı olarak da bilinen çam balı, çam ağaçlarında yaşayan Marchalina Hellenica’nın (Basra böceği) ürettiği bir bal türüdür. Marchalina Hellenica, çam ağacı öz suyunu emer ve yaşamını bu şekilde devam ettirir. Ege ve Akdeniz Bölgesinde doğal şartlarda üretilen çam balı, Basra böceğinin salgıladığı salgının bal arıları tarafından alınması, midesinde bala dönüştürülmesi ve petek gözünde depolaması sonucu elde edilir.
Çam balı üretiminde Türkiye % 90 ile birinci sıradadır. Türkiye’de bu balın % 80’ni Muğla’da üretilmektedir.(10)
Bize “Bal Arısı ” derler ama sadece bal yapmayız.Bal mumu, polen ve arı sütümüzüde insanlığın istifadesine sunarız.
Sonuç olarak bizler;
Cismi küçük, ömrü kısa ,eli ve dili olmayan âciz varlıklarız.
Boyumuzdan büyük işleri biz yapmadık.Perde arkasında yaptıran ilahi bir güç var.Esas olan bizim yaptıklarımıza ibret nazarıyla bakıp tefekküre yönelmek.O’nu bulmak O’ na itaat emektir.
Dipnot ve Faydalanılan Kaynaklar:
1.www.maybir.org.tr/ariciligin-tari
2.Tarihçe-i Hayat, s. 66)
3.Muhakemat,s.19
4.Lemalar, 28.Lema, 3.Nükte)
5.www.aricilik.com
Web: aricilik.gov.tr Ordu Arıcılık Arş.Enst.Dergisi.
e-mail: [email protected]
6-7www.ballicarsi.blogspot.com
8.www.bilimvetekno.com/bal-petegi-nasil-insa-edilir/
9.Dr.A.Korkmaz.Bal Arılarının Gizli Bilgileri
-Dr.Y.Eskiçabuk.www.risalehaber.com.bediuzzamanin-penceresinden-bal-muhendisi-
-www.gercekbal.com
10.www.maybir.org.tr/
Hizmetten | A.Râsim Emiroğlu
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dava ve yol arkadaşı Mehmet Ali Şengül Ağabey nam-ı diğer Samsunlu Hoca, 76 yaşında 11 Temmuz’da ruhunun ufkuna yürümüştü. Vefa insanı Mehmet Ali Hocamız için Hizmetten YouTube kanalında yayınlanan anma programına yakın arkadaşları İsmail Büyükçelebi, Abdullah Aymaz ve Naci Tosun Ağabeyler canlı katılırken, bir çok arkadaşı video mesajı gönderdi. Hocamız’ın vasiyetini ise oğlu Mus’ab Şengül canlı yayında okudu.
İşte Samsunlu Hocamız’ın vasiyeti:
“Vasiyetimdir…
Hayat ve memat Allah’ın yed-i kudretindedir. Allah bizi dünyaya gönderirken sormadığı gibi, ayrılırken de sormayacaktır. Kim nerede, nasıl ölecek sadece Allah bilir.
Allah, imandan mahrum etmesin. Amin…
Kader bizi bir aile yaptı. Allah’ın takdirine saygılı olun.
İslamı ve Kur’an’ı hayatımızın merkezine alalım. Kur’an bize nazil olmuş gibi onu anlamaya, hayatımıza uygulamaya bakalım.
Yanılmayan ve yanıltmayan Rehberimiz Efendimiz Hz. Muhammed’dir (sas).
Allah Resulü (sas) ve Ashab-ı Resulüllahı model yapıp rehber ittihaz edelim.
Oğullarım, kızlarım ve onlar kadar değerli damatlarım ve gelinlerim; ölümle sona erecek dünya adına kalp ve gönül yıkıcı olmayın.
Allah için birbirinizi sevin ve birbirinize destek olun.
Ben sizden evvel dünyadan ayrılır isem Allah emanetini nerede alır ise oraya defnedin.
İnsanız, nefis taşıyoruz, kimsenin kusurunu araştırmayın. Gıybet etmeyin, kin tutmayın.
Hucurat Suresi, İhlâs ve Uhuvvet risalelerini belli zamanlarda okuyun, okutun.
Anneniz benden sonraya kalırsa onu gül gibi koklayın. Rencide etmeyin, sizlerin üzerinde benden daha çok hakkı vardır.
Dünya adına sizlere birşey bırakamam. Elimden geldiği kadar ahiret hayatınıza destek olmaya çalıştım.
Hizmette şâz fikirlere saygılı olmakla beraber, merkezi şurayla beraber olun. Hepinize, herkese hakkım yoktur ama helal olsun.
Kıyamete kadar Allah neslimizi ve Kur’an hadimlerini ihlas, vefa ve sadakatle hizmette daim eylesin. Amin…
İnşaallah cennette buluşmak üzere hepinizi öpüyorum…
Allah’a emane olun…”
Ailelerin, fert fert insanların, şehirlerin hatta ülkelerin kaderlerinde derin izler bırakan tarihler
vardır. Mutluluk sebebidir bazıları, bazıları ise bir fay hattı gibi kırıp geçmiştir insanların
hayatlarını, ailelerin birlikteliğini, ümitlerini, hatıralarını, ülkelerin geleceğini… Maestro
Productions, böyle bir tarihin yıl dönümünde “40 Yıllık Hatırayı Silerek Geçtim Meriç’ten”
adlı bir belgesel çekerek tarihe not düştü. Bu belgeselde Meriç’ten geçerken geriye dönüp
‘vatanına veda eden’ her bir insanın ayrı bir hikâyesi var.
Yazıya başlık olarak seçtiğimiz ‘Konuşamayanların Dili Olmak İstedim’ cümlesi ise Dr. Halil
Dinç Bey’in eşi Nihal Dinç hanıma ait. Kimdir Halil Dinç? Eski Samanyolu okullarında
müdürlük yapmış Hizmet Hareketi’nin yaşadığı tenkil sürecinin sembol isimlerinden biri.
Meriç’ten geçerek hicret eden Halil Dinç, 45 yaşında Yunanistan’da geçirdiği kalp krizinin
ardından birçokları gibi hakka yürüdü. 15 Temmuz sonrası başlayan cadı avından dolayı
Türkiye’de nefessiz kalanlar kurtuluş çaresini zor da olsa Meriç nehrinden geçmekte buldu. İşte
bu belgesel hicret yolunda çekilen meşakkatlerin destansı hikayesinden oluşuyor.
“40 Yıllık Hatırayı Silerek Geçtim Meriç’ten” belgeseli 15 Temmuz 2021’de yayınlandı. O güne
gelmeden 11 Temmuz tarihinde Hocaefendi’nin tabiriyle “vefat edeceği ana kadar dik duruş,
kararlı duruş…” sergileyen Mehmet Ali Şengül hocamız vefat etti. Onun vefatı sebebiyle bu
belgesel biraz sanki gölgede kalır gibi oldu. Oysa yapımcısı Mevlüt Hilmi Çınar’ın ifadesiyle
yaklaşık olarak 25 saatlik çekimlerden ortaya çıkan 1 saat 55 dakikalık belgesel çuvallarla para
harcanarak sahte darbe girişimini tekrar gündemde tutma gayretiyle çekilen “Şafak Vakti”
filmiyle kıyaslandığında gene de çok ciddi mana da seyredildi.
Bu belgeselin kahramanları, darbe girişimini fırsat bilen siyasetçiler, her şeye bir yorumu olan
gazeteciler, ekran kompleksi bulunan profesörler, sözüm ona bilim satan akıl daneler ve ne
idüğü belirsiz uzmanlar değil. Bu belgesele ruh verenler, bir avuç gönül eri, bir düzine meçhûl
kutsilerden ibaret. Evet, “Onlar, her dâim ah edip inleyen, sînesini yakıp sızlayan, gönül verdiği
yüce hakikatlardan ötürü dövülüp kovulan; her gün yığın yığın gailelerle burun buruna gelen;
her dem ayrı bir ölümle tehdit edilen, heran horlanıp hakîr görülen garipler.“1
Onların derdi mağduriyetten ve mazlumiyetten bir destan çıkarmak değil. Dolayısıyla
belgeselde yer alanlar da bizim bildiğimiz manada birer kahraman değiller. Sıradan, sizden,
bizden, içimizden birileri. Hepimizin hikâyesinden bir parça var anlattıklarında, hepimizin
yolunun kesiştiği bir kavşak onların gözyaşlarıyla anlattıkları duygular. Hani Mevlâna’ın bir
sözü vardır. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.” İşte onlarla bizi
aynı ortak duyguda buluşturan ortak hikâyelerimiz var. Çünkü onlarla bizim hikâyelerimiz, ya
Meriç’te ya Medrese-i Yusufi’yede, ya gurbette ya da işsiz, aç-susuz kalıp aylarca, yıllarca
güneş yüzü görmeden, şafağın sökmesini beklediğimiz kimsenin bilmediği gaybubetlerde.
Bir soru ile başlıyor belgesel. “Bir gecede her şeyini kaybedeceğini bilsen, yine de girer miydin
o yola?” Bu soruya cevap verenlerden biri olan Göz doktoru Duygu Hanım, Afrika’daki fakir
insanların göz ameliyatını yaparken yüzleşmiş o geceyle. Basit nedenlerle gecenin karanlığını
gündüzün aydınlığından ayıramayan insanların karanlık dünyalarını aydınlatmak için gittiği
kara kıtanın bir ülkesinde o günü yaşamak. İşte onu sadece yaşayan bilir. Ve o karanlık geceden
beş yıl sonra her şeyini kaybetmiş biri olarak söz alıyor Duygu Hanım. Ödediği bedelleri,
yaşadığı özlemleri, kayıplarını ve ömrünün yarısında ayrılmak zorunda kaldığı vatanından
geride kalanları anlatıyor.
Belgeselin bir başka hikâyesi ise Samanyolu okullarında müdürlük yapan ve belgesele isim olan
“Kırk beş yıllık hâtırâyı Silerek geçtim Meriç’ten” mısralarının sahibi Halil Dinç beyin eşi
öğretmen Nihayet Hanım’a ait. Meriç’ten geçerken geriye dönüp “Vatana yaslı bir bakışla”
veda edişin hikâyesi onunkisi. Dr. Halil Bey’in acı hikâyesini onun yerine bizlerin yazması
kolay olsa da Dr. Halil Bey’in eşi olarak onun ortak hikâyeyi anlatmak hiçte kolay olmasa
gerek.
Daha yeni evlenmişken aynı zamanda tutuklanıp hapse giren Said ile Cansu, bebekleriyle
birlikte hapse atılan Birgül ile Bünyamin çifti, son olarak da son 5 yılın bir bölümünü
gaybubette, sonrasını da ailesinden ayrı gurbette geçirmek zorunda kalan Bülent Bey’in
hikâyelerini gözyaşlarıyla seyrettik Kırk yıllık hâtırâyı Silerek geçtim Meriç’ten belgeselinde.
Belgeseli izlemeyenler mutlaka oturup izlemeli. En azından izleme zahmetinde bulunarak
Nihayet Hanım’ın deyimiyle ‘hiç olmazsa bu işte bir tuzumuz olsun’ demeliyiz. Gene onun
deyimiyle ‘anlatanların anlatırken aynı acıları tekrar yaşamalarına’ rağmen bizler onların o
acılarını paylaşarak onlara acı veren ızdırapları azaltmalıyız. Zira acılar paylaşıldıkça azalır. M.
Âkif’in; “Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım, Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım”
dediği gibi bu elemi paylaşmalı ve yaşanan bu yürek yangınlarının her yerde dili olmalıyız.
Sonra da birilerine tavsiye ederek veya teknolojinin imkânlarını kullanarak bu belgeseli
duymayanlara duyurmalı ‘konuşamayanların dili’ olmalıyız.
Maalesef bugün birileri sırf kendi çıkarlarını koruma adına şeytana bile rahmet okutturacak
şeyler yaptılar. Bir taraftan hukuku alt üst ettiler, diğer taraftan herkesi halayıkları hâline
getirdiler. Yozlaştırabileceklerini yozlaştırdılar, şayet istediklerini evet demediyseniz
ezebileceklerini de ezdiler, sömürebilecekleri bütün değerleri -buna din de dâhil- sömürdüler.
Dolayısıyla bizler olup biten bunca fezayi ve fecayii görmezden gelemeyiz. Bu güne kadar
yaşananlar karşısında sâmit bir infialin (sessiz bir reaksiyon) olduğunu söylemek oldukça zor.
Nerdeyse top yekûn öyle bir umursamazlık ve aldırmazlık söz konusu ki yangın kendi evimize
girmediği sürece tepki vermiyoruz. “Ateş düştüğü yeri yakar.” şeklindeki bencilce ifade sanki
hayat tarzımız hâline gelmiş. Oysaki Hocaefendi’nin “Ateş nereye düşerse düşsün önce beni
yakar” vecizesi bizim rehberimiz olmalı değil mi?
Evet, “Ateş düştüğü yeri yakar” sözü dar düşünceli insanlara ait nesepsiz bir düşüncedir. Niye
nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mana köklerimizden gelmiyor, onlarla beslenmiyor,
onlara dayanmıyor. Oysa mü’min öyle insandır ki, ateş nereye düşerse düşsün, onu da yakar.
Özellikle bir Müslümanın inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa, onun sessiz ve tepkisiz
kalması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle
buyurur: “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’levsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356)
Eskiler, adam kıtlığını “kaht-ı rical” tabiriyle ifade ederlerdi. Günümüzde yaşanan da maalesef
biraz bu. Çoğu zaman ufuklu insan bulmak için Diyojen’in deyimiyle gündüz vakti fener yakıp
aramak gerekiyor. Kendini yüce bir mefkûreye adamış yüksek ruhların sayısı günümüz
itibariyle bir hayli az. Bu belgeseli akledenler, düşünenler bir nebze olsun hala ufuklu insanlar
da var dedirtiyor insana. Çok kıt ve amatör imkânlarla neredeyse kendi alanında oskar ödülü
alacak kadar muhteşem bir şey olmuş. Bu işte emeği, semeği olan herkesi kutluyor ve bunun
devamını da kendilerinden bekliyoruz. Vur Ferhat kazmayı çoğu gitti azı kaldı.
1.Fethullah Gülen, “Sızıntı” Ekim 1982, Cilt 4. Sayı 45.
Soru: İlim hakkında rivayet edilen
مَنِ ازْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَزْدَدْ في الدُّنْيَا زُهْدًا لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ إِلَّا بُعْدًا
“Dünyada kimin ilmi arttıkça zühdü de artmazsa, onun sadece Allah’tan uzaklığı artar.” (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 6/52)
hadis-i şerifinin vermiş olduğu dersler nelerdir?
Cevap: İnsanı Allah’a ulaştıran yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır. Çünkü her bir insan farklı istidat ve kabiliyetlere sahiptir. Buna göre bazı hassas tabiatlar, Hakk’a ulaştıran yollar içinde en önemli güzergâhın aşk olduğunu söylemişlerdir. Bu aşk yolcularından kimi; “Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşina beni, / Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni!” (Fuzulî) deyip inlemiş, bir başka gönül eri; “Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni, / Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” (Alvarlı Efe) sözleriyle aşk yolunu nazara vermiş, bir diğer aşk kahramanı ise; “Zahidin gönlünde Cennet’tir temenna ettiği, / Ârif-i dilhastenin gönlündeki dildârıdır.” (Şeyh Galib) mısralarıyla âşığın iç dünyasının resmini ortaya koymuştur.
Ancak hak ve hakikat yolcularından bazıları da zühd yoluyla Allah’a ulaşmaya çalışmış ve diğerlerine nazaran bu yolun daha önemli olduğunu düşünmüşlerdir. Zühd bir yönüyle dünya ve içindekileri terk etme ve dünyadan istifadeyi ihtiyaç ölçüsüyle sınırlama demektir. İnsan elbette mevcudiyetini devam ettirebilme adına yeme, içme, uyuma gibi bedene ait ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Fakat hayatını zühd çizgisinde yaşamak isteyen bir insan, gaflete sürükleyeceği düşüncesiyle dünyanın bu tür nimetlerinden doyuncaya kadar istifade etmek istemez. O, “Tatmaya izin var, doymaya izin yok.” (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.38 (Sekizinci Söz); Nur’un İlk Kapısı s.17) sözünü kendine rehber edinir.
Tedebbür, tezekkür ve tefekkür yoluyla Allah’ı tanımaya çalışan bazı mütecessis ruhlar ve kemâl erbabı ise, sürekli eşya ve hâdiseleri hallaç etmiş, kâinat kitabını okumuş, bu kitapla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân arasında koordinasyonlar kurmuş ve bu iki kitabı sürekli birbirinin merceği, projektörü veya rasathanesi altında temâşâ etmeye çalışmışlardır.
Bütün bunların dışında henüz sûrî ve şeklî yaşamaktan sıyrılamamış, taklidin esiri kullar vardır ki, bunların yol alması, mesafe kat etmesi oldukça zordur. Atalarında gördüklerini taklit etmeleri açısından onların durumu,
حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ أٰبَاءَنَا
“Atalarımızı ne yol üzerinde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide sûresi, 5/104)
diyen kâfirlerin durumu gibidir. Bu hâlde bulunan bir insan ise kendi kendine “Acaba bir kilisenin haziresinde neş’et etmiş olsaydım, akıl, mantık ve muhakememi kullanarak şu hâlihazırdaki yarım yamalak Müslümanlığı elde edebilir miydim?” diye sorması gerekir. Gerçi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağlanarak taklidî imanın da makbul olduğunu; yani atalarında gördüğünden dolayı “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyen, babası gittiği için onun yanında camiye giden, Ramazan ayında babaannesi oruç tuttuğu için oruç tutan insanların da kurtulacağını söylemişlerdir.
Aslında taklit adına söylenen bu hususlar bizim neslimizi resmetmektedir. Çünkü hiçbirimiz bugün inandığımız hakikatlere, öz beynimizi burnumuzdan kusarak ulaşmadık. Hiçbirimiz geceleyin yataklarımızı terk edip delice koridorlarda dolaşıp Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) amcası Zeyd İbn Amr gibi, “Allah’ım seni istiyorum.” (Bkz.: Buhârî, menâkıb 24; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/54) demedik. O’nu bulma adına delice bir takibe koyulmadık ve hep taklitle avunduk. Hele bir de bazıları kalkıp bizim Müslümanlığımızı alkışladı ve biz de kendimizi bir şey zannettiysek işte o zaman bütün bütün aldandık. Hatta bir kısım zavallılar alkış ve takdirler karşısında kendilerini popülizme saldı ve bunun sonucunda her yerde bir sürü mehdi zuhur etti. Asrımızda o kadar çok mehdi zuhur etti ki, “mehdi enflasyonu”nun yaşandığını söylesek mübalağa etmiş olmayız. Evet kimileri, kendilerinin sıradan bir mü’min olup olmadığının dahi muhasebesini yaparken, bazıları da kendilerini bir hamlede insanlığı kurtaracak, bir nefhada Kayserleri, Kisraları yere serecek kahramanlar olarak gördüler. Gerçekte ise bunların her birisi hakkıyla Allah’ı tanımayan, Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilmeyen, Râşit Halifelerden ve sahabe efendilerimizden habersiz yaşayan taklidin zavallı kullarıydı. Bunlar nerede olduklarını, düz yolda dahi nasıl yaya kaldıklarını bilmediklerinden ötürü, yol almaları da çok zordu.
Hâlbuki inanan bir gönül, Zât-ı Ulûhiyet’i bilme, mârifet ve muhabbet deryalarına yelken açma adına sürekli tefekkür ve tezekkürde bulunmalı ve hiç doyma bilmeden yoluna devam etmelidir. Kendisine sunulan maârifet kâseleri karşısında;
Bak şu gedânın hâline,
Bende olmuş zülfün teline,
Parmağım aşkın balına,
Bandıkça bandım, bir su ver!
demelidir. Deniz suyu içerek susuzluğunu gidermeye çalışan bir insan gibi, içtikçe içmelidir. O, bir taraftan derinlemesine mârifete yelken açarken diğer taraftan da şu mülâhazalardan hiç ayrılmamalıdır: “Eğer ben gerçekten duyulması gerekli olan şeyleri duysaydım; “Biliniz ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur ve itminana kavuşur.” (Ra’d sûresi, 13/28) hakikatini idrak etseydim; “Ne mutlu iman edip de makbul ve güzel işler yapanlara! Eninde sonunda dönüp gidilecek güzel yurt onların olacak.” (Ra’d sûresi, 13/29) müjdesini rasat edebilseydim, Cenab-ı Hak ile daha derin bir irtibata erecek, sürekli aşk u iştiyak nağmeleri seslendirecek, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirecek ve bütün mahlûkata engin bir şefkatle nazar edecektim. Demek ki ben hâlâ yerlerde sürüm sürümüm.”
Zaten gerçek kulluk, fevkalâde yüksek gayretle fevkalâde tevazuu cem edebilmektir. Evet insan, bir taraftan öyle yukarılara çıkmalıdır ki, melekler ona baktıkları zaman, “Hayret! Cisim ve bedenden mürekkep bir varlık ama nasıl oluyor da meleklerle aynı ufku paylaşıyor veya onların önünde kanat çırpıyor!” demelidir. Ama aynı zamanda bu kişi kendisini hiçlerden hiç görebilmelidir. Ona, “İmzanı at!” dediklerinde hiç düşünmeden çok rahatlıkla “hiç” yazabilmelidir.
Kemâli bihakkın idrak etme açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha büyük bir insan yoktur. Buna rağmen O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’a şöyle yalvarmıştır:
اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا وَفِي أَعْيُنِ النَّاسِ كَبِيرًا اَلّٰلهُمَّ
“Allah’ım, beni benim gözümde küçük göster! (Misyonum itibarıyla) beni insanların nazarında ise büyük göster.” (el-Bezzâr, el-Müsned 10/315; ed-Deylemî, el-Müsned 1/473)
Bir hak dostu, bu duayı biraz değiştirerek kendi hesabına şöyle der:
اَلّٰلهُمَّ اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا وَفِي دِينِي كَبِيرًا
“Allah’ım, beni benim gözümde küçük, dinimde ise derin kıl!”
İnsan bir taraftan kendisini minnacık, bir sinek kanadı kadar görmeli ama dinî derinlik açısından da şöyle demelidir: “Allah’ım, beni öyle bir dinî mükemmeliyete ve öyle bir dinî donanıma ulaştır ki, dinime ait varidatım, bütün insanlığa dağıtıldığında hepsinin Cennet’e girmesine kâfi gelsin!” Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Maiz hakkında, “O, öyle bir tevbe etti ki, onun bu tevbesi Medine’de 70 insana dağıtılsaydı, hepsine yeterdi.” buyurmuştu. Çünkü o, hiç kimsenin bilmediği ve görmediği bir yerde bir günah işlemiş, bu günahın pişmanlığı neticesinde Allah Resûlü’ne gelerek, aklanmak istediğini söylemişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu dört defa geri çevirdiği hâlde, o her defasında ölümü göğüsleme pahasına tekrar geri gelmiş ve aynı isteğini tekrar etmişti. Kendisine had tatbik edildikten sonra da, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem bir hakikati beyan hem de onun hakkında suizan edilmesinin önüne geçme adına, yukarıdaki sözlerini söylemişti. (Bkz.: Müslim, hudûd 22; Ebû Dâvûd, hudûd 24, 25)
Evet insan, iman, mârifet, muhabbet, zevk-i ruhani, aşk u iştiyakta sabitkadem olma mevzuunda sürekli derinleşmeye çalışmalıdır. Fakat bunun yanında insan, kendisini sığlardan sığ görmelidir. Zaten insan gerçekten bir kalb derinliğine ulaşmışsa, kendisini insanların en hakiri görecektir. Bunun mefhum-u muhalifi ise şudur: Şayet bir insan kendisini insanların üstünde görüyorsa, gerçekte o, insanların en bayağısı ve zavallısıdır. Bu kişi ister mü’min, ister münafık, isterse de kâfir olsun, netice değişmez.
Hayalinde kendisi için yüce payeler kurgulayan, “Ben galiba önemli bir misyonu eda etmek ve insanlığın elinden tutarak onları evc-i kemâlâta çıkarmak için dest-i kudret tarafından hususî bir donanımla gönderilen özel bir insanım.” mülâhazasını taşıyan bir insanın gerçekte sinek kanadı kadar bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklüğün alâmeti ise tekebbürdür. (Bkz.: Bediüzzaman, Münâzarat s.64.)
İşte asıl mârifet de insanın sahip olduğu ilmini bu mülâhazalarla taçlandırabilmesidir. Bu da, kemâl yudumlamış, olgunluğa ermiş ve nazarî bilgisini aksiyon hâline getirebilmiş insanların işidir. Alvarlı Efe Hazretleri, günde altı saat minderde oturup ilimle, sohbet-i Cânan’la meşgul olmasına, Zât-ı Ulûhiyet’in nâm-ı celili anılınca beti benzi atmasına rağmen yine de,
Ne ilmim var ne a’mâlim
Ne hayr u tâate kaldı mecâlim,
Garîk-i isyanım, çoktur vebâlim,
Aceb rûz-i cezâda nola hâlim.
derdi.
Yunus Emre de;
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsen,
Ya nice okumaktır.
demiştir.
Yoksa meseleyi elin-âlemin takdirine bağlayan insanların, bulunduğu yerin bir adım ötesine geçebilmeleri mümkün değildir. Böyle insanlar hakkında başkalarının, “Falan kişinin maşallahı var! Nasıl da insanlara yardımcı oluyor, yol gösteriyor ve onları içine düştükleri bataklıktan çıkarıyor.” türünden sözler söylemelerinin de onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Sorudaki hadis-i şerif müvacehesinde değerlendirecek olursak, şayet bir mü’min ilmi ve bilgisi arttığı hâlde dünyayı ve içindekileri elinin tersiyle itemiyor, hâlâ dünya ile oturup kalkıyor, dünya deyip onun arkasından koşuyor, bir pâye elde ettiğinde hemen gözünü daha yukarısındaki bir pâyeye dikiyor ve ihraz etmiş olduğu dünyalıkları elinden kaçırmamak için ölüp ölüp diriliyorsa o, başka değil ancak Allah’tan uzaklaşmış demektir.
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen
Mehmet Ali Şengül Ağabey, nam-ı diğer Hizmet Hareketi’nin Samsunlu Hocası… 76 yıllık tertemiz bir hayatın ardından 11 Temmuz’da ruhunun ufkuna yürüdü. Geride silinmez izler bıraktı. Gözyaşı ve ızdırapla yetişen nesiller bıraktı. Vefa bıraktı bizlere. Davasının ve Hocası’nın ardından dimdik durmayı bıraktı. Bir Samsunlu Hoca geçti bu dünyadan, hem de dünyanın tozunu, toprağını eteklerine bulaştırmadan.
Mütebessim şehresi, ihlası ve tevazusuyla herkesin gönlünde taht kuran Şengül Ağabey’i anlatan ‘Bir Samsunlu Hoca geçti bu dünyadan’ adlı belgesel Hizmetten YouTube kanalında yayınlandı. Burdur’da 1945’de başlayıp, 11 Temmuz’da Almanya’nın Frankfurt şehrinde biten hayatından kesitler yer alıyor. Henüz 13 yaşında Üstad Bediüzzaman’ın duasını nail olması ve bir anlamda Üstad’ın kabul olan duası Mehmet Ali Şengül Ağabey. Kaderin yollarına taş döşeyip önce Denizli’ye ardından İzmir’e uzanan hayat yolu.

Kader İzmir’de yolunu Fethullah Gülen Hocaefendi ile buluşturacaktı. Hocaefendi’nin aralarında avukat, doktor ve öğretmenlerin bulunduğu 50-60 kişilik bir gruba verdiği konferansını dinledikten sonra dua edecekti; ‘Allah’ın birlikte hizmet etmeyi nasip eyle.’ Kabul olan bu duasına hayatı boyunca sadık kaldı. İzmir’in Kestanepazarı Kur’an Kursu’nda Hocaefendi’nin tahta kulübesinde başlayan yol ve dava arkadaşlığı son nefesine kadar sürdü. Hizmet’in ilklerinde hep Hocası’nın yanında oldu. Gönül verdiği davası uğrunda çekmediği çile kalmadı. 12 Eylül 1980 ihtilali sonrası gözaltına alınıp, günlerce işkence gördü. Ne yolundan ne de Hocası’na bağlılığından vazgeçti.

Ömrü Hizmet’le geçti. Önce Türkiye sonra dünya Hizmet ve hicret diyarı oldu. Hizmet adına hiçbir teklifi geri çevirmedi. Acı ve çileler onu hiçbir zaman yolundan döndürmedi. Hayatından zindanlar, işkenceler ve takipler hiç eksik olmadı. Hayatında ne evi ne arabası oldu. Kendisine zulm edenlere bile hakkını helal edip, onların islah olması için dua eden yüce gönüllü biriydi. Kin ve nefretin zerresini vücudunda bulundurmayan bir Allah dostuydu.
Meşum 15 Temmuz sonrası adı yine arananlar listesinin en üstlerinde yer aldı. Hayatı boyunca eline silahı sadece askerlikte aldığını belirten Şengül Ağabey, üzerinde çakı bile taşımamıştı. Bırakın insanlara, yaratılan hiçbir canlıya zarar vermemek onun hayatının değişmez çizgisiydi. Karıncayı ezmemişti. Çok sevdiği ülkesine hasret gitti. Ancak Şengül Ağabey için dünya vatan olmuştu.

76 yıllık hayatını Almanya’nın Frankfurt şehrinde noktaladı. Vefatı sevenlerini hüzne boğdu. En çok da 50 yıllık yol arkadaşı Fethullah Gülen Hocaefendi’yi. ‘Hiç vefasızlık yapmadılar ve tanıştığımızdan bugüne tırnak ucu kadar inhiraflarını hatırlamıyorum’ diyecekti Hocası. Asr-ı saadet izdüşümü bir hayat yaşayan Şengül Ağabey’in dünya yüzüne gülmedi, baharı görmeden de ötelere çekip gitti. Bir Samsunlu Hoca geçti bu dünyadan, geriye silinmez hizmetler ve ardından dua eden yüzbinler bırakarak.
Soru: Kötü muamele ve tavırlar karşısında Müslüman ahlakına yaraşır mukabele tarzı nasıl olmalıdır?
Cevap: Kinin kin, nefretin de nefret doğuracağı herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Sertliğe sertlikle, şiddete şiddet ve hiddetle mukabele etmek, öyle fasit dairelerin oluşmasına vesile olur ki hiç kimse onun altından kalkamaz, toplum paramparça olur ve o hadiseler içinde herkes boğulur gider. Dolayısıyla mü’minin sinesi çok engin olmalı, en negatif şeyleri dahi hazmedip sindirebilmeli ve böylece o kötülüğe karşı, kötülük yapanların dahi kurtuluşuna vesile olacak bir mücadele tarzı ortaya koymalıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de konuyla alakalı bir âyet-i kerimede,
أُولٰۤئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar. Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar.” (Kasas sûresi, 28/54)
buyurulmak suretiyle mü’minlerin bed muameleler karşısında nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiği ifade edilir. Vakıa âyet-i kerimenin Ehl-i Kitap’la ilgili nâzil olduğu rivayet edilir; fakat sebebin hususîliği, hükmün umumîliğine mâni değildir. Dolayısıyla âyet-i kerime herkese hitap ettiği gibi günümüz mü’minlerine de hitap etmektedir.
Âyet-i kerimede kendilerine iki kat ecir ve mükâfat vaadedilen insanlar, بِمَا صَبَرُوا ifadesinin sarih manasından anlaşılacağı üzere dişlerini sıkıp eza ve cefa karşısında sabredenler; başlarına gelen belâ ve musibetleri sinelerinde eriterek onları adeta maytaplara çevirenler ve böylece tıpkı donanma gecelerindeki şehrâyinler gibi insanlara baş döndürücü manzaralar sunanlar olduğu ifade edilmiştir. Evet, onlar en olumsuz hâdiseleri bile olumlu şekle çevirip وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ ifadeleriyle işaret edildiği üzere kötülüğe iyilik ve güzelliklerle mukabelede bulunurlar.
Bu âyet-i kerimeyi hayatına hayat kılan bir mü’min, maruz kaldığı çirkin ve nâhoş muamelelerden dolayı, içinde birine veya birilerine karşı kin ve nefret duygusu hâsıl olmuşsa, hemen onu hilm ü silm duygusuyla silip eritmeye çalışır. Hani, nasıl ki,
إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
“Şüphesiz iyilikler kötülükleri siler-süpürür götürür. Bu, neyin nasıl anılması gerektiğini bilen insanlar için çok önemli bir hatırlatmadır.” (Hûd sûresi, 11/114)
âyetinin fehvasınca, bir mü’min, olumsuz (negatif) bir iş yapsa ve bu, onun ibâdet ü taatine dair bir kusur teşkil edecek hale gelse, hemen bir kefaret ödeme mülâhazasıyla onu gidermeye çalışır, ayrıca üzerine bir de amel-i salih işleyerek onu taçlandırır.
Evet, hakiki bir mü’min bir kötülük işlediğinde, o kötülük, bir zıpkın, bir mızrak ya da bir kılçık gibi sinesine saplanır ve onun içinde bir burkuntu hâsıl eder. Bunun üzerine o, bu kötülüğünün peşi sıra hemen arkasından bir iyilik yapmak suretiyle onu gidermeye gayret eder. O, ister bir söz, ister bir davranış, isterse bir bakış, hatta bir imayla dahi olsa bir kötülük yaptığında, hemen ardından onu giderecek, zihninde bıraktığı izleri silecek olumlu bir davranışta bulunur.
Böyle bir tavır, esasında Allah’a (celle celâlühû) karşı kulluk tavrının bir gereğidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Muaz’a (radıyallahu anh) nasihatinde, “Ey Muaz! Nerede olursan ol, Allah’tan kork. Kötülüğün arkasından iyilik yap ki onu imha etsin ve insanlara da güzel ahlakla muamele et.” (İbn-i Kesîr, Sîre, 4:194-195) buyurmuştur. Evet, iyilikler, kavlî amelleri Allah’a yükselten birer helezon vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda kötülükleri yok edip giderici bir etkiye de sahiptir. Âyetin sonundaki, ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ “Bu, anmasını bilen, neyin nasıl anılması gerektiğini çok iyi bilen insanlar için çok önemli bir hatırlatmadır.” ifadelerini de, kötülükleri iyilikle giderme mevzuunun, Kur’an’ın sürekli hatırda tutulması gerekli bir hatırlatması olduğu şeklinde anlamak mümkündür.
Esasında, ister ferdî isterse içtimaî olsun yapılan tüm kötülükleri ve olumsuzlukları insanların zihinlerinden silip onları unutturacak olumlu her davranış, onların aynı zamanda nezd-i Ulûhiyet’te de silinmesine vesile olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, o olumsuzlukların ötede bir eziyet ve zahmete vesile olmamalarını, bir iç ıstırabına dönüşmemelerini gerektirir. Evet, mü’minin hadsiz nimet, sınırsız ihsan ve namütenahî iltifat yurdunda, “Ben Rabbim’e, dinime, Efendim’e ve temel disiplinlerime karşı bu saygısızlığı yapmamalıydım.” deyip sürekli onları hatırına getirmesi, onun için bir iç ıstırabına vesile olacaktır. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, rahmetinin farklı bir tecelli dalga buudu olarak, orada onları unutturacak ve kuluna o sıkıntıyı yaşatmayacaktır.
Ancak insanın dünyada iken, yaptığı günahları unutması ve onları zihninden silmesi doğru değildir; zira elli sene evvel işlemiş olsa bile onu her hatırlayışında bir kere daha “estağfirullah” diyorsa, bu durum onu, hem bir kez daha aynı günaha düşmekten koruyacak, hem de onun amel defterine sürekli sevap yazılmasına vesile olacaktır. Evet, bu şekilde dile getirilen her istiğfar, yokluğa âdeta bir tırpan sallar ve böylelikle bütün kötülükleri alır götürür. Götüreceği bir kötülük kalmadığında da öyle şeylere vesile olur ki onlar ahirette kulun karşısına çıktığı zaman, kul, hayret ve sevincinden şaşırır kalır. O halde insan, kendi günahını hiçbir zaman unutmamalı, ötede onun ıstırabına maruz kalmamak için burada en küçük hatasını bile sürekli zihinde canlı tutmalı ve ruhunda duyduğu ıstırapla “estağfirullah, elfü elfi estağfirullah” deyip Hazreti Gaffâr’dan bağışlanma dilemelidir.
Diğer yandan mü’min yaptığı iyilikleri ise unutmalıdır. Velev ki o iyilik, İstanbul’un fethi gibi çağ açıp çağ kapatacak, yeni bir medeniyetin inşasına vesile olacak iyilik olsun. Böyle devâsa bir hizmet kendisine hatırlatıldığında bile, o, “Allah Allah! Ben öyle bir şey yapmış mıydım, hatırlamıyorum.” diyecek kadar kendini o işin dışında görmelidir. Şayet insanlar ille de “Bu işi sen yapmışsın.” diyorlarsa, o zaman da tahdis-i nimet mülâhazasıyla, “Demek Allah (celle celâlühû) benim gibi bir mücrime de bazı şeyler yaptırtmış. Bu, tamamen O’nun rahmetinin enginliğinin farklı dalga boyutundaki tecellilerindendir.” şeklinde duygularını ifade etmelidir.
Konuyla irtibatlı bir başka âyet-i kerimede ise,
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ
“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussılet Sûresi, 41/34)
buyruluyor ve yukarıdaki âyetin işaret ettiği benzer bir husus dile getiriliyor.
Buna göre kıskançlık ve çekememezlikle düşmanlığa kilitlenmiş biri âdeta gayz ve nefretle köpürüyor, sürekli karşısındakini tahrik ediyor ve onda bir öfke meydana getirmek istiyorsa,
وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ
“O müttakîler, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.” (Âli İmran sûresi, 3/134)
âyetinin ifadesiyle o da ona karşı öfkesini yutmakla (kezm) mukabelede bulunmalıdır. Âyet-i kerimedeki وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ ifadesi; öfkesini, hiddetini, şiddetini zorla bile olsa yutanlar, derdini dışarıya vurup izhar etmeyenler ve bu mevzuda yutkunup duranlar demektir ki onların bu tutumları, lisan-ı Nebevî’de bir fazilet olarak zikredilir. Birisi bir kusur işlediğinde ona af ile muamelede bulunma; bir kötülük işlediğinde bir daha aynı kötülüğü yapmaması için ona iyilikte bulunma.. evet, bütün bunlar, yapılan kötülüğe iyilikle mukabelede bulunma adına örneklerdir.
Bir başka ifadeyle başkaları elleri, dilleri, gözleri, kulakları hatta jest ve mimikleriyle hep kötülük döktürüp dururken mü’min, onların bütününe iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle bunun bir fasit daire haline gelip devam etmesine meydan vermemelidir. Bir Türk atasözünde manzum halde bu durum, “İyiliğe iyilik her kişinin kârı / Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” ifadeleriyle dile getirilir. Dolayısıyla bir mü’mine, münkere marufla karşılık verip “Er kişi” olmak yakışır. Diğer türlü mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimanesine girerek, “Onlar kötülük adına şunları dedi, bunları etti; ben de karşılık olarak şunları yaptım.” demesi gibi, ancak acûze-i şemtâların dillendirecekleri güft u gû’lara girmesi ve bir yönüyle sevap yolunda günahlara yelken açması ona yakışmaz! Böyle bir anlayışın aynı zamanda günümüz meselelerinin çözümüne hiçbir faydası olmayacaktır. Dolayısıyla bu mevzuda herkesin, özellikle de yüce bir mefkûreye gönül vermiş insanların çok hassas davranması gerekir.
Bir atasözünde, اِتَّقِ شَرَّ مَنْ أَحْسَنْتَ إِلَيْهِ “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın.” denir ki bunun hodbince ve saygısızca söylenmiş bir söz olduğu kanaatindeyim. Zira yapılan iyilik, değil insanları, kobraları bile raks ettirip oynatıyor. Belgesellerde görmüşsünüzdür; çalınan neyle kobralar raks ediyor. Haddizatında kobra sağır bir hayvan olduğu için çalınan ney sesini duymaz, ancak neyzenin parmaklarının bir ağaç üzerinde hareket ettiğini ve kendisine zarar verilmediğini görünce o da raks edip oynamaya başlıyor. Ona raks ettirecek espride kusur edildiği zaman, muhtemelen ısırdığı da oluyordur ama bu davranışları çok nadir olsa gerek. Zira ney karşısında kobraların ısırmaları çok sık yaşanılan bir vaka olsaydı, zannediyorum o işe bu ölçüde teşebbüs edilmezdi.
Sözün özü, Allah (celle celâlühû) hayvanlarda bile kendilerine yapılan iyiliklere karşı böyle bir teveccüh hissi ihsan etmişse, insan kendinde bulunan kabiliyetleri değerlendirmeli ve أَحْسِنْ إِلَى مَنِ اتَّقَيْتَ شَرَّهُ “Şerrinden korktuğun kimseye iyilikte bulun.” (Aliyyülkârî, el-Masnû’, 1/45; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/44) anlayışıyla hareket etmelidir. Elbette ki, böyle bir tavır, umum toplumun huzur ve ahengini koruma, kin, nefret ve fitne ateşini söndürme adına iradî olarak ortaya konması gereken bir tavırdır ve çerçevesi de şahsî haklarda fedakârlıkla sınırlıdır. Yoksa umumun hukukunun söz konusu olduğu yerde zulme sessiz kalma, sessiz kalıp zulme ortak olma insanı dilsiz şeytan konumuna düşürür ve kesinlikle mü’mine yakışmaz. Ancak gerektiği yerde; mızrağını eline almış, süngüsünü takmış, öldürmek için sizin üzerinize yürüyen bir gözü dönmüş karşısında bile, “Gel kardeşim, seni bir kucaklayayım.” deyip, bununla onun o öldürücü mızrak ve süngüsünü tekrar kınına sokmak mümkünse, işte mü’minin ortaya koyması gereken tavır budur ve bir kez daha ifade edeyim ki, böyle bir davranış şekli, günümüzdeki problemlerin çözümü adına hayatî derecede önem arz etmektedir.
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen
1990’lı yılların başı… Hizmet’in, Avrupa’da yeni yeni filiz verdiği dönem. O yıllarda ‘gurbetçiler’ arasında iki akım var. Biri, holdinglere para yatırma. İkincisi, her grubun kendi camisini açması. Yüksek kar payı vaadiyle yüzlerce binleri varan Alman markı Konya merkezli holdinglere su gibi akıyor. Sadece 3 yakın akrabamın 500 bin mark (250 bin Euro) yatırdığını belirteyim. Hiçbir zaman ne kadar para yatırıldığını öğrenemedik. Yuvarlak olarak hesap 5-10 milyar Euro arası denildi. Ve her şehirde Türkler’in açtığı camiler. Hiçbir grup diğerinin camisinde namaz kılmaz. Hatta selam bile vermez. İşte böyle bir ortamda Hizmet, Avrupa’ya açılıyordu.
O yıllarda Hizmet’in omurgasını Avrupa’da yaşayan gurbetçiler oluşturuyordu. Vazifeli olarak gelenlerin sayısı iki elin parmaklarını aşmıyordu. Orta Asya’ya kolayca açılan Hizmet, Avrupa’da vize engeline takılıyordu. Bulunan çözüm, evlilik yoluyla oturum almak oluyordu. 90’lı yılların başında Mehmet Ali Şengül Ağabey’le Avrupa’ya yeni bir soluk geliyordu. ‘Samsunlu Hocamız’, cami açma yerine okul diyordu. Ve zinhar ne Hizmet’i ne de gönüllerini holding furyasına bulaştırıyordu. Yüzlerce bin marklık ‘rant’ teklifleri, elinin tersiyle itiliyordu.
Batı Avrupa’da ilk okulun açılması Ağustos 1993’de gerçekleşirken, ülke Danimarka’ydı. İlk engel aşılmıştı. Zira, o yıllarda Hizmet gönüllerinin kafasında okul modeli oturmuyordu. Dedim ya, ana omurga gurbetçilerdi. Neden biz de cami açmıyorduk? Hem masrafı daha azdı. Ama Hizmet’in kendine ait bir çizgisi vardı. Kıtalara göre nüans farkı olsa da, çizgi aynıydı. Danimarka’daki okulu diğer ülkeler takip etti. Türkiye’deki Hizmet modeli, dershaneler hariç Avrupa’da da yaygınlaşıyordu. Hedef kitlemiz, gurbetçilerdi. Doğrusu içinde yaşadığımız toplumla iletişimiz oldukça sınırlıydı. Alman, Danimarkalı, Belçikalı veya Fransız komşularımızla temasımız bir kuru selamdan öte gitmiyordu. Kapısını çalıp, evimizde pişen yemekten ikram etmenin henüz rüyasını bile görmüyorduk. Hasbelkader komşumuzdan ikram gelirse, ayıp olmasın diye kabul edip çöpe atıyorduk.
Her zaman olduğu gibi içine hapsolduğumuz kısır döngüden Hocaefendi’nin aksiyon almasıyla çıkıyorduk. Hocaefendi’nin, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı öncülüğünde başlattığı diyalog faaliyetleri kısa sürede Avrupa’ya yansıyordu. Önce Türkiye’nin değişik görüşte insanları bir masa etrafında buluşuyor, sonra bizzat Hocaefendi diğer din mensuplarının önderleriyle bir araya gelip bize diyalog modelini sunuyordu. ‘Herkesi kendi konumunda kabul etme’ ve ‘asimile olmadan entegre olma’ içine düştüğümüz kısır döngüden çıkmamızı sağlıyordu. Dün kapısını çalmadığımız komşumuzun, bugün nasıl bir fırsat bulurum da bir şeyler ikram eder, diyalog sağlarım düşüncesine bırakıyordu. Bizim bayramlarımız kadar içinde yaşadığımız toplumun dini günlerinde hediyeler ve ikramlar artık günlük yaşantımızın bir parçası oluyordu. Bir anlamda Hizmet içinde yaşadığımız toplumla, Türkler arasında köprü oluyordu. Birbirimizi tanıdıkça, farklılıkların zenginlik olduğunu görüyor, önyargı duvarlarını karşılıklı yıkıyorduk.

Bu satırları Almanya, Belçika, Hollanda ve Avusturya’da meydana gelen sel felaketinde arkadaşlarımızın Time To Help öncülüğünde çalışmaları yazdırdı. Daha ilk günden kriz masası oluşturuldu. İhtiyaç duyulan yerlere ekipler sevk edildi. Erkekler (abiler) fiziki işlere omuz atarken, kadınlar (ablalar) yaptıkları yemeklerle destek oldular. Dernek merkezilerimiz hem ihtiyaç malzemelerinin toplandığı hem de ikram yerleri oldu. Sahada 400 kişi ter döktü. Özellikle genç arkadaşlar, çamura boyanan elbiselerine inat bir mağdura yardım etmenin mutluluğunu yaşadılar. Yaşlı bir çiftin bodrumdaki 3 odasını 2,5 saat çalışıp temizleyen 10 arkadaşımıza, çiftin önce para teklif edip sonra karşılıksız yardım olduğunu söylediklerini duygulandığını… Felakette vefat eden yaşlı bir papazın sınırlı kişinin katıldığı cenaze törenine, bizden bir kişiyi davet edip görevli papazın ‘Sizin burada olmanız çok önemli ve anlamlı’ demesi… Polis ve itfaiye görevlileri dışında kimsenin girmesine izin verilmeyen felaket bölgesine Time To Help gönüllerinin açılması… Yetkililerin yaptığı toplantılara arkadaşlarımızın da davet edilmesi… Bunlar bize yansıyan sınırlı detaylar. Eminim sahada arkadaşlarımızın bizzat yaşadığı nice duygusal olaylar var. Zamanla onlarda yazılacaktır. Felakette 50’den fazla ev, dernek, işyeri ve okulu temizlemek takdire şayandır.
Mensubiyet enaniyeti veya sevdasıyla yazmıyorum ancak bir hakkı teslim etmek gerekiyor. ‘Başkaları için yaşamayı’ düstur edinenler, gittikleri her yerde kendini belli ediyor. Karşısındakinin kimliğine bakmıyor. İnsan olmak ortak paydamız yetiyor. ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.’ hadisini rehber ediniyorlar. Çeyrek asır önce Hocaefendi’nin çizdiği rotada ilerlemenin hazzını yaşıyorlar. İnsanları kendi konumunda kabul edip, araya yıkılmaz köprü kuruyorlar. Batı Avrupa’daki sel felaketinde mağdurun imdadına koşan abla ve abilere şükranlarımı arz ediyorum.
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi